|
Akp Hükümetinin Annelere İlişkin Politikası
Zilar Sterk
Öncelikle tüm annelerin anneler gününü dağların
yücelerindeki bahar soluğuyla kutluyorum.
Anne olmak, erkek egemen zihniyet ve sistemi
tarafından sadece kendisine sahip olan bir erkeğin,
mirasını bırakabileceği kendi kanından çocuklarını
doğurma aracı ya da makinesi olarak görülür. Bu
görüşe göre kadınlığın dünyaya gelmesinin tek
gayesidir anne olmak. Bunun dışında bir işi, bir
yaşam biçimi, toplumsal aktiviteye farklı bir
katılım biçimi olamaz bir annenin. Bu görüş bu gün
dünyanın bir çok yerinde hakim olan bir görüş. Bir
kız çocuğu doğar, büyür, çocuklarına ve babaları
olacak kocasına daha iyi nasıl bakacağına, daha iyi
nasıl hizmet edeceğine dair eğitilir ve günü
geldiğinde yani ergenlik çağına geldiğinde bunun
için evlendirilir varlıklı bir erkekle. Daha sonra
bir düzine çocuk doğurur, büyütür ve eğitir. Adeta
kendisini eğiten annesinin rolünü devralır otomatik
olarak. Yani bir kız çocuğu doğar doğmaz adeta bir
bilgisayar programı gibi kendisi için belirlenmiş
toplumsal cinsiyetçi rolü, etrafında yaşayan
toplumsal kesimler tarafından kazınır hafızasına.
Çocukken oynadığı oyunların ve oyuncakların, kız
arkadaşlarıyla yaptığı paylaşımların, tanıştığı
erkeklerle geliştirdiği alımlı ilişkilerin hepsi bu
toplumsal cinsiyetçi rolüne uygun bir biçimde işler.
Tıpkı önceden sahipleri tarafından kurulmuş bir saat
gibi.
Oysa “Ana” toplumun kurucusu, sürdürücüsü ve yeniden
yaratıcısıdır. Bu rolü gereği toplumun belirleneni
değil, belirleyenidir “Ana”. Toplumun belirleyeni
rolünde olmak ise “Ana” nın sadece çocuk doğurmasını
değil, her türlü toplumsal aktiviteye öncülük
etmesini gerektirir. “Ana” nın toplumsal siyasete,
toplumsal üretime, toplum sosyolojisine her türlü
katılımını gerektirir. “Analık” bir felsefe, bir
yaşam kültürüdür. Yaşamak ve yaşatmak felsefesidir,
kültürüdür. “Ana” ların egemen erkek gibi
yapamayacağı bir şeyler varsa o da; egemen erkek
anlayışındaki ve kültüründeki savaş, şiddet, ölme ve
öldürme işleridir. Yeri geldiğinde meşru savunmasını
ve öz savunmasını da yapabilir, ancak gönül
rahatlığı ile yapmayacağı tek şey ölme ve öldürme
işidir. Haksız yere savaşmak ve şiddet kullanmaktır.
Babalar, analar gibi çocuk doğuramaz, doğru ancak
çocuğu doğuran madem anadır, o zaman çocukları
ellerinden alınmasın anaların! Savaşa ve şiddete
gönderilmesin, ölüme sürülmesin evlatları anaların!
Bu yılki 8 Mart ve Newroz serhıldanlarına “Ana”
larımızın katılım düzeyindeki devrimsel nitelikten
anlaşılması gereken en temel mesaj bu olmuştur.
Analarımızın ve kadınlarımızın 8 Mart ve Newroz
serhıldanlarına bu devrimsel katılımı, Reber APO’yu
yaşama ve yaşatma hamlesine bu yüksek düzeydeki
katılımı, “Analık” felsefesinin yaşama ve yaşatma
anlayışının pratik ifadesine kavuşması olmuştur.
Kürdistan coğrafyasında otuz yıldır sürmekte olan
haksız savaşın sona ermesi ve birer yürek parçası
olan çocuklarının evlatlarının her gün büyük bir
vahşetle katledilmesine “Artık Yeter” demiş
olmalarıdır.
Girişte anlatmaya çalıştığımız erkek egemenlikli
felsefenin ve kültürün kadına, anaya biçtiği sadece
doğuruculuk rolünü, bu gün Kürdistan ve Türkiye’de
en fazla dayatan ve sürekli canlı ve güncel tutmaya
çalışan siyaset anlayışı ise analarımızın tüm bu
mücadelesine rağmen hala büyük bir pervasızlıkla
kendisini sürdürmektedir. Bu siyasetin en ateşli
savunucusu ise AKP hükümeti ve özellikle de Başbakan
Erdoğan’ın kendisidir. Erdoğan’ın AKP adına bir 8
Mart toplantısında yaptığı konuşma bunun açıktan
ilanıdır. “Her anne en az üç çocuk doğurmalıdır”
diyen Erdoğan, kendisini Türkiye’deki tüm annelerin
sahibi olarak görmüş ve bu annelerin tümü adeta
kendisinin birer askeriymiş gibi hepsini bağlayacak
bir talimat vermiştir. “Hepinizin toplumdaki tek
rolü size sahip olan erkeğin kanından en az üç çocuk
doğurmak, bunların bakımını ve yetiştirilme rolünü
ve sorumluluğunu üstlenmek, bunun dışındaki
işlerinize boş vermektir. Dünyaya geliş amacınız ve
yaşamanızın tek nedeni bu sorumluluğu yerine
getirmenizdir” biçiminde mesajlar vermektedir
yaptığı konuşmalarda. Zaten, Türkiye’nin kadın ve
aileden sorumlu devlet bakanı AKP’li Nimet
Çubukçu’da Erdoğan’ın bu çizgisini açıktan
onaylamaktadır. Devlet bakanı olmasını belki de bu
onayına borçludur. Zaten hükümet çizgisini, egemen
çizgiyi savunmayan bir kadını da öyle kolay devlet
bakan yapmayacakları açıktır. Ancak kadınlığı,
analığı sadece çocuk doğurmaya, bakımına ve
yetiştirilmesine indirgeyen erkek egemen felsefe ve
kültürünün savunuculuğunu yapan bir kadının, kadın
ve aileden sorumlu devlet bakanı olmaya devam
etmesi, doğrusu Türkiye’de yaşayan kadınlar ve
analar için büyük bir talihsizlik ve haksızlıktır.
Hem analara en az üç çocuk doğur diyeceksin hem de
her gün bu anaların doğurduğu çocuklarını,
evlatlarını savaşa ve operasyonlara süreceksin,
vatan bölünüyor paranoyası ile hepsini acımasızca
ölüme süreceksin. Hem Türkiyeli analara hem de
Kürdistanlı analara yapılan en büyük hakaret olarak
algılamak gerekmektedir bu söylemi.
Bundan dolayı da daha önce Kürdistan ve Türkiye’de
yaşayıp devletin yürüttüğü imha ve inkar politikası
sonucu vatanını, topraklarını, eşini, dostunu terk
etmek zorunda kalan ve Avrupa gibi yabancı
memleketlere sığınmak zorunda kalmış, buralara
sürgün edilmiş tüm kadınların, tüm anaların bunu
kabul etmediğini bir biçimde bu hükümete yansıtması
gerekir. Yansıtması gerekir ki bu erkek egemenlikli
hükümet, Kürdistan ve Türkiye’de elini kolunu
sallaya sallaya rahat bir şekilde dolaşmasın. Bunu
kabul etmediğini dillendirmek en çok Kürdistan ve
Türkiye’de yaşayan anaların ve kadınların işidir
belki ancak Avrupa’ya sürgüne gitmek zorunda kalmış
olan anaların ve kadınların da bu politikayı kabul
etmediğini yansıtması, kendi ana memleketine
dayatılanlara karşı duyarlılığını koruduğunun
mesajını bu erkek egemenlikli hükümetin anlaması
için gerekli olmaktadır.
Geri Dön
|