|
ZILGITINA, HALAYINA YABANCILAŞMAYA İNAT BİR DOĞUŞ:
REWŞEN BEDİRXAN
Zîn Evînawelat
Sürgünlere uğurlardık kendimizi / Kalan mı bizdik,
giden mi/Bilinmezdi…
Sür-gün. Her hecesi korkunç, her telaffuzunda
sarsıcı bir kelime. İnsanı özünden çıkartan, ya
farklı bir kültüre, dile entegre eden, ya da başka
bir kimlikle kendi kimliğin arasında bocalatan. Yok
eden, kahreden, silen.
Sür-gün. İnsanı insanlıktan, kadını topraktan, dili
bedenden ayrıştıran. Ne kadar ayrılır bilinmez ama,
en azından temelinden sarsan. Sonra kalkıp, “Diller,
kültürler zenginliğimizdir” naraları atan.
Shakespeare, “En kara günahları işletecekleri zaman
şeytanlar, Bunu önce yutturmaya kalkarlar.” diyor. O
günlerde söylenen bir söz, bu günü ne kadar da güzel
özetliyor. Türkiye’de de hep böyle olmamış mıdır?
Önce ‘sevap’ adı altında yapılan açılımlar,
sonrasında en büyük katliamlara dönüşmüştür.
Dersim’de, Ağrı’da, Nusaybin’de, Amed’te…
Oysa özlük haklardı istenenler. Bir dil, bir kültür,
sonuç olarak bir kimlik. Kendi kimliğimiz. Yani
doğuştan ‘bizim’ olanlar. Hani ‘zenginliklerimiz’
denilenler. Bu istemde bulunanların durumu öyle bir
hal aldı ki zamanla, insanlık tarihinde eşi benzeri
görülmemiş trajedilere dönüştüler. Öyle ki ne
romanlar anlatabilirdi bu kahrolası asimilasyonu, ne
tarihin tozlu yaprakları, ne filmler, ne müzik, ne
de fotoğrafların gücü yetebilirdi. İzlediğiniz en
korkunç, trajik ve yaşananların sadece bir kısmını
anlatmayı başarabilen bir film olabilirdi bu.
İzlerken insanlıktan utanılan. Din – devlet – ahlak
gibi tüm değer yargılarını sarsan.
- Kürt olduğum halde sürgünlerde Türkçe’yi ana dilim
sanan ben mi olmalıyım konu?
- Yasaklı dil nedeniyle yaşlı annesi ile cezaevi
görüşlerinde sadece göz göze bakışan tutsak ve onun
gibi yüzlercesi mi?
- ‘Azadî’ dediği için zindanlara atılıp, Filistin
askısına çekilenler mi?
- Cizire Botan’ ın daracık sokakların da ‘yadeee’
diye ağlarken, öğretmenin ‘yade değil anne’ diye
dayatmasına anlam veremeyen küçük Kürt kız çocuğu
mu?
Belki Dersim’ den, belki de Botan’dan sürgün yedik
başka başka topraklara. Ama sürgün. Asimile etmenin
en trajik, en kirli şekli. Suyuna, soğanına,
kıyafetine, en acısı da zılgıtına ve halayına
yabancı olmak.
Türkçeyi bilmek, İngilizce eğitim almak, ama kendi
dilin olan Kürtçe tek kelime duymamak, bilmemek.
Kürt olduğundan bi’ haber yetişmek.
Çantanın hep sırtında olması. Bu sürgün geleneği
çünkü. Herkese mal-mülk vs… kalırken geçmişinden,
benim dedelerimin sürgünü miras bırakması
geleceğine, yani bize.
Bu hikaye benim, Rewşen’ in hikayesi. Cizîr-e
Botan’ın Bedirxanî ailesinden olmam, daha doğmadan
çizdi yolumu. Kanayan bir öyküyse sürgün, bu yaranın
içinde zulme direnmekti hayat, ailem için. 1909
yılının temmuz ayında, Osmanlı Padişahı Sultan
Reşat’ın yönetimi resmi olarak ele geçirdiği gün,
sürgün hayatı yaşadığım Türkiye’ nin Kayseri
şehrinde geldim dünyaya. Babam Bedirxan ailesinden
Salih Bedirxan, doğduğum gün “Rewşen, olsun kızımın
adı. Sürgünlerden uzak olsun” diyor “gülüşü.” Kürt
dili ve kimliği için yürüttüğü mücadele nedeniyle
sık sık zorluklarla karşılaşan babam, en kötü
koşulda bile halkımıza dönük kirli politikalara
karşı elinden geleni ardına koymuyor. Sırtımızda
bohçamız, yüreklerinde her şeye inat kocaman halk
sevgimiz, hep yollardayken hatırlarım anne ve
babamı. İlk Kürtçe gazetesinin öncülüğünü yapan
ailesinin, yılmaz yazarları arasında yer alıyor
Salih Bedirxan. Kayseri’den Şam’ a geçiyor sonra. Ve
öyle bir etki yaratıyor ki anne ve babam yaşamımda,
6 yaşına kadar asimilasyonun zerresi bile değemiyor
minik bedenime. Salih Bedirxan’ın o çaresiz
hastalığa yakalanarak 30 Mayıs 1915’te Şam’da
yaşamını yitirmesinden sonra, annem alıyor tüm
sorumluluğu üstüne. Ve fısıldıyor kulağıma her
fırsatta:
Bunlar, / Engerekler ve çıyanlardır,
Bunlar, / Aşımıza, ekmeğimize / Göz koyanlardır,
Tanı bunları, / Tanı da büyü... (A.Arif)
Şam’da başlıyorum eğitimime. Hep iyi bir anlatıcı ve
iyi bir dinleyici olduğumu söylüyorlar. Annem
öğretmenlik okumamı istiyor. Ailemizde ki
gazetecilik geleneğine uymak istiyorum oysa ki ben.
Sonra karar veriyorum. Hem öğretmenlik, hem de
yazılarla doldurabilirim yaşamımı. Halkıma hizmet
değil mi amaç? Uğruna Cizîr-e Botan’ ın misk
kokusunu bir kez olsun alamadığım, mücadeleye
adamayacak mıydım yaşamımı…
Öğretmenlik okulunu 1925 yılında bitirdiğimde,
bulunduğum ülke koşullarında Arapça öğretmenlik
yapmakla başladım, çalışmaya. Dilleri zenginlik
olarak görürdü halkım. Bu nedenle birlikte yaşamak
isteyen herkese kucak açar, büyük bir hümanizmle
sarılırdı insanlığın tüm değerlerine, tarih boyunca.
Ancak yerli halklara uygulandığı gibi, istilacılar
aynı iyi niyeti taşımayabiliyordu. Her iyiliğin
içinde bir kötülük mutlaka bulunuyordu. Ama dilim
için gittiğim sürgünler, tüm renklerimi alıp,
götüremeyecekti benden. Ana dilimi hakkını vererek
konuşuyor, öğrenebildiğim tüm diğer dilleri ise
büyük bir coşkuyla alıyordum belleğime. Birkaç yıl
içerisinde Türkçe, Fransızca, İngilizce, Almanca
öğrendim, sistemli bir emek harcayarak. Kürtçe’ nin
yanı sıra Arapça, Türkçe, İngilizce, Almanca dilini
en az anadilim kadar iyi konuşabiliyorum. Ürdün ve
Suriye’nin birleştiği süreçte, öğrendiğim bu
dillerin de öğretmenliğini yaptım. Toplumda kadının
yerinin, tüm sosyal, siyasal ve ekonomik alanda
daraltılması, en çok üzerine yoğunlaştığım gerçekti.
Her görev aldığım eğitim kurumunda ve civar
okullarda, hep yardımcı rollerdeydi kadın. Hemşire
kadın-doktor erkek, öğretmen kadın-okul müdürü
erkekti, örneğin. Nesne olmaya karşı çıktım. Ve 1928
yılından, 1964 yılına kadar eğitim verdiğim okulda,
bir Kürt kadını olarak okul müdürlüğü görevini
yaptım.
Suriye’ de Kürt kadını olarak halkım için yaptığım
çalışmaların yanı sıra, kadın hakları konusunda
mücadele yürüttüm. Adımız ister Türk, ister Arap,
ister Fars, ister Kürt olsun, tenimiz ister beyaz,
ister sarı, ister esmer olsun, kadın olarak erkeğin
sömürgesi, mülkiyeti, kaba ve psikolojik şiddetin
birincil hedefi, mağduruyduk. Dünyada ki tüm
kadınların kurduğu ortak birliğe üye olarak,
çalışmalarımı resmi bir düzeye taşımak istedim. 1934
yılında Kadınlar Birliği’ne üye oldum. Suriyeli
kadınlar arasında öyle bir öncülük misyonu
yüklenmişti ki bana, 1944 yılında Suriye kadınları
adına Mısır’da, Dünya Kadınlar Kongresi’ne katıldım.
Ama bir yanım hep “Kürdistanlı bir kadın olarak, ne
zaman temsil hakkı buluruz, rengarenk kadınlar
arasında? Kendi rengimizle ne zaman sorunlarımızı
dile getiririz?” Diye sorgulamalarla yanıyordu için
için… Bir yanımız gülerken, diğer yanımız ağlıyor,
bir yanımız hep yarım kalıyordu. Sürgün parçalıyor,
ikiye bölüyordu öpüşlerimizi…
Parantezler içinde geçen bir (Kürt) kadını olmayı
kabullenemiyordum. Ve sonunda bir fırsat geçmişti
elime. 1957’de Yunanistan’a Kolonyalizm karşıtı
kongreye Kürtlerden altı delege istenmişti. Ancak bu
6 delegede, çeşitli baskı, korku ve yapılan
tehditler nedeniyle belirlenemiyordu. Sadece bendim,
vazgeçmeyen, katılmakta ısrar eden. Mişel Ehlek,
katılımımı engellemek için yapmadığını bırakmasa da,
büyük bir cesaretle çıktım yola. İstenen ve gelmesi
engellenen 6 delegeyi temsilen tek başıma koyuldum
yola. Kongreye, Kürdistan bayrağıyla katıldım. Tüm
engellemelere rağmen bu kongrede Kürdistan bayrağını
açtırarak, tarihe “İlk kez uluslararası bir
toplantıda, Kürdistan bayrağı açıldı” ifadesini
yazdırmış oldum.
Sonra evlendim. Yine Bedirxan ailesinden olan Mir
Celadet Bedirxan’ dı hayat arkadaşım. Kürtçe
dergilerin ilklerinden biri olan Hawar’ ın
editörlüğünü yaptım. Aynı zamanda her sayıda
yayımlanıyordu, yazılarım. Yetemiyordum tüm mücadele
alanlarına, biliyordum. Cudi’ ye sığamaz, Gabar’ ın
yükünü kaldıramazdım. Yapılacak o kadar çok görev
duruyordu ki önümüzde… Dr. Nuri Dersim’i, Hasan
Hişyar, Haydar Haydar ve Osman Efendi ile 1956’da
Halep’te ‘Kürt Bilim ve Yardımlaşma’ derneğinin
kurucuları arasında tek kadın olarak yer aldım.
Bedirxan Bey’ in adına para bastırıp, kendisini
Kürdistan Kralı ilan etmesi nedeniyle aynı aileden
olanlara prens ve prenses unvanı kullanılıyordu. Bu
unvandan dolayı, gittiğimiz yerde bize yaklaşım da,
beklenti de hep farklı oluyordu. 1971 yılında Şam’
da yürüttüğüm çalışmaları duyan, Mustafa Barzani’nin
daveti ve isteği üzerine Güney Kürdistan’a gitmeye
karar verdim. Çünkü Cizîr-e’ ye ulaşamasam da,
Mezopotamya topraklarında yaşamak, ciğerlerime
bambaşka bir hava dolduracaktı. Eğer Kürdistan’ da
bir kez olsun nefes alamasam, yıldızlar bir bir
düşecekti ve zifiriye dönüşecekti yaşam. Sürgün,
ulaşacaktı hedefine.
Durmadım, hiç. Ne geçmişi unuttum, ne yolunu
yitirmiş bir gezgine döndüm. Aynı yıl, ‘Kora
Zanyariya Kurd’ derneğine üye olarak, aktif
çalışmalarımı sürdürdüm. Amacım, İstanbul’ a
giderek, orada var olan Kürtlerle ilgili yazı ve
kitapların Türk arşivlerinden alıp, Kora bünyesinde
toplanmaktı. Kora Zanyariya Kurd’ un isteği üzerine
İstanbul’a doğru yola koyuldum. Ve amacımı yerine
getirerek, ulaşabildiğim Kürtlere ilişkin tüm yazı
ve kitapları, Türk arşivlerin toparlayarak, Kora
Zanyariya Kurd’ a teslim ettim.
Kaleme aldığım her makalede, Kürt kadınlarının
eğitimleri üzerine mutlaka cümlelerim yer alırdı.
Kürt kadınlarının cehalete karşı savaş vermesi
gerektiğini kaydettiğim yazılarım, dergi ve
gazeteler aracılığıyla kadınlara ulaştırmaya
çalıştım. Bu yazılarımdan biri olan “Jin û
Bextiyariya Malê” adlı makalemde şöyle demiştim
örneğin:
“Bugün birçok kadın, evin rahatlık ve güzelliğinin
para ve zenginlik olduğuna inanıyor. Ancak öyle
değildir. Huzur ve mutluluk sadece zenginlikte
değildir. Fakirlerin öyle elbiseleri var ki huzur ve
bahtiyarlık onların içinde zenginlerin köşklerinin
içinden daha çok karar kılıyor ve rahat yer
ediniyor. Güzellik ve bahtiyarlık para ve köşkler
değil; evet güzellik şudur: Güzel söz, alışveriş ve
kendi milleti ve vatanına harcadığı emek, iş ve
çalışmadır. Parayla olan yaşamın güzelliği biter.
Ancak yurtseverlik ve bilgi ile olan yaşamın
güzelliği bitmez.”
Kadınların okula gitmesinin önemine vurgu yaptığım
bir başka yazımda ise, şu sözleri ifade etmiştim:
“Sizin de bildiğiniz gibi en büyük derdimiz
cehalettir. Ve cehalet bir hastalıktır. İlacı da
bilmektir. Hükümet ve düzen sahibi halklar bu
hastalığı kendi özel hastanelerinde tedavisini
yapıyorlar ve bu yerlere de eğitim yeri, okul
diyorlar. Öğretmenler bu hastanelerin özel
doktorlarıdırlar.”
Kürt yazarlardan Mehmed Uzun’ la birlikte çok sayıda
çalışmaya imza attım. Daha kapamadan gözlerimi
hayata, Yazar Mehmed Uzun, yaşamımızı aldı kaleme.
Ve hep yanlış adreslerde süren, Cizîr-e Botan’ın
penceresinden bir kez olsun sohbet edemeden
Dicle’yle, 1 Haziran 1992 yılında, Banyas’ da, ,
‘Hoşça kal’ dedim hasretlerime… Yarım beden, yarım
gülüş, yarım öpmelerimle. Diğer yanıma, Kürdistan’
ıma veda.
Her zaman düşlediğim, lekeli sürgünlerin
silinmesiydi tarih sahnesinden. Çöp tenekesine
göndermekti tüm zorunlu göçleri, toprakla olan bağın
kopuşunu. “Kendini bil” en önemli felsefeydi. Sürgün
de kendini bilmenin, baş düşmanı! Hep takipçisi
oldum fiziki yaşamdan uzaklarda. Ailemin bir bölümü
düşman tarafından sindirilip tüketilirken, bir
bölümü de gerçekleştirebilmişti öze dönüşü. Hatta
Kürdistan dağlarının bugüne kadar gördüğü en güçlü
mücadeleyi yürüten özgürlük hareketine katılım
sağlıyordu, sürgün ailemin genç kadınları. Tek
tipleştirme politikası işleten güdümlülere,
kapitalist çirkinliklere savaş açmışlardı,
arayışları sonunda. Kayseri’ ye gönderilen bedenle
birlikte hareket etmiyordu ki, yürek ve düşler…
Sürgün kanaryaların, bedeni ve yüreği başka başka
coğrafyalarda dururdu hep. O yüzden ikiye
ayrılmışlık ve diğer yandan bahsedip durduk ya,
sözcüklere sığmaz tariflerimizle. Sistemin memur
politikaları da silemedi belleği. Dönüş güçlü
olacak, dedelerimden alıp, ciddiyetle taşıdığım
mirasımı, benden sonra daha görkemli bir şekilde
devralacaktı ardıllarım. Diline de, kimliğine de,
kültürüne de yeniden dönecekti. Hatta belki de
ailenin zulme karşı direniş bayrağını bıraktığım
genç kadınlarda, aynı benim gibi bir gazeteci olmak
isteyecekti ilk gençlik yıllarında. Ve sonra
yazmayı, anlatmayı, halkına hizmet etmeyi hiç
bırakmayacaktı, yaşamı boyunca. Kürdistan dağlarına
taşıracaktı bize ait olanları… Her sözcüğünde tarih,
her paragrafında özgürlük, kadın ve direniş
olacaktı. O ve onlar, benim diğer yanımdı. Eksik
olan tarafı tamamlayan, öteki elim, tenim…
Her şeye, herkese, tüm sistem kirliliklerine,
yerinden – yurdundan edilmelere, sürgünle asimile
edilmeye karşı yüzlerce yıl sonra başını kaldırıp,
dağlarla, şikeftlerle, mücadeleyle kucaklaşıp,
Güneş’ten aldıkları güçle, düşmanın suratına
kuvvetlice bir tokat çarparcasına haykırıyordu
mirasçılarım, yeni gülümseyişlerim: “İşe yaramadı
yüzlerce yıllık sürgünlerin, Amara’dan doğan Güneş
sirkeledi ve belleğimi geri taşıdı bedenime. Ve
şimdi kendi dilimde söylüyorum işte: “Jiyana herî bi
rumet, jiyan Azadê”
Geri Dön |