DEĞERLENDİRMELER
SESİN İZDÜŞÜMÜ...
Dilzar Dîlok

Bir ses ne kadar benzeyebilir ki, oluştuğu kaynağa? Ne kadar farklılaşabilir ki içinden çıktığı kaynaktan? Sesleri ve seslerin kaynağını düşündükçe özgürlük mücadelesinde gözlerini vermiş olan arkadaşım düşüyor aklıma. Gözlerimi kapatıp seslerin hükmüne bırakmaya çalışıyorum kendimi. Başaramıyorum. Sahi nasıl canlandırır kendisine ulaşan suretsiz sesleri hayal hazinesinde? O hayali nasıl hakikate dönüştürür? Nasıl şekiller verir onlara? Şekiller ne anlama gelir onun dünyasında? Var mıdır çok belirgin yerleri, yoksa şekillerin geçiciliğini-değişkenliğini düşünüp geçip gider mi bu konunun menzilinden?
Sesler ve sözlerle birlikte, suret ve asıl kalakalıyor merak hazinemde. Okuyucu bilir, kültür sayfası yazarlarından Hicri İzgören’i. Ulaşmak her zaman mümkün olmasa da, okuyabildiğim yazı ve şiirlerini beğeniyorum. Ezberlemiyorum da şiirleri. Özlediğimde bir şiiri ya da özlendiğini düşündüğümde, açıp okuyorum. Öyle bir beğeni işte. Nenemin çeyiz sandığını açar gibi açıyorum dizelerin dünyasını ve başlıyorum naftalin kokulu sözcükleri rüzgâra vermeye. Sonra bir diğerine göz gezdirip kapatıyorum. “Eskimesin” diyorum dilimde. Bitmesin bir yudumda diyorum, kim bilir, kıyamıyorum belki de. “Ne güzel” diyorum, ne güzel anlatıyor yüreğimin kuytularındaki kıvrımları. Bu dizeler kendini bende buluyor. Uzaklarda oluşan bir sesin bu kadar bende kendini bulması, bu denli yakın gelmesi bana ne garip! Sanırım aynı topraklardan, ortak acılardan, aynı ırmaktan süzülüp gelmişlikten kaynağını alıyor bu hissiyat. Sevinçlerden daha keskin birliktelikler yaratıyor acının ortaklığı ne de olsa…
Geçenlerde bir arkadaş, İzgören’in sesli şiirlerinden söz etti, iki şiirini verdi bana. Merakla açtım. İlk dizeyi duyar duymaz bir çığlık attım. Daha önce bir tanesini dinlediğim bir şiirdi. Onun İzgören olacağı aklımın ucundan geçmezdi. Resimlerini öyle ak düşmüş saç-sakalla görmüştüm. Duyduğum o sesin ise genç birine ait olduğunu sanıyordum. Mahreç ile izdüşüm farklıydı. Bir kaynaktan çıkıp farklı bir mecraya akıyor gibiydi. Belki de o fark benim duyumsayışımda oluşan bir farktır. Genelde sesini duyduğum insanların siluetlerini tahmin etmeye çalıştığımda, tahminlerim doğru çıkıyordu. Tabi bu biçimsel bir şey olabilir ama yine de ilk kez bu kadar şaşırmıştım. Belki de İzgören’in sesini, hayat tecrübesi dedikleri şeylerle daha dolu ve tok bir tonda bekliyordum. Öyle çıkmadı ama yine de buna üzülmedim. İnanamadım belki de ilk başta o olduğuna.
Sonrasında şiirlerle haşır neşir olan bir arkadaşıma, o sözünü ettiğim şiirleri gönderdim. Şöyle yazmıştı bir süre sonra: “Tuhaf bir şey belki ama ben bazı şiirleri okuyunca bir kuyudan aşağı sarkıyorum da nefes alamıyorum gibi hissediyorum kendimi. Nedendir bilmem. Şimdi bu İzgören’de de böyle oldum.” Yüreğine giden bir yolun üzerine bir taş koyup onu soluksuz mu bırakmıştı? Yoksa uçurum kenarlarını mı duyumsatmıştı kan renginde şiirler diye düşünmeden edemedim. Hani diyorum bazen TV programları yapsa fena olmaz. Yine de yaşam her an, karşıma yeni bir şey çıkarıyor. Bu yaşamda şaşırmak kadar güzel bir şey olamaz. Yaşamın her şeyini bir sufi sabrıyla karşılamak her zaman güzel değil. Yaşamda şaşırmalı, üzülmeli, sevinmeli, heyecanla atan yüreğin sesini dinlemeli insan bazen. Rüzgârı dinler gibi kulak vermeli yürek atışlarına.
İnsan kendi sesini ararken, bambaşka seslerle karşılaşıyor. Kimi sesler yüreğinde dikenli telleri gezdiriyor, kimiyse ufukla birleşen bir tarlanın başaklarını tarayan ılık bir rüzgârı anımsatıyor. Bir keresinde sesim bana öyle uzak gelmişti ki, yabancı gelen o ses, oluştuğu an’da paslı bir bıçak olup kesmişti boğazımı. Sanki ben değildim konuşan da, benim içimde bir başkası konuşuyordu ve ben sadece dudaklarımı oynatıyordum. Oluşmaya çalışan sesim katilim olmaya teşebbüs etmişti bir an. İçimi büyük bir boşluk, karanlık bir dipsizlik kaplamıştı.
Bir kerelik, bir anlık da olsa bu tecrübeyi unutmam ne mümkün! O an, kendi sesine yabancılaşmanın ne denli kötü ve insanı kendinden uzaklaştıran bir şey olduğunu anlamıştım. Kendi sesini bulamayan insanların, aslını kaybetmiş suretlere benzediklerini düşündüm. Kendi sesini kaybetmiş insanları hayal ettim bu korkunun labirentleri arasında. Her an göğsünde pusu kurmuş bir ürkeklikle, yabancı birinin homurtusunu duyumsayarak yaşamak zorunda olmak gibi bir şey olmalı. Tabi sesler her zaman bıraktıkları izlenimle aynı paralelde olmayabiliyorlar. Kiminde belleğimize yerleşmiş alışkanlıklardan, kiminde yarım kalmış bir yolculuk etkisinden, kiminde kaynak-mecra ilişkisindeki şiddetli geçimsizlikten, kendin olamamaktan…
Nihayetinde hayatımızın ortasına yerleşen bir gerçek var: Seslerin izdüşümü kalplerimize düşüyor. Ve kendi sesini bulma arayışı izafi ömürlerimizin tamamına yerleşiyor. Çoğalan seslerin uyumunda, ortak sevinçlerin ahenginde buluşmak, birlikte, bizim diyeceğimiz sesi bulmak ve gözlerimizi kapatıp o sesi güvenle duymak dileğiyle…

 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır