|
BU GERÇEK BİR RÜYAYDI…
Şerda Mazlum
Hayallerine ihanet etmeyen çocuğa…
Rüyalar uyanık olduğumuz saatlerde zihnimizin
derlediği bilgilerin, duyumların ve duyguların uyku
dediğimiz dönemlerde bilinçdışımız tarafından
derlenip işlenmesidir. Bazı kimseler rüyaların
anıları canlandırdığına, verileri yeniden sıraya
soktuğuna heyecanlı hikâyeler yarattığına inanır.
Bazıları rüyaların sezgiler yoluyla geleceği
hissetmek olduğunun doğru olduğunu ileri sürer.
Bazıları da rüya sırasında bizlerin bilgiyi
işlediğine inanırlar. Bir varsayıma göre
bilinçdışıyla bilinç arasındaki ortaklaşmanın
olmaması görülen rüyaların sayısını arttırmaktadır.
Aslında bilinç dışıyla bilincin ortaklaşması ve
bilinçaltında farklılıklar kalmaması deha insanlarda
görülür bir durumdur. Yapılan araştırmalar bu tür
kişiliklerin deha olduğunu ve fazla rüya
görmediklerini açığa çıkarmıştır. Çünkü bu
kişiliklerde bilinçdışıyla bilinç arasında uçurumlar
yoktur. Farklılıklar içermez. Bu kişilikler ne
düşünüyorlarsa onu söylerler, onu yaşarlar. Ve bu az
görülen rüyaların büyük bir olasılıkla da sezgiler
yoluyla geleceği hissetme ya da tasarlama anlamına
geldiği görülmüştür. Özünde bu deha kişiliklerin
gördükleri rüyalar bir şeylere işaret etmektedir.
Şimdi Önderliğimizle yakından kalanlar da onun az
rüya gördüğünü ve rüyalarının bir biçimde gerçeğe
dönüştüğünü bilirler. Önderliğimizin gördüğü
rüyalarda bir şeylere işaret etmiştir. Bu son rüya
da aslında özgürlüğe bir işarettir.
Bu gerçek bir rüyadır. Hepimizin gerçek olmasını
istediğimiz, rüyalarımızı süsleyen bir rüya. Rüyanın
içeriğini tam olarak bilmiyorum. Ya da rüyanın
anlatıldığı kadar ki bölümündeki anlamın derinliğini
belki de çok kavramayabilirim. Ancak yüreğimdeki
umut kıpırtılarını canlandıran, bilincimdeki
düşünceleri bir su gibi akışkanlaştıran bir rüyaydı
bu. Aslında bu rüya salt Önderliğimizin rüyası değil
tüm Kürt toplumunun, kadınların, çocukların,
gençlerin, yaşlıların ve gerillaların rüyasıydı.
Önderliğimizin uluslararası komplo öncesinden de
gördüğü bir rüya varmış. Önderlik gördüğü bu
rüyasını o dönemde akademide yoğunlaşmada bulunan
kadın arkadaşlarla paylaşmış. Önderlik rüyasında
yıldızlarla süslü bir yerde olduğunu daha sonrasında
ise dar bir odaya kapatıldığını, ses çıkarmasına ve
bağırmasına rağmen kimselerin onu duymadığını
sesinin kimseye ulaşmadığını görüyor. Nasıl böyle
bir hata yaptım, tedbirsiz yaklaştım diye
düşündüğünü dile getiriyor. Aslında bu rüyadan da
anlayacağımız gibi Önderlik komplo öncesinde böylesi
bir komplonun sonuç alacağını tüm egemenlerin
dayanışmalı yöneleceğini görüyor. Önderliğimizin bu
son olarak gördüğü ve bizlerle paylaştığı bu rüya
belki de özgürlüğün rüyasıdır. “ben Diyarbakır’la
ilgili bir rüya gördüm. Haftaya daha detaylı
anlatırım. Diyarbakır’daydım. Surlara- kaleye
çıkmıştım. Ayağımda ayakkabı yoktu. Yalınayak
olduğum için aşağıya inemiyordum. Bu gerçek bir
rüyaydı.”
Önderlik 4 Şubat 2009 tarihli görüşme notunda
rüyasından bahsettikten sonra herkes sabırsızlıkla
diğer görüşme gününü beklemeye başladı. Daha sonra
11 Şubat 2009 tarihli görüşme notunda merakla
beklediğimiz rüyanın devamıyla karşılaştık.
Önderliğimiz “ Geçen hafta Diyarbakır ile ilgili
rüyama değinmiştim, halk merak ediyordur. Benim
rüyam şöyleydi; kamptan ayrılmıştım, yolumu
şaşırmıştım, kendimi Diyarbakır surlarının üzerinde
buldum. Surlardan aşağı inmek istiyordum ama
ayağımda ayakkabı yoktu inemiyordum. O sırada
etrafımı çocuklar sardı. Benden bahşiş istediler.
Elimi cebime attım para yoktu. Cebimi karıştırdım,
on kuruş vardı, bunu versem yetmez, diye
düşünüyordum. Birisi bana ‘ onu onlara ver, o
altındır, hepimize yeter” dedi. Verdim o sırada
uyandım. Bu rüyam gerçekleşebilir, umutluyum”
Bu rüya heyecan, moral, umut, coşku ve cesaret
olmuştu. Kimisi yalınayak olmasının iyi olduğunu
çünkü ayakkabının rüyada darlık anlamına geldiğini
belirtti. Kimisi de Diyarbakır da olmasının oldukça
anlamlı olduğunu dile getirdi. Kimisi de heyecanla
önümüzdeki hafta gerçekleşecek olan görüşmeyi
bekledi. Nihayet gerçekleşen görüşmede Önderliğimiz
rüyasını anlattı. Rüya da çocukların olması herkese
umut verdi. Çünkü çocuklar yaşam gücü, enerji, neşe,
temizlik, saflık, sadelik ve gelecek demektir.
Çocuklar ne bir sınıf, ne bir cins, ne de bir ulus.
İnsan yaşamının ilk evresi, sade bir kimlik,
hiyerarşilerden arınmış. Ama günümüzdeki haliyle tüm
bunların mağduru. Sınıf çelişkisinin, ulus
çelişkisinin, cins çelişkisinin, sosyal tüm
çelişkilerin, hiyerarşinin mağdurudular. Oysa ki
çocukluk sınır tanımazlık, özgürlük, dürüstlük,
meraklılık, güzellik, doğal sevgi, empati. Fakat bu
doğal özellikleriyle de hiyerarşik sistemin
karşısında savunmasız, mağdur. Tüm dünya genelinde
çocuklar, ata erkek sistemin ideolojik, politik,
ekonomik, cinsel, bedensel kurbanı konumunda.
İstatistikler çocukların her açıdan istismar konusu
durumuna getirildiğini ürperten bir biçimde ortaya
koyuyor. Umutlarımız çocuklarımızda vurulmaya, yok
edilmeye ve yaşam bu biçimde renksiz kılınmaya
çalışılıyor. Bunun içindir ki birçoğumuzun
ütopyasında yaşanılası dünya, çocukların çocukça
yaşayabilecekleri, çocukça gülebilecekleri, çocukça
ağlayabilecekleri güzel bir dünya biçimindedir.
Pırıl pırıl gözleriyle yaşam bilgesi olan, gözleri
açlıkla, hastalıkla, acılarla bakmayan, yaşından
önce büyümeyen, çocukluğunu çocukça yaşayabilen bir
dünya da yaşamalıydılar. Annesinin, arkadaşlarının
onu-onları halk kültüründen, tarihinden süzülüp de
gelmiş ismiyle çağırdığı, özgürce dilini
konuşabildiği, büyüklerinin üzerinde ne fiziki ne de
ruhsal tahakküm kurduğu, kişilik haklarının ve narin
bedeninin tecavüze, istismara uğramadığı bir dünyada
koşmalıydılar. Çocuklarımız, tüm çocuklar
masumlukları ve dürüstlükleriyle böyle bir dünyada
yaşamayı hak ediyorlar. Biz büyükler böyle bir
dünyayı, kirletile kirletile artık bir çöplüğe
dönmüş toplumsal ahlakı kirlerinden arındırma ve
özgürlük-eşitlik-insanlık ahlakını, diğer bir
deyişle çocukluk ahlakını yaratma mücadelesi ile
kurabiliriz. Bunu gerçekleştirebilmekte aslında
çocukluk hayallerine ihanet etmemekle mümkündür.
Bize hayal kurmayı Önderliğimiz öğretti büyük
hayaller için yaşamayı ve gerektiğinde hayallerimiz
uğruna ölebilmeyi de. Aslında her şey Önderliğimizin
bizlere tekrardan hayal kurmayı öğretmesiyle
başladı. Bir halkı, bir cinsi, bir bireyi tüketmek,
bitirmek, kırıma uğratmanın en temel yolu onu hayal
kuramayacak kadar yaşam sevgisinden
uzaklaştırmaktır. Geleceğe ilişkin hayalleri
olmayanların yaşama heyecanı da kalmaz. Hayal
kurmayı beceremezsen eğer güncelliğin sığlığında
boğulursun. Bu nedenle kurutulmuş toprak durumuna
gelen Kürdistan’da hiç kimsenin hayal edemeyeceği
bir biçimde hayal tohumları ekildi. Bu nedenle sık
sık Nasıl yaşamalı sorusu soruldu. Yaşamın nasılına
dair yoğunlaştırıldı. Günübirlik yaşanmasının önüne
geçildi. Bu halk hayal kurmayı öğrenerek kendini
yaşama bağladı. Yüzü artık ölüme dönük olmaktan,
kadercilikten sıyrıldı. Özgürlüğü, güzelliği,
sevmeyi, yaşamayı hayal etmeyi ve bunun için
mücadele etmeyi başardı. Çocukluk hayallerine asla
ihanet etmeyen Önderliğimize bu kadar yoğun,
sistemli ve hiçbir etik değere sığmayacak biçimde
yönel inmesinin en temel nedenlerinden biri Kürt
toplumuna hayal etmeyi öğretmesinden ve umudu hep
diri, canlı tutmasından kaynaklanmaktadır.
Bu son rüyayla da Önderlik yeniden umudumuzu
güçlendirdi. Bu baharın zafere ve özgürlüğe daha
yakın olduğunu bizlere hissettirdi. Bu tabi sadece
hayal etmekle ya da istemekle gerçekleşebilecek bir
durum değil. Önderliğimizin özgürlüğüne gerçekten
inanalım ve kendimizi tüm mücadele alanlarında
aktifleştirelim. Buna inanırsak özgürlük aşkı ve
bilinciyle çalışmalara katılır ve en önemlisi de
bundan zevk alarak yaşarız. Tüm hepimiz
enerjilerimizi Önderliğimizin özgürleşmesine
kanalize edersek bunu başarabiliriz. Bu rüya bunun
gerçekleşebileceğinin kanıtı.
Hangi Kürt, hangi çocuk, hangi kadın Önderliğimizle
Amedde bulaşacağımız günleri beklemiyor ki.
Önderliğimizin rüyasında anlattıkları hepimizin
rüyasını süslüyor. Kimi genç kızın rüyasını arabalı,
zengin eşler, kimi erkeğin rüyası iyi bir aile
süsler. Bizlerin kini ise Önderliğimizle Amed’de
buluşmak süslüyor. Bu rüyamızı gerçekleştirmek ise
bizlerin elinde. İçinde bulunduğumuz çağın doğal
olmayan akışı ve dengesini yitirmiş gerçekliği
birçok olasılık demeti içerisinde rüyalarımızın
gerçekleşme olasılığını güçlendiriyor.
Kaos anları her türlü olasılığı içinde
barındırmasına rağmen özgürlük olasılığının
gerçekleşme durumunun en fazla yaşandığı anlardır.
Bu anlarda kim daha çok çaba harcarsa, enerjisini
doğru ve örgütlü akıtırsa o olasılık olmaktan
çıkarak gerçekleşir. Çağsal gerçeklik olarak böylesi
bir dönemdeyiz. Bu dönemde Özgürlük olasılığını
güçlendirebilmek bizim çalışmalarımıza bağlı.
Önderliğimizle Amed’de özgür günlerde buluşma
hayaliyle birçok genç kız ve genç erkek ömürlerinin
baharında toprağa düştüler. Onlarla birlikte bu
hayallerde toprağa ekildi ve büyüdü. Fedai eylemi
yapan militanların mektuplarında Önderliğe dair bir
bölüm hep oldu. Ve bu bölümlerde Önderlikle birlikte
olamama bu militanların yüreğine gömüldü.
İnsanların son sözleri yaşamlarındaki her sözden
daha çıkarsız, daha yalan dolansızdır. Şehitlerimiz
son sözlerinde ‘bizler Önderlikle birlikte özgür
günlerde yaşayamasak bile sizlerin bunu
gerçekleştireceğinize inanıyoruz’ dediler. Bizler de
toprağa her gömülen arkadaşla, onun rüyalarıyla bir
olmaya çalışarak bu 8 Martta tüm kadınlar Amed’in
surlarına çocuklarla birlikte yalın ayak çıkalım. Ve
aslında bu rüyadan sonra çocuklara, onların
hayallerine, oyunlarına, arkadaşlıklarına, daha
saygılı yaklaşalım. Çocuklara büyümeyi dayatmayalım.
Hep çocuk, hep sade hep güzel, hep duru kalsınlar.
Çocukluk hayallerine ihanet etmeyen karagözlü çocuk
gülüşlü ÖNDERLİĞİMİZİN çocukları olsunlar. Olsunlar
ki Önderliğimizle buluşmayı bir zamanın ütopyası
olarak kalmaktan çıkaralım.
Geri Dön |