|
BENİ, ÖZGÜRLÜĞE GÖTÜREN HAZİNE!...
|
Daha küçücük bir çocukken başlıyor sistemin yazgısı.
Nerde konuşacağım, nerde susacağım, ne kadar
sorgulayabileceğim, gezebileceğim, etek boyuma kadar bir
sürü sınırlar çiziliyor, duvarlar örülüyor yaşamıma.
Merak ediyorum hep. Neden sadece biz? Yani genç kızlar.
O kadar büyük bir sorumluluk ki Genç Kız adı bile.
Toplumsal sınırlardan küçük bir dışa çıkış ile
ağabeyimin adına, babamın namına, ailemin namusuna,
aşiretimin aklığına ve de paklığına (!) leke
bulaştırmam, içten bile değil. Bu sorularla
cebelleşirken, Kadın Özgürlük Hareketinin aktivistleri
tıklıyor bir gün kapımızı. Kullandıkları dil o kadar
farklı ki. Beni görünce “ Burada genç bir kadın da
varmış” diyorlar. İçeri girip, oturuyorlar konuklarımız.
‘Genç Kadın mı?’ diye geçiriyorum içimden. Sorgulamamam
gerektiğini düşündüğüm bir dizi soru hücum ediyor
beynime. Tutamıyorum kendimi. “Ben Genç Kızım, Kadın
değilim” diyorum, gayri ihtiyari. Tebessüm ediyor
aktivist.
- Hiç düşündün mü, neden erkek çocuklar doğdukları andan
itibaren hep erkektirler de, kadınlar evleninceye kadar
kız, evlendikten sonra kadın oluyorlar diye?
Hiç gelmemişti gerçekten de aklıma. “Neden?” diyorum.
- Erkeklerin her şey hakkında söz sahibi olduğu bir
yaşamda, sesini kısmak için, sadece bir cinsellik aracı
olarak göstermek için kadını, birçok kavram bilinçlice
kullanılıyor. Oysa dünyada 2 farklı cinsiyet var, tüm
canlılarda. Bizler kadın ve erkek olarak geliyoruz
dünyaya. Bu, erkekte yaşam dilinde de geçerliliğini
koruyor. Ancak kadında, öyle değil. Paramparça ediliyor
kadın. Unutma, ne kadar parçalarsan, o kadar ezer, o
kadar yok sayabilirsin. Kavram deyip geçmemek gerekir.
Örneğin neden Ademoğlu, denir insanlığa. Oysa Havva’ da
vardı. Pekiyi, Havva insan değil mi? Bizler bekaret
durumuna göre isim değiştiren bir cins değiliz. Bu,
sistemin kocaman bir yalanı.
“Sistem neden yalan söylesin ki bize?”
- Her şeyden önce gençsin. Yüreğinde büyük bir güç
taşıyorsun. Erkeğin hakim olduğu sistem kendini daha
güçlü hale getirip, seni her anlamda güçsüzleştirmek,
sormayan, konuşmayan ve tepkisiz bir hale getirmek için
her yönden saldırıyor. Öncelikle daha çok küçükken, kız
çocuklarının görevlerini, erkek çocukların işlerini
birbirinden ayırıyor. Sen bebeklerle oynuyor, nasıl iyi
bir ev kadını olabilirsin yönünde şekillendirilmeye
başlıyorsun. Erkek ise dışarıda oyunlar oynayıp, dört
duvar arasından çıkıp, dünyayla tanışıyor. Nasıl baba
olunur, koca olunur, patron olunur, güç sahibi olunur,
nasıl insanlar ezilir, sömürülürü öğreniyor. Gerektiği
yerde süslü sözlerle, gerektiğinde fiziksel gücünü
kullanıp şiddet uygulayarak, kadını nasıl evde ya da
yaşamda her zaman ikincil planda tutacağının tarz ve
yöntemlerini geliştiriyor.
“Eğer öyleyse, neden büyüdüğümde anlamıyorum olup
bitenleri, neden hala farkında değilim?
- Bahsettiğim, yani doğuştan değil, sonradan toplumun
belirlediği kurallarla öğretilen bu roller, sadece
küçükken aşılanmıyor ki minik yüreğine. Sistem
sandığımızdan daha yoğun çalışıyor bu konuda. Bu gün
eğitim-askerlik-bürokratik-ekonomik-sanat-medya-spor
gibi tüm alanlar, erkeklerin ellerinde çalışıyor.
İşliyor. Evlerde izlenen televizyonlar da, 90-60-90
fizik ölçülerine sahip, ‘aptal sarışın’ tiplemeleriyle
iyi ve güzel kadının nasıl olması gerektiğine ilişkin
sayısız örneklerle dolup-taşıyor. Moda adı altın da tüm
yoğunlaşmaların ve ilgin yazık ki kıyafetlere, kozmetik
ürünlere yönlendiriliyor. Öyle boş ve anlamsız şeylerle
kafalarımız allak-bullak edilirken, hiç bir şeyi
sorgulayamaz hale geliyoruz. Uyuşturucu gibi
kullanılıyor spor-sanat ve sex. Spor bir şiddet aracına
ve gençler arasında futbol şahsında aşırı taraftarlık
adında faşizmi bilinçaltına kodlarken, rekabet unsurunu
gerektiği zaman ‘kazanmak için her şey mubahtır’
anlayışını koyuyor beyinlere. Oysa savaşlar olmasın diye
çıkmamış mıydı spor? Hani sağlıklı yaşamdı amacı? Ama
şimdi her maç öncesi ya da sonrası Holiganların bıçaklı
saldırılarıyla dolup-taşıyor gündem. Ya sanat ve
sanatçı. İnsanlığın lehine bir dünyayı yaratan, doğaya,
dile, kulağa ve göze estetik katmak için öncü değil
midir sanat? Karanlıkları renklendirmez mi ressamın
fırçası? Hayatta fark edemediğimiz yanlışlıklara,
haksızlık ve adaletsizliklere ayna tutmaz mı tiyatro?
Tarihimizi ve bilmediğimiz kültürlerle, yaşam
tarzlarıyla tanışmaz mıyız belge-filmlerle? Pekiyi ya
‘insanlığın soy sürdürmesi, neslini devam ettirmesi’
amacıyla tüm canlılarda da var olan cinsellik olgusunun,
bir Pazar aracı haline getirilmesi. Emtialaşıp,
sapıklıklara dönüştürülmesi? Bu gün ‘Aşk’ adı altında
genç kadın ve erkeklerin önüne sunulan ‘Ya benim
olursun, ya da kara toprağın’ anlayışı. Tüm bunlara da
denk bir arabesk kültür.
“Öğretmenlerimiz, kitaplarımız hiç bahsetmiyor bu
anlattıklarından. Az okuyan biri değilim ki ben..”
- Doğru söylüyorsun. Bahsetmez öğretmenlerin ve de
okulda okuduğun kitaplar. Çünkü sorgulamayan, esas
duruşta birer asker gibi yetiştiriyorlar ilkokuldan
başlayarak bizleri.
“Asker mi? Erkek değilim ki ben, askerlik eğitimi
almadım hiç?” diyorum gülerek. O da gülümsüyor ve cevap
veriyor soruma.
- İlkokuldan başlayarak, sıra halinde okul kapısına
dizilmez miydiniz siz? Yüksek sesle and içip, milli
marşı okuyup, tek sıra halinde girmez miydiniz okuldan
içeri. Ayrıca törenlerde, beden eğitimi derslerinizde,
yürüyüşlerde hepiniz aynı adımla atmaz mıydınız
ayaklarınızı? Kurallara uymayan bir çocuk olsa, hemen
uyarı almaz mıydı öğretmenden “Çocuğum ayağını düzelt!”
Oysa neden her öğrenci kendisi gibi yürümez. Neden
yasaktır, dilediği gibi yürümesi, özgürce koşması,
düşünmesi… Bu sınırlandırmalar, köklü ve aşılması çok
güç zindanlara kapatıyor zihinlerimizi. Öyle ki,
yanımızda ki gibi yürümeye başladıktan sonra, ardı
geliyor bu gidişin. Artık yanımızda ki gibi konuşuyor,
yanımızda ki gibi giyiniyor, onun gibi yorumluyoruz olay
ve olguları. Çok renkli bir yaşamı oluşturacakken
bizler, zamanla hep aynılaşıyoruz. Tek tep bir topluma
dönüşüyoruz. Mesela Kürt olduğun halde haykırtmazlar
mıydı seni de “Ne mutlu Türküm diyene” diye. Ne kadar
acı. Ne kadar trajik değil mi? Ne kadar
yabancılaştırıyorlar bizi bize, bizi kendimize.
Anlattıkları o kadar ilgimi çekiyor ki bu kadının. Hiç
fark etmemiştim, yani bu gözle bakmamıştım,
yorumlamamıştım yaşadıklarımı. İçimden ‘umarım zamanları
vardır da, geç kalkarlar diye geçiriyorum. Anlatmaya
devam ediyor aktivist.
- Okul kitaplarındaki resimler ve de fotoğraflar da
toplumsal cinsiyet rollerini de empoze etmezler miydi
size? Hatırla bakalım Hayat Bilgisi kitaplarını. Hani
ilkokuldaki. Anneler hep ya ütü yapar, ya da masaya
yemek taşırken, küçük kız çocuk da, ona yardım ederken
görülürdü. Babaya gelince, ya gazete okur, ya televizyon
izler, erkek çocuk ise onun yanında oturur, araba ile
oynardı. Şiirler de de geçiyor ya, erkekler hep doktor,
kadınlar hemşire, erkekler hep okul müdürü, öğretmenler
kadın olurdu. Zamanla öyle bir durum alıyor ki bu
eğitimi gören kişiler, toplumun verdiği kadın ve erkek
işlerinin neler olması gerektiğini iyice kanıksıyor.
Doğru olan oymuş gibi bir toplumsal us, bellek oluşuyor.
Bu hem genç erkekler için, hem de genç kadınlar için de
böyle. Tabi genç kadınlar, gençliklerinin yanı sıra
kadın olduklarından dolayı, iki kez sömürüye maruz
kalıyor. Yani kadın ve erkeklik biyolojik olgularken,
doğumdan sonra ki süreçte sistemin kadına ve erkeğe
biçtiği rol ve misyonlar toplumsal cinsiyetçilik oluyor.
Bizler, toplumsal cinsiyet rollerindeki ayrışmaları
kabul etmiyoruz. Erkeğin özne, kadının nesne; erkeğin
etken, kadının edilgen olmasına karşıyız. Amacımız
toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmek. Peki,
erkeğin yarattığı toplum, neden tüm bu kurumları bu
kadar güçlü kendi hizmetine koymuş ve gerçeği çarpıtmış,
maniple etmişken, kendini boşa çıkarsın. Erkek sistemi,
yaşamı kendine göre düzenlemek, kendi sömürü, adil
olmayan, hiyerarşik tarzını bu şekilde kalıcılaştırıyor.
Senin gibi genç kadınlara, gerçeği öğrenme payını, açık
bir kapıyı asla bırakmaz. Sana ancak, barış içinde
yaşanan bir dünyanın masal olduğunu söyler ve bunu da
masal kitaplarında yazar. Tarihi savaştan ibaret ele
alır.
Hiç gerçekçi gelmiyor bu bana. Nasıl yani. Savaş olmadan
bir yaşam, mümkün olabilir mi? Doğru, tarih savaşlardan
ibaret. Bunu bile bile, şimdiye kadar olmamış bir şeye
nasıl bu kadar güveniyorlar ve olacağına inanıyorlar
anlamıyorum. Sormadan da kendimi tutamıyorum: “Barış
içinde, özgürce yaşanan bir dünya mı? Çok zor gerçekten.
Siz şimdiye kadar hiç olmamış bir yaşamı mı yaratmak
istiyorsunuz? Bu yaşamı yaratacağınıza olan inancınızı
nerden alıyorsunuz?”
- İşte demiştim ya ne kadar trajik olduğunu insanın
kendine yabancılaşmasının. Kişi tarihini bilmezse, her
türlü sömürüye açık hale gelir. Düşün şimdi, sen
hafızanı yitirmişsin. Anneni, babanı, önceden neler
yaşadığını, geçmişine dair hiçbir şeyi hatırlamıyorsun.
Oysa geçmişinde de çok iradeli, güçlü, adil, sevgi dolu
yüreği olan, çok zengin bir kültürle büyütülmüş bir
insanmışsın meğer. Hafızanı yitirdikten sonra biri gelip
sana diyor ki, sen çok yoksun bir kültürle
büyütülmüştün. Çok iradesiz, sessiz bir kadındın.
İnsanlara sürekli kötülük yapardın. Kimse seni sevmezdi.
O zaman senin tepkin ne olacakı?
“Hafızamı kaybettiğim için, o kişiye inanırdım herhalde.
Başka çarem olmaz ki… Olur mu?”
- Hayır, tabiî ki başka çaren olmaz. Çünkü kim olduğunu
unutmuşsun. Hakkında ne söylerlerse inanırsın. Geçmişini
bilmiyorsun. İstedikleri gibi yalan-dolanla
yönlendirebilir, sömürebilir, faydalanabilirler senden.
İşte, toplumun kendi tarihinden koparılışı da böyle
başlıyor. Bundan 5 bin yıl önce, kadın ve erkeğin eşit
bir paylaşım içinde yaşadığı, annenin adaletinin esas
alındığı bir yaşam vardı. Şiirsel bir dilin
kullanıldığı, aklın ve yüreğin bir arada, dolayısıyla
insanlığın lehine kullanıldığı bir dönemdi bu. Erkeğin
sistemi, komplo ve kurnazlıkla, şiddetle ele
geçirmesinden itibaren, ters-yüz oldu dünya. Artık kadın
ve erkek parçalandı. Erkek öne çıkarken, ilk işi kadının
elinden hafızasını çalmak oldu. Akıl ve duygu koptu
birbirinden. Sonra ne varsa yaşamda iyiye-güzele dair,
her şeyi parçaladı erkek. İnsan ve doğayı, insan ve
insanı. En sonunda ise insanı insan yapan şeyi, toplumu
ve insanı parçalamayı hedefledi. Bu gün de tüm çabası
bunun üzerine. Şimdi biz hiçbir şeyi yoktan yaratmak
istemiyoruz. Zaten bir zamanlar var olan, sonradan erkek
zihniyeti tarafından gaspa ve talana uğratılan yaşamı
tekrardan inşa etme çabasındayız. Yaşama anlamını,
maneviyatını tekrar vermek, erkek ve kadını; akıl ve
yüreği; doğa ve insanı; insan ve insanı; son olarak da
toplum ve insanı tekrar kucaklaştırmak için her şey. “Bu
yaşamı yaratacağınıza olan inancınızı nerden
alıyorsunuz?” diye sormuştun ya. Bu gücü ve inancı,
anlattığım şekliyle, tarih bilincimizden alıyoruz.
Hiç duymadığım bu kadar şey, bana inanılmaz bir moral
veriyor. Sanki şimdiye kadar her şeye ‘kader’ olarak
bakmanın pişmanlığını hissediyorum. İçimden geçenleri
hissetmişçesine kaderden bahsetmeye başlıyor kadın
aktivist.
- Eğer sistemin verdiği ‘doğru’ bilgiyi sorgulamazsak,
iradesiz ve güçsüz hissetmeye devam ederiz kendimizi.
Bir şeye ‘doğru’ deniliyorsa, bu ‘doğru’nun kime göre,
neye göre doğru kabul edildiğini anlamak şart. Hele de
toplumdaki cinsiyet rollerine ve kadının konumlanışına
ilişkin bir şey söylüyorsa, uyguluyorsa erkek
egemenlikli zihniyet, onun ‘doğru’ olarak verdiği
bilgiyi tersten okursak, ancak ulaşabiliriz hakikate.
Yoksa her şeyi bir ‘kader’ olarak algılarız. Her gün
uğranan tacizler, tecavüzler, kısıtlamaların ardından,
toplumda yaşayamayacak duruma getirirken erkek bizi,
çıkış yolu bulamayız kendimize. Ne toplumda
yaşayabiliriz, ne de gidecek bir yerimiz olur. Tek bir
yol koyar sistem önümüze: İntihar. “Seni seviyorum”
deyip süslü cümlelerle kandırdıktan sonra, evlenerek
yada evlenmeden sadece cinsel obje olarak kullanan
erkekten kurtulmanın yöntemi ne intihardır oysa, ne de
‘kader’ deyip boyun eğmek. Artık ne babamızın, ne
‘kocamızın’, ne de erkek zihniyetle oluşmuş her şeyin
bizim yaşamımız hakkında söz söylemesine izin
vermemeliyiz. Bunu önce tarihimizi öğrenerek, gücümüzü
fark ederek, yanımızdaki diğer kadına da
öğrendiklerimizi anlatarak – şu anda benim yaptığım
gibi- örgütlü olarak başarabiliriz. Özgür olmanın
kurallarını öğrenmeliyiz. Bize özgürlük diye sunulan
bireysel yaşam tarzını kabul edemeyiz. Çünkü özgür
olmak, kurtuluş, ancak toplumsal özgürlükle olabilir.
Aşk, ancak toplumsal özgürlüğün, eşitliği olduğu bir
yaşama karşı duyulabilir. Ancak bu duygu insanın kalp
atışlarını hızlandırabilir. Nasıl yaşamamız gerektiğini
düşünmeliyiz. Hele de senin gibi gençlik enerjisiyle
dolu olanların, enerjilerini boş şeylere yönlendirilerek
heba olmasına izin veremeyiz. Gençler, toplumu harekete
geçiren ‘motor’ güçtür. Ahlaki değerlerle donanmış bir
toplumu, genç olmanın verdiği coşku-heyecan ve güçle,
kadın olmanın getirdiği beyin ve yürek birliği, eşitlik,
barış kültüyle oluşturmak mümkün.
Çok heyecanlanıyorum. Kendimi bir an için böylesi kutsal
bir amaca hizmet eden bir genç kadınmışım gibi
hissediyorum. Aktivistler, artık yavaş yavaş
hareketleniyorlar sanki. Son sorumu onlar kalkmadan
sormalıyım. Yoksa konuşma süresince kafamda ki en büyük
sorunun yanıtını alamamış olacağım. “Gerçekten, çok
değerli bilgiler verdiniz bana. Geniş bir ufka, okyanusa
dalmış gibiyim. Çıkmak da istemiyorum. Daha çok şey
bilmek istiyorum. Ve öğrenmek. Ama merak ediyorum, siz
erkek sisteminin gizlediği bu yasaklı tarihi nasıl
öğrendiniz? Sistemin gençliğe, topluma ve de kadına
yaptıklarını en küçük yaşam ayrıntılarından ve
olaylardan yola çıkarak, nasıl bu kadar derin bir
çözümlemeye gidebiliyorsunuz. Bizim her gün yaşayıp da
anlamadıklarımızı, siz nasıl böyle fark ediyorsunuz?”
Sorumun ardından birbirlerine bakıyorlar ve biri,
diğerini başıyla onaylıyor. Ben, neler olduğunu anlamaya
çalışıyorum. Bana bir poşet veriyor aktivist. Poşeti
elime aldıktan sonra da;
- Sana verdiğimiz bu poşetteki armağanımızı asla
kaybetme. Ve her ihtiyaç duyduğunda oku. Sende tarihsel
bellek oluşturacak, güç ve özgüven verecek, seni genç
bir kadın olarak, özgürlüğün yoluna götürecek bir
hazinedir, hediyemiz.
Ve yola koyuluyor aktivistler. Onları büyük bir sevgiyle
uğurladıktan sonra, hızla içeri girip, verdikleri
hediyeyi elime alıyorum. Bir süre açamıyorum. Bir yandan
keşke kalsalardı, daha çok sorsaydım, daha çok
anlatsalardı diye düşünüyorum. Sonra da aktivistin
söylediği, ‘bildiklerimizi her kadınla paylaşmak için
ulaşmalı, öğretmeliyiz’ deyişlerini hatırlayıp, şimdi
benim gibi daha nice genç kadınları aydınlatmaya
gittikleri için seviniyorum. Kadınları bu kadar
bilinçlendiren, yoğun örgütleme çalışmasına iten, onları
tarihleriyle buluşturan, özgürlükle tanıştıran kişiyi
çok merak ediyorum. Bir yandan da bu yolda farkındalığa
ulaşmak, daha çok aydınlanmak, özgür bir kadın olmaya
ilk adımı atmak için müthiş heyecan duyuyorum. Açıyorum
poşeti. İçinden 5 kitap çıkıyor. Bir Halkı Savunmak,
Demokratik Toplum Manifestosu (2 cilt), Özgürlüğün
Sosyolojisi, Ortadoğuda Uygarlık Krizi Ve Demokratik
Uygarlık Çözümü. Yazar: Abdullah ÖCALAN.