|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
İKİ DAĞIN ARASINDA KALMIŞAMADİLE HALAMA, MADER’İN
ANASINA VE İKİ DAĞIN ARASINDA KALAN TÜM GÖZÜ YAŞLI
KADINLARA,
|
“İki dağın arasında kalmışam
Bülbül gibi daldan dalda konmuşam oy
Ne güngörmüş, ne de murat almışam
Ana beni bir çocuğa verdiler oy
Verdiler de günahıma girdiler oy girdiler
Dağlarına taşlarına uçan giden kuşlarına
Eller sılasına döndü
Ben kaldım gözyaşlarına,
Aney bana yatak serdim yumuşak
Emmim oğlu yanıma geldi bir uşak oy,
Öpmesi yok, sevmesi yok konuşak
Ana beni bir çocuğa verdiler oy verdiler
Verdiler de günahıma girdiler oy…”
İki yaralı kadın. İki dağın arasında kalmış, iki kadın.
Biri büyük halam Adile. Diğeri de Mader’in adını
bilmediğim anası. Bu türkünün dizelerini her duyduğumda
yüreğimdeki küllenmeyen ateş daha da bir büyüyor ve beni
yakıp kavururken, yüreğimi, ruhumu ve tüm zihnimi bu iki
kadına kanatlandırıp uçuruyor. Aslında bu türkünün
ezgilerini önceden de sevmeme rağmen öyküsünü dinleyince
daha çok sevmeye ve etkilenmeye başladım. İki Dağın
Arasında Kalmışam türküsü evlendiği erkeği genç yaşında
kaybeden ve daha sonrasında o erkeğin küçük kardeşiyle
evlendirilen yaralı bir kadının öyküsünü anlatıyor.
Aslında sadece bir kadının öyküsü değil bu iki dağın
arasında kalan tüm yaralı kadınların öyküsü.
Adile halam henüz genç bir kadınken iki dağın arasında
kalan halam benim. Onu hiç anlayamamıştım o zamanlar. O
genç yüreğim bu güzel kadının kendini, güzelliğini ve
yaşadıklarını kara bir örtüyle saklamasına anlam
verememişti bir türlü. Kızmıştım da halama. Oysa
anlayamamışım halamın acılarını yüreğine gömüp, bir
örtünün ardında tüm kadınlığını sakladığını.
Babamın büyük kız kardeşi Adile halam genç yaşında üç
çocuğuyla dul kalan ve eniştemin küçük kardeşiyle
evlendirilmek istenen halam benim. Halamla Osman eniştem
birbirlerini severek evlenmişlerdi. Bu evlilikten Sevda,
Ali ve Selma adlarını verdikleri üç güneş parçası
çocukları olmuştu. Eniştem yüzmeye gittiği havuzda düşüp
kaymış, kafasını taşa vurmuş ve beyin kanamasından
ölmüştü. O günden sonra halamın da çocuklarının da
hayatı değişti. Böylesi bir toplum içerisinde kendisini
korumanın yolunu güzelliklerini saklamakta ve kapanmakta
buldu halam. O günden sonra çocukları için kimseye boyun
eğmedi, namusuna laf getirmemek için pardüseyle sakladı
kadınlığını. Onu Osman eniştemin küçük kardeşi
Abdurrahman’la evlendirmek istediler. Ama halam bunu
kabul etmedi ve geleneklere karşı daha köklü bir
gelenekle direndi. Dedem dışında hepimiz çok üzüldük
halamın kendini saklamasına. Dedem ise seviniyordu
halamın kadınlığını gizlemesine yoksa nasıl sahip
çıkacaktı halama. Halam Osman eniştem ölünce sahipsiz
kalmıştı. Kadındı ya sahipsiz olmazdı. Kendine yeni
sahipler bulmak istemiyorsa kadın olduğunu unutacak ve
unutturacaktı. Ona bakınca hiç kimse kadın olduğunu
anlamamalı, güzelliği kimseyi tahrik etmemeliydi. Zaten
erkeklerin hepsi potansiyel olarak tahrik olmaya
hazırdı. Halam da öyle yaptı kadın olduğunu unuttu ve
mahalle erkânı da onun kadın olduğunu unuttu. O günden
sonra halamın güzel saçlarını, süt gibi beyaz tenini
göremedim bir daha. Halam sadece erkeklerden değil tüm
insanlardan sakladı kadınlığını. Çoğu zaman kendi bile
unuttu kadın olduğunu. O sadece namusunu korumak zorunda
olan, çocuklarını okutmak için didinip duran ve
saçlarını çocuklarının mutlu olması için süpürge eden
bir anaydı artık. Gençken dul kalan üç çocuklu bir
anaydı. O genç güzel halam gitmiş yerine huysuz, aksi,
yaşlı bir ihtiyar gelmişti. Halam Osman eniştemin
ölümünden sonra ihtiyarlamıştı. Aslında eniştemle
birlikte halamın da öldüğünü, kadınlığını,
güzelliklerini öldürdüğünü bu dünyanın bunu ona
dayattığını nereden bilecektim. Bu dünya kadını ve
güzellikleri öldürüyordu. Halam iki dağın arasında kalan
binlerce kadından yalnızca biriydi. Erkekliğin öldürdüğü
kadınlardan yalnızca biri.
Bir diğer yaralı kadın ise adını bilmediğim ama öyküsünü
kızından dinlediğim Mader’in anası. Mader’in babası
arkadaşların milisiymiş ve gece gündüz demeden,
yorgunluk nedir bilmeden arkadaşlar için çalışıyormuş.
Çalışmalarının yoğunluğundan çocuklarıyla bir gün dahi
istediği gibi yaşayamamış. Çoğu zaman kendine kızmış,
böylesi bir dünyaya ne diye çocuk getirdim diye
düşünmüş. Bir de bu dünyada Kürdistan gibi bir ülkede
aile sahibi olmanın mümkün olmadığını maalesef
yaşadıktan sonra anlamış. Onurlu bir insan olarak
yaşamak kendi mücadelesine sahip çıkmak olduğundan
çocukları ve ailesi için mücadeleden vazgeçmeyi ya da
duyarsız yaklaşmayı onursuzluk olarak görmüş. Bunun
ezikliğini de her zaman yaşamış. Ne çocuklarının babası
olabilmiş ne de istediği gibi mücadeleye katılmış. Ne
mücadeleden vazgeçebilmiş ne de çocuklarından. İçinde
çocuklarına ve eşine karşı da bir eziklik yaşamış.
Gerilla arkadaşların yanına gidince onlar karşısında
daha da bir ezilmiş. Gencecik insanlar kendilerini
tümüyle adayarak gelmişler dağlara. O bunu yapamadığı
için utanmış kendinden. Bu yüzden daha bir sıkı sarılmış
mücadeleye. Bulunduğu alanda bir bölük arkadaşın
yapacağı işi tek başına yapmış. Arkadaşların tüm
ısrarlarına rağmen bu çalışma tarzından taviz vermemiş.
Çocukları babalarının yüzünü unutur olmuşlar eve bir
yabancı gibi girip çıkmış çoğu zaman. Zorunlu olmadıkça
da uğramamış eve. Mader babasını hep uzaktan izlemiş.
Koşup sarılmak istemiş ama bunu yapmamış. Hep babasının
gelmesini beklemiş, babasının kendisine sarılmasını
istemiş. Çoğu zaman babasının onları sevmediğini
düşünmüş çocuk aklıyla. Düşündükleri zoruna gitmiş,
oturup ağlamış. Anası susturmak için eline şeker
tutuşturmuş. Oysa Mader şeker değil babasını istiyormuş.
Derdini anlatamamış kimseye. Derdini anlatamayınca
dermanda bulamamış. Anlatabilse de dermanı zor
bulunurmuş ya bu derdin. O evrenin yaralı bir parçası
olan tekmil yaşamı acıyla donanmış bir ülkenin
çocuğuymuş. Bu dert salt onun derdi değilmiş. Kendinden
ve yaşından büyükmüş derdi. Babasını bekleyerek uykuya
dalmak üzere olduğu azap dolu gecelerin birinde anasının
havarlarıyla yerinden sıçramış. Mader o gün ölümle
tanışmış. Hem de babasının ölümüyle. Babası sokağın
ortasında vurulmuş. Yağlı kurşunlar o gece adreslerini
biliyormuş. Kurşun adresini tanıyormuş. O gece de
kurşun’un adresi Mader’in babasıymış. Babasının Mader’a
ve kardeşlerine getirdiği pamuklu şekerler kana
bulanmış. Babası eve getirilince onun derin bir uykuya
daldığını sanmış. Günler boyunca evin ortasında sessizce
yatan babasının başında ağlayan kadınlara bir türlü
anlam verememiş. Hele anasına çok kızmış. Babamın evden
gitmesini niye istiyor anam diye düşünmüş. Ne güzel işte
babam evde yatıyor artık hiçbir yere de gitmiyor diye
sevinmiş. Aradan birkaç gün geçince babası kalksın
dolaşsın istemiş. Her zaman yaptığı gibi uzaktan da olsa
ona sıcak sıcak baksın gülümsesin diye dualar etmiş.
Sonra babasını bir sandığa koymuşlar, bunun tabut
olduğunu ve insanların bununla toprağa doğru yolculuğa
çıktığını bilmiyormuş. O ayaksız at evlerine girip
babasını götürdükten sonra bir daha görmemiş babasını.
Sonrasını yaşanmamış saymak istemiş Mader. Çünkü
sonrasında her şey değişmiş. Anası daha sık ağlar olmuş,
başına karalar bağlamış. Genç amcası da kara kara
düşüncelere dalmış. Ve o günden sonra babasının yerinde
bu genç amcası yatmaya başlamış. Neler olduğunu
anlamamış Mader. Anasını amcasına vermişler. Amcası o
günden sonra babası olmuş. Anası hep bir suçluluk
yaşamış bu durumdan kaynaklı ve ilerleyen yıllarda
Mader’in amcasına kendisi kız bakmaya gitmiş. Amcasının
yaşında genç bir kadını gelin getirmiş evine. Mader bir
türlü yüreğine kabul ettirememiş babasının olmadığını,
anasının amcasına gelin gittiğini, amcasının babasının
yerini almasını. İki dağın arasında kalmış Mader’in
anası. Mader’de onların arasında.
O günden sonra Mader iki dağın arasında kalan bir kadın
olmak istememiş. Ve o köyde o geleneklerle yaşamaya
devam ederse hangi biçimde olursa olsun mutlaka bir gün
iki dağın arasında kalacağına inanmış. Çözümü çocuk
yaşta gelin olmaktansa dağlara çıkmakta bulmuş. Ama
babasının ölümünü de anasının amcasına gelin edilmesini
de hiçbir zaman unutamamış. Ve ancak yıllar sonra kadın
oldukça, kadınların acılarına anlam verdikçe anasını
affetmiş. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen bu olayı
anlatırken boynu bükülmüş. Geleneklerin ayıbını kendi
ayıbı, utancını kendi utancı bilmiş. Bu olayı anlatırken
hala boynu bükük, gözleri yaşlı ve de boğazı düğüm düğüm
anlatırmış. Çoğu zaman anlatmak istemezmiş. Kimsenin bu
öyküyü bilmesini istememiş. Büyük bir sırrı saklar gibi
gömmüş yüreğine. Anlatmak zorunda kalmadıkça da
anlatmamış.
|
|