Geri Dön

TÜM  YAZILAR VE ŞİİRLER

SONSUZLUK YOLUNDA ÖZGÜR ANLAMI SOLUMAK...
 

Dilzar Dîlok

Anlam kapıyı her çaldığında yanardağların derinlikleri duramaz yerin kalbinde.
Miskinlik biter.
Lavlar kaynamaya başlar, yürek tutuşur, yanar gider.
Ham olan pişer, yanar.
Anlamın kelimelerin iskeletinden, harflerin endamından usulca taştığı satırlar, yürekten süzülüp akar. Ama kelimeler, kâğıda dökülen sözcükler kiminde onu oluşturana öyle yalancı öyle uzak olur ki, yanıp tutuşan anlam, yazıldığı anda sönüverir. Biçimin özü bastırdığı zamanlardır böyle zamanlar. Yazmak, kelimelerin kalbindeki uyumu, güzeli aramanın bir biçimidir. Arayışa bir ifade aramaktır bir bakıma. Yaratmaktır, aradığın ve bulduğun sandığın anlamı. Ve insan, her yaratımda bir kutsallık var yanılgısıyla gezinip durmaktadır arayışın kıyılarında. Oysa kutsallık gibi lanetlilik de yaratılmıştır. Yapılabilir ve yok edilebilir. Uyumsuzluk lanetlilik demekse uyumu yakaladığın anda lanetten kurtulmuş olursun. Bildiğin ve anladığın an’da oluştuğun gibi… Yaşanan, yazılan, yapılan ve yapılacakların uyumu laneti öldürür. Hâsılı anlamlı ve güzel yaşamaktır lanetin zehri. Lanetten kurtulmak anlamlı, amaçlı ve aşklı yaşamakla mümkündür. Nasıl yaşayacağına karar vererek kararına göre yaşamak, bilmek, anlamak ve anladıklarının yaşamla sağlamasını yapmak mıdır? Nasıl yaşayacağının kararını vermek, temel ilkeyi iliklerine yedirmek, tüm hücrelerinde ilkeye göre yaşamaktır. Zaman ile mekânın kesişmesi olan şimdideki varlığını, anlamlı katmaktır akışa. Yoksa her ân ruhumuza kazınan bir muhasebe defterine mahkûm olmak, anlamlı yaşamak olamaz. Çünkü o zaman yaşamın anlamı parçalanma, dağılma ve yok olma tehlikesini taşır. Temel ilke, yaşama ihanet etmemek, yüreğini katmak, her zaman ahlakı temiz, vicdanı canlı tutmak ve geleceğe bakabilmektir.
Özgürlük sonsuzdur ve bu gerçeğin hayali dahi insana yaşama ve yaşamını anlamlandırma mücadelesinde güç vermektedir. Evrende bulunuşunu sonsuzlaştırabilme, yaşadıklarını paylaşabilme ve insanın yaşama biçimine göre izafileşen zaman parçası olan kendine bir mecra bulabilme, insan yaşamının anlamını oluşturmaktadır. Bu çoğu zaman dile gelmez ama vardır. Değil mi ki, bilmediğimiz şeylerin olmadığını ileri süremeyiz. Kalbimizin içine kim bakabilir, kim duygularımızın ve yüreğimize yerleşen acı-tatlı anlamların haritasını çıkarabilir, kim bu sönmeyen yangının nedenini salt görünenle algıladığını iddia edebilir ki? Özgürlüğün sonsuz oluşu biraz da bu sorulara anlamlı cevaplar vermenin mümkün oluşundan kaynağını almaktadır. Anladığı ve bilgisine eriştiği kadar olmak-oluşmak, bir bakıma kendi arayışında gerçeğe yakın cevaplar bulabilmeyi ifade etmektedir. Sorgusuz sualsiz akıp gitmek, akışa salt katılmak, bir anlam oluşturmaz. Akışa katılmak akışın kendisi olmaktır. Oysa akışı düşünmek, akışın sırrını aramak, yüreğini ve beynini akışın içindeki anlama açmak, akışın nereden nereye olduğunun cevabını, akışın ruhunu aramak ve kendi akışının o ölçülemez akış içindeki rengini anlamaya yönelmek, bir anlam oluşturur. Hakikate götüren anlamın kutsallığı buradadır. Buradaki serüvenin oluşturduğu anlam, hakikat denilen sırlar deryasından bir damlayı yüreğe akıtmanın da bir yoludur.
Özgürlük nasıl bu akışı hissedebilmek ve akıştaki kendini bilebilmekle mümkünse, kölelik de akıştan bihaber yaşamakla, akış içinde kendini bilmemekle gelişip derinleşmektedir. Burada uygarlığın bir paradoksu karşımıza çıkar. Hâkim sistem, özgürlük karşıtı her ediminde, köleci sistemi geliştirmeye yönelen her adımında, bir yandan da kendi köleliğini derinleştirmekte, kendi anlamdan uzaklığını artırmaktadır. Kendisine benzemeyenleri yok etmeye yönelmek kendi farklılaşarak oluşan gelişimini katletmektir. Aynılaştırma, mahrum bırakma, olmuyorsa yok etmeye yönelme, komplo sistemlerinin bir yöntemidir. Kendi çıkar ve arzuları doğrultusunda başka insanların hak ve özgürlüklerini mahrum etme yaklaşımı, hegemonyanın, kendisi gibi olmayanı kendi sistemine katma, kendinde eritme çabasıdır. Mahrum bırakılarak iktidara entegre edilen insanlık, sistemin yaratmak istediği güdülmeye hazır insanlar topluluğunu oluşturmaktadır. Önderlik ona verilen isme rağmen kul olmamayı temel yaşam ilkesi edinmiş, bunu gerçekleştirmek için, gerekirse bu dünyadaki hiçbir sistem-yaşam biçimini kabul etmeyeceğini, kendi toplumsallığını kurmanın bedelleri ağır da olsa anlamlı olacağını henüz çocukluk yıllarında söylemiştir. Sistemin hiçbir mahrumiyeti Önderliğimizi özgürlükten mahrum edemeyecektir. Akıldan, yürekten, insanlık değerlerinden ve özgürlük ahlakından mahrum olan egemen sistem, Önderliğimizi oksijensiz, güneşsiz, insansız, sessiz ve sözsüz bırakarak köklü bir mahrumiyet hissi yaratmaya çalışmakta, bu anlamsız köleci yöntemlerle özgürlüğe olan düşmanlığını göstermektedirler. Uygarlık, Önderliğin uygarlık sistemine ve tahakküme ne kadar uzak olduğunu bildiğinden, kendini sahibi kıldığı her şeyi Önderlikten uzak tutmaya çalışmaktadır. Bu yolla oluşturulan İmralı sistemi, uygarlık sisteminin en kirli, komplocu, faşist, geri ve kıskanç yanıdır. En insanlık dışı yanıdır. Oksijenin bir insan nefesinden mahrum edilmesi, boğma hissi verme, dünyada en ağır işkence biçimi olarak bilinir. Bu uygulama genelde su ile yapılırken Önderliğe karşı direkt oksijensiz bırakma yoluyla yapılmaktadır. İnsan ruhunda bu hissin yaratılmasının, insan haklarına sığmadığını söylemek, faşist bir sistem olan Türkiye iktidarı için pek anlam ifade etmemektedir. Ki oksijenin evrenin oluşumuyla uyumlu kullanımı dahi, gerek insan hakları açısından gerekse ekolojik anlayış açısından olsun, başlı başına radikal bir mücadeleyi gerektirmektedir. Ve böyle zamanlarda anlamaya çalışmak, anlamak ya da empatik olmak gibi durumların pek geçerliliği yoktur. Çünkü bu uygulama, anlamın bittiği yerde başlamaktadır. Çünkü oksijensiz kalmak, ölümü yaşamaktır. Yavaş yavaş oksijenin azalması, yavaş yavaş ölümü yaşamaktır. Çünkü Ölümü yaşamanın, ölümü anlamanın tecrübesi pek fazla edinilmemiştir.
Türkiye’de hâkim iktidar odaklarının bu son aylardaki değişim-açılım söylemleriyle birlikte halkımıza yapmaya çalıştıkları, sarılmış gibi yaparken sıkarak boğmaya, öldürmeye çalışma, belkemiğini kırma, omuriliği yok etme yaklaşımıdır. Oysa bilmedikleri birçok şey gibi Önderliğimizin bizim bel kemiğimiz olduğunu da bilmiyorlar. Halkımızı ve hareketimizi ayakta tutan, sinir sistemimizi, algı gücümüzü oluşturan bize can veren gerçeğimiz Önderliğimizdir. Gerçeği algılayışımızdır. Önderliğimiz bizim yaşadığımızın tek göstergesi, varlık nişanemizdir. İnsan gibi yaşama mümkünümüzdür. Ve hiçbir şey, Önderliğimize yapılan bu işkenceleri görmezlikten gelmemizi sağlayacak düzeyde olamaz. Çünkü bizlere özgürlük düşü kurmayı öğreten Önderliğimizin oksijensiz bırakılışı, beş metrelik bir kuyunun dibinde yaşam savaşı veriyor olması ve günlük yok etmeyle karşı karşıya oluşu, özgürlüğümüzü kısıtlamaktadır. Önderliksiz, bizler ve halkımız, eksik bırakılmış bünyeler gibiyiz. Sayesinde var olduğumuz gerçeğin yaşadığı bu durum, varlığımızı eksik ve yarım bırakmakta, yok oluşa sürüklemektedir. Bizler bunu bildiğimiz, anladığımız ve gidermeye çalıştığımız oranda var olabiliriz. Faşist sistemin ise bilip anlayamadığı, bizlerdeki, halkımızdaki bu yarımlıkla, eksiklikle ve var olamama durumuyla kendisinin de yaşayamayacağı gerçeğidir. Hatta bu durumun sistem için bir tehlike arz ettiği, birlikte var oluş gerçeğini kökten zedelediği ve kendi varlığının bu durumla birlikte tehlikeye girdiğini bilememesi, sistemin en büyük akılsızlığıdır. Çünkü Önderliğimize yapılan bu saldırılar içimizde fırtınalar oluşturmakta ve yangını büyütmektedir.
Her Apo’cu militanın yüreğinde Önderliğin başlattığı bir fırtına vardır. Her Kürt gencinin kalbinde Önderliğin tutuşturduğu bir ateş vardır. Anlamlı yaşamanın bir gereği Önderliğimizin günlük olarak saldırılara maruz kaldığı İmralı sistemini ortadan kaldırmak için, yangını yüreklerimizden taşırmak, içimizdeki fırtınaları özgür bırakmaktır. Varsa içimizde fırtınalar bir esinti dahi yaratamamak olmaz. İçimizde yangınlar olduğunu iddia ediyorsak bir kıvılcım dahi çakamamanın izahı yoktur.
Damla oluştuğu anda deryaya koşmaktadır.
Kıvılcım oluştuğu anda yangına koşmaktadır.
Bir kuşun kanat çırpışı oluştuğu anda fırtınalara koşmaktadır.
Fırtınalı kişilikler olmak, Önderliğimizin öngördüğü militan kişiliğin de temel özelliğidir. Esip geçmek ya da yanıp sönmek, bu militan kişiliğe yakışmaz. Rüzgârı bilmek, esmek ve esişi kalıcı kılmak kadar, yangını bilmek ve Apo’cu militanlığın yakıcılığını kişiliklerimizde her yerde ve her zamanda, şimdide açığa çıkarabilmektir. Kıvılcımları yangına dönüştürmek bir nefeslik rüzgârı kıvılcımla birleştirmekle mümkündür. Önderliğimizin bizlere özgürlük soluğuyla anlamını öğrettiği oksijenle bu yangını büyütebilir, fırtınalar yaratabiliriz. Anlam arayışlarını yüceltmek böyle mümkündür. Ve ancak arayışlarımızı yücelttiğimiz, fırtınalarla ve yangınlarla yüreğimizi buluşturabildiğimiz takdirde, Önderlikte zirveleşen anlamı yaşamaya hak kazanır, o anlamın bir parçası oluruz.

 

Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006. Tüm hakları saklıdır