Rüzgârı duydum v
Rüzgârı duydum ve bildim ki ölmemişim.
Hayattayım hala. Bildim ki hiçbir zaman tutsak
edilemeyen ve tutsak edilemeyecek olan rüzgâr varsa ve
özgürce esiyorsa ve ben onu duyumsuyorsam, ölmemişim
henüz. Hayattayım, çünkü o esintiyi duymaktayım.
Özgürlüğü hissediş, özgür bir ruhu gerektirir çünkü.
Titretmekte içimi o serin esinti. Varlığını varlığım
bildiğim rüzgâr, gelip buldu beni varlıkla yokluk
arasındaki arafta. O uzayıp giden zamansız araf.
Sonranın öncesi ile öncenin sonrası arasında bir
zamansızlık mı var acaba? Yoksa kendi zamanının ruhunu
solumayınca mı bu arafi zamanlara takılır insan varlığı…
Nerdeyim şimdi? Hangi araftayım? Kendimden önce ile
kendimden sonra arasındaki arafta olmalıyım. Yer ile
gök, deniz ile kara, karanlık gece ile doğan gün
arasında bir yerlerde…
Kendi arafımdayım ben. Kuruluş ihtiyacındaysam eğer,
kimse beni kurtaramaz benden başka. Kimse bilmez benim
arafımın yollarını. Haritası yüreğimin kıvrımlarında bu
arafın.
Önce bir yas tutmam gerekmeli, sonranın öncesi için
için. Ardından da, öncenin sonrası için bir kutlama… Bir
şenlik…
Suları çekilip kuruyan bir gölün yasını kimler tutar.
Kim toplar onun kendine çektiği suları… Kimden sorulur
hesabı kendi derinine akıp kendini kendi yatağında yok
eden suların… Kendini kendi kıyılarına vura vura temize
çeken ırmakların gözyaşlarını kim sayabilmiştir ki
bugüne kadar… Kendiliğin farkına vardıran hüzünler,
kendine çekilen bir gölün suretinde yansır, kim bilir…
Hüzün, en büyük öğreticidir bize. Hüzünler bizleri
düşündürür, aratır, sorgulatır ve yeniyi yaratmak için
gerekçelerimizi çoğaltır. Bundandır hüzün anamızdır bir
parça. Yarattığımız dediğimiz kendimizi doğuran bir
bitimsiz varoluş gerekçesidir hüzün. Hüzün geçmiş zaman
kipiyle koşullanan bir öze sahiptir nedense. Hüzün
deyince geçmiş yaşantılara ait acılar, bu acıların uzun
vadeli yan etkileri sıralanır belleğimizin duraklarına.
Gelecek yoktur hüzün çağrışımlarında. Kaybedilenlerse
hüznü yaratan, geçmişte kaybedilmişlerdir. Pişmanlıklar
hüznü yaratandır, yine geçmiştendir, tüm zamanlara
hükmetmez nedense. Bunun gibi birçok hüzün yaratan
olay-olgu geçmiş zamanın ruhuna yazılmıştır ve bizler,
geçmiş zamanın ruhunu şimdiki zamanda yaşayarak,
hatırlayarak bu hüzün anlarını, kendimizi her an yeniden
baştan ayağa gözden geçirmek isteriz. Her zaman, yaşamın
her safhasında bir durak yapıp kendimize bu duraklara
hüzün adacıkları inşa ederiz. O hüzün dalgalarının
profilinden bakarız hayata.
Bizim ülkemizde çok yağmur yağar. Her yağmur
başlangıcında güzellik, iyilik ve özgürlük yağsın diye
dualar ederiz. Ama gökler bizleri dinlemez ve hiçbir
zaman yağdırmaz istediklerimizi. Dualar ertesi
sırılsıklam yüreklerimiz hiçbir zaman bu arzularını
öğrenmesi gereken insanlardan öğrenememiştir.
İnsanlardan öğrenilmesi gereken güzellik, iyilik ve
özgürlük, bizim ülkemizde de insanlardan öğrenilir. Ama
bir başka türlü... Ve başka bir hayatı yaşayan,
yaşadığını sanan insanlardan… Çirkinlik, kötülük ve
kölelikten ibaret olan insanlar vardır bizim
ülkemizde... Bizi dahi sahiplenen. İşte onlardan,
onların çirkinliklerinden öğreniriz güzelliği. Onların
kötülüklerinden iyiliği ve onların köleliklerinden
özgürlüğü öğreniriz. Öğrenmeden önce özleriz aslında.
Özlemlerimizden öğreniriz bizler hayatın en anlamlı
zamanlarını. Özlemeden önce ölürüz aslında. Önce ölür,
sonra özler, en sonunda da öğreniriz. Bu ö’lü zamanların
kalbinde aldığımız hayat dersleriyle bizden sonrakilere
bir şeyler bırakmak isteriz.
Kendinden sonraya bırakmak istediğin nedir diye
sorsalardı, işte ben, kendimden sonraya bir esinti
bırakmak istediğimi söylerdim. Elimde olsaydı, mümkün-ü
çaresi olsaydı, kendimden sonraya bir esinti bırakmak
isterdim. Kendime ait bir esinti yaratmak ya da
sahipleneceğim, benim diyeceğim bir esinti değil
istemim. Benden esintiler taşıyan bir rüzgârı benden
sonraya bırakmak sadece. Nasıl ki, bazen, rüzgârda
duyumsarım hiç görmediğim birini, ya da tanıdığım ama
göremediğim, özlediğim ama kavuşamadığım, adalara olan
özlemimi duyumsarım rüzgârda, öyle işte. Çünkü rüzgârda
hayat vardır. Rüzgârın her esişinde ben, yaşadığımı
duyumsarım. Bir yaprağın salınışını görüyorsam,
birbirine değen yeşerişin hışırtısını duyuyorsam, yerden
yükselen toz zerreciklerinin güneşle buluşmasında oluşan
dokunamadığım ışıktan çubukları görebiliyorsam,
biliyorum ki ben de varım.