DEĞERLENDİRMELER
İKİNCİ DOĞA OLARAK TOPLUMSALLIK...
Ruşen Bezar



Toplumu doğa olarak değerlendirmek bir paradigma yaklaşımıdır. Tarihe, topluma ve doğa felsefesine göndermeler yapar. Bunlar etrafında bireyin toplum içerisindeki konumuna ve toplumla olan ilişkilerine, onun düşünce ve duygu dünyasına, evren bakışına; kısacası anlam dünyasına ilişkin de bir zihniyet örgüsünü oluşturur. Hem kuramsal olarak, hem yönteme, hem de esas alınan ölçülere ilişkin tespitlerde bulunur.
Bir doğa olarak toplumsallık, evrenin özgürlük ve gelişim potansiyelinin en sistemli, örgütlü ve canlı ifadesidir. Canlılığın milyarlarca yıllık farklılaşarak değişen-dönüşen ve özgürleşen varoluşunun bir anlamda en örgütlü ve sistemli bir yapısallığı kazanmasıdır. İn organikten organik varlığa, canlı fiziksel varlıktan daha organik bitki ve hayvansal varlığa geçiş ve oradan da kültürel varlık olarak değişmesi toplumsallığın gelişimsel bir tarih örgüsüdür. Bu da onun evrensel ve anlam gücü yüksek bir tarih örgüsüdür. İtme-çekme ikileminden, etki-tepki sonrasında giderek enerji-madde ve anlam-enerjisine doğru canlılığın akışını izlemek hem tarihsel, hem de ekolojik bilincin gelişiminde esastır. Toplumsallığın oluşumunda benzer bir bilinç formunu görebiliyoruz. Daha doğrusu; toplumsallığın kendisi özünde böylesi esnek bir zeka gelişiminin ürünüdür. Doğada gördüğü herhangi bir varlığı –hayvan veya bitki- bir şekilde kendisi ile eşleştirmek, kendi kökeni olarak görmek, kendisi gibi işlevli ve canlı olarak algılamak, bu varlığa anlamlar yüklemek, kendi kimliği haline getirmek ve kutsamasıyla toplumsallığın ekolojisini oluşturmaktadır. Buradaki ilişki çevresel-mekansal-maddi bir ilişkiden çok ötedir. Toplum kendisini bu tür simgeler ve anlamlarla kimliklendirmektedir. Din olgusu özünde böylesine derin ve tarihsel bir kimlik ve anlam dünyasının ifadesidir. Doğruluktan veya bilimsellikten öte; toplumun kendisini ifadeye kavuşturma, kendini anlama ve anlamlandırma, aynı zamanda yürütme ve var etmenin de yöntemi olmaktadır. Toplum olmanın ortaya çıkardığı muazzam güç, enerji mitolojik-dinsel bir düşünce ve dil ile kutsallaştırılır. İnancın bu kadar derin etkileri ve her an toplumsal erozyona karşı bir savunma mekanizması gibi işlev görmesi kaynağını bu tarihsel rolünden almaktadır. Daha sonra çarpıtılmış ve ezici-köleleştirici bir işleve büründürülmüş olması ayrı bir konudur. Burada oldukça bütünsel ve doğa ile ilişkilerin daha kapsayıcı, uyumu esas alan bir zihniyet formunu görüyoruz. Bütün yaradılış mitolojilerinde bu zihniyet formunun izleri var. En esnek zihniyet formunun yakalanmasında böylesine bir bütünlüğün ve düşünce sistematiğinin oluşturulması bu anlamda önemli olmaktadır. Doğa-toplum ayrımında keskin ve katı sınırlar koymak, her iki olguyu karşı karşıya getirerek, birbiriyle karşıtlık içerisinde tanımlamak, ya da tersine her iki olguyu birbiri içerisinde eritmek de sonradan gelişen iktidarcı zihniyetin ürünü ve bir sapmadır. Ya doğa-dışı veya doğanın içerisine gömülmüş bir toplum tanımı dogmatik ve pozitivist mantık yapısının sonucudur. Mevcut sosyal-bilimlerin temel çıkmazlarından biri bu dogma haline gelmiş zihniyet yapısından kendisini kurtaramamasıdır. Toplumu maddi bir üretim merkezi gibi, işleyen bir makine ya da dışarıdan üstün bir irade ile biçim-düzen verilecek bir nesne gibi ele almak veya onu salt biyolojik-fiziksel bir olgu gibi görmek insanlığın anlam gücünü köreltmekte ve çarpıtmaktadır. Toplum doğasının yaratıcılığına ve öz gelişimine büyük darbe vurmaktadır.
Canlı-cansız, özne-nesne ayrımları ve bunun toplumsal doğaya yansıması olarak doğa-toplum ayrımı pozitivizm müptelasının sonucudur. Toplum, yaşam ve insan tanımlarını sadece sorunlu hale getirmekle kalmamakta, aynı zamanda sosyal-bilimleri her an iktidarı üreten ve yayan bilimciliğin de temel zihniyeti olarak şekillendirmektedir. Döne-döne bir çark gibi içerisine aldığı her anlam ve bütünlüğü, içinden çıkılması zor ikilemlerden geçirerek, hakikat algısını ve bilincini parçalara ayırmaktadır.
Oysa toplumsal varlığın kendisi en esnek, bütünlüklü ve farklılıklarla baş etmeyi mümkün kılan, çelişkileri ve farklılıkları bir arada tutan bir zihniyet gelişiminin sonucu olmaktadır. Toplum doğası bu anlamda sadece başlangıçta ve bir defada oluşarak değil, her an, her yerde kendisini bunun üzerinden üreten canlı bir organizmadır. Kültürel varlığı canlılık olarak algılamak bu anlamda kilit bir role sahiptir. Kültürel varlık denilince karşımıza çok canlı ve sonsuz çeşitlilikte renkli bir toplum-tarih gerçekliği çıkmaktadır. Kültürel toplum bütün çeşitlenme, farklılaşma ve esnekliğin yanında bir de toplum-doğanın köksel özelliğini; her yerde, her zaman aynı olan ve aşılamaz ilkelerini taşımak gibi bir doğa olma özelliğindedir. En uzun süre kapsamında kültürel varlık, önü alınamaz bir doğadır. Kendi kendisine sürekli kesintisiz bir şekilde çeşitlenen, farklılaşan; etkilenen-etkileyen ve değişen-dönüşen; ama hep kendisini var edendir. Örneğin özgürlüğünü ve varlığını koruma anlamında ahlaki yönleri öndedir, kendi sorunlarını çözme ve kendi işini yürütme anlamında dıştan müdahaleye kapalıdır. Bu noktada politiktir. Doğadaki bütün varlıklar gibi; kendi kendini yürütmenin iç düzenleri ve organları vardır. Komünal yönleri öndedir. Paylaşımcıdır. Kolay-kolay sınıflaşmaya, değerlerin tek elde birikimine izin vermez, bunlara kötü gözle bakar. Kültürel toplum; tek-tek bireylerin toplamı olarak değil, kendi başına özerk, birey-üstü bir varlık ve anlam kazanma sürecinin kendisidir. Uzun süreler kapsamında kendi zamanı-ruhu olan, dolayısıyla sürekli oluşum-değişim halinde refleksleri, çelişkileri ve sorunlarını aşma gücünde olan sonsuz çeşitlilikte ve çoklu bir yapıdır. Buna ikinci doğa demek daha doğru olmaktadır. Kaynağını birinci doğadan alan, fakat onu kendi farkındalığıyla bilinci ve inşa gücü ile aşan bir doğa. Doğa; kendi kendine olan, dışarıdan bir yürütücü veya yaratıcıya ihtiyaç duymadan kendi kendisini oluşturan ve üretendir. İkinci doğanın da kendi kendini üretme, yürütme ve kendi kendine yeterli bir yapısı vardır. İnsani gelişim, milyarlarca yıllık bir evrimin sonucunda açığa çıkan dolayısıyla evrimin en gelişkin mirasını temsil etmektedir. Bu nedenle insanlık düzeyi evrimin daha karmaşık, farklılaşmış ve gelişkin düzeyini ifade etmektedir. Doğa insanlaşarak yaratım gücünü ve potansiyelini açığa çıkarıp kanıtlarken, insan da doğayı kavrayarak kendi yaratım ve özgürlük potansiyelinin farkına varmaktadır. İnsan, doğal evrimin potansiyel bir gelişmesidir ya da insanda gerçekleşecek potansiyeller doğal evrimde hep saklı kalmıştır. İkinci doğanın yani toplumsal varlığın, birinci doğayı değiştirme ölçüsü, potansiyeli eşsiz bir gelişmedir. İnsanda toplanan bu gerçeklikler doğayla hiyerarşik ilişki geliştirmesini gerektirmez. Toplum canlılık, öz yaratım ve özgürlük anlamında bilinebilen en yüksek varlık konumundadır. Buradaki canlılığı, yaratım ve özgürlük düzeyini duygu, zeka, düşünce, sezgi gibi özellikleri evrenin, doğanın ya da enerjinin bir özelliği olarak ele almak en doğru yaklaşımdır. Evrende yaygın olarak bulunan bu temel özellikler insanda giderek bireyselleşmiştir. Toplumsal nitelikler doğal evrimin en büyük başarılarından biridir. İnsanlıkla doğa, kendi farkına varır hale gelir. Öncesinde bu kendilik, bilinçlilik potansiyeli zayıf ve kabadır.
İkinci doğa olarak toplum, diğer canlı türlerinden yarattığı ortak akıl ve oldukça farklı esnek ve gelişkin zeka düzeyiyle ayrılır. Zekanın gelişkinliği kuşkusuz bireysel ve beyinsel değildir. Bir bütünen tarihsel süreç içerisinde birikmiş ortak değer ve anlam düzeyi olmaktadır. Bu anlamda toplumsallık özünde ortak anlam gücüdür. Anlam gücü; öz bilinç olarak kendinin farkında olmayı gerektirir. Öz bilinç toplumsallığın, kolektif yaşam-üretim ve varoluşun dışında gelişmez. Aynı zamanda bir tarihsel hafıza birikimini ve bunun aktarımını gerektirir. İnsan her defasında sıfırdan kendisini yaratmamaktadır; toplumsal birikimler üzerinden kendisini var etmektedir. Bu birikimin yüz binlerce yıllık bir tarih ve geçmiş, yaşanmışlık, bilgi ve tecrübe ile oluştuğu açık. Dolayısıyla insanı bilmek, onun toplumsal tarihini bilmeyi gerektirir. Bilgi, tecrübe hızla toplanan, aktarılan ve hep üzerine eklenen bir değer haline gelir. Ateşin nasıl oluşacağından tutalım, taşın nasıl kullanılacağı, nasıl biçimlendirileceği, ya da barınak yerlerinin nasıl yapılacağından, neyin ne zaman, nasıl yenilip-yenilmeyeceğine ilişkin bilgi, öfkenin nerede, sevgi-bağlılığın nerede, nasıl olması gerektiğinin öğrenilmesi kendisiyle birlikte çok canlı ve biçimlendirici bir ilişki biçimini ve örgüsünü getirmektedir. Nasıl yaşanacağına ilişkin bilgi için insan, yüz binlerce yıl öncesine gidip, yeniden tecrübe edinmemektedir. Bir çırpıda hazır bilgi birikimini edinerek yetişmektedir. Bunlar olmazsa, öz bilinç gelişmez. Buradaki enerji birikimini ve akışını anlamak, sezmek, hissetmek çok çarpıcıdır. Bu akış, birikim olmaksızın birey gelişemez. Toplumsuzluk mümkün değildir; toplumundan koparılan birey, ancak bir yavrunun evren içerisindeki çaresizliği, beceriksizliği ve güçsüzlüğü kadardır. Öz bilinç toplumsallığın ve tarihsel birikimin insandaki yansımasıdır. İnsanın birey olarak kendi yaşam sürecinde buna ekleyeceği, verilen bilgi birikimi ve akıtılan enerji ile karşılaştırıldığında çok sınırlıdır. Belki yüzde iki denilebilir. Fakat insansı kümeye en yakın duran şempanze türlerinin en gelişkin olanı ile insan arasındaki genetik farklılığın sadece yüzde biri olduğu göz önüne getirildiğinde, bunun çok büyük bir özgürlük alanını ve sosyolojisini ortaya çıkardığı anlaşılmaktadır. Özgürlük sosyolojisi bu kapsamda büyük tarihsel ve toplumsal yüklemin ağırlığı, belirleyiciliği ve sınırlayıcılığı karşısında onu dengeleyen ve çıkış sağlatan bir çıkış kapısı adeta. Bu anlamda kaotik anda kuantumik olarak gerçekleşen özgürlük seçeneğinin çok büyük değişimlerin ve sonuçların da kaynağı olduğu belirtilebilir. Dolayısıyla insan kendi yaşam süresini yaşar; ama -devasa toplumsal-tarihsel sürenin biriken maddi ve manevi değerlerine dayanarak, tarihi-günümüzü ve geleceği de yaşar. Yine onlara dayanarak, fakat onları aşacak olan özgürlük anını yaratır...

Toplumsallık emek verilmiş, anlamlandırılmış ve kimliklendirilmiş bir yaşam çerçevesi ve ilişkiler ağıdır. Bu ağın kendisini var etmesinin yöntemleri ve araçları her çağda değişse de, özünde çok derinlikli sosyalleştirme, davranış, düşünce, dil, duygular kazandırma temelindedir. Bunun birey şekillenmesindeki derinlik ve etkinlik o kadar etkileyicidir ki, bütün kimliklerin köküdür. Buradaki bağları, etkileri ve sonuçları ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsan bunlarla var olur, kimlik kazanır ve yaşam gücü haline gelir. Bireyin bu anlamda topluma katılımı, toplumun birikimini kendisinde toplayabilmesi, bunu ifadeye kavuşturabilmesi ve onun dinamiği haline gelmesi başlı başına yaşam boyu süren bir eğitimdir. Bireyin katılım gücüne ve özgürlük düzeyine kavuşması toplumsallığın devamı ve kendisini aşma potansiyelidir. Yoksa toplum varlığını salt nicelik veya biyolojik olarak devam ettirmez. Hatta ondan daha fazla metafizik olarak kendisini var eder. Kendisini demokratik ve politik olarak sürdürür. Bireyin en yüksek katılım ve özgürlük düzeyini sağlayan bütün düzenekler toplumsallığın kaynağıdır. Bireyin toplumsallıkla donanımı gerçekten çok çarpıcıdır. Buradaki bağı anlamak, toplumun öz savunmasını anlayabilmenin temel koşuludur. Bütün korkuları, güvensizlik ve şüpheleri, zayıflıkları ve göreceliliği ile insan, toplumsallığa hazırlanır. Bunun mekanizmaları, gelenekleri ve sistemleri çok kapsamlıdır. Bireyin toplumun özeti, yansıması ve onun yaratıcı bir öğesi, yani toplumsal varlık haline gelmesi, politik ve ahlaki düzeneklerini gerektirir. Kendisini politik ve ahlaki olarak yapılandıramayan bir toplulukta katılım ve oluşum gerçekleşmez. Katılım ve yaratım demokrasidir. Bireyin bütün düşünsel, duygusal ve fiziksel gücüyle toplumsal yaşama katılımı ancak çok büyük bir özümsemeyi ve özgürlük zeminini gerektirir. Özümsemenin de, özgürlüğün de bütün ifade alanlarının, biçimlerinin ve mekanizmalarının toplamı toplumdur.
Politik ve ahlaki düzenekler olmazsa toplum gerçekleşmez. Politika ve ahlak toplumun kendi doğasından gelen bütün potansiyelleri ortaya çıkarma ve bir varlık olarak ne yapacağına, nasıl yapacağına ilişkin karar ve kural bütünlüğünü oluşturuyor. Politikayı bu anlamda devletle bağlantılandırmak, veya devlet işleri ile özdeşleştirmek tam bir saptırmadır. Elbette politika bir yönetim işidir, işleri yönetebilme, en iyi şekilde karar ve uygulama gücünü ifade ediyor. Toplum olabilmek ancak kendini var etme anlamında kendini yönetebilmek ile mümkündür. Bunun mitolojik, dinsel, felsefi-bilimsel veya sanatsal ifadeleri toplumsallığın kendini ifade tarzıdır. Toplum bunlarla kendisini ortaya koyar, yansıtır ve kendisinin bilincine varır. Anlam kendisini bunlarla oluşturur ve gerçekleştirir. Hakikat bu anlamda toplumun kendisini düşünmesi, kendisini anlatması ve inşa etmesidir. Toplumsal varlık ancak bunlarla bir hakikat haline gelir.
Bir toplumu fiziki olarak yok edebilirsin, soykırımdan geçirebilirsin; ama anlam denilen kültürel varlığı ortadan kaldıramazsın. Kültürel varlık olmak politik olmaktır. Bu şuna benzer; bir doğa parçasını yakabilir, yıkabilirsin, ama doğayı yok edemezsin. Toplumu zayıf düşürebilirsin, bastırabilirsin, kandırabilirsin, egemenliğine de alabilirsin, ama tümden yok edemezsin. Doğa olmak böyle bir şeydir.
Toplumsal doğa en çok kadın gerçekliğinde dile gelmekte ve kendisini kadın etrafında yapılandırmaktadır. Kadın geriletilebilir, zayıf düşürülebilir, çok kapsamlı kölelik statüsüne alınabilir; fakat doğası gereği toplumsallığın gelişimi ve varlığı kadın etrafında gelişmektedir. Kadın her zaman toplumsallığın kurucu doğasıdır. Kadına dayalı gelişen toplumsallığın kendisini savunma ve var etme tarzının özünde feminen olacağı açıktır. Kadının direniş ve var olma-yaşama tarzı ile toplumun direniş ve var olma tarzları aynıdır. Her şeye rağmen, her türlü saldırılara karşın, son ana kadar da ve bütün gücüyle yaşama tutunma, çoğaltma, yaratma, kendini çok çeşitli görünümler ve biçimler altında ifade etme, ortaya koyma ve ölümüne bağlılık, fedakarlık ve direnç gösterilmektedir. Toplum da, kadın da tıpkı büyük kayalar altında da olsa, her an kayayı yarıp da bahara çıkacak narin bir çiçek veya ağaç gibi esnek, ama bir o kadar dirençlidir. Taşı bağrına basıp da çıkan ağaçlar gibi adeta.
Başından beri toplumun kendisini savunmanın ve var etmenin yol-yöntemleri vardır. Bunların kadın eksenli olması toplumsallığın kadın temelli gelişmesiyle alakalıdır. Her şeyden önce farklılıklarla baş etmenin, bunları toplumsallığı zedelemeyecek bir şekilde bir arada tutmanın yol ve yöntemlerini oluşturmak, gerekir. Yine özellikle yaşam ihtiyaçlarını karşılamada birikime izin vermeyip, eşyaları kullanım değerine ve ihtiyaçlar doğrultusunda dağılımını esas alma, değişim değerini tanımama, kabul etmeme, değişim ve takas yerine hediye alış verişini ahlakın bir parçası olarak ele alma bu yöntemlerin en başta gelenleridir. Özellikle maddi birikim karşısında oldukça katı tabular ve kurallar konulmuştur. Kabile veya topluluk içerisinde otorite, tecrübe sahibi olan ve öncülük rolü oynayacak kişiler başta herkesten daha fazla elinde bulundurduğu ürün ve malzemeleri dağıtmak zorundadır. Yine farklılıkları derinleştirebilecek korku, şüphe, güvensizlik gibi konularda yeni yetişen bireyin korkularıyla yüzleşmesi, bunlarla baş edebilmesinin ve aşmasının yol ve yöntemleriyle özgüven ve özsaygı gelişimine önem vermektedirler. Bu anlamda birey bu eğitimlerden sonra toplumsallığa katılım sağlayabilmektedir. Zaten kadın ağırlıklı bir geniş aile yapısı mevcuttur. Ana-kadın ve çocukları ile kardeşlerinden ve kardeşlerinin çocuklarından oluşmaktadır. Cinselliğin tabu haline getirilerek sınırlandırılması, bunun belli kurallara ve gelenekler halinde yerleşik bir kültür haline gelmesini de bir toplumsallaşmanın gelişiminde esastır. Hem özgürlük potansiyelinin zeka düzeyinde gelişiminde ve hem de ilişkilerin kültürel nitelik kazanmasında bu tür düzenekler, kurallar toplumsal varoluşun temel kaynağıdır. Bu konuda tamamen kadın irade ve karar sahibidir. Çocuğun toplumsallığa hazırlanması daha ağırlıklı olarak kadının sorumluluğu altındadır. Ekolojik bakış öndedir.
Ölüm toplumsal doğanın bir parçasıdır, ölüm bir bilinç ve doğa olarak içselleştirilmiş toplumsallaştırılmıştır. Yaşamın doğal bir eşiği gibidir. Gizli-saklı, yaşam alanlarından özenle uzak tutulan, kanıksanmış, unutulmaya bırakılmış veya aşırı korku yaratacak bir olgu değildir. Çocuklar adeta ölüleriyle birlikte büyür, onların ruhundan bir parça kendi ruhlarına geçer. Artık dilin gücü keşfedilmiş, kelimelere kutsallık atfedilmekte ve her sözün ruhu olduğuna, bu ruhun yapıcı-n yıkıcı, değiştirici-dönüştürücü gücüne inanılır. Bir iletişim aracından çok öte anlamlar yüklenmektedir. Özgürlük kadar değerlidir. Söz güçtür. Onun için toplum en güzel dille ifade edilmek, kendisini kimliklendirmek ister. Öncü olabileceklerin en güzel dile, şiirselliğe sahip olmasını, hitabetin güçlü olmasını, büyülü sözlerle ruhları etkileyebilmesini ve harekete geçirebilmesini şart koşar. Öncü sadece maddi birikimini dağıtmak zorunda değildir, aynı zamanda ruhunu ve ruhundan gelen gücünü, şiirsel dili, ritmi ve dansıyla aktarmak zorundadır. Toplum öz yaratımı olarak kendi dili, kendisini adlandırdığı ve bütün algılarıyla kendisini seyrettiği, dinlediği, duyumsadığı bir yansımasıdır. Dilin yaşamla bağları çok güçlüdür. Farklılıkların yaratabileceği yanlış büyümelerin, ya da ezikliğin, büzülmenin, küçülmenin zemini olabilecek ötekileştirmelerin önünü almak için cinslerin rol değişimleri kurgulanır, kutsanır, özdeşleştirilir. Bu sembolik bir özdeşleşmedir, fakat toplumsal anlamı, yüksek bir sosyalizasyon gücünü ve iradesini yaratmasıdır
Doğanın, tarihin ve toplumun büyük yaşam gücünü, dilini ve direncini görmemek, yaşamı çok aşırı tekilliği içerisinde günümüzün adeta yıkıma uğramış ezici, sert, donmuş ve kapkara yüzüyle kavramak çok felç edicidir; hatta delirticidir. Özgürlük arayışını ve diyalektiğini toplumsallığın oluşumunda aramak; daha da öte, doğayla-evrenle birlikte ele almak özgür yaşam umutlarını ve potansiyellerini açığa çıkarmaktadır. Yaşam konusunda en büyük güç, insanın toplumsallığıdır. İnsandaki anlam derinliği ve gücü olmaktadır. Neye nasıl ve neden anlam verdiği insandaki metafiziği ifade eder. Kültür insana bu anlam gücünü verir. İnsanı toplumsal ve tarihsel kılan özünde bu metafizik olmaktadır. Toplumu ve tarihi bu kadar güçlü kılan da özünde budur.
Kültürün temel kaynaktan, hem tarih ve başlangıç itibarıyla hem de güncel toplumsal kimlikleşmesi veya gözeneği olarak anadan çocuğa akış daha yoğun ve daha canlıdır. Ana-çocuk bağı bu anlamda toplumsal kültürün sürekliliğinde, değişiminde daha esastır. Ana-kültürü hem dilsel anlamda, hem duygu yoğunluğu, yaşamsal bağ, kimlik oluşumu anlamında bir köktür. Kök; doğaya bağlayan göbek-bağı, doğadan gelen her şeyin akışını sağlayacak, bunu sese, duyulara, kokulara, bakışlara ve sezgilere aktaracak, kendine ilişkin bir bakış oluşturacak, kendi farkındalığını sağlayacak temel bir bağdır. Başta anne, çocuğun içine doğduğu, onu çevreleyen yaratılmış evrenin kendisidir; verendir, her şeyi bilendir, besleyendir, anlayandır; çocuğu evrene bağlayan göbek-bağı olarak anne, uzun zaman bu rolünü sürdürür. Doğa kendi potansiyelleri ile farklı oluşumlara yol açmaktadır. Aslında doğa bir nevi sürekli doğurmaktadır. Beslemektedir ve kendini aşacak olan potansiyeli ortaya çıkarmaktadır. Buradaki ekolojik - feminen karakteri felsefik-bilimsel ifadeye kavuşturmak temel bir sosyal bilim görevi olarak durmaktadır.
Modernitenin kavramsal çerçevelerini ve kalıplarını her düzeyde aşmak, yeni ve derinlikli toplumsal-tarihsel anlamlar ve özgür düşünce-ifade alanlarını ortaya çıkarmak klasik pozitivist sosyal bilim anlayış ve kalıplarını aşmayı gerektiriyor. Kaba-materyalist ve olgucu-eril doğa ve toplum anlayışlarının insanın yaşam kaynağına-gücüne ve özgürlük potansiyeline ne kadar büyük bir darbe vurduğunu görmek gerekiyor.
Demokratik Modernitenin bu çerçevede bütünlüklü ve doğal diyalektik bakış açısı ve anlam gücü liberalizmin toplum kurgularını ve inşalarını, birey-toplum karşıtlaştırmalarını, mutlakıyetçi, olgucu ve determinist bütün zihniyet kalıplarını kırabilme ve aşma gücündedir.



 



 
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır