Dersim dağlarının yamacına yerleşmiş bir köy: Dewa
Ermeni. Ermeni köyü demekmiş anlamı. Kürtçenin Dimilkî
lehçesinden başka bir dilin her şeye rağmen ulaşamadığı
saf bir doğal toplum yaşamının izleri her adımda kendini
gösteriyor. Köyün yamaçlarında uzun kumral saçlarıyla
kuzularının ardında bir kız çocuğu. Dağ rüzgârlarıyla,
doğayla yürek yüreğe bir yaşam anlayışıyla olmuş ilk
öğrenmeleri. Ağaçlar, kuzular, otlar, kayalar, hırçın
ırmaklar, sert rüzgârlar, karıncalar, kelebekler ve
hepsinin ortasında yaratılan bir öz yaşam… Kuzularını
öyle sevmiş ki birinin adını hengür koymuş, kendi
dilinde üzüm anlamına geliyormuş.
Kendi dünyasında bir dokunulmamışlık var. Ama büyüdükçe
dokunulmuşlukların onların hayatlarını işgal ettiğini ve
her dokunulmuşluğun bir tükeniş, bir nefret ve bir yok
oluş anlamına geldiğini anlıyor. Aslında anlamıyor,
bilmiyor ama sezinliyor.
Ölüm hikâyeleri anlatılıyor hep. Masalların dilinden kan
akıyor orada. Uçurum kenarı yaşamlar, uçurumlardan
atlayan kadınlar anlatılıyor. Ülkesine ve ülkesinin
kadınlarına tecavüz etmek isteyen askerler dokunmasın
diye yüzlerine çamur süren dağlı güzellerin Munzur
suyunda bir görünüp bir kaybolan bedenleri anlatılıyor.
Anlatılanlar O’nun belleğinde gelip gidiyor. Küçüktür
henüz. On bir yaşının yeni yetmeliğindedir ama kendi
dünyasıyla bu hikâyeler hep kavga ediyor hayallerinde.
Kurulmuş darağaçlarının gölgesinde, bir hüznün ömrünü
ziyadesiyle aşan ağırlığının yamacında buluyor
hayallerinin kaçaklığını durmadan.
Dersimli birçok çocuğun yaşadığına benzese de O’nun
yaşadıkları, dünyalı birçok çocuğunkine benzemez. O’nun
dünyası, dünyanın diğer yerlerindeki kız çocuklarının
dünyasından ayrılır giderek. Anne-babasının, görünce
yüzünde güller açtıran çocuklar, yüreğine yerleşmeye
başlar bir zaman sonra. Tüm mahzun yüklenimleri alacak
omuzlarından ve umudu yeniden Munzur dağları kadar
yükseltecek çocuklar… Kucak açacakları, bağırlarına
basacakları ve “bizim” diyecekleri çocuklar…
Onlara dair anlatımlarla hayallerinin çocukluk
saflığına, dokunulmamışlığına yakınlaştığını duyumsar
Saadet.
Ve bir yolculuğu çıkar.
Dersim’in kayıp kızlarının izlerini sürecek bir
yolculuğa çıkar.
Karanlık bir gecede belirsizliğe doğru yola çıksa da
birçok belirsizlik yolcusu misali özgürlük eğiliminin
ağırlığı çeker O’nu. Özgürlük eğiliminin analitik zekâya
üstün geldiği anlardan biri de böyle anlardır.
Belirsizlik, korkulu heyecanlar, hatta korku,
bilinmezlik ve bir sonraki anın ne olacağının asla
tahmin edilemeyeceği anlar vardır. Tüm bu negatif
yönlendirmelere rağmen bu anları yaşama ısrarı, tercihin
bu anlara yönelik yapılması, bu anların kendilerinde
barındırdıkları özgürlük özünden kaynaklıdır. Saadet de
işte böyle bir anı yaşamıştır minik yaşına rağmen.
Saadet, Kürdistan özgürlük mücadelesi PKK’ye katılıp
gerilla olduğunda henüz on bir yaşındadır. Kendilerine
yakın köylerden katılan ve adını Kürdistan Özgürlük
mücadelesinin besmelesine yazdıran kahraman kadınlardan
Şehit Rahime Kahraman arkadaşın kod adı olan Saadet
ismini verirler O’na. Yakıştırırlar aslında. Savaşın hiç
mi hiç uğramayacağı çağındadır ömrünün fakat ülkesini
boydan boya saran savaş uğramıştır işte O’nun da
dünyasına. Arkadaşları tabi ki yaşından dolayı uzun bir
süre O’nu özenle korur, çatışmalardan uzak tutar ve
yaşamı öğretmeye çalışırlar. Saadet, Dersim’in tarihi
gözlerinden okuduğumuz bilgeleri misali, özgürlük
mücadelemizin uzun yıllarına tanıklık etmiş bir can
parçamızdır. Otuz yıla sırtını dayamış O’nun mücadele
yaşamı. Binlerce altın yürekli gerillayı tanımanın,
yüzlercesinin son nefesini yakınında sıcacık duyumsamış
olmanın, yüzlercesiyle vedasız ayrılmanın anlamının
yarattığı bir uçurum vardır gözlerinde. Gözlerinde
sayısız çatışmanın gürültüsüne, sayısız vahşete, sayısız
katliama rağmen özgürlük yolunda direnmenin verdiği onur
ve biraz da her duyguya karışan acı… Acı kiminde şehit
yoldaşlarının Onunla olmayışının acısıdır. Kiminde de
O’nun şehit yoldaşlarıyla olmayışının acısı… Bazen de
Onları aramanın, dağ anılarının her çağrışımında Onları
yanı başında duyumsamanın acısıdır. Özlemin ateşinin
verdiği acıdır. Yürek acısıdır O’nun tüm acıları…
Kendi tarihiyle ülkesinin tarihini ortaklaştıran
yüreğinin biriktirdiğidir.
Saadet arkadaşla yaşamanın bir yanı O’ndan özgürlük
mücadelesi tarihinin birçok dönemine ilişkin dersler
öğrenebilme şansıdır. Bir yanı O’nun Kürdistan tarihinin
önemli bir kesiti hakkında dinlediklerini dinleyerek
yüreğinde tarihin acılarına yer açabilmek ve özgürlük
mücadelesinin gerekçelerini daha anlamlı kılma imkânını
yaratabilmektir. Bir başka güzel yanı da yaşama
kahkahalarla gülmeyi hiçbir şeye rağmen unutmaması,
elden bırakmaması ve ağız dolusu gülmesidir.
Ailesi aslında mücadele arkadaşlarıdır ama kan ailesiyle
çok yaşamamış olsa da onlardan öğrendikleri, ilk
öğrenmeleri özgür yaşamı duyumsadığı, komünal yaşamın
tadına vardığı zamanlarla özdeşleşmiştir belleğinde.
Saadet’in ailesiyle geçirdiği kısacık yaşamından kimi
zaman anlattıkları bizler için de anlamlı yaşamın
değerli parçalarıdır.
Bir keresinde babası ona bir parke almış. Öyle güzel bir
parkeymiş ki, minik Saadet parkesine sarılıp sarılıp
duruyormuş. Belki de güzel olması ilk kez yepyeni bir
parkesi olmasındanmış, kimbilir. Tam da o günlerde, bir
gün yine kırlarda oynamak üzere evden çıkmış. Biraz
dolaştıktan sonra bir yağmur yağmaya başlamış. Bizim
Saadet bir ağacın altına oturmuş, parkesini de çıkarıp
güzelce katlamış, ona sımsıkı sarılmış ve yağmurun
dinmesini beklemiş. Bir süre sonra babası gelmiş yanına
ve O’nu yağmur altında, parkesini çıkarıp ağacın
duldasına sığınmış görünce hemen sormuş:
“Kızım niye parkeni giymemişsin, ıslanacaksın!” demiş.
Minik saadet’in verdiği cevap duyanın içini parçalıyor.
“Bir şey olmaz baba, parkem ıslanmasın diye çıkardım,
yağmur dursun sonra giyeceğim.”
Saadet şimdi bu uzun mücadele yıllarının O’nun yüreğine
düşürdüğü izlerin üzerinden tek tek yeniden gidiyor.
Kendi yaşamının tanıklığı kadarınca, ki oldukça uzun bir
zaman dilimidir bu, özgürlük mücadelesi anılarını
yazıyor. Kendi ömrünü, kendisinden taşırmanın çabasını
veriyor. Kendi yüreğinden, kendi ufkundan, tarafından
yazıyor. Her olayda, her satırda yüreğinin izlerini
yeniden adımlıyor. Yeniden bugün olgunlaştırdığı
yüreğiyle yorumluyor ama yüreğini olgunlaştırırken
çocukluğunun temizliğinden, yaşama sevincinden ve özgür
yaşama özleminden zerre kadar değer kaybetmediğini, tam
tersine çocukluk hayallerinin daha da anlam kazanarak
bugüne taşındığını O’nun gülüşlerinden anlamak zor
değil.
Saadet şimdi yağmurlar yağdığında, yağmurun bereketiyle
ıslatırken yüreğini, toprak kokusunun uygarlığa dair tüm
kokuları, anlamları ve zihniyet yansımalarını alıp
götürdüğünü duyumsattığı zamanlarda giyiyor parkesini.
Kıyamadığı, kıyıp da yağmur altında giyemediği parkesini
anımsıyor her yağmur yağdığında. Yağmurun O’nu bir
serinlikle titrettiği her zaman kesitinde, o zamana bir
yolculuk yapıyor yüreği. Şimdi yağmur yağınca giyiyor
parkesini çünkü ilk parkesi çoktan eskidi. Çok parke
eskitti bir ömrün tamamına yayılan ateşten mücadele
yılları boyunca. Ülkesinin kayıp kızlarına giden bir yol
yaptı ömrünün her bir mevsimini. Yüreğini katık etti bu
yola. Bedeninin her devinimini bu yolun yolculuğuna
kattı.
Saadet şimdi, ‘Dersim’e sefer olur, zafer olmaz’ sözünü
kendi öz değerleriyle yaşayarak ispatlıyor. Ve ömürlerin
yıpranmadan eskimesinin güzel bir örneği olarak
dağlarda, ateşten zamanları soluyor ve özgürlük
direnişini sürdürüyor.