|
ÜRYAN YÜREK YAŞAYANLARIN AŞKINA, HEME TOZİ ÜZERİNE
BİRKAÇ SÖZ…
|
Heme Tozi… Türkçe çevirisiyle Çıplak Ahmet…
Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte ziyaret ettiğim
kutsal bir mezar vardı. Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı
olan Kirne köyündeki bu türbe, orijinal adıyla Heme Tozi
olarak biliniyordu. Evimizin tek erkek çocuğu olan
kardeşime kutsal bir anlam atfedilmek istendiğinden
olacak ki adı, bu türbeden dolayı Ahmet konmuştu ve onun
kutsanması için de türbe ziyaret edilmişti.
Mezarları ziyaret dinsel bir inançtan kaynaklı bir
yaptırımdan ya da benzer amaçla ödenmesi zorunlu olan
bir borcun yükünden kurtulmak anlamındaki bir
gerekliliği yerine getirmekten ziyade, bir zamanlar
yaşamış olan insanlara, onların yarattıkları anlam
damlalarına ve bizlere bıraktıkları özgür zamanlara
inanç mirasına saygının bir ifadesi olarak ortaya
çıkmakta ve çocukluk yıllarımıza tutunarak kendini
ölümsüzleştirmekteydi.
Heme Tozi, Elbistanlı bir derviştir. Tarihin tanıkları,
Hasanali aşiretinden olduğu ve Mistê Mala Çelle adında
bir seveninin O’nu alıp Pazarcık’taki Kirne köyüne
getirdiğini söylemektedir. Heme Tozi’nin kendi köyünü
bırakıp bu köye geliş nedenlerini bilmiyoruz. Yerleşik
algılarımızla bunun illa geçerli bir sebebi olmalı
diyoruz. Hem de büyük ve önemli bir sebebi… Bunun için
soruyoruz “Neden gelmiş, Mistê Çelle O’nu niye
getirmiş?” diye. Sorumuza karşılık aldığımız cevap çok
sade, sadece insanlara özgü ve de hiçbir karşı sav ileri
süremeyeceğimiz kesinlikte… “Sevmiş getirmiş…”
Sevmiş getirmiş işte. Sebep sonuç ilişkilerine
alıştırılmış zihinlere böyle bir cevap yeterli bir neden
olmayabilir ama bir dervişin yüreğini alıp bir yerden
başka bir yere götürmesi için yeterli bir gerekçedir.
Hem sevmekten daha büyük bir gerekçe olur mu insanı
yürütmek için. Tanrı “yürü” derse kul durabilir mi?
Tutup elinden aşığın “gel” derse maşuk, kim durdurabilir
aşığı bir noktada. Aşığın yüreğinde maşuğun yaktığı ateş
dağ dağ dolaşmayı arzularsa, hangi âşık durabilir
yerinde? Maşuğun bir işaretiyle içinde volkanlar tutuşan
âşık, o andan itibaren çıkar yürek yolculuğuna. Bir
sevenin istemini bir tanrı buyruğu bilip O’nun ardından
gitmek, gittiği her zaman ve mekânda tanrıyla bir
olacağı, tanrısallaşacağı inancından kaynaklanır.
Yürekten daha güçlü tanrı olur mu ki insanı alıp bir
diyardan başka bir diyara götürsün. Kiminde diyar diyar
dolaştırsın, dağ dağ gezdirsin.
Başka bir tanrı var mıdır ki yerleşik anlamları yerle
bir etsin, rüzgâra savursun her bir zerresini ve anlamı
evrenin tüm zamanlarına dağıtsın?
Halk O’nun kerametine inanmış ve kendi utangaç
giyinikliğine rağmen O’nun cesaretli üryanlığını kabul
etmiş. Belki de kabul etmekten başka çare
görmemişlerdir. Bu kabullenişin bir yanı da Heme
Tozi’nin kendini özgür yaratışına bağlıdır. Kendi
varlığını kendisi olarak tanımlamak ve bu tanımdaki
varlığını toplumuna kabul ettirmek sadece özgür
yüreklere mahsustur.
Heme Tozi’nin kerametleri hala anlatılıyor yörede.
Giderek kısılıyor bu kerametleri anlatanların sesleri.
Kerametler yok oldu denecek kadar azaldığından onların
şahitliğini yapan sesler de giderek azalıyor.
Onun verdiği kuru bir dalın yeşerip kök saldığı, bir
yemyeşil ağaç olduğu söyleniyor. Çocukları olmayanlara
verdiği elmanın kerameti de anlatılanlar arasında. Heme
Tozi çocuğu olmayan birine elma vermiş ve ona demiş ki,
“Al bu elmayı eşine ver, yesin ve bir Hasan bir de
Hüseyin’in gelsin!” Yıllardır çocuğu olsun diye dualar
eden adam büyük bir inançla sarılmış elmaya. İnanç işte,
“nereye yöneltsen, nerden gerçekten istesen ordan gelir”
derdi annem. Belki de karşılıklı iki inanç gücüdür
burada arzuyu gerçek kılan. Heme Tozi’nin yüreğinin gücü
o çaresiz adamınkiyle elmanın zerreciklerinde buluşarak
birleşmiş ve henüz doğmamış olan Hasan ile Hüseyin’in
annesi olacak kadının rahminde hakikate dönüşmüştür. Bu
inançla dolan adam dervişin söylediklerini aynen
uygulamış. Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmiş ve
adamın ikiz çocuğu olmuş. Dervişin söylediği gibi
birinin adını Hasan ötekininki ise Hüseyin olmuş.
Kerametleri arasında kara kışın ortasında, kar yağarken
çırılçıplak gezdiği ve kurt sürülerini yaydığı
söylentisi de oldukça dikkat çekicidir. Kış günlerinde
özellikle karın çok olduğu zamanlarda aç kurtların
köylere dahi saldırdıkları, hayvan bulamadıkları,
avlanamadıkları zamanlarda insanlara saldırıp onları
parçaladıkları ve yedikleri bilinir. Heme Tozi’nin karda
kuzu yaya gibi kurt sürülerini yayması ise kurtlardaki
saldırganlığı giderecek bir enerjiye, bir yürek gücüne
sahip olduğunu gösteriyor. Saldırılar karşısında,
öldürmeye kesinlikle yok etmeye kodlanmış saldırılar
karşısında yüzyılın öğrettiği silahlanmak, çelik
zırhlarla donanmak ve nihayetinde ölmemek için öldürmek
anlayışından uzaktır O. Onun yaptığı silahlarla, kalın
giysilerle ya da korunaklarla kuşanmak yerine tam
tersine soyunmaktır.
İnsanın çırılçıplak insan yüreğinin en büyük güç
olduğuna inanan insan felsefesini kendi bedeninde
somutlaştırmış bir hakikattir Heme Tozi. Bu hakikat onu
kendi köyünden çıkardığı kendi topraklarından taşırdığı
gibi bölgenin tüm alanlarına da adını duyurmuştur. Heme
Tozi adı Maraş, Antep yörelerinde keramet sahibi bir
türbe olarak bilinir. Üryan yürek kendini doğayla
bütünleştirmiş ve görünür bir hakikat olarak yöre
insanının yüreğinde yer edinmiştir.
Kendi zamanının dışına çıkmış bir yürek Heme Tozi.
Yaşamın gerçek anlamını sevdiği ve seveniyle sürdürmekte
bilmiş. Anadan üryan gezdiğini söylüyor onu görenler.
Kışa yaza aldırmadan, mevsimlerin iklimlerine teslim
olmadan kendi zamanını yaşamanın özgürlüğünün tadına
varmış bir yürek… 20.yüzyılın tam ortasında bir zaman
aralığı Heme Tozi. Savaşların, atom bombasının ve
ölümlerin böldüğü yüzyılı Heme Tozi bir de kendi
çırılçıplak bedeniyle bölmüş. Kimbilir, belki de üryan
varlığıyla birleştirmekti istediği yüzyılımızı.
Parçalanan hakikati görmekteydi ve çırılçıplak bir
duruşla birleştirmek istemekteydi.
O zamanlarda Çıplak Ahmet olarak Türkçesini düşünmediğim
Heme Tozi türbesine yaptığımız ziyaret çocukluk
yıllarımın en berrak zamanlarından biri olarak
ölümsüzleşti. Zaman içinde o hatıra demlenerek beni
çıplaklığa, kendini yaratma arayışına, hakikatin insan
bedeni ve ruhuyla ilişkisine yoğunlaştırarak ömür
çizgimde yaşamsal bir yer edindi. O zamanlar çocuk
yüreğimle sorgulamadığım çıplaklık gün geçtikçe, zamanın
ve zamana işlenen inşa edilmiş davranış kalıplarının ve
her kalıbın bir esnemez giysi gibi bedenlerimizi ve
ruhlarımızı kapladığı zamanlarını düşündürmeye başladı.
Çocuk yaşlarının bunu düşünmemesi çocuk aklının
ermeyişinden değildi. Çocuk yüreğinde çıplaklık
algısının, şaşılacak bir garipliği olmayışındandı o
yıllarda konuyu ayırt etmeyişim. Verili aklın oluşmadığı
zamanlarda çıplaklık doğal olandı. Sonrasında çıplaklık
doğal olmaktan çıkmaya başladıkça, Heme Tozi’nin
belleğimdeki yeri yavaş yavaş belirginleşmeye başladı.
Çünkü garipti. Herkesin durmadan kat kat giyindiği,
habire örtünüp durduğu, bir çıldırma belirtisi gösterip
soyunanların da hiçbir anlam yaratamadığı, tam tersine
mevcut anlamları yozlaştırarak tükettiği bir zamanda,
işte şimdi capcanlı hatırladım Heme Tozi’yi.
Tam da şimdilerde.
Üryan gelip üryan gittiğimiz bu dünyanın evren ömründe
kapsadığı yeri ve zamanı kestirebilmek zor. Çırılçıplak
olan doğum ve ölümlerimiz arasındaki giyiniklik,
bedenimizle birlikte ruhlarımızı da örtmekte, kat kat
örtülerin altına gizlemekte. Tanrı bizleri çıplak
yaratırken utanmıyorken, bizlerin çıplak bir adım atmaya
utanıyor oluşu, tanrıdan daha ahlaklı-namuslu olduğumuzu
göstermiyor. Aynı şekilde, tanrısal anlamları yaratmadan
soyunmak da hiçbir anlam yaratmıyor, tam tersine mevcut
kırıntı halindeki anlamları çürüterek hâkim sisteme
hizmet ediyor.
Çıplaklık nedir? Bedensel çıplaklık yanında bir gerçeği
tüm endişe, hesap, örtü, yalan ve yanılgılardan kurtarıp
ifade etmeye de çıplaklık deriz. Örtü ve giysilerden
kurtulmak, yalın, üryan olmak ve gerçeğe, öze, ilk olana
yakınlaşmak anlamında caziptir. Kimileri korkar bundan
ama korkulara rağmen güzel ve anlamlıdır çıplaklık.
Çıplaklıktan korkmak giyinikliğin koruyuculuğu
yanılgısından sıyrılamamaktandır. Giysileriyle kendini
daha rahat hissetmek, giysisiz saldırıya açık bir
pozisyonda olduğunu düşünmek, bedensel olduğu kadar
ruhsal olarak da bizlere yapışıp kalmış olan yanlış
bilmelerdir. Verili sistemlerin hakikat diye bizlere
öğrettiği bu yalanlar, özgür iradeye vurulan en büyük
darbedir. Çünkü sistem, kendi kurumsal yapılanmaları
dışında, bizler somutunda kendini an an
gerçekleştirmekte, bizleri başka insanlarla
karşılaştırarak ilişkiler yoluyla kendi sisteminin
ilişkileri içerisinde kendi güvenliğini almakta,
bizlerin başkalarıyla sağlamasını yaparak kendini
süreklileştirmektedir.
İnsan, kendi özünü kendisi olarak ifade etme, o özü
yaşamaya, hiçbir sistem güvencesi olmadan ve hiçbir
sistem saldırısının yok etme tehlikesine maruz kalmadan
kendi yalın özünü aynı yalınlıkta yaşama inancına
kavuştuğunda çıplaklıktan korkmaktan vazgeçecektir.
Giysiler, mevcut sistem içinde kurşungeçirmez yelekler
gibidir. Özellikle kadınların her an her yerden
gelebilecek ruhsal-bedensel saldırılar karşısında
örtünme ihtiyacı duymaları bunu açıklamaktadır. Aynı
şekilde bu yaralanışı sistem içinde derinden yaşayan ve
özgürleşmenin ancak bundan kurtulmakla olacağını bilen
kadınların tam tersi bir yöntemle, kendilerine ait
olduklarını düşündükleri ilk adımlarında bedensel
çıplaklığa yönelmeleri de bunu açıklayacak
örneklerdendir. Amacımız ne türbanı ya da çıplaklığı
yüceltmek ne de ikisinden birini yermektir. Özellikle
kadınlar olarak bizlerin, neden giyinip neden
soyunduğumuzu bilmemiz için bu sorgulamalar önem
kazanmaktadır. Kadının giyindikçe kendini pasif bir
savunmaya hapsettiği, saldırılara kapattığı kadar kendi
özünü de evrenin tüm dış varoluş biçimlerine kapattığı
gerçeği karşısında soyunmanın nedenleri ve sonuçları da
insandaki anlam zerrelerini dahi yozlaştırması
itibarıyla sorgulanmak durumundadır.
İlginçtir ki, deliren, cinnet geçiren insanların ilk
tepkilerinden biri, üzerlerindeki giysileri parçalamak
ve çıplak kalmaya çalışmaktır. Cinnet hali mevcut akıl
sınırlarının dışına çıkmanın bir biçimidir. Deliliğe
övgü yapmak istemiyorum ama verili akılların dışında
evrensel hakikatimizi bizlere anlatan anları kavramaya
çalışmanın önemli bir varoluş gereği olduğunu
düşünüyorum.
Dervişler “bir lokma bir hırka” derken çıplaklığa
fazlasıyla yakın bir duruşta seyrederler. Giysilerin
çokluğundan sıyrılmak, hâkim sistemlerin özgür iradeden
uzaklaştıran zihniyet kalıplarının örtülerinden
kurtulmaktır. Bununla somut bir mertebeye ulaşan
dervişlik-kalenderlik, bu yaşam felsefesiyle özgür
iradenin gerçekleşmesini kendi kişiliklerinde
somutlaştırmış insan örnekleridirler. Bugün bizlere
özgürlüğü isteme-arama umudu, inancı ve gücü verenin bu
özgürlük mirasları olduğunu bilmek, kendimizi bilmenin
ilk koşullarındandır.
Benzer birçok örneğe rağmen, aynı topraklarda, bedeninin
küçük bir parçası göründüğü için genç kızların
öldürülmesi de, bu hakikatten ne denli uzaklaşıldığını
da gösteren bir örnek teşkil etmektedir. Yazdığı
beyitlerle özgür iradenin, özgür anlamın, sevginin ve
hakikatin iyi bir kılavuzu olmasını bilmiş olan Baba
Tahir Üryan, kendisinden sonraki birçok şaire,
tasavvufçuya, hakikat arayışçısına ve hak ehline ışık
olmuştur.
Verili tüm düşünüş, davranış ve duyuş kalıplarını
kendinden başlayarak kırmanın, bunların dışında yaşamaya
cesaret etmenin, çıplak yaşamaya yürek açabilmenin ve
hiçbir zincirli zihniyet sınırlarına girmeyişin
kişileşmesi olan dervişler, sultanlara-saltanatlara
rağmen çıplak kelimesini kendilerine bir sıfat-unvan
olarak belirler.
Hakikat aşığı Kürtler, tarihte bıraktıkları izlerle
Ortadoğu tarihinde silinmez anlamlar yaratmışlardır.
10.yüzyılda yaşayan Hemedanlı Baba Tahir için yüzyıllar
ötesinden günümüze ulaşan Üryan sıfatı da, O’nun,
tarihsel bir anlam yaratıcısı olduğuna işaret
etmektedir.
Med konfederasyonu ilk kurulduğu zamanlarda şef olan
Deikos’un, yeni kurduğu başkent Ekbatan’ı yedi surlu bir
duvarla kapattığını yazar vakanivüsler. Ekbatan, bugün
bizim Hemedan adıyla bildiğimiz Kürt kentidir. Deikos bu
şekilde kendini korumaya alırken, o kentin gerçeğini,
güzelliğini ve o kentle oluşan tekmil anlamları perdeler
ve kendini maske sahibi kılar.
Buna karşı aynı şehirde yaşayan Baba Tahir, aradan uzun
yıllar geçtikten sonra dahi bu örtüklüğün, bu
giyinikliğin ve duvarlara kapatılmışlığın mahkûmiyetini
kabul ettiremez özgür yüreğine. Ve şehrin, ve evlerin,
ve kendine dayatılan giysilerin, ve evreni algılamasına
engel oluşturan tüm inşa edilmiş sistem duvarlarını
yıkar. Üryan olur. Tarihe kendi adına sıfat yazdırdığı
üryan yüreğiyle sorar bu dünyanın maskeli ve maskesiz
tanrılarına…
Örtünecek ne var?
Utanacak ne var?
Utanıp da bedenini, bu tanrısal bir mazhariyet olan
varlığın vücudunu gizleyecek ne var bunca duvar ardına?
Ve kendi dünyasında ulaştığı hakikatin en üst
mertebesinden utanıp örtünecek hiçbir şey olmadığına
kanaat getirir Baba Tahir. Üryan gelip üryan gitmekle
kalmaz, kendini benzerlerinden sıyırmanın üryan yürek,
üryan ruhunu kendi yaşamında ortaya koyar korkusuzca.
Onun gibi yakın tarihimize iz düşüren Heme Tozi de
çıplaklığın utanılacak bir şey olmadığını, tam tersine,
kendi gerçeğimizi gizleyen, yalanı, sahteliği, bize ait
olmayanı sergileyen giyinikliğin utanç verici olduğunu
kendi yaşamıyla göstermiş, kendi zamanını anlamı
yaratarak yaşamış olan bir hak ehlidir. Bir hakikat
aşığıdır.
Bu satırlara vesile olan gerçek, Heme Tozi’nin
ölümsüzlüğüdür, bugünde ve tam da bu an’da yaşıyor
oluşudur. Kendi zamanından taşarak bizim zamanımızda
kendini yaşatması, bizlerdeki hak-hakikat arayışında ve
Onun iziyle yaratılanlar şimdiki zaman anlamlarında
varlık bulmasıdır. Onun sayesinde çıplaklığı an an
hatırlıyorsak, Onun sayesinde giyinikliğimizi bir kez
daha sorguluyorsak, Onun sayesinde inşa edilmiş
engellerin bizlerdeki anlam zerrelerinin üzerini
örtemeyeceğini sezinliyorsak, sıcağı ve soğuğu aşmanın,
ölümü dahi aşmanın mümkün olduğunu hayal edebiliyorsak,
böyle bir hayalin mümkün olduğunu dahi, bizleri her an
kıyımlardan-kırımlardan geçirmeyi varlık gerekçesi kılan
mevcut öldüren bir sistem içinde aklımıza
getirebiliyorsak, işte bu Onun ölümsüzleştiğinin
resmidir.
Ve Onun ardından, aynı topraklardan özgürlük ve
ölümsüzlük arayışları yükseliyorsa, anlamı yüceltmenin
yürek savaşçıları aynı toprağın suyunda yıkanıp üryan
yürek anlamlara ulaşıyorsa, bu Onun ölümsüzlüğündendir.
Ve Onun bizim zamanımızda capcanlı yaşıyor oluşundandır.
Bugün şunu çok iyi görmekteyiz ki, giysileri, yalanları,
karanlıkları giyindikçe bizleri vareden hakikatten,
kendimiz olmaktan ve anlamdan uzaklaşmaktayız.
Aydınlıktan uzaklaşmaktayız bir de. Ama bu
uzaklaştırıldığımız anlamlara ulaşmanın da soyunmakla
olmadığını az çok anlayacak kadar kapitalist modernite
sistemini tanımış bulunuyoruz. Kapitalist modernitenin
kadından başlattığı soyunmayı erkeğe de öğreterek bunu
bir özgürlük algısına dönüştürmesi anlaşılması gereken
bir durumdur. Bir yandan erkeğin cinselliğini tahrik
ederek kadın bedenine dair erkeğin mülkiyetindeki bir
meta algısı yaratmakta, diğer yandan da soyunmayı
bireysel özgürlük adına erkeğin ve kadının gözünde cazip
kılmaktadır. Bu köleleştiren ikilem, kadının gerçek bir
özgürlük anlamı ve özgür irade yaratmadığı sürece
kadınları katletmeye devam edecektir. Ruhta, zihniyette,
düşünüş tarzında bir çıplaklık, sadelik, özgürlük
yaratmadan bedende yaratılacak çıplaklığın kişiyi
özgürleştirmeyeceği bilinmektedir.
Özgürleşebilmek, ruhlarımıza yapıştırılan inşa edilmiş
ezberlerden soyunmakla başlar. Bundan dolayı çıplak
olmak, çıplak olmaya cesaret etmek kolay değildir. Bunu
bildiğiniz ya da hissettiğiniz zamanlar olmuştur. Serin
bir zaman aralığında, üzerinizde fazla bir giysi de
yokken ter basmıştır sizleri de bazen. Öyle ki bedeniniz
çırılçıplakken dahi ruhunuzda korkunç bir örtüklüğü,
giyinikliği, ışık sızmaz örtülere kapatıldığınızı
yaşamanız işten bile değildir mevcut sistem
gerçekliğinde. Öyle bir örtünün varlığını hissedersiniz
ki, içinizden bir güç, bir enerjiyle söküp atmak
istersiniz sizi karanlıkta bıraktığını düşündüğünüz
örtüleri. Kiminde bu hissediş öyle artar ki, deriniz
dahi fazla gelir size. Böyle anlar, çok kısa zaman
aralıklarıdır saat ölçümünde ama anlam zamanına göre
ölçüldüğünde uzun bir aralığa tekabül ederler. Çünkü
böyle anlar, ruhlarımızdaki örtüleri fark ettiğimiz
özgürleşme anlarıdır.
Örtüleri fark etmek, örtüldüğünü fark etmek ve bundan
rahatsız olmaktır terleten.
Ve bu fark ediş, özgürlüğe en yakın anlardan biridir.
Özgürlüğe yakın olan bu an’ı özgür bir an’a dönüştürmek
içinse büyük bir yürek işçiliği gereklidir.
Üryan gelip üryan gitmek herkese mahsustur. Ama üryan
yaşamak, çok az kişiye mahsustur. Herkesin giyinik
olduğu bir dünyada, herkesin habire örtündüğü, herkesin
durmadan bedenini ve ruhunu giysilerle, kumaşlarla,
yalanlarla, kirli sistem dayatmalarıyla örtmeyi,
gizlemeyi ve örtülerin altında çürütmeyi erdem saydığı
bir zamanda çırılçıplak olmaksa, çok daha az kişiye
mahsustur. Bu özgür varoluşu gerçekleştiren insanlar,
evrenin anlam ışımalarıdır. Ve sayıca az olmaları
onların hakikat olmalarını engellemez. Karanlık geceleri
aydınlatan yıldızlar gibi parıldarlar yüreklerimizin
hapsedildiği karanlıkları yara yara. Tüm unvanların ve
mertebe oluşturmaya yönelen kavramlaştırmaların ötesinde
üryan kelimesinin mütevazılığı, Baba Tahirlerin, Heme
Tozilerin ve üryan yürek tüm hakikat âşıklarının
yüreklerimizde yaktığı ışığı ve bundan dolayı onlara
duyduğumuz sevgiyi anlatmaya yetecek kadar gerçektir.
1950’li yıllarda yaşamına son veren Heme Tozi ölmeden
önceki bir zamanda neden giyinmişti?
Neden üryanlığından vazgeçmişti?
Hakikatin öldüğünü düşünmüştü belki de.
Yüzyıla sığdırılan insanlıkdışılıklara karşı kendisi
olabilmişti. Üryan yürek bir duruş sergilemişti ve
insanın en büyük gücünün çırılçıplak, yalansız,
kandırmasız yüreklerde olduğu gerçeğini herkese
göstermişti. Tüm bunlara rağmen onu aşan, onu yaratan
gerçeği aşan, onu yaratan gerçeğin içinden çıktığı
toplumu aşan ve tüm bunları ezip geçen bir sistem vardı
ve bu sistem bir değirmen gibi insan öğütüyordu. Heme
Tozi bu insan değirmeninin acısını yüreğinin
derinliklerinde yaşadı. Kendi üryanlığından utanmadı,
insanlığın bu insansızlığından utandı. Ondan sonra
giyinmeye karar vermiş olabilir. Bu sistemi
değiştiremeyen, parça parça güçlerini toplayıp
birleştirerek hakikatin gücünü bu sisteme gösteremeyen
topluma da öfkelendi. Hem de çok… Öyle çok öfkelendi ki,
yaşamın mevcut durumda bir utanç olduğu kanısına vardı.
Böyle bir yaşamı yaşamaktansa kendi iradesiyle yaşamına
son vermeyi en insanca tavır olarak sergilemekte
tereddüt etmedi. Geriliklerden, çirkinliklerden, yanlış
hayatlardan soyunup dökünmüştü. Ama onun soyunduklarını
durmadan giyen bu dünyalılarla yaşamayı reddetti. Bu
eylemini gerçekleştirmeden öncesi son sözleri de kendi
gücünün farkına varamayan ve bu gücü örgütlü bir
özgürlük gücüne dönüştüremeyen topluma öfkenin doruğunda
bir küfürle ifade buldu.
Çırılçıplak bir yürekten korkan ve Onu giyinmeye
zorlayan bir yüzyılda doğmuş olmaktan utanmamız mı
insancadır, yoksa utanç duygusunun olmadığı bir özgür
dünya-özgür yaşam yaratmak mı? Belki de, bu maskeli
yüzyıla doğup bir sonraki yüzyıla maskeli ve yaralı
girmektense Heme Tozi’nin çağdaşı olarak onunla yaşayıp
gitmek daha anlamlı olurdu. Onları unutmadığımızı,
yaşamımızda sürekli bir yerleri ve anlamları olduğunu
anlatmak için türbeler yükseltmekle yetinmemek gerekir.
Çünkü yaşamımızın her anında üryan yürekler yaratmanın
mücadelesini vermek ve üryan yürekler yarattıkça Heme
Tozilerin, Baba Tahir Üryanların ölümsüzleştiklerini
görmek, yüreğimizi örten o utanç perdesini yırtıp
atacaktır.