DEĞERLENDİRMELER
BENİM KIZIM GERİLLA OLACAK...
Şehrıstan Erkendi



Karşılıklı evlerin dizili olduğu sokak, gecenin zifiri karanlığında daha bir korkutucu görünüyordu. Kafasını kaldırıp, sokağı aydınlatmak için kurulmuş direklerdeki lambalara baktı. Cılızda olsa bir ışık görmek istiyordu. Karanlıklara meydan okuyacak, bir umut.
Tek başına ne yapıyordu, ne işi vardı, bu saatte sokakta. Babasının sesini duyar gibi oldu. ‘‘Yeliz kızım yanıma gel sesime doğru gel diyordu’’ babası. Demek babası onu aramaya çıkmıştı. Sesin geldiği yöne doğru ilerledi. Ayak sesleri ölüm sessizliğinin kapladığı sokaklarda yankılanıyordu. Kendi ayak sesi bile ürkütüyordu onu. Sanki kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi hızla atıyordu. Ne zaman çıkmıştı sokağa, neden babasından uzaklaşmıştı. Bu saatte babasıyla bile sokağa çıkmasına, asla izin vermezdi annesi. Çok tekin değildi artık sokaklar. Her gün sokaklarda insanlar katlediliyordu. Tanıdığı iyi insanlara sokak ortasında kurşunlar yağdırılıyordu. Hele karanlıkken daha bir korkutucu oluyordu. Karanlıklar ölüm gibi geliyordu. Karanlıklar çok şey saklıyordu. Karanlık sokakların kuytu köşeleri maske oluyordu katillere. Bunları düşününce daha da korkuyla doldu yüreği, karanlıklar daha çok korkuttu onu. Koştu, daha hızlı daha hızlı… O koştukça babasının ondan uzaklaştığını, bir sonraki sokağa girdiğini gördü. Ona yetişmek için bütün gücüyle koştu, ama yetişemiyordu ona. Birden bir silah sesiyle irkildi. Donup kaldı yerinde. Bacakları titriyordu. Bir türlü durduramıyordu titreyen bacaklarını. Sanki bedeni ona itaat etmiyordu. Kendini toparlayıp ilerledi. Ama bu kez koşmuyordu. Her şeyi ağırdan alıyordu. Göreceği manzarayı hayal etmek bile istemiyordu. Ağır ürkek adımlarla döndü köşeyi sokağın hemen girişinde yerde yatan biri vardı. Cılız bir aydınlık saçan sokaktaki tek lambanın altına düşmüştü. O mesafeden tanımaya çalıştı fakat yapamadı. Bir kaç adım daha yaklaştı. Uzun siyah mıydı, ceketi babamın diye hızlı bir düşünce geçti kafasından. Artık sadece bacakları değil tüm vücudu titriyordu. Gözleri dolmuştu. Titremesini durduramıyordu bir türlü. Korkuyordu… Hem de çok. Tüm cesaretini toplayıp yere doğru çömeldi. Görmek istemiyordu. Ya o ise yerde yatan, onun kanlar içindeki bedeniyse. Elini ona doğru götürdü. Küçük elleriyle yerde yatanın omzundan tuttu, kendine doğru çevirdi.
‘‘Eşek kadar oldun, hala yatağını mı ıslatıyorsun’’ diye küçük kardeşine bağıran annesinin sesiyle gözlerini açtı. Önce korktu. Birkaç kez açıp kapattı gözlerini. Duyduğu sese kulak kabarttı. Annesi yatağı ıslatan küçük kardeşini azarlamaya devam ediyordu. Gözlerini açıp yataktan biraz doğruldu. Diğer üç kardeşiyle birlikte yattıkları yerde yatağındaydı işte. Demek ki gördüğü bir kâbustu. İçini bir sevinç kapladı. Hemen yataktan kalktı. Yüzünü bile yıkamadan diğer odaya gitti. Onu görmek, ona dokunmak, sarılmak, yaşadığını görmek istiyordu. Odaya gitti. Kapıyı aralamakta tereddüt etti. Hala bunun gerçek mi yoksa bir kâbus mu olduğuna inanamıyordu. Öylece durup kardeşlerinin renkli kalemlerle çizdiği kapıya baktı. Zaman durmuştu. Onun için zaman denilen şey yoktu. Kapının eşiğinde donup kalmıştı. Kapıyı aralayınca, kendini o zifiri karanlık sokakta, çevirmek üzere olduğu o cesetle bulacaktı sanki. Birden arkasında birinin olduğunu hissetti… Korkuyla dönüp baktı. Annesiydi ne zamandan beri orada öylece durmuş kapıdan girmeye tereddüt eden kızını izliyordu. Ne olduğunu anlayamayan bir yüz ifadesiyle ‘‘ne oldu kızım, niye girmiyorsun odaya, kahvaltı hazır, git yemeğini ye, yoksa babanla inmeyecek misin dükkâna?’’ dedi annesi. Elini kapının koluna koyup, aşağı doğru ağır ağır indirdi. Kapı aralanınca, yere serili sofra ilk çarptı gözüne. İşte oradaydı sırtı dönük beli ki çay dolduruyordu. Bardağa boşalan sıcak suyun sesini duydu. Kapıdan içeri girdi. Annesi ne olduğu anlamak ister gibi ardından odaya girdi. Yeliz ise kapının eşiğinde öylece durmuş, ona sırtı dönük olan babasına bakıyordu. Annesi bir şeyler hissetmiş gibi, elini kızının omzuna dokundurdu. ‘‘Bak kızım baban çayları dolduruyor, git elini yüzünü yıka gel de sofraya otur babanı bekletme.’’ Yeliz annesinin dediğini duydu ama gözü hala çayları dolduran babasındaydı. Onun yüzünü ona dönmesini bekliyordu. Babası doldurduğu bardakları alıp dönünce, öylece durmuş ona şaşkın bakan kızını gördü. ‘‘Rojbaş kızım, daha yüzünü yıkamamışsın, erken kalkmaya alış, hem sen nasıl büyüyüp gerilla olacaksın.’’
Evin en büyük çocuğuydu Yeliz. Ondan başka 4 kardeşi daha vardı. Babası ve annesi çok küçük yaşta evlenip çocuk sahibi olmuşlardı. Babasının göz bebeğiydi Yeliz. Babasının kendisine ait küçük bir fırını vardı. Yeliz her sabah babasıyla birlikte erken kalkar fırına gider ona yardım ederdi. Küçücük elleriyle hamuru yumak yapar ekmekleri sayardı. Bazense kasada oturur babasını taklit ederdi. Ekmek satardı. Babasıyla fırında çalışmayı çok severdi yeliz. Babası unu hamur makinesine boşaltırken üstü başı un içinde kalırdı. Babasını o halde her görüşünde kahkahalarla gülerdi Yeliz. Babası bazen onu yakalar una bürünmüş elbiseleriyle onu kucaklar, onu da una bulardı. Babasının ve fırında çalışanların moraliydi Yeliz. Daha 12 yaşına yeni girmişti. Okula gitmemişti. Babası onu devletin okullarına göndermeyi kabul etmemişti. Benim kızım kendi dilinde yazacak kendi kültürüyle büyüyecek diyordu. Kardeşlerini annesi zorla okula göndermişti. Bir türlü Yeliz’in gitmesi için babasını ikna edememişti. Evde babası harfleri öğretmişti, okuya bilsin, yazabilsin diye. Babası kültürüne çok bağlı biriydi. Evde asla Türkçe konuşmazdı. Çocuklarını dövmezdi Yeliz arkadaşlarının ailelerinin tersine annesi ve babası arasında hep bir saygı ve sevgi bağı görürdü. Babası çevrede yurtseverliğiyle tanınırdı. Hep yeni güzel özgür yarınların geleceğinden söz ederdi. Gözlerinde hep ışık görürdü, yüzü daha bir aydınlanırdı babasının bunlardan bahis edince. Kendini öylesine adamıştı ki bu inanca annesi bazen PKK’ye tapıyor bu adam diyordu.
Yeliz arkasını dönüp evlerinin küçük koridorunda ilerledi gördüğü sadece kötü bir rüyaydı ama neden hala korkuyordu. Her gün Amed sokaklarında katledilen yurtseverlerle ilgili haberler duyuyordu. Acaba ondan mıydı gördüğü bu kâbus. Tam banyoya girecekti ki annesinin sabah azarlayarak kaldırdığı küçük kardeşini gördü. Yaptığından utanmış gibi görünse de yüzünde her zamanki haylaz ifade vardı. Ama bu sabah ona takılma istemi yoktu. Hiç bir şey söylemeden musluğu çevirdi. Avuçlarına dolan soğuk suyu yüzüne çarptı. Yüzünden dökülen her damla suyla, üzerinden sabahın ağırlığını değil de, gördüğü kâbusu söküp atmak istiyordu. Musluğu kapatıp duvara çakılmış küçük çiviye asılmış mavi beyaz çizgili havluyu eline aldı. Havlu daha nemliydi. Ondan önce babası yüzünü kurutmuştu bu havluyla. Kuru bir köşesiyle yüzünü kuruttu. Aynadan kendine baktı. Onu görenler hep babasına benzediğini söylerdi. Çok hoşuna giderdi bu söz. Babası onun gelecekti idealiydi.
Yattıkları odaya gitti. Hızla üzerine bir şey giyip kahvaltının olduğu büyük odaya girdi kendince bir karar almıştı. Bu gün hiç yalnız bırakmayacaktı babasını, o yüzden hızlı hareket etti. Yoksa babası kahvaltı edip gidecekti. Ona da arkasından gelmesini söyleyecekti. Odaya girince babasını kahvaltı sofrasında buldu. Elinde yeniden doldurduğu bardağı, çayını yudumluyordu. Kızını görünce ona bakıp güldü ‘‘hasta mısın kızım annen sende bir tuhaflık gördüğünü söylüyor. İstersen gelme fırına yat dinlen’’dedi babası. ‘‘Yok, baba ben hasta değilim ki sadece kötü bir rüya gördüm o kadar.’’ Annesi xeerbe kızım ne gördüm sabahtan beridir ruh gibi geziyorsun çok mu kötü bir rüyaydı kimi gördün’’ diye sorunca gayri iradi Yeliz’in gözleri babasına kaydı, annesi anlamıştı babasıyla ilgili olduğunu aslında Yeliz de annesi de korkuyorlardı. Son dönemlerde faili meçhuller çok artmıştı çevrelerinde. Ape Musayla başlamıştı ve sonra arkası kesilmemişti. Katiller sanki her yurtsever Kürdün kapısında sabahlıyordu her gün karanlığın çökmesiyle yüreklerinde karanlıklar taşıyanlar iş başındaydı. Yani her eve bir kor düşmüştü. Her yürekte korku saklıydı, kimsenin birbirine söylemeye cesaret edemediği dile gelemeyen korkular. Annesi kızının babasına bakışından anlamıştı anlaması gerekeni, çünkü oda hiç söylemese de sabahlara kadar uyumazdı. Kendi yüreğinde saklı korkunun gölgesini kızının bakışlarında gördü. Gözlerini yere çevirdi annesi babası elindeki bardağı yere indirdi ne oluyor size karısına dönüp sanki aynı rüyayı sende görmüşsün. Diye çıkıştı aslında anlamıştı babası, kızı anlatmasa da rüyasının misafiri kendisiydi o da biliyordu. Sonra ‘neyse ben fırına gideyim, sen de kahvaltını yap da öyle gel fırına, zaten çok iş yok bu sabah ’deyince Yeliz atıldı hemen. ‘‘yok, ben kahvaltı yapmıyorum canım istemiyor zaten, birlikte gidelim’’ deyip kaktı. Annesi ‘Haşim otur da kız kahvaltı yapsın, iş çok yok diyorsun birde acele ediyorsun, sen çayını iç kız da rahat rahat kahvaltısını yapsın, böyle giderse bu kız senin arkadan koşturmaktan ölecek’’. Deyince, babası gülerek ‘‘anan talimat verdi, sen kahvaltı yap bende çay içeyim yoksa anan ikimizi de falaka yatırır ha kızım’’ deyip göz kırptı kızına sonra karısına dönüp ‘‘talimatını yerine getiriyoruz ama sende aramıza girme benim kızım arkamdan koşuşturarak ölmeyecek o büyüyecek gerilla olacak. Allah kısmet ederse bende onu gerilla elbiseleriyle göreceğim değil mi kızım?’’Yeliz yüzünde gülümsemeyle babasını onayladı. Babası hep bunu söylerdi çocukları arasından bir tek Yeliz için böyle derdi. Yeliz babasının bu söylemini sadece bir istem olarak ele almazdı. Babasının kendi özlemini kızında yaşatmak istediğini düşünüyordu. Yeliz babasının dağlara bakarak kaç kez iç geçirdiğini görmüştü ya da her bir gerillanın şahadet haberinde onlara layık olmak için yollarının ardından yürümek gerek dediğini. Kendini ne kadar ezik hissettiğini bilirdi ‘‘bende kendi halkım için üzerime düşeni yapmalıyım, bedeli ağır ve herkesin bu uğurda ödeyeceği bedeller var. Bende üzerime düşeni yapacağım’’ derdi. Kahvaltısını bitirdikten sonra kapıya yöneldiler baba -kız diğer 4 kardeşi de uyanmışlardı normalde bu saatte kalkmazlardı ama sabah annesinin küçük kardeşine bağırmasından olacak herkes ayaktaydı. Babası ayakkabılarını ayağına geçirmek için eğildiğin de küçük kardeşi koşarak gelip boynuna atıldı babasının. Hep yapardı bunu onun için babasına koşarak gelip sarılmak bir oyun gibiydi. Babası da ona sarılan küçük çocuğu kucaklar öper sonra annesinin kucağına verirdi ama bu kez çocuk boynuna doladığı küçük kollarını öyle sıkı sarılmıştı ki babasına, annesi zorla aldı babasının kucağından çocuğu. Babası yanaklarını okşadı çocuğun karısına dönüp ‘‘bu sabahki azarlamadan sonra normal dikkat ette kaçmasın evden’’ diye takıldı. Baba kız evden çıktılar evleri sokağın başından sonraki 3 evdi. Sokağa baktı Yeliz daha erkendi, tenha sayılırdı sokaklar. Babası önünde yürüyordu. Birden durdu ‘‘bak gördün mü annenin bu sabahki hışmından kurtulayım derken ona para bırakmayı unutmuşum’’ elini cebine atıp çıkardığı paradan bir kısmını kızının eline verdi. ‘‘Kızım bunları annene ver de gel ben seni burada bekliyorum’’ dedi.’ Yeliz babasının elinden aldığı paraya baktı önce, cebinde büzülmüş olan kâğıt paralara. Kafasını kaldırıp babasına baktı tamam, deyip hızlı hızlı adımlarla, daha birkaç metre uzaklaştıkları evlerinin kapısında annesine seslendi. ‘‘anne baba para bırakmayı unutmuş, ayakkabıların üzerine bırakıyorum gel al’’ deyip arkasını döndü. Kapıyı tam açıp dışarıya çıkacağı anda, ard arda sıkılan silah seslerini duydu.
Sanki ayakları yere çivilenmişti. Kurşunlar tek tek onun göğsünü delip geçmişti. Bu acı ona o kadar tanıdık gelmişti ki, kendisi bile şaşırdı. Aralanan kapıdan sokak göründü karşılarındaki iki katlı evin altında küçük bir dükkân vardı. İlk o çarptı gözüne. Seslere kulak kabartı hiçbir şey duyulmuyordu. Az önce kurşun yağmurunun yağdığı sokak değildi sanki. Kurşunlar arkasında derin acı bir sessizlik bırakıp gitmişti. Kapıdan dışarı çıktı. Çevresine baktı kimsecikler yoktu. Bomboştu sokak… Bir an bir şey yok dese de sokağın başında yerde yatan birini gördü. Dönüp eve girmek kapıyı ardından kapatmak, tekrar uyanmak, zamanı durdurmak istedi. Biliyordu bu kez gördüğü kötü bir rüya değildi. Çok istemesine rağmen eve giremedi, tersine sokağın başına doğru ilerledi. Yerde yatanın üzerine geldiğinde artık anlamıştı. Kendisine çevirmesine gerek kalmamıştı, kim olduğunu anlamak için. Yerde yatan yaşamı boyunca ona hep sevgiyle bakan doyamadığı o gözlerdi. Yüzü ona dönük gözleri ondaydı. Göğsü acımasızca yağdırılan kurşunlarla paramparça olmuştu. Yeliz ona yaklaştı ona bakan gözleri bir şeyler anlatmak istiyordu. Eğilip kulağını dayasa ona bir şeyler fısıldayacak sandı. Ama eğilince irkildi birden ayaklarının altından akan kırmızı bir sıvı gördü, onun kanı. Ağlayamıyordu çığlık atamıyordu. Gözyaşları donmuş, sesi boğazında kocaman bir düğüm oluşturmuştu. Yutkunamıyor, Nefes alamıyordu. Göğsüne kocaman bir bıçak yemişti, çekip çıkaramıyordu. Yerde yatan onun bedeninden başka bir şey görmüyordu gözleri, her yer karanlıktı. Bir hırıltı duydu, bedeni kasılmaya başladı. Hareket edeceğini zannetti önce, ama sonra anladı bu onun yaşama olan bağlılığın son çırpınışlarıydı. Annesi dedesinin ölümünü anlatınca böyle diyordu. ‘‘Önce derinden bir hırıltı gelir, sanırsın ki konuşacak, sonra inceden hareketlerin bedeni, sanırsın ki yaşayacak, oysa o çoktan çıkmıştır yolculuğuna, biz ise kendimizi kandırmak için, ruhun bedenden ayrılışına, kendimizce ölüme direniyor deriz. Oysa çoktan almıştır, onu bizden ölüm.’’ Öylece ona bakakaldı. Onu öyle yerde kanlar içinde paramparça olmuş bedeniyle görmek. Önünde yatan onun babasıydı. Kendine şaşırdı. Neden hiç bağırmıyordu, çığlık atamıyordu. Daha önce hiç ölen birini görmemişti. Dün gördüğü kâbusu saymazsa. Ama şimdi yaşamı boyunca hep içinde kendine bile itiraf edemeden büyüttüğü kaybetme korkusu sonunda gerçek olmuştu. Sonsuza dek kaybetmek. Bir daha hiç seninle aynı havayı solumayacağını, gözlerindeki ışıltıyı göremeyeceğini, sarılıp kokusunu içine çekemeyeceğini bilmek. Ölümün bu yüzünün ayırtına varmak. Öyle bir şeydir ki, o anın o acının tarifini, kaybedenler yitirenler, ardında kalanlar için çok zor... hem de çok.. Kucağına atılıp yerde yatan bedene sarıldı sıcacıktı göğsü, tıpkı onu kucaklayıp sarıldığı zamanlar gibi… Başını onun göğsüne gömmek, bir daha hiç uyanmamak istiyordu. Ya da buda bir kâbus olsa annemin sesiyle tekrar uyansam…
Ardından bir çığlık sesi duydu.’ Hewal Bınevş, hewal Bınevş? Bu sesle kendine geldi. Nerede olduğunu hatırladı. Mermilerin tam ortasındaydılar. Çatışma devam ediyordu. Diğer mevziiyi kontrole gelmişti. Hava tam aydınlanmadan, geri çekilme yapacaklarını haber verecekti. Demek düşman onu fark etmişti. O yüzden o yöne yöneltmişti atışlarını. Kendini bir kayalığın arkasına attı. Arkasından atılan mermilerin seslerini duyunca ardına baktı. Arkadaşları düşmanın atış menzilinden çıkması için savunmasını yapıyorlardı. Tam hareket edecekken kendine doğru gelen arkadaşını gördü. Heval Bınevş yaran ağır mı? Diye omzuna bakarak sordu arkadaşı. O an hatırladı. Demek kendisinden geçmesinin nedeni yaralanmasıymış. ‘‘Sen düşünce korktuk neyse ki yaran ağır değil. Biraz daha dayan uygun bir yerde bakarız’’ deyince. ‘‘Yok, zaten daha yeni acısını hissetmeye başladım. Siz arkadaşlara haber verdiniz mi geri çekileceğimizi.’’ Arkadaşı başıyla onayladı. Eylemleri başarılıydı. Tepenin tüm mevzilerini düşürmüşlerdi. Kayıp vermeden dönmüşlerdi noktaya.
Beş yıldır Amed dağlarında gerillaydı Bınevş. Babası katledildikten beş yıl sonra gerilla saflarına katılmıştı. Babasının yarım kalan özlemini, hayalini gerçekleştirmişti. Yıllar önce yaşadığı acı onda derin bir iz bırakmıştı. O zaman haykırıp isyan edememişti, yaşanılan zulme ama şimdi onun haykırışları isyanı silahı ve görkemli dağlarıydı. Omzunda silahı sırtında çantasıyla oturduğu kayalıktan ayaklarının altında kalan araziyi seyre daldı. Dağlar ona babasını hatırlatıyordu.


 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır