|
 |
Bir ses ne kadar benzeyebilir ki, oluştuğu kaynağa? Ne
kadar farklılaşabilir ki içinden çıktığı kaynaktan?
Sesleri ve seslerin kaynağını düşündükçe özgürlük
mücadelesinde gözlerini vermiş olan arkadaşım düşüyor
aklıma. Gözlerimi kapatıp seslerin hükmüne bırakmaya
çalışıyorum kendimi. Başaramıyorum. Sahi nasıl
canlandırır kendisine ulaşan suretsiz sesleri hayal
hazinesinde? O hayali nasıl hakikate dönüştürür? Nasıl
şekiller verir onlara? Şekiller ne anlama gelir onun
dünyasında? Var mıdır çok belirgin yerleri, yoksa
şekillerin geçiciliğini-değişkenliğini düşünüp geçip
gider mi bu konunun menzilinden?
Sesler ve sözlerle birlikte, suret ve asıl kalakalıyor
merak hazinemde. Okuyucu bilir, kültür sayfası
yazarlarından Hicri İzgören’i. Ulaşmak her zaman mümkün
olmasa da, okuyabildiğim yazı ve şiirlerini beğeniyorum.
Ezberlemiyorum da şiirleri. Özlediğimde bir şiiri ya da
özlendiğini düşündüğümde, açıp okuyorum. Öyle bir beğeni
işte. Nenemin çeyiz sandığını açar gibi açıyorum
dizelerin dünyasını ve başlıyorum naftalin kokulu
sözcükleri rüzgâra vermeye. Sonra bir diğerine göz
gezdirip kapatıyorum. “Eskimesin” diyorum dilimde.
Bitmesin bir yudumda diyorum, kim bilir, kıyamıyorum
belki de. “Ne güzel” diyorum, ne güzel anlatıyor
yüreğimin kuytularındaki kıvrımları. Bu dizeler kendini
bende buluyor. Uzaklarda oluşan bir sesin bu kadar bende
kendini bulması, bu denli yakın gelmesi bana ne garip!
Sanırım aynı topraklardan, ortak acılardan, aynı
ırmaktan süzülüp gelmişlikten kaynağını alıyor bu
hissiyat. Sevinçlerden daha keskin birliktelikler
yaratıyor acının ortaklığı ne de olsa…
Geçenlerde bir arkadaş, İzgören’in sesli şiirlerinden
söz etti, iki şiirini verdi bana. Merakla açtım. İlk
dizeyi duyar duymaz bir çığlık attım. Daha önce bir
tanesini dinlediğim bir şiirdi. Onun İzgören olacağı
aklımın ucundan geçmezdi. Resimlerini öyle ak düşmüş
saç-sakalla görmüştüm. Duyduğum o sesin ise genç birine
ait olduğunu sanıyordum. Mahreç ile izdüşüm farklıydı.
Bir kaynaktan çıkıp farklı bir mecraya akıyor gibiydi.
Belki de o fark benim duyumsayışımda oluşan bir farktır.
Genelde sesini duyduğum insanların siluetlerini tahmin
etmeye çalıştığımda, tahminlerim doğru çıkıyordu. Tabi
bu biçimsel bir şey olabilir ama yine de ilk kez bu
kadar şaşırmıştım. Belki de İzgören’in sesini, hayat
tecrübesi dedikleri şeylerle daha dolu ve tok bir tonda
bekliyordum. Öyle çıkmadı ama yine de buna üzülmedim.
İnanamadım belki de ilk başta o olduğuna.
Sonrasında şiirlerle haşır neşir olan bir arkadaşıma, o
sözünü ettiğim şiirleri gönderdim. Şöyle yazmıştı bir
süre sonra: “Tuhaf bir şey belki ama ben bazı şiirleri
okuyunca bir kuyudan aşağı sarkıyorum da nefes
alamıyorum gibi hissediyorum kendimi. Nedendir bilmem.
Şimdi bu İzgören’de de böyle oldum.” Yüreğine giden bir
yolun üzerine bir taş koyup onu soluksuz mu bırakmıştı?
Yoksa uçurum kenarlarını mı duyumsatmıştı kan renginde
şiirler diye düşünmeden edemedim. Hani diyorum bazen TV
programları yapsa fena olmaz. Yine de yaşam her an,
karşıma yeni bir şey çıkarıyor. Bu yaşamda şaşırmak
kadar güzel bir şey olamaz. Yaşamın her şeyini bir sufi
sabrıyla karşılamak her zaman güzel değil. Yaşamda
şaşırmalı, üzülmeli, sevinmeli, heyecanla atan yüreğin
sesini dinlemeli insan bazen. Rüzgârı dinler gibi kulak
vermeli yürek atışlarına.
İnsan kendi sesini ararken, bambaşka seslerle
karşılaşıyor. Kimi sesler yüreğinde dikenli telleri
gezdiriyor, kimiyse ufukla birleşen bir tarlanın
başaklarını tarayan ılık bir rüzgârı anımsatıyor. Bir
keresinde sesim bana öyle uzak gelmişti ki, yabancı
gelen o ses, oluştuğu an’da paslı bir bıçak olup
kesmişti boğazımı. Sanki ben değildim konuşan da, benim
içimde bir başkası konuşuyordu ve ben sadece dudaklarımı
oynatıyordum. Oluşmaya çalışan sesim katilim olmaya
teşebbüs etmişti bir an. İçimi büyük bir boşluk,
karanlık bir dipsizlik kaplamıştı.
Bir kerelik, bir anlık da olsa bu tecrübeyi unutmam ne
mümkün! O an, kendi sesine yabancılaşmanın ne denli kötü
ve insanı kendinden uzaklaştıran bir şey olduğunu
anlamıştım. Kendi sesini bulamayan insanların, aslını
kaybetmiş suretlere benzediklerini düşündüm. Kendi
sesini kaybetmiş insanları hayal ettim bu korkunun
labirentleri arasında. Her an göğsünde pusu kurmuş bir
ürkeklikle, yabancı birinin homurtusunu duyumsayarak
yaşamak zorunda olmak gibi bir şey olmalı. Tabi sesler
her zaman bıraktıkları izlenimle aynı paralelde
olmayabiliyorlar. Kiminde belleğimize yerleşmiş
alışkanlıklardan, kiminde yarım kalmış bir yolculuk
etkisinden, kiminde kaynak-mecra ilişkisindeki şiddetli
geçimsizlikten, kendin olamamaktan…
Nihayetinde hayatımızın ortasına yerleşen bir gerçek
var: Seslerin izdüşümü kalplerimize düşüyor. Ve kendi
sesini bulma arayışı izafi ömürlerimizin tamamına
yerleşiyor. Çoğalan seslerin uyumunda, ortak sevinçlerin
ahenginde buluşmak, birlikte, bizim diyeceğimiz sesi
bulmak ve gözlerimizi kapatıp o sesi güvenle duymak
dileğiyle…