DEĞERLENDİRMELER
BENİ, ÖZGÜRLÜĞE GÖTÜREN HAZİNE!...
Zin Siti Evinawelat


Daha küçücük bir çocukken başlıyor sistemin yazgısı. Nerde konuşacağım, nerde susacağım, ne kadar sorgulayabileceğim, gezebileceğim, etek boyuma kadar bir sürü sınırlar çiziliyor, duvarlar örülüyor yaşamıma. Merak ediyorum hep. Neden sadece biz? Yani genç kızlar. O kadar büyük bir sorumluluk ki Genç Kız adı bile. Toplumsal sınırlardan küçük bir dışa çıkış ile ağabeyimin adına, babamın namına, ailemin namusuna, aşiretimin aklığına ve de paklığına (!) leke bulaştırmam, içten bile değil. Bu sorularla cebelleşirken, Kadın Özgürlük Hareketinin aktivistleri tıklıyor bir gün kapımızı. Kullandıkları dil o kadar farklı ki. Beni görünce “ Burada genç bir kadın da varmış” diyorlar. İçeri girip, oturuyorlar konuklarımız. ‘Genç Kadın mı?’ diye geçiriyorum içimden. Sorgulamamam gerektiğini düşündüğüm bir dizi soru hücum ediyor beynime. Tutamıyorum kendimi. “Ben Genç Kızım, Kadın değilim” diyorum, gayri ihtiyari. Tebessüm ediyor aktivist.
- Hiç düşündün mü, neden erkek çocuklar doğdukları andan itibaren hep erkektirler de, kadınlar evleninceye kadar kız, evlendikten sonra kadın oluyorlar diye?
Hiç gelmemişti gerçekten de aklıma. “Neden?” diyorum.
- Erkeklerin her şey hakkında söz sahibi olduğu bir yaşamda, sesini kısmak için, sadece bir cinsellik aracı olarak göstermek için kadını, birçok kavram bilinçlice kullanılıyor. Oysa dünyada 2 farklı cinsiyet var, tüm canlılarda. Bizler kadın ve erkek olarak geliyoruz dünyaya. Bu, erkekte yaşam dilinde de geçerliliğini koruyor. Ancak kadında, öyle değil. Paramparça ediliyor kadın. Unutma, ne kadar parçalarsan, o kadar ezer, o kadar yok sayabilirsin. Kavram deyip geçmemek gerekir. Örneğin neden Ademoğlu, denir insanlığa. Oysa Havva’ da vardı. Pekiyi, Havva insan değil mi? Bizler bekaret durumuna göre isim değiştiren bir cins değiliz. Bu, sistemin kocaman bir yalanı.
“Sistem neden yalan söylesin ki bize?”
- Her şeyden önce gençsin. Yüreğinde büyük bir güç taşıyorsun. Erkeğin hakim olduğu sistem kendini daha güçlü hale getirip, seni her anlamda güçsüzleştirmek, sormayan, konuşmayan ve tepkisiz bir hale getirmek için her yönden saldırıyor. Öncelikle daha çok küçükken, kız çocuklarının görevlerini, erkek çocukların işlerini birbirinden ayırıyor. Sen bebeklerle oynuyor, nasıl iyi bir ev kadını olabilirsin yönünde şekillendirilmeye başlıyorsun. Erkek ise dışarıda oyunlar oynayıp, dört duvar arasından çıkıp, dünyayla tanışıyor. Nasıl baba olunur, koca olunur, patron olunur, güç sahibi olunur, nasıl insanlar ezilir, sömürülürü öğreniyor. Gerektiği yerde süslü sözlerle, gerektiğinde fiziksel gücünü kullanıp şiddet uygulayarak, kadını nasıl evde ya da yaşamda her zaman ikincil planda tutacağının tarz ve yöntemlerini geliştiriyor.
“Eğer öyleyse, neden büyüdüğümde anlamıyorum olup bitenleri, neden hala farkında değilim?
- Bahsettiğim, yani doğuştan değil, sonradan toplumun belirlediği kurallarla öğretilen bu roller, sadece küçükken aşılanmıyor ki minik yüreğine. Sistem sandığımızdan daha yoğun çalışıyor bu konuda. Bu gün eğitim-askerlik-bürokratik-ekonomik-sanat-medya-spor gibi tüm alanlar, erkeklerin ellerinde çalışıyor. İşliyor. Evlerde izlenen televizyonlar da, 90-60-90 fizik ölçülerine sahip, ‘aptal sarışın’ tiplemeleriyle iyi ve güzel kadının nasıl olması gerektiğine ilişkin sayısız örneklerle dolup-taşıyor. Moda adı altın da tüm yoğunlaşmaların ve ilgin yazık ki kıyafetlere, kozmetik ürünlere yönlendiriliyor. Öyle boş ve anlamsız şeylerle kafalarımız allak-bullak edilirken, hiç bir şeyi sorgulayamaz hale geliyoruz. Uyuşturucu gibi kullanılıyor spor-sanat ve sex. Spor bir şiddet aracına ve gençler arasında futbol şahsında aşırı taraftarlık adında faşizmi bilinçaltına kodlarken, rekabet unsurunu gerektiği zaman ‘kazanmak için her şey mubahtır’ anlayışını koyuyor beyinlere. Oysa savaşlar olmasın diye çıkmamış mıydı spor? Hani sağlıklı yaşamdı amacı? Ama şimdi her maç öncesi ya da sonrası Holiganların bıçaklı saldırılarıyla dolup-taşıyor gündem. Ya sanat ve sanatçı. İnsanlığın lehine bir dünyayı yaratan, doğaya, dile, kulağa ve göze estetik katmak için öncü değil midir sanat? Karanlıkları renklendirmez mi ressamın fırçası? Hayatta fark edemediğimiz yanlışlıklara, haksızlık ve adaletsizliklere ayna tutmaz mı tiyatro? Tarihimizi ve bilmediğimiz kültürlerle, yaşam tarzlarıyla tanışmaz mıyız belge-filmlerle? Pekiyi ya ‘insanlığın soy sürdürmesi, neslini devam ettirmesi’ amacıyla tüm canlılarda da var olan cinsellik olgusunun, bir Pazar aracı haline getirilmesi. Emtialaşıp, sapıklıklara dönüştürülmesi? Bu gün ‘Aşk’ adı altında genç kadın ve erkeklerin önüne sunulan ‘Ya benim olursun, ya da kara toprağın’ anlayışı. Tüm bunlara da denk bir arabesk kültür.
“Öğretmenlerimiz, kitaplarımız hiç bahsetmiyor bu anlattıklarından. Az okuyan biri değilim ki ben..”
- Doğru söylüyorsun. Bahsetmez öğretmenlerin ve de okulda okuduğun kitaplar. Çünkü sorgulamayan, esas duruşta birer asker gibi yetiştiriyorlar ilkokuldan başlayarak bizleri.
“Asker mi? Erkek değilim ki ben, askerlik eğitimi almadım hiç?” diyorum gülerek. O da gülümsüyor ve cevap veriyor soruma.
- İlkokuldan başlayarak, sıra halinde okul kapısına dizilmez miydiniz siz? Yüksek sesle and içip, milli marşı okuyup, tek sıra halinde girmez miydiniz okuldan içeri. Ayrıca törenlerde, beden eğitimi derslerinizde, yürüyüşlerde hepiniz aynı adımla atmaz mıydınız ayaklarınızı? Kurallara uymayan bir çocuk olsa, hemen uyarı almaz mıydı öğretmenden “Çocuğum ayağını düzelt!” Oysa neden her öğrenci kendisi gibi yürümez. Neden yasaktır, dilediği gibi yürümesi, özgürce koşması, düşünmesi… Bu sınırlandırmalar, köklü ve aşılması çok güç zindanlara kapatıyor zihinlerimizi. Öyle ki, yanımızda ki gibi yürümeye başladıktan sonra, ardı geliyor bu gidişin. Artık yanımızda ki gibi konuşuyor, yanımızda ki gibi giyiniyor, onun gibi yorumluyoruz olay ve olguları. Çok renkli bir yaşamı oluşturacakken bizler, zamanla hep aynılaşıyoruz. Tek tep bir topluma dönüşüyoruz. Mesela Kürt olduğun halde haykırtmazlar mıydı seni de “Ne mutlu Türküm diyene” diye. Ne kadar acı. Ne kadar trajik değil mi? Ne kadar yabancılaştırıyorlar bizi bize, bizi kendimize.
Anlattıkları o kadar ilgimi çekiyor ki bu kadının. Hiç fark etmemiştim, yani bu gözle bakmamıştım, yorumlamamıştım yaşadıklarımı. İçimden ‘umarım zamanları vardır da, geç kalkarlar diye geçiriyorum. Anlatmaya devam ediyor aktivist.
- Okul kitaplarındaki resimler ve de fotoğraflar da toplumsal cinsiyet rollerini de empoze etmezler miydi size? Hatırla bakalım Hayat Bilgisi kitaplarını. Hani ilkokuldaki. Anneler hep ya ütü yapar, ya da masaya yemek taşırken, küçük kız çocuk da, ona yardım ederken görülürdü. Babaya gelince, ya gazete okur, ya televizyon izler, erkek çocuk ise onun yanında oturur, araba ile oynardı. Şiirler de de geçiyor ya, erkekler hep doktor, kadınlar hemşire, erkekler hep okul müdürü, öğretmenler kadın olurdu. Zamanla öyle bir durum alıyor ki bu eğitimi gören kişiler, toplumun verdiği kadın ve erkek işlerinin neler olması gerektiğini iyice kanıksıyor. Doğru olan oymuş gibi bir toplumsal us, bellek oluşuyor. Bu hem genç erkekler için, hem de genç kadınlar için de böyle. Tabi genç kadınlar, gençliklerinin yanı sıra kadın olduklarından dolayı, iki kez sömürüye maruz kalıyor. Yani kadın ve erkeklik biyolojik olgularken, doğumdan sonra ki süreçte sistemin kadına ve erkeğe biçtiği rol ve misyonlar toplumsal cinsiyetçilik oluyor. Bizler, toplumsal cinsiyet rollerindeki ayrışmaları kabul etmiyoruz. Erkeğin özne, kadının nesne; erkeğin etken, kadının edilgen olmasına karşıyız. Amacımız toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayabilmek. Peki, erkeğin yarattığı toplum, neden tüm bu kurumları bu kadar güçlü kendi hizmetine koymuş ve gerçeği çarpıtmış, maniple etmişken, kendini boşa çıkarsın. Erkek sistemi, yaşamı kendine göre düzenlemek, kendi sömürü, adil olmayan, hiyerarşik tarzını bu şekilde kalıcılaştırıyor. Senin gibi genç kadınlara, gerçeği öğrenme payını, açık bir kapıyı asla bırakmaz. Sana ancak, barış içinde yaşanan bir dünyanın masal olduğunu söyler ve bunu da masal kitaplarında yazar. Tarihi savaştan ibaret ele alır.
Hiç gerçekçi gelmiyor bu bana. Nasıl yani. Savaş olmadan bir yaşam, mümkün olabilir mi? Doğru, tarih savaşlardan ibaret. Bunu bile bile, şimdiye kadar olmamış bir şeye nasıl bu kadar güveniyorlar ve olacağına inanıyorlar anlamıyorum. Sormadan da kendimi tutamıyorum: “Barış içinde, özgürce yaşanan bir dünya mı? Çok zor gerçekten. Siz şimdiye kadar hiç olmamış bir yaşamı mı yaratmak istiyorsunuz? Bu yaşamı yaratacağınıza olan inancınızı nerden alıyorsunuz?”
- İşte demiştim ya ne kadar trajik olduğunu insanın kendine yabancılaşmasının. Kişi tarihini bilmezse, her türlü sömürüye açık hale gelir. Düşün şimdi, sen hafızanı yitirmişsin. Anneni, babanı, önceden neler yaşadığını, geçmişine dair hiçbir şeyi hatırlamıyorsun. Oysa geçmişinde de çok iradeli, güçlü, adil, sevgi dolu yüreği olan, çok zengin bir kültürle büyütülmüş bir insanmışsın meğer. Hafızanı yitirdikten sonra biri gelip sana diyor ki, sen çok yoksun bir kültürle büyütülmüştün. Çok iradesiz, sessiz bir kadındın. İnsanlara sürekli kötülük yapardın. Kimse seni sevmezdi. O zaman senin tepkin ne olacakı?
“Hafızamı kaybettiğim için, o kişiye inanırdım herhalde. Başka çarem olmaz ki… Olur mu?”
- Hayır, tabiî ki başka çaren olmaz. Çünkü kim olduğunu unutmuşsun. Hakkında ne söylerlerse inanırsın. Geçmişini bilmiyorsun. İstedikleri gibi yalan-dolanla yönlendirebilir, sömürebilir, faydalanabilirler senden. İşte, toplumun kendi tarihinden koparılışı da böyle başlıyor. Bundan 5 bin yıl önce, kadın ve erkeğin eşit bir paylaşım içinde yaşadığı, annenin adaletinin esas alındığı bir yaşam vardı. Şiirsel bir dilin kullanıldığı, aklın ve yüreğin bir arada, dolayısıyla insanlığın lehine kullanıldığı bir dönemdi bu. Erkeğin sistemi, komplo ve kurnazlıkla, şiddetle ele geçirmesinden itibaren, ters-yüz oldu dünya. Artık kadın ve erkek parçalandı. Erkek öne çıkarken, ilk işi kadının elinden hafızasını çalmak oldu. Akıl ve duygu koptu birbirinden. Sonra ne varsa yaşamda iyiye-güzele dair, her şeyi parçaladı erkek. İnsan ve doğayı, insan ve insanı. En sonunda ise insanı insan yapan şeyi, toplumu ve insanı parçalamayı hedefledi. Bu gün de tüm çabası bunun üzerine. Şimdi biz hiçbir şeyi yoktan yaratmak istemiyoruz. Zaten bir zamanlar var olan, sonradan erkek zihniyeti tarafından gaspa ve talana uğratılan yaşamı tekrardan inşa etme çabasındayız. Yaşama anlamını, maneviyatını tekrar vermek, erkek ve kadını; akıl ve yüreği; doğa ve insanı; insan ve insanı; son olarak da toplum ve insanı tekrar kucaklaştırmak için her şey. “Bu yaşamı yaratacağınıza olan inancınızı nerden alıyorsunuz?” diye sormuştun ya. Bu gücü ve inancı, anlattığım şekliyle, tarih bilincimizden alıyoruz.
Hiç duymadığım bu kadar şey, bana inanılmaz bir moral veriyor. Sanki şimdiye kadar her şeye ‘kader’ olarak bakmanın pişmanlığını hissediyorum. İçimden geçenleri hissetmişçesine kaderden bahsetmeye başlıyor kadın aktivist.
- Eğer sistemin verdiği ‘doğru’ bilgiyi sorgulamazsak, iradesiz ve güçsüz hissetmeye devam ederiz kendimizi. Bir şeye ‘doğru’ deniliyorsa, bu ‘doğru’nun kime göre, neye göre doğru kabul edildiğini anlamak şart. Hele de toplumdaki cinsiyet rollerine ve kadının konumlanışına ilişkin bir şey söylüyorsa, uyguluyorsa erkek egemenlikli zihniyet, onun ‘doğru’ olarak verdiği bilgiyi tersten okursak, ancak ulaşabiliriz hakikate. Yoksa her şeyi bir ‘kader’ olarak algılarız. Her gün uğranan tacizler, tecavüzler, kısıtlamaların ardından, toplumda yaşayamayacak duruma getirirken erkek bizi, çıkış yolu bulamayız kendimize. Ne toplumda yaşayabiliriz, ne de gidecek bir yerimiz olur. Tek bir yol koyar sistem önümüze: İntihar. “Seni seviyorum” deyip süslü cümlelerle kandırdıktan sonra, evlenerek yada evlenmeden sadece cinsel obje olarak kullanan erkekten kurtulmanın yöntemi ne intihardır oysa, ne de ‘kader’ deyip boyun eğmek. Artık ne babamızın, ne ‘kocamızın’, ne de erkek zihniyetle oluşmuş her şeyin bizim yaşamımız hakkında söz söylemesine izin vermemeliyiz. Bunu önce tarihimizi öğrenerek, gücümüzü fark ederek, yanımızdaki diğer kadına da öğrendiklerimizi anlatarak – şu anda benim yaptığım gibi- örgütlü olarak başarabiliriz. Özgür olmanın kurallarını öğrenmeliyiz. Bize özgürlük diye sunulan bireysel yaşam tarzını kabul edemeyiz. Çünkü özgür olmak, kurtuluş, ancak toplumsal özgürlükle olabilir. Aşk, ancak toplumsal özgürlüğün, eşitliği olduğu bir yaşama karşı duyulabilir. Ancak bu duygu insanın kalp atışlarını hızlandırabilir. Nasıl yaşamamız gerektiğini düşünmeliyiz. Hele de senin gibi gençlik enerjisiyle dolu olanların, enerjilerini boş şeylere yönlendirilerek heba olmasına izin veremeyiz. Gençler, toplumu harekete geçiren ‘motor’ güçtür. Ahlaki değerlerle donanmış bir toplumu, genç olmanın verdiği coşku-heyecan ve güçle, kadın olmanın getirdiği beyin ve yürek birliği, eşitlik, barış kültüyle oluşturmak mümkün.
Çok heyecanlanıyorum. Kendimi bir an için böylesi kutsal bir amaca hizmet eden bir genç kadınmışım gibi hissediyorum. Aktivistler, artık yavaş yavaş hareketleniyorlar sanki. Son sorumu onlar kalkmadan sormalıyım. Yoksa konuşma süresince kafamda ki en büyük sorunun yanıtını alamamış olacağım. “Gerçekten, çok değerli bilgiler verdiniz bana. Geniş bir ufka, okyanusa dalmış gibiyim. Çıkmak da istemiyorum. Daha çok şey bilmek istiyorum. Ve öğrenmek. Ama merak ediyorum, siz erkek sisteminin gizlediği bu yasaklı tarihi nasıl öğrendiniz? Sistemin gençliğe, topluma ve de kadına yaptıklarını en küçük yaşam ayrıntılarından ve olaylardan yola çıkarak, nasıl bu kadar derin bir çözümlemeye gidebiliyorsunuz. Bizim her gün yaşayıp da anlamadıklarımızı, siz nasıl böyle fark ediyorsunuz?” Sorumun ardından birbirlerine bakıyorlar ve biri, diğerini başıyla onaylıyor. Ben, neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bana bir poşet veriyor aktivist. Poşeti elime aldıktan sonra da;
- Sana verdiğimiz bu poşetteki armağanımızı asla kaybetme. Ve her ihtiyaç duyduğunda oku. Sende tarihsel bellek oluşturacak, güç ve özgüven verecek, seni genç bir kadın olarak, özgürlüğün yoluna götürecek bir hazinedir, hediyemiz.
Ve yola koyuluyor aktivistler. Onları büyük bir sevgiyle uğurladıktan sonra, hızla içeri girip, verdikleri hediyeyi elime alıyorum. Bir süre açamıyorum. Bir yandan keşke kalsalardı, daha çok sorsaydım, daha çok anlatsalardı diye düşünüyorum. Sonra da aktivistin söylediği, ‘bildiklerimizi her kadınla paylaşmak için ulaşmalı, öğretmeliyiz’ deyişlerini hatırlayıp, şimdi benim gibi daha nice genç kadınları aydınlatmaya gittikleri için seviniyorum. Kadınları bu kadar bilinçlendiren, yoğun örgütleme çalışmasına iten, onları tarihleriyle buluşturan, özgürlükle tanıştıran kişiyi çok merak ediyorum. Bir yandan da bu yolda farkındalığa ulaşmak, daha çok aydınlanmak, özgür bir kadın olmaya ilk adımı atmak için müthiş heyecan duyuyorum. Açıyorum poşeti. İçinden 5 kitap çıkıyor. Bir Halkı Savunmak, Demokratik Toplum Manifestosu (2 cilt), Özgürlüğün Sosyolojisi, Ortadoğuda Uygarlık Krizi Ve Demokratik Uygarlık Çözümü. Yazar: Abdullah ÖCALAN.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır