DEĞERLENDİRMELER
İKİ DAĞIN ARASINDA KALMIŞAMADİLE HALAMA, MADER’İN ANASINA VE İKİ DAĞIN ARASINDA KALAN TÜM GÖZÜ YAŞLI KADINLARA,
Şerda Mazlum

“İki dağın arasında kalmışam
Bülbül gibi daldan dalda konmuşam oy
Ne güngörmüş, ne de murat almışam
Ana beni bir çocuğa verdiler oy
Verdiler de günahıma girdiler oy girdiler
Dağlarına taşlarına uçan giden kuşlarına
Eller sılasına döndü
Ben kaldım gözyaşlarına,
Aney bana yatak serdim yumuşak
Emmim oğlu yanıma geldi bir uşak oy,
Öpmesi yok, sevmesi yok konuşak
Ana beni bir çocuğa verdiler oy verdiler
Verdiler de günahıma girdiler oy…”

İki yaralı kadın. İki dağın arasında kalmış, iki kadın. Biri büyük halam Adile. Diğeri de Mader’in adını bilmediğim anası. Bu türkünün dizelerini her duyduğumda yüreğimdeki küllenmeyen ateş daha da bir büyüyor ve beni yakıp kavururken, yüreğimi, ruhumu ve tüm zihnimi bu iki kadına kanatlandırıp uçuruyor. Aslında bu türkünün ezgilerini önceden de sevmeme rağmen öyküsünü dinleyince daha çok sevmeye ve etkilenmeye başladım. İki Dağın Arasında Kalmışam türküsü evlendiği erkeği genç yaşında kaybeden ve daha sonrasında o erkeğin küçük kardeşiyle evlendirilen yaralı bir kadının öyküsünü anlatıyor. Aslında sadece bir kadının öyküsü değil bu iki dağın arasında kalan tüm yaralı kadınların öyküsü.
Adile halam henüz genç bir kadınken iki dağın arasında kalan halam benim. Onu hiç anlayamamıştım o zamanlar. O genç yüreğim bu güzel kadının kendini, güzelliğini ve yaşadıklarını kara bir örtüyle saklamasına anlam verememişti bir türlü. Kızmıştım da halama. Oysa anlayamamışım halamın acılarını yüreğine gömüp, bir örtünün ardında tüm kadınlığını sakladığını.
Babamın büyük kız kardeşi Adile halam genç yaşında üç çocuğuyla dul kalan ve eniştemin küçük kardeşiyle evlendirilmek istenen halam benim. Halamla Osman eniştem birbirlerini severek evlenmişlerdi. Bu evlilikten Sevda, Ali ve Selma adlarını verdikleri üç güneş parçası çocukları olmuştu. Eniştem yüzmeye gittiği havuzda düşüp kaymış, kafasını taşa vurmuş ve beyin kanamasından ölmüştü. O günden sonra halamın da çocuklarının da hayatı değişti. Böylesi bir toplum içerisinde kendisini korumanın yolunu güzelliklerini saklamakta ve kapanmakta buldu halam. O günden sonra çocukları için kimseye boyun eğmedi, namusuna laf getirmemek için pardüseyle sakladı kadınlığını. Onu Osman eniştemin küçük kardeşi Abdurrahman’la evlendirmek istediler. Ama halam bunu kabul etmedi ve geleneklere karşı daha köklü bir gelenekle direndi. Dedem dışında hepimiz çok üzüldük halamın kendini saklamasına. Dedem ise seviniyordu halamın kadınlığını gizlemesine yoksa nasıl sahip çıkacaktı halama. Halam Osman eniştem ölünce sahipsiz kalmıştı. Kadındı ya sahipsiz olmazdı. Kendine yeni sahipler bulmak istemiyorsa kadın olduğunu unutacak ve unutturacaktı. Ona bakınca hiç kimse kadın olduğunu anlamamalı, güzelliği kimseyi tahrik etmemeliydi. Zaten erkeklerin hepsi potansiyel olarak tahrik olmaya hazırdı. Halam da öyle yaptı kadın olduğunu unuttu ve mahalle erkânı da onun kadın olduğunu unuttu. O günden sonra halamın güzel saçlarını, süt gibi beyaz tenini göremedim bir daha. Halam sadece erkeklerden değil tüm insanlardan sakladı kadınlığını. Çoğu zaman kendi bile unuttu kadın olduğunu. O sadece namusunu korumak zorunda olan, çocuklarını okutmak için didinip duran ve saçlarını çocuklarının mutlu olması için süpürge eden bir anaydı artık. Gençken dul kalan üç çocuklu bir anaydı. O genç güzel halam gitmiş yerine huysuz, aksi, yaşlı bir ihtiyar gelmişti. Halam Osman eniştemin ölümünden sonra ihtiyarlamıştı. Aslında eniştemle birlikte halamın da öldüğünü, kadınlığını, güzelliklerini öldürdüğünü bu dünyanın bunu ona dayattığını nereden bilecektim. Bu dünya kadını ve güzellikleri öldürüyordu. Halam iki dağın arasında kalan binlerce kadından yalnızca biriydi. Erkekliğin öldürdüğü kadınlardan yalnızca biri.
Bir diğer yaralı kadın ise adını bilmediğim ama öyküsünü kızından dinlediğim Mader’in anası. Mader’in babası arkadaşların milisiymiş ve gece gündüz demeden, yorgunluk nedir bilmeden arkadaşlar için çalışıyormuş. Çalışmalarının yoğunluğundan çocuklarıyla bir gün dahi istediği gibi yaşayamamış. Çoğu zaman kendine kızmış, böylesi bir dünyaya ne diye çocuk getirdim diye düşünmüş. Bir de bu dünyada Kürdistan gibi bir ülkede aile sahibi olmanın mümkün olmadığını maalesef yaşadıktan sonra anlamış. Onurlu bir insan olarak yaşamak kendi mücadelesine sahip çıkmak olduğundan çocukları ve ailesi için mücadeleden vazgeçmeyi ya da duyarsız yaklaşmayı onursuzluk olarak görmüş. Bunun ezikliğini de her zaman yaşamış. Ne çocuklarının babası olabilmiş ne de istediği gibi mücadeleye katılmış. Ne mücadeleden vazgeçebilmiş ne de çocuklarından. İçinde çocuklarına ve eşine karşı da bir eziklik yaşamış. Gerilla arkadaşların yanına gidince onlar karşısında daha da bir ezilmiş. Gencecik insanlar kendilerini tümüyle adayarak gelmişler dağlara. O bunu yapamadığı için utanmış kendinden. Bu yüzden daha bir sıkı sarılmış mücadeleye. Bulunduğu alanda bir bölük arkadaşın yapacağı işi tek başına yapmış. Arkadaşların tüm ısrarlarına rağmen bu çalışma tarzından taviz vermemiş. Çocukları babalarının yüzünü unutur olmuşlar eve bir yabancı gibi girip çıkmış çoğu zaman. Zorunlu olmadıkça da uğramamış eve. Mader babasını hep uzaktan izlemiş. Koşup sarılmak istemiş ama bunu yapmamış. Hep babasının gelmesini beklemiş, babasının kendisine sarılmasını istemiş. Çoğu zaman babasının onları sevmediğini düşünmüş çocuk aklıyla. Düşündükleri zoruna gitmiş, oturup ağlamış. Anası susturmak için eline şeker tutuşturmuş. Oysa Mader şeker değil babasını istiyormuş. Derdini anlatamamış kimseye. Derdini anlatamayınca dermanda bulamamış. Anlatabilse de dermanı zor bulunurmuş ya bu derdin. O evrenin yaralı bir parçası olan tekmil yaşamı acıyla donanmış bir ülkenin çocuğuymuş. Bu dert salt onun derdi değilmiş. Kendinden ve yaşından büyükmüş derdi. Babasını bekleyerek uykuya dalmak üzere olduğu azap dolu gecelerin birinde anasının havarlarıyla yerinden sıçramış. Mader o gün ölümle tanışmış. Hem de babasının ölümüyle. Babası sokağın ortasında vurulmuş. Yağlı kurşunlar o gece adreslerini biliyormuş. Kurşun adresini tanıyormuş. O gece de kurşun’un adresi Mader’in babasıymış. Babasının Mader’a ve kardeşlerine getirdiği pamuklu şekerler kana bulanmış. Babası eve getirilince onun derin bir uykuya daldığını sanmış. Günler boyunca evin ortasında sessizce yatan babasının başında ağlayan kadınlara bir türlü anlam verememiş. Hele anasına çok kızmış. Babamın evden gitmesini niye istiyor anam diye düşünmüş. Ne güzel işte babam evde yatıyor artık hiçbir yere de gitmiyor diye sevinmiş. Aradan birkaç gün geçince babası kalksın dolaşsın istemiş. Her zaman yaptığı gibi uzaktan da olsa ona sıcak sıcak baksın gülümsesin diye dualar etmiş. Sonra babasını bir sandığa koymuşlar, bunun tabut olduğunu ve insanların bununla toprağa doğru yolculuğa çıktığını bilmiyormuş. O ayaksız at evlerine girip babasını götürdükten sonra bir daha görmemiş babasını. Sonrasını yaşanmamış saymak istemiş Mader. Çünkü sonrasında her şey değişmiş. Anası daha sık ağlar olmuş, başına karalar bağlamış. Genç amcası da kara kara düşüncelere dalmış. Ve o günden sonra babasının yerinde bu genç amcası yatmaya başlamış. Neler olduğunu anlamamış Mader. Anasını amcasına vermişler. Amcası o günden sonra babası olmuş. Anası hep bir suçluluk yaşamış bu durumdan kaynaklı ve ilerleyen yıllarda Mader’in amcasına kendisi kız bakmaya gitmiş. Amcasının yaşında genç bir kadını gelin getirmiş evine. Mader bir türlü yüreğine kabul ettirememiş babasının olmadığını, anasının amcasına gelin gittiğini, amcasının babasının yerini almasını. İki dağın arasında kalmış Mader’in anası. Mader’de onların arasında.
O günden sonra Mader iki dağın arasında kalan bir kadın olmak istememiş. Ve o köyde o geleneklerle yaşamaya devam ederse hangi biçimde olursa olsun mutlaka bir gün iki dağın arasında kalacağına inanmış. Çözümü çocuk yaşta gelin olmaktansa dağlara çıkmakta bulmuş. Ama babasının ölümünü de anasının amcasına gelin edilmesini de hiçbir zaman unutamamış. Ve ancak yıllar sonra kadın oldukça, kadınların acılarına anlam verdikçe anasını affetmiş. Ama aradan yıllar geçmesine rağmen bu olayı anlatırken boynu bükülmüş. Geleneklerin ayıbını kendi ayıbı, utancını kendi utancı bilmiş. Bu olayı anlatırken hala boynu bükük, gözleri yaşlı ve de boğazı düğüm düğüm anlatırmış. Çoğu zaman anlatmak istemezmiş. Kimsenin bu öyküyü bilmesini istememiş. Büyük bir sırrı saklar gibi gömmüş yüreğine. Anlatmak zorunda kalmadıkça da anlatmamış.
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır