|
BENİM KIZIM GERİLLA OLACAK...
|
Karşılıklı evlerin dizili olduğu sokak, gecenin zifiri
karanlığında daha bir korkutucu görünüyordu. Kafasını
kaldırıp, sokağı aydınlatmak için kurulmuş direklerdeki
lambalara baktı. Cılızda olsa bir ışık görmek istiyordu.
Karanlıklara meydan okuyacak, bir umut.
Tek başına ne yapıyordu, ne işi vardı, bu saatte
sokakta. Babasının sesini duyar gibi oldu. ‘‘Yeliz kızım
yanıma gel sesime doğru gel diyordu’’ babası. Demek
babası onu aramaya çıkmıştı. Sesin geldiği yöne doğru
ilerledi. Ayak sesleri ölüm sessizliğinin kapladığı
sokaklarda yankılanıyordu. Kendi ayak sesi bile
ürkütüyordu onu. Sanki kalbi göğsünden fırlayacakmış
gibi hızla atıyordu. Ne zaman çıkmıştı sokağa, neden
babasından uzaklaşmıştı. Bu saatte babasıyla bile sokağa
çıkmasına, asla izin vermezdi annesi. Çok tekin değildi
artık sokaklar. Her gün sokaklarda insanlar
katlediliyordu. Tanıdığı iyi insanlara sokak ortasında
kurşunlar yağdırılıyordu. Hele karanlıkken daha bir
korkutucu oluyordu. Karanlıklar ölüm gibi geliyordu.
Karanlıklar çok şey saklıyordu. Karanlık sokakların
kuytu köşeleri maske oluyordu katillere. Bunları
düşününce daha da korkuyla doldu yüreği, karanlıklar
daha çok korkuttu onu. Koştu, daha hızlı daha hızlı… O
koştukça babasının ondan uzaklaştığını, bir sonraki
sokağa girdiğini gördü. Ona yetişmek için bütün gücüyle
koştu, ama yetişemiyordu ona. Birden bir silah sesiyle
irkildi. Donup kaldı yerinde. Bacakları titriyordu. Bir
türlü durduramıyordu titreyen bacaklarını. Sanki bedeni
ona itaat etmiyordu. Kendini toparlayıp ilerledi. Ama bu
kez koşmuyordu. Her şeyi ağırdan alıyordu. Göreceği
manzarayı hayal etmek bile istemiyordu. Ağır ürkek
adımlarla döndü köşeyi sokağın hemen girişinde yerde
yatan biri vardı. Cılız bir aydınlık saçan sokaktaki tek
lambanın altına düşmüştü. O mesafeden tanımaya çalıştı
fakat yapamadı. Bir kaç adım daha yaklaştı. Uzun siyah
mıydı, ceketi babamın diye hızlı bir düşünce geçti
kafasından. Artık sadece bacakları değil tüm vücudu
titriyordu. Gözleri dolmuştu. Titremesini durduramıyordu
bir türlü. Korkuyordu… Hem de çok. Tüm cesaretini
toplayıp yere doğru çömeldi. Görmek istemiyordu. Ya o
ise yerde yatan, onun kanlar içindeki bedeniyse. Elini
ona doğru götürdü. Küçük elleriyle yerde yatanın
omzundan tuttu, kendine doğru çevirdi.
‘‘Eşek kadar oldun, hala yatağını mı ıslatıyorsun’’ diye
küçük kardeşine bağıran annesinin sesiyle gözlerini
açtı. Önce korktu. Birkaç kez açıp kapattı gözlerini.
Duyduğu sese kulak kabarttı. Annesi yatağı ıslatan küçük
kardeşini azarlamaya devam ediyordu. Gözlerini açıp
yataktan biraz doğruldu. Diğer üç kardeşiyle birlikte
yattıkları yerde yatağındaydı işte. Demek ki gördüğü bir
kâbustu. İçini bir sevinç kapladı. Hemen yataktan
kalktı. Yüzünü bile yıkamadan diğer odaya gitti. Onu
görmek, ona dokunmak, sarılmak, yaşadığını görmek
istiyordu. Odaya gitti. Kapıyı aralamakta tereddüt etti.
Hala bunun gerçek mi yoksa bir kâbus mu olduğuna
inanamıyordu. Öylece durup kardeşlerinin renkli
kalemlerle çizdiği kapıya baktı. Zaman durmuştu. Onun
için zaman denilen şey yoktu. Kapının eşiğinde donup
kalmıştı. Kapıyı aralayınca, kendini o zifiri karanlık
sokakta, çevirmek üzere olduğu o cesetle bulacaktı
sanki. Birden arkasında birinin olduğunu hissetti…
Korkuyla dönüp baktı. Annesiydi ne zamandan beri orada
öylece durmuş kapıdan girmeye tereddüt eden kızını
izliyordu. Ne olduğunu anlayamayan bir yüz ifadesiyle
‘‘ne oldu kızım, niye girmiyorsun odaya, kahvaltı hazır,
git yemeğini ye, yoksa babanla inmeyecek misin
dükkâna?’’ dedi annesi. Elini kapının koluna koyup,
aşağı doğru ağır ağır indirdi. Kapı aralanınca, yere
serili sofra ilk çarptı gözüne. İşte oradaydı sırtı
dönük beli ki çay dolduruyordu. Bardağa boşalan sıcak
suyun sesini duydu. Kapıdan içeri girdi. Annesi ne
olduğu anlamak ister gibi ardından odaya girdi. Yeliz
ise kapının eşiğinde öylece durmuş, ona sırtı dönük olan
babasına bakıyordu. Annesi bir şeyler hissetmiş gibi,
elini kızının omzuna dokundurdu. ‘‘Bak kızım baban
çayları dolduruyor, git elini yüzünü yıka gel de sofraya
otur babanı bekletme.’’ Yeliz annesinin dediğini duydu
ama gözü hala çayları dolduran babasındaydı. Onun yüzünü
ona dönmesini bekliyordu. Babası doldurduğu bardakları
alıp dönünce, öylece durmuş ona şaşkın bakan kızını
gördü. ‘‘Rojbaş kızım, daha yüzünü yıkamamışsın, erken
kalkmaya alış, hem sen nasıl büyüyüp gerilla
olacaksın.’’
Evin en büyük çocuğuydu Yeliz. Ondan başka 4 kardeşi
daha vardı. Babası ve annesi çok küçük yaşta evlenip
çocuk sahibi olmuşlardı. Babasının göz bebeğiydi Yeliz.
Babasının kendisine ait küçük bir fırını vardı. Yeliz
her sabah babasıyla birlikte erken kalkar fırına gider
ona yardım ederdi. Küçücük elleriyle hamuru yumak yapar
ekmekleri sayardı. Bazense kasada oturur babasını taklit
ederdi. Ekmek satardı. Babasıyla fırında çalışmayı çok
severdi yeliz. Babası unu hamur makinesine boşaltırken
üstü başı un içinde kalırdı. Babasını o halde her
görüşünde kahkahalarla gülerdi Yeliz. Babası bazen onu
yakalar una bürünmüş elbiseleriyle onu kucaklar, onu da
una bulardı. Babasının ve fırında çalışanların moraliydi
Yeliz. Daha 12 yaşına yeni girmişti. Okula gitmemişti.
Babası onu devletin okullarına göndermeyi kabul
etmemişti. Benim kızım kendi dilinde yazacak kendi
kültürüyle büyüyecek diyordu. Kardeşlerini annesi zorla
okula göndermişti. Bir türlü Yeliz’in gitmesi için
babasını ikna edememişti. Evde babası harfleri
öğretmişti, okuya bilsin, yazabilsin diye. Babası
kültürüne çok bağlı biriydi. Evde asla Türkçe
konuşmazdı. Çocuklarını dövmezdi Yeliz arkadaşlarının
ailelerinin tersine annesi ve babası arasında hep bir
saygı ve sevgi bağı görürdü. Babası çevrede
yurtseverliğiyle tanınırdı. Hep yeni güzel özgür
yarınların geleceğinden söz ederdi. Gözlerinde hep ışık
görürdü, yüzü daha bir aydınlanırdı babasının bunlardan
bahis edince. Kendini öylesine adamıştı ki bu inanca
annesi bazen PKK’ye tapıyor bu adam diyordu.
Yeliz arkasını dönüp evlerinin küçük koridorunda
ilerledi gördüğü sadece kötü bir rüyaydı ama neden hala
korkuyordu. Her gün Amed sokaklarında katledilen
yurtseverlerle ilgili haberler duyuyordu. Acaba ondan
mıydı gördüğü bu kâbus. Tam banyoya girecekti ki
annesinin sabah azarlayarak kaldırdığı küçük kardeşini
gördü. Yaptığından utanmış gibi görünse de yüzünde her
zamanki haylaz ifade vardı. Ama bu sabah ona takılma
istemi yoktu. Hiç bir şey söylemeden musluğu çevirdi.
Avuçlarına dolan soğuk suyu yüzüne çarptı. Yüzünden
dökülen her damla suyla, üzerinden sabahın ağırlığını
değil de, gördüğü kâbusu söküp atmak istiyordu. Musluğu
kapatıp duvara çakılmış küçük çiviye asılmış mavi beyaz
çizgili havluyu eline aldı. Havlu daha nemliydi. Ondan
önce babası yüzünü kurutmuştu bu havluyla. Kuru bir
köşesiyle yüzünü kuruttu. Aynadan kendine baktı. Onu
görenler hep babasına benzediğini söylerdi. Çok hoşuna
giderdi bu söz. Babası onun gelecekti idealiydi.
Yattıkları odaya gitti. Hızla üzerine bir şey giyip
kahvaltının olduğu büyük odaya girdi kendince bir karar
almıştı. Bu gün hiç yalnız bırakmayacaktı babasını, o
yüzden hızlı hareket etti. Yoksa babası kahvaltı edip
gidecekti. Ona da arkasından gelmesini söyleyecekti.
Odaya girince babasını kahvaltı sofrasında buldu. Elinde
yeniden doldurduğu bardağı, çayını yudumluyordu. Kızını
görünce ona bakıp güldü ‘‘hasta mısın kızım annen sende
bir tuhaflık gördüğünü söylüyor. İstersen gelme fırına
yat dinlen’’dedi babası. ‘‘Yok, baba ben hasta değilim
ki sadece kötü bir rüya gördüm o kadar.’’ Annesi xeerbe
kızım ne gördüm sabahtan beridir ruh gibi geziyorsun çok
mu kötü bir rüyaydı kimi gördün’’ diye sorunca gayri
iradi Yeliz’in gözleri babasına kaydı, annesi anlamıştı
babasıyla ilgili olduğunu aslında Yeliz de annesi de
korkuyorlardı. Son dönemlerde faili meçhuller çok
artmıştı çevrelerinde. Ape Musayla başlamıştı ve sonra
arkası kesilmemişti. Katiller sanki her yurtsever Kürdün
kapısında sabahlıyordu her gün karanlığın çökmesiyle
yüreklerinde karanlıklar taşıyanlar iş başındaydı. Yani
her eve bir kor düşmüştü. Her yürekte korku saklıydı,
kimsenin birbirine söylemeye cesaret edemediği dile
gelemeyen korkular. Annesi kızının babasına bakışından
anlamıştı anlaması gerekeni, çünkü oda hiç söylemese de
sabahlara kadar uyumazdı. Kendi yüreğinde saklı korkunun
gölgesini kızının bakışlarında gördü. Gözlerini yere
çevirdi annesi babası elindeki bardağı yere indirdi ne
oluyor size karısına dönüp sanki aynı rüyayı sende
görmüşsün. Diye çıkıştı aslında anlamıştı babası, kızı
anlatmasa da rüyasının misafiri kendisiydi o da
biliyordu. Sonra ‘neyse ben fırına gideyim, sen de
kahvaltını yap da öyle gel fırına, zaten çok iş yok bu
sabah ’deyince Yeliz atıldı hemen. ‘‘yok, ben kahvaltı
yapmıyorum canım istemiyor zaten, birlikte gidelim’’
deyip kaktı. Annesi ‘Haşim otur da kız kahvaltı yapsın,
iş çok yok diyorsun birde acele ediyorsun, sen çayını iç
kız da rahat rahat kahvaltısını yapsın, böyle giderse bu
kız senin arkadan koşturmaktan ölecek’’. Deyince, babası
gülerek ‘‘anan talimat verdi, sen kahvaltı yap bende çay
içeyim yoksa anan ikimizi de falaka yatırır ha kızım’’
deyip göz kırptı kızına sonra karısına dönüp
‘‘talimatını yerine getiriyoruz ama sende aramıza girme
benim kızım arkamdan koşuşturarak ölmeyecek o büyüyecek
gerilla olacak. Allah kısmet ederse bende onu gerilla
elbiseleriyle göreceğim değil mi kızım?’’Yeliz yüzünde
gülümsemeyle babasını onayladı. Babası hep bunu söylerdi
çocukları arasından bir tek Yeliz için böyle derdi.
Yeliz babasının bu söylemini sadece bir istem olarak ele
almazdı. Babasının kendi özlemini kızında yaşatmak
istediğini düşünüyordu. Yeliz babasının dağlara bakarak
kaç kez iç geçirdiğini görmüştü ya da her bir gerillanın
şahadet haberinde onlara layık olmak için yollarının
ardından yürümek gerek dediğini. Kendini ne kadar ezik
hissettiğini bilirdi ‘‘bende kendi halkım için üzerime
düşeni yapmalıyım, bedeli ağır ve herkesin bu uğurda
ödeyeceği bedeller var. Bende üzerime düşeni yapacağım’’
derdi. Kahvaltısını bitirdikten sonra kapıya yöneldiler
baba -kız diğer 4 kardeşi de uyanmışlardı normalde bu
saatte kalkmazlardı ama sabah annesinin küçük kardeşine
bağırmasından olacak herkes ayaktaydı. Babası
ayakkabılarını ayağına geçirmek için eğildiğin de küçük
kardeşi koşarak gelip boynuna atıldı babasının. Hep
yapardı bunu onun için babasına koşarak gelip sarılmak
bir oyun gibiydi. Babası da ona sarılan küçük çocuğu
kucaklar öper sonra annesinin kucağına verirdi ama bu
kez çocuk boynuna doladığı küçük kollarını öyle sıkı
sarılmıştı ki babasına, annesi zorla aldı babasının
kucağından çocuğu. Babası yanaklarını okşadı çocuğun
karısına dönüp ‘‘bu sabahki azarlamadan sonra normal
dikkat ette kaçmasın evden’’ diye takıldı. Baba kız
evden çıktılar evleri sokağın başından sonraki 3 evdi.
Sokağa baktı Yeliz daha erkendi, tenha sayılırdı
sokaklar. Babası önünde yürüyordu. Birden durdu ‘‘bak
gördün mü annenin bu sabahki hışmından kurtulayım derken
ona para bırakmayı unutmuşum’’ elini cebine atıp
çıkardığı paradan bir kısmını kızının eline verdi.
‘‘Kızım bunları annene ver de gel ben seni burada
bekliyorum’’ dedi.’ Yeliz babasının elinden aldığı
paraya baktı önce, cebinde büzülmüş olan kâğıt paralara.
Kafasını kaldırıp babasına baktı tamam, deyip hızlı
hızlı adımlarla, daha birkaç metre uzaklaştıkları
evlerinin kapısında annesine seslendi. ‘‘anne baba para
bırakmayı unutmuş, ayakkabıların üzerine bırakıyorum gel
al’’ deyip arkasını döndü. Kapıyı tam açıp dışarıya
çıkacağı anda, ard arda sıkılan silah seslerini duydu.
Sanki ayakları yere çivilenmişti. Kurşunlar tek tek onun
göğsünü delip geçmişti. Bu acı ona o kadar tanıdık
gelmişti ki, kendisi bile şaşırdı. Aralanan kapıdan
sokak göründü karşılarındaki iki katlı evin altında
küçük bir dükkân vardı. İlk o çarptı gözüne. Seslere
kulak kabartı hiçbir şey duyulmuyordu. Az önce kurşun
yağmurunun yağdığı sokak değildi sanki. Kurşunlar
arkasında derin acı bir sessizlik bırakıp gitmişti.
Kapıdan dışarı çıktı. Çevresine baktı kimsecikler yoktu.
Bomboştu sokak… Bir an bir şey yok dese de sokağın
başında yerde yatan birini gördü. Dönüp eve girmek
kapıyı ardından kapatmak, tekrar uyanmak, zamanı
durdurmak istedi. Biliyordu bu kez gördüğü kötü bir rüya
değildi. Çok istemesine rağmen eve giremedi, tersine
sokağın başına doğru ilerledi. Yerde yatanın üzerine
geldiğinde artık anlamıştı. Kendisine çevirmesine gerek
kalmamıştı, kim olduğunu anlamak için. Yerde yatan
yaşamı boyunca ona hep sevgiyle bakan doyamadığı o
gözlerdi. Yüzü ona dönük gözleri ondaydı. Göğsü
acımasızca yağdırılan kurşunlarla paramparça olmuştu.
Yeliz ona yaklaştı ona bakan gözleri bir şeyler anlatmak
istiyordu. Eğilip kulağını dayasa ona bir şeyler
fısıldayacak sandı. Ama eğilince irkildi birden
ayaklarının altından akan kırmızı bir sıvı gördü, onun
kanı. Ağlayamıyordu çığlık atamıyordu. Gözyaşları
donmuş, sesi boğazında kocaman bir düğüm oluşturmuştu.
Yutkunamıyor, Nefes alamıyordu. Göğsüne kocaman bir
bıçak yemişti, çekip çıkaramıyordu. Yerde yatan onun
bedeninden başka bir şey görmüyordu gözleri, her yer
karanlıktı. Bir hırıltı duydu, bedeni kasılmaya başladı.
Hareket edeceğini zannetti önce, ama sonra anladı bu
onun yaşama olan bağlılığın son çırpınışlarıydı. Annesi
dedesinin ölümünü anlatınca böyle diyordu. ‘‘Önce
derinden bir hırıltı gelir, sanırsın ki konuşacak, sonra
inceden hareketlerin bedeni, sanırsın ki yaşayacak, oysa
o çoktan çıkmıştır yolculuğuna, biz ise kendimizi
kandırmak için, ruhun bedenden ayrılışına, kendimizce
ölüme direniyor deriz. Oysa çoktan almıştır, onu bizden
ölüm.’’ Öylece ona bakakaldı. Onu öyle yerde kanlar
içinde paramparça olmuş bedeniyle görmek. Önünde yatan
onun babasıydı. Kendine şaşırdı. Neden hiç bağırmıyordu,
çığlık atamıyordu. Daha önce hiç ölen birini görmemişti.
Dün gördüğü kâbusu saymazsa. Ama şimdi yaşamı boyunca
hep içinde kendine bile itiraf edemeden büyüttüğü
kaybetme korkusu sonunda gerçek olmuştu. Sonsuza dek
kaybetmek. Bir daha hiç seninle aynı havayı
solumayacağını, gözlerindeki ışıltıyı göremeyeceğini,
sarılıp kokusunu içine çekemeyeceğini bilmek. Ölümün bu
yüzünün ayırtına varmak. Öyle bir şeydir ki, o anın o
acının tarifini, kaybedenler yitirenler, ardında
kalanlar için çok zor... hem de çok.. Kucağına atılıp
yerde yatan bedene sarıldı sıcacıktı göğsü, tıpkı onu
kucaklayıp sarıldığı zamanlar gibi… Başını onun göğsüne
gömmek, bir daha hiç uyanmamak istiyordu. Ya da buda bir
kâbus olsa annemin sesiyle tekrar uyansam…
Ardından bir çığlık sesi duydu.’ Hewal Bınevş, hewal
Bınevş? Bu sesle kendine geldi. Nerede olduğunu
hatırladı. Mermilerin tam ortasındaydılar. Çatışma devam
ediyordu. Diğer mevziiyi kontrole gelmişti. Hava tam
aydınlanmadan, geri çekilme yapacaklarını haber
verecekti. Demek düşman onu fark etmişti. O yüzden o
yöne yöneltmişti atışlarını. Kendini bir kayalığın
arkasına attı. Arkasından atılan mermilerin seslerini
duyunca ardına baktı. Arkadaşları düşmanın atış
menzilinden çıkması için savunmasını yapıyorlardı. Tam
hareket edecekken kendine doğru gelen arkadaşını gördü.
Heval Bınevş yaran ağır mı? Diye omzuna bakarak sordu
arkadaşı. O an hatırladı. Demek kendisinden geçmesinin
nedeni yaralanmasıymış. ‘‘Sen düşünce korktuk neyse ki
yaran ağır değil. Biraz daha dayan uygun bir yerde
bakarız’’ deyince. ‘‘Yok, zaten daha yeni acısını
hissetmeye başladım. Siz arkadaşlara haber verdiniz mi
geri çekileceğimizi.’’ Arkadaşı başıyla onayladı.
Eylemleri başarılıydı. Tepenin tüm mevzilerini
düşürmüşlerdi. Kayıp vermeden dönmüşlerdi noktaya.
Beş yıldır Amed dağlarında gerillaydı Bınevş. Babası
katledildikten beş yıl sonra gerilla saflarına
katılmıştı. Babasının yarım kalan özlemini, hayalini
gerçekleştirmişti. Yıllar önce yaşadığı acı onda derin
bir iz bırakmıştı. O zaman haykırıp isyan edememişti,
yaşanılan zulme ama şimdi onun haykırışları isyanı
silahı ve görkemli dağlarıydı. Omzunda silahı sırtında
çantasıyla oturduğu kayalıktan ayaklarının altında kalan
araziyi seyre daldı. Dağlar ona babasını hatırlatıyordu.