index.html

DEĞERLENDİRMELER
ÜRYAN YÜREK YAŞAYANLARIN AŞKINA, HEME TOZİ ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ…
Dilzar Dîlok


Heme Tozi… Türkçe çevirisiyle Çıplak Ahmet…
Çocukluk yıllarımda ailemle birlikte ziyaret ettiğim kutsal bir mezar vardı. Maraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı olan Kirne köyündeki bu türbe, orijinal adıyla Heme Tozi olarak biliniyordu. Evimizin tek erkek çocuğu olan kardeşime kutsal bir anlam atfedilmek istendiğinden olacak ki adı, bu türbeden dolayı Ahmet konmuştu ve onun kutsanması için de türbe ziyaret edilmişti.
Mezarları ziyaret dinsel bir inançtan kaynaklı bir yaptırımdan ya da benzer amaçla ödenmesi zorunlu olan bir borcun yükünden kurtulmak anlamındaki bir gerekliliği yerine getirmekten ziyade, bir zamanlar yaşamış olan insanlara, onların yarattıkları anlam damlalarına ve bizlere bıraktıkları özgür zamanlara inanç mirasına saygının bir ifadesi olarak ortaya çıkmakta ve çocukluk yıllarımıza tutunarak kendini ölümsüzleştirmekteydi.
Heme Tozi, Elbistanlı bir derviştir. Tarihin tanıkları, Hasanali aşiretinden olduğu ve Mistê Mala Çelle adında bir seveninin O’nu alıp Pazarcık’taki Kirne köyüne getirdiğini söylemektedir. Heme Tozi’nin kendi köyünü bırakıp bu köye geliş nedenlerini bilmiyoruz. Yerleşik algılarımızla bunun illa geçerli bir sebebi olmalı diyoruz. Hem de büyük ve önemli bir sebebi… Bunun için soruyoruz “Neden gelmiş, Mistê Çelle O’nu niye getirmiş?” diye. Sorumuza karşılık aldığımız cevap çok sade, sadece insanlara özgü ve de hiçbir karşı sav ileri süremeyeceğimiz kesinlikte… “Sevmiş getirmiş…”
Sevmiş getirmiş işte. Sebep sonuç ilişkilerine alıştırılmış zihinlere böyle bir cevap yeterli bir neden olmayabilir ama bir dervişin yüreğini alıp bir yerden başka bir yere götürmesi için yeterli bir gerekçedir. Hem sevmekten daha büyük bir gerekçe olur mu insanı yürütmek için. Tanrı “yürü” derse kul durabilir mi? Tutup elinden aşığın “gel” derse maşuk, kim durdurabilir aşığı bir noktada. Aşığın yüreğinde maşuğun yaktığı ateş dağ dağ dolaşmayı arzularsa, hangi âşık durabilir yerinde? Maşuğun bir işaretiyle içinde volkanlar tutuşan âşık, o andan itibaren çıkar yürek yolculuğuna. Bir sevenin istemini bir tanrı buyruğu bilip O’nun ardından gitmek, gittiği her zaman ve mekânda tanrıyla bir olacağı, tanrısallaşacağı inancından kaynaklanır. Yürekten daha güçlü tanrı olur mu ki insanı alıp bir diyardan başka bir diyara götürsün. Kiminde diyar diyar dolaştırsın, dağ dağ gezdirsin.
Başka bir tanrı var mıdır ki yerleşik anlamları yerle bir etsin, rüzgâra savursun her bir zerresini ve anlamı evrenin tüm zamanlarına dağıtsın?
Halk O’nun kerametine inanmış ve kendi utangaç giyinikliğine rağmen O’nun cesaretli üryanlığını kabul etmiş. Belki de kabul etmekten başka çare görmemişlerdir. Bu kabullenişin bir yanı da Heme Tozi’nin kendini özgür yaratışına bağlıdır. Kendi varlığını kendisi olarak tanımlamak ve bu tanımdaki varlığını toplumuna kabul ettirmek sadece özgür yüreklere mahsustur.
Heme Tozi’nin kerametleri hala anlatılıyor yörede. Giderek kısılıyor bu kerametleri anlatanların sesleri. Kerametler yok oldu denecek kadar azaldığından onların şahitliğini yapan sesler de giderek azalıyor.
Onun verdiği kuru bir dalın yeşerip kök saldığı, bir yemyeşil ağaç olduğu söyleniyor. Çocukları olmayanlara verdiği elmanın kerameti de anlatılanlar arasında. Heme Tozi çocuğu olmayan birine elma vermiş ve ona demiş ki, “Al bu elmayı eşine ver, yesin ve bir Hasan bir de Hüseyin’in gelsin!” Yıllardır çocuğu olsun diye dualar eden adam büyük bir inançla sarılmış elmaya. İnanç işte, “nereye yöneltsen, nerden gerçekten istesen ordan gelir” derdi annem. Belki de karşılıklı iki inanç gücüdür burada arzuyu gerçek kılan. Heme Tozi’nin yüreğinin gücü o çaresiz adamınkiyle elmanın zerreciklerinde buluşarak birleşmiş ve henüz doğmamış olan Hasan ile Hüseyin’in annesi olacak kadının rahminde hakikate dönüşmüştür. Bu inançla dolan adam dervişin söylediklerini aynen uygulamış. Aradan bir yıl kadar bir zaman geçmiş ve adamın ikiz çocuğu olmuş. Dervişin söylediği gibi birinin adını Hasan ötekininki ise Hüseyin olmuş.
Kerametleri arasında kara kışın ortasında, kar yağarken çırılçıplak gezdiği ve kurt sürülerini yaydığı söylentisi de oldukça dikkat çekicidir. Kış günlerinde özellikle karın çok olduğu zamanlarda aç kurtların köylere dahi saldırdıkları, hayvan bulamadıkları, avlanamadıkları zamanlarda insanlara saldırıp onları parçaladıkları ve yedikleri bilinir. Heme Tozi’nin karda kuzu yaya gibi kurt sürülerini yayması ise kurtlardaki saldırganlığı giderecek bir enerjiye, bir yürek gücüne sahip olduğunu gösteriyor. Saldırılar karşısında, öldürmeye kesinlikle yok etmeye kodlanmış saldırılar karşısında yüzyılın öğrettiği silahlanmak, çelik zırhlarla donanmak ve nihayetinde ölmemek için öldürmek anlayışından uzaktır O. Onun yaptığı silahlarla, kalın giysilerle ya da korunaklarla kuşanmak yerine tam tersine soyunmaktır.
İnsanın çırılçıplak insan yüreğinin en büyük güç olduğuna inanan insan felsefesini kendi bedeninde somutlaştırmış bir hakikattir Heme Tozi. Bu hakikat onu kendi köyünden çıkardığı kendi topraklarından taşırdığı gibi bölgenin tüm alanlarına da adını duyurmuştur. Heme Tozi adı Maraş, Antep yörelerinde keramet sahibi bir türbe olarak bilinir. Üryan yürek kendini doğayla bütünleştirmiş ve görünür bir hakikat olarak yöre insanının yüreğinde yer edinmiştir.
Kendi zamanının dışına çıkmış bir yürek Heme Tozi. Yaşamın gerçek anlamını sevdiği ve seveniyle sürdürmekte bilmiş. Anadan üryan gezdiğini söylüyor onu görenler. Kışa yaza aldırmadan, mevsimlerin iklimlerine teslim olmadan kendi zamanını yaşamanın özgürlüğünün tadına varmış bir yürek… 20.yüzyılın tam ortasında bir zaman aralığı Heme Tozi. Savaşların, atom bombasının ve ölümlerin böldüğü yüzyılı Heme Tozi bir de kendi çırılçıplak bedeniyle bölmüş. Kimbilir, belki de üryan varlığıyla birleştirmekti istediği yüzyılımızı. Parçalanan hakikati görmekteydi ve çırılçıplak bir duruşla birleştirmek istemekteydi.
O zamanlarda Çıplak Ahmet olarak Türkçesini düşünmediğim Heme Tozi türbesine yaptığımız ziyaret çocukluk yıllarımın en berrak zamanlarından biri olarak ölümsüzleşti. Zaman içinde o hatıra demlenerek beni çıplaklığa, kendini yaratma arayışına, hakikatin insan bedeni ve ruhuyla ilişkisine yoğunlaştırarak ömür çizgimde yaşamsal bir yer edindi. O zamanlar çocuk yüreğimle sorgulamadığım çıplaklık gün geçtikçe, zamanın ve zamana işlenen inşa edilmiş davranış kalıplarının ve her kalıbın bir esnemez giysi gibi bedenlerimizi ve ruhlarımızı kapladığı zamanlarını düşündürmeye başladı.
Çocuk yaşlarının bunu düşünmemesi çocuk aklının ermeyişinden değildi. Çocuk yüreğinde çıplaklık algısının, şaşılacak bir garipliği olmayışındandı o yıllarda konuyu ayırt etmeyişim. Verili aklın oluşmadığı zamanlarda çıplaklık doğal olandı. Sonrasında çıplaklık doğal olmaktan çıkmaya başladıkça, Heme Tozi’nin belleğimdeki yeri yavaş yavaş belirginleşmeye başladı. Çünkü garipti. Herkesin durmadan kat kat giyindiği, habire örtünüp durduğu, bir çıldırma belirtisi gösterip soyunanların da hiçbir anlam yaratamadığı, tam tersine mevcut anlamları yozlaştırarak tükettiği bir zamanda, işte şimdi capcanlı hatırladım Heme Tozi’yi.
Tam da şimdilerde.
Üryan gelip üryan gittiğimiz bu dünyanın evren ömründe kapsadığı yeri ve zamanı kestirebilmek zor. Çırılçıplak olan doğum ve ölümlerimiz arasındaki giyiniklik, bedenimizle birlikte ruhlarımızı da örtmekte, kat kat örtülerin altına gizlemekte. Tanrı bizleri çıplak yaratırken utanmıyorken, bizlerin çıplak bir adım atmaya utanıyor oluşu, tanrıdan daha ahlaklı-namuslu olduğumuzu göstermiyor. Aynı şekilde, tanrısal anlamları yaratmadan soyunmak da hiçbir anlam yaratmıyor, tam tersine mevcut kırıntı halindeki anlamları çürüterek hâkim sisteme hizmet ediyor.
Çıplaklık nedir? Bedensel çıplaklık yanında bir gerçeği tüm endişe, hesap, örtü, yalan ve yanılgılardan kurtarıp ifade etmeye de çıplaklık deriz. Örtü ve giysilerden kurtulmak, yalın, üryan olmak ve gerçeğe, öze, ilk olana yakınlaşmak anlamında caziptir. Kimileri korkar bundan ama korkulara rağmen güzel ve anlamlıdır çıplaklık. Çıplaklıktan korkmak giyinikliğin koruyuculuğu yanılgısından sıyrılamamaktandır. Giysileriyle kendini daha rahat hissetmek, giysisiz saldırıya açık bir pozisyonda olduğunu düşünmek, bedensel olduğu kadar ruhsal olarak da bizlere yapışıp kalmış olan yanlış bilmelerdir. Verili sistemlerin hakikat diye bizlere öğrettiği bu yalanlar, özgür iradeye vurulan en büyük darbedir. Çünkü sistem, kendi kurumsal yapılanmaları dışında, bizler somutunda kendini an an gerçekleştirmekte, bizleri başka insanlarla karşılaştırarak ilişkiler yoluyla kendi sisteminin ilişkileri içerisinde kendi güvenliğini almakta, bizlerin başkalarıyla sağlamasını yaparak kendini süreklileştirmektedir.
İnsan, kendi özünü kendisi olarak ifade etme, o özü yaşamaya, hiçbir sistem güvencesi olmadan ve hiçbir sistem saldırısının yok etme tehlikesine maruz kalmadan kendi yalın özünü aynı yalınlıkta yaşama inancına kavuştuğunda çıplaklıktan korkmaktan vazgeçecektir. Giysiler, mevcut sistem içinde kurşungeçirmez yelekler gibidir. Özellikle kadınların her an her yerden gelebilecek ruhsal-bedensel saldırılar karşısında örtünme ihtiyacı duymaları bunu açıklamaktadır. Aynı şekilde bu yaralanışı sistem içinde derinden yaşayan ve özgürleşmenin ancak bundan kurtulmakla olacağını bilen kadınların tam tersi bir yöntemle, kendilerine ait olduklarını düşündükleri ilk adımlarında bedensel çıplaklığa yönelmeleri de bunu açıklayacak örneklerdendir. Amacımız ne türbanı ya da çıplaklığı yüceltmek ne de ikisinden birini yermektir. Özellikle kadınlar olarak bizlerin, neden giyinip neden soyunduğumuzu bilmemiz için bu sorgulamalar önem kazanmaktadır. Kadının giyindikçe kendini pasif bir savunmaya hapsettiği, saldırılara kapattığı kadar kendi özünü de evrenin tüm dış varoluş biçimlerine kapattığı gerçeği karşısında soyunmanın nedenleri ve sonuçları da insandaki anlam zerrelerini dahi yozlaştırması itibarıyla sorgulanmak durumundadır.
İlginçtir ki, deliren, cinnet geçiren insanların ilk tepkilerinden biri, üzerlerindeki giysileri parçalamak ve çıplak kalmaya çalışmaktır. Cinnet hali mevcut akıl sınırlarının dışına çıkmanın bir biçimidir. Deliliğe övgü yapmak istemiyorum ama verili akılların dışında evrensel hakikatimizi bizlere anlatan anları kavramaya çalışmanın önemli bir varoluş gereği olduğunu düşünüyorum.
Dervişler “bir lokma bir hırka” derken çıplaklığa fazlasıyla yakın bir duruşta seyrederler. Giysilerin çokluğundan sıyrılmak, hâkim sistemlerin özgür iradeden uzaklaştıran zihniyet kalıplarının örtülerinden kurtulmaktır. Bununla somut bir mertebeye ulaşan dervişlik-kalenderlik, bu yaşam felsefesiyle özgür iradenin gerçekleşmesini kendi kişiliklerinde somutlaştırmış insan örnekleridirler. Bugün bizlere özgürlüğü isteme-arama umudu, inancı ve gücü verenin bu özgürlük mirasları olduğunu bilmek, kendimizi bilmenin ilk koşullarındandır.
Benzer birçok örneğe rağmen, aynı topraklarda, bedeninin küçük bir parçası göründüğü için genç kızların öldürülmesi de, bu hakikatten ne denli uzaklaşıldığını da gösteren bir örnek teşkil etmektedir. Yazdığı beyitlerle özgür iradenin, özgür anlamın, sevginin ve hakikatin iyi bir kılavuzu olmasını bilmiş olan Baba Tahir Üryan, kendisinden sonraki birçok şaire, tasavvufçuya, hakikat arayışçısına ve hak ehline ışık olmuştur.
Verili tüm düşünüş, davranış ve duyuş kalıplarını kendinden başlayarak kırmanın, bunların dışında yaşamaya cesaret etmenin, çıplak yaşamaya yürek açabilmenin ve hiçbir zincirli zihniyet sınırlarına girmeyişin kişileşmesi olan dervişler, sultanlara-saltanatlara rağmen çıplak kelimesini kendilerine bir sıfat-unvan olarak belirler.
Hakikat aşığı Kürtler, tarihte bıraktıkları izlerle Ortadoğu tarihinde silinmez anlamlar yaratmışlardır. 10.yüzyılda yaşayan Hemedanlı Baba Tahir için yüzyıllar ötesinden günümüze ulaşan Üryan sıfatı da, O’nun, tarihsel bir anlam yaratıcısı olduğuna işaret etmektedir.
Med konfederasyonu ilk kurulduğu zamanlarda şef olan Deikos’un, yeni kurduğu başkent Ekbatan’ı yedi surlu bir duvarla kapattığını yazar vakanivüsler. Ekbatan, bugün bizim Hemedan adıyla bildiğimiz Kürt kentidir. Deikos bu şekilde kendini korumaya alırken, o kentin gerçeğini, güzelliğini ve o kentle oluşan tekmil anlamları perdeler ve kendini maske sahibi kılar.
Buna karşı aynı şehirde yaşayan Baba Tahir, aradan uzun yıllar geçtikten sonra dahi bu örtüklüğün, bu giyinikliğin ve duvarlara kapatılmışlığın mahkûmiyetini kabul ettiremez özgür yüreğine. Ve şehrin, ve evlerin, ve kendine dayatılan giysilerin, ve evreni algılamasına engel oluşturan tüm inşa edilmiş sistem duvarlarını yıkar. Üryan olur. Tarihe kendi adına sıfat yazdırdığı üryan yüreğiyle sorar bu dünyanın maskeli ve maskesiz tanrılarına…
Örtünecek ne var?
Utanacak ne var?
Utanıp da bedenini, bu tanrısal bir mazhariyet olan varlığın vücudunu gizleyecek ne var bunca duvar ardına?
Ve kendi dünyasında ulaştığı hakikatin en üst mertebesinden utanıp örtünecek hiçbir şey olmadığına kanaat getirir Baba Tahir. Üryan gelip üryan gitmekle kalmaz, kendini benzerlerinden sıyırmanın üryan yürek, üryan ruhunu kendi yaşamında ortaya koyar korkusuzca.
Onun gibi yakın tarihimize iz düşüren Heme Tozi de çıplaklığın utanılacak bir şey olmadığını, tam tersine, kendi gerçeğimizi gizleyen, yalanı, sahteliği, bize ait olmayanı sergileyen giyinikliğin utanç verici olduğunu kendi yaşamıyla göstermiş, kendi zamanını anlamı yaratarak yaşamış olan bir hak ehlidir. Bir hakikat aşığıdır.
Bu satırlara vesile olan gerçek, Heme Tozi’nin ölümsüzlüğüdür, bugünde ve tam da bu an’da yaşıyor oluşudur. Kendi zamanından taşarak bizim zamanımızda kendini yaşatması, bizlerdeki hak-hakikat arayışında ve Onun iziyle yaratılanlar şimdiki zaman anlamlarında varlık bulmasıdır. Onun sayesinde çıplaklığı an an hatırlıyorsak, Onun sayesinde giyinikliğimizi bir kez daha sorguluyorsak, Onun sayesinde inşa edilmiş engellerin bizlerdeki anlam zerrelerinin üzerini örtemeyeceğini sezinliyorsak, sıcağı ve soğuğu aşmanın, ölümü dahi aşmanın mümkün olduğunu hayal edebiliyorsak, böyle bir hayalin mümkün olduğunu dahi, bizleri her an kıyımlardan-kırımlardan geçirmeyi varlık gerekçesi kılan mevcut öldüren bir sistem içinde aklımıza getirebiliyorsak, işte bu Onun ölümsüzleştiğinin resmidir.
Ve Onun ardından, aynı topraklardan özgürlük ve ölümsüzlük arayışları yükseliyorsa, anlamı yüceltmenin yürek savaşçıları aynı toprağın suyunda yıkanıp üryan yürek anlamlara ulaşıyorsa, bu Onun ölümsüzlüğündendir. Ve Onun bizim zamanımızda capcanlı yaşıyor oluşundandır.
Bugün şunu çok iyi görmekteyiz ki, giysileri, yalanları, karanlıkları giyindikçe bizleri vareden hakikatten, kendimiz olmaktan ve anlamdan uzaklaşmaktayız. Aydınlıktan uzaklaşmaktayız bir de. Ama bu uzaklaştırıldığımız anlamlara ulaşmanın da soyunmakla olmadığını az çok anlayacak kadar kapitalist modernite sistemini tanımış bulunuyoruz. Kapitalist modernitenin kadından başlattığı soyunmayı erkeğe de öğreterek bunu bir özgürlük algısına dönüştürmesi anlaşılması gereken bir durumdur. Bir yandan erkeğin cinselliğini tahrik ederek kadın bedenine dair erkeğin mülkiyetindeki bir meta algısı yaratmakta, diğer yandan da soyunmayı bireysel özgürlük adına erkeğin ve kadının gözünde cazip kılmaktadır. Bu köleleştiren ikilem, kadının gerçek bir özgürlük anlamı ve özgür irade yaratmadığı sürece kadınları katletmeye devam edecektir. Ruhta, zihniyette, düşünüş tarzında bir çıplaklık, sadelik, özgürlük yaratmadan bedende yaratılacak çıplaklığın kişiyi özgürleştirmeyeceği bilinmektedir.
Özgürleşebilmek, ruhlarımıza yapıştırılan inşa edilmiş ezberlerden soyunmakla başlar. Bundan dolayı çıplak olmak, çıplak olmaya cesaret etmek kolay değildir. Bunu bildiğiniz ya da hissettiğiniz zamanlar olmuştur. Serin bir zaman aralığında, üzerinizde fazla bir giysi de yokken ter basmıştır sizleri de bazen. Öyle ki bedeniniz çırılçıplakken dahi ruhunuzda korkunç bir örtüklüğü, giyinikliği, ışık sızmaz örtülere kapatıldığınızı yaşamanız işten bile değildir mevcut sistem gerçekliğinde. Öyle bir örtünün varlığını hissedersiniz ki, içinizden bir güç, bir enerjiyle söküp atmak istersiniz sizi karanlıkta bıraktığını düşündüğünüz örtüleri. Kiminde bu hissediş öyle artar ki, deriniz dahi fazla gelir size. Böyle anlar, çok kısa zaman aralıklarıdır saat ölçümünde ama anlam zamanına göre ölçüldüğünde uzun bir aralığa tekabül ederler. Çünkü böyle anlar, ruhlarımızdaki örtüleri fark ettiğimiz özgürleşme anlarıdır.
Örtüleri fark etmek, örtüldüğünü fark etmek ve bundan rahatsız olmaktır terleten.
Ve bu fark ediş, özgürlüğe en yakın anlardan biridir.
Özgürlüğe yakın olan bu an’ı özgür bir an’a dönüştürmek içinse büyük bir yürek işçiliği gereklidir.
Üryan gelip üryan gitmek herkese mahsustur. Ama üryan yaşamak, çok az kişiye mahsustur. Herkesin giyinik olduğu bir dünyada, herkesin habire örtündüğü, herkesin durmadan bedenini ve ruhunu giysilerle, kumaşlarla, yalanlarla, kirli sistem dayatmalarıyla örtmeyi, gizlemeyi ve örtülerin altında çürütmeyi erdem saydığı bir zamanda çırılçıplak olmaksa, çok daha az kişiye mahsustur. Bu özgür varoluşu gerçekleştiren insanlar, evrenin anlam ışımalarıdır. Ve sayıca az olmaları onların hakikat olmalarını engellemez. Karanlık geceleri aydınlatan yıldızlar gibi parıldarlar yüreklerimizin hapsedildiği karanlıkları yara yara. Tüm unvanların ve mertebe oluşturmaya yönelen kavramlaştırmaların ötesinde üryan kelimesinin mütevazılığı, Baba Tahirlerin, Heme Tozilerin ve üryan yürek tüm hakikat âşıklarının yüreklerimizde yaktığı ışığı ve bundan dolayı onlara duyduğumuz sevgiyi anlatmaya yetecek kadar gerçektir.
1950’li yıllarda yaşamına son veren Heme Tozi ölmeden önceki bir zamanda neden giyinmişti?
Neden üryanlığından vazgeçmişti?
Hakikatin öldüğünü düşünmüştü belki de.
Yüzyıla sığdırılan insanlıkdışılıklara karşı kendisi olabilmişti. Üryan yürek bir duruş sergilemişti ve insanın en büyük gücünün çırılçıplak, yalansız, kandırmasız yüreklerde olduğu gerçeğini herkese göstermişti. Tüm bunlara rağmen onu aşan, onu yaratan gerçeği aşan, onu yaratan gerçeğin içinden çıktığı toplumu aşan ve tüm bunları ezip geçen bir sistem vardı ve bu sistem bir değirmen gibi insan öğütüyordu. Heme Tozi bu insan değirmeninin acısını yüreğinin derinliklerinde yaşadı. Kendi üryanlığından utanmadı, insanlığın bu insansızlığından utandı. Ondan sonra giyinmeye karar vermiş olabilir. Bu sistemi değiştiremeyen, parça parça güçlerini toplayıp birleştirerek hakikatin gücünü bu sisteme gösteremeyen topluma da öfkelendi. Hem de çok… Öyle çok öfkelendi ki, yaşamın mevcut durumda bir utanç olduğu kanısına vardı. Böyle bir yaşamı yaşamaktansa kendi iradesiyle yaşamına son vermeyi en insanca tavır olarak sergilemekte tereddüt etmedi. Geriliklerden, çirkinliklerden, yanlış hayatlardan soyunup dökünmüştü. Ama onun soyunduklarını durmadan giyen bu dünyalılarla yaşamayı reddetti. Bu eylemini gerçekleştirmeden öncesi son sözleri de kendi gücünün farkına varamayan ve bu gücü örgütlü bir özgürlük gücüne dönüştüremeyen topluma öfkenin doruğunda bir küfürle ifade buldu.
Çırılçıplak bir yürekten korkan ve Onu giyinmeye zorlayan bir yüzyılda doğmuş olmaktan utanmamız mı insancadır, yoksa utanç duygusunun olmadığı bir özgür dünya-özgür yaşam yaratmak mı? Belki de, bu maskeli yüzyıla doğup bir sonraki yüzyıla maskeli ve yaralı girmektense Heme Tozi’nin çağdaşı olarak onunla yaşayıp gitmek daha anlamlı olurdu. Onları unutmadığımızı, yaşamımızda sürekli bir yerleri ve anlamları olduğunu anlatmak için türbeler yükseltmekle yetinmemek gerekir. Çünkü yaşamımızın her anında üryan yürekler yaratmanın mücadelesini vermek ve üryan yürekler yarattıkça Heme Tozilerin, Baba Tahir Üryanların ölümsüzleştiklerini görmek, yüreğimizi örten o utanç perdesini yırtıp atacaktır.





 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır