|
İKİNCİ DOĞA OLARAK TOPLUMSALLIK...
|
Toplumu doğa olarak değerlendirmek bir paradigma
yaklaşımıdır. Tarihe, topluma ve doğa felsefesine
göndermeler yapar. Bunlar etrafında bireyin toplum
içerisindeki konumuna ve toplumla olan ilişkilerine,
onun düşünce ve duygu dünyasına, evren bakışına;
kısacası anlam dünyasına ilişkin de bir zihniyet
örgüsünü oluşturur. Hem kuramsal olarak, hem yönteme,
hem de esas alınan ölçülere ilişkin tespitlerde bulunur.
Bir doğa olarak toplumsallık, evrenin özgürlük ve
gelişim potansiyelinin en sistemli, örgütlü ve canlı
ifadesidir. Canlılığın milyarlarca yıllık farklılaşarak
değişen-dönüşen ve özgürleşen varoluşunun bir anlamda en
örgütlü ve sistemli bir yapısallığı kazanmasıdır. İn
organikten organik varlığa, canlı fiziksel varlıktan
daha organik bitki ve hayvansal varlığa geçiş ve oradan
da kültürel varlık olarak değişmesi toplumsallığın
gelişimsel bir tarih örgüsüdür. Bu da onun evrensel ve
anlam gücü yüksek bir tarih örgüsüdür. İtme-çekme
ikileminden, etki-tepki sonrasında giderek enerji-madde
ve anlam-enerjisine doğru canlılığın akışını izlemek hem
tarihsel, hem de ekolojik bilincin gelişiminde esastır.
Toplumsallığın oluşumunda benzer bir bilinç formunu
görebiliyoruz. Daha doğrusu; toplumsallığın kendisi
özünde böylesi esnek bir zeka gelişiminin ürünüdür.
Doğada gördüğü herhangi bir varlığı –hayvan veya bitki-
bir şekilde kendisi ile eşleştirmek, kendi kökeni olarak
görmek, kendisi gibi işlevli ve canlı olarak algılamak,
bu varlığa anlamlar yüklemek, kendi kimliği haline
getirmek ve kutsamasıyla toplumsallığın ekolojisini
oluşturmaktadır. Buradaki ilişki çevresel-mekansal-maddi
bir ilişkiden çok ötedir. Toplum kendisini bu tür
simgeler ve anlamlarla kimliklendirmektedir. Din olgusu
özünde böylesine derin ve tarihsel bir kimlik ve anlam
dünyasının ifadesidir. Doğruluktan veya bilimsellikten
öte; toplumun kendisini ifadeye kavuşturma, kendini
anlama ve anlamlandırma, aynı zamanda yürütme ve var
etmenin de yöntemi olmaktadır. Toplum olmanın ortaya
çıkardığı muazzam güç, enerji mitolojik-dinsel bir
düşünce ve dil ile kutsallaştırılır. İnancın bu kadar
derin etkileri ve her an toplumsal erozyona karşı bir
savunma mekanizması gibi işlev görmesi kaynağını bu
tarihsel rolünden almaktadır. Daha sonra çarpıtılmış ve
ezici-köleleştirici bir işleve büründürülmüş olması ayrı
bir konudur. Burada oldukça bütünsel ve doğa ile
ilişkilerin daha kapsayıcı, uyumu esas alan bir zihniyet
formunu görüyoruz. Bütün yaradılış mitolojilerinde bu
zihniyet formunun izleri var. En esnek zihniyet formunun
yakalanmasında böylesine bir bütünlüğün ve düşünce
sistematiğinin oluşturulması bu anlamda önemli
olmaktadır. Doğa-toplum ayrımında keskin ve katı
sınırlar koymak, her iki olguyu karşı karşıya getirerek,
birbiriyle karşıtlık içerisinde tanımlamak, ya da
tersine her iki olguyu birbiri içerisinde eritmek de
sonradan gelişen iktidarcı zihniyetin ürünü ve bir
sapmadır. Ya doğa-dışı veya doğanın içerisine gömülmüş
bir toplum tanımı dogmatik ve pozitivist mantık
yapısının sonucudur. Mevcut sosyal-bilimlerin temel
çıkmazlarından biri bu dogma haline gelmiş zihniyet
yapısından kendisini kurtaramamasıdır. Toplumu maddi bir
üretim merkezi gibi, işleyen bir makine ya da dışarıdan
üstün bir irade ile biçim-düzen verilecek bir nesne gibi
ele almak veya onu salt biyolojik-fiziksel bir olgu gibi
görmek insanlığın anlam gücünü köreltmekte ve
çarpıtmaktadır. Toplum doğasının yaratıcılığına ve öz
gelişimine büyük darbe vurmaktadır.
Canlı-cansız, özne-nesne ayrımları ve bunun toplumsal
doğaya yansıması olarak doğa-toplum ayrımı pozitivizm
müptelasının sonucudur. Toplum, yaşam ve insan
tanımlarını sadece sorunlu hale getirmekle kalmamakta,
aynı zamanda sosyal-bilimleri her an iktidarı üreten ve
yayan bilimciliğin de temel zihniyeti olarak
şekillendirmektedir. Döne-döne bir çark gibi içerisine
aldığı her anlam ve bütünlüğü, içinden çıkılması zor
ikilemlerden geçirerek, hakikat algısını ve bilincini
parçalara ayırmaktadır.
Oysa toplumsal varlığın kendisi en esnek, bütünlüklü ve
farklılıklarla baş etmeyi mümkün kılan, çelişkileri ve
farklılıkları bir arada tutan bir zihniyet gelişiminin
sonucu olmaktadır. Toplum doğası bu anlamda sadece
başlangıçta ve bir defada oluşarak değil, her an, her
yerde kendisini bunun üzerinden üreten canlı bir
organizmadır. Kültürel varlığı canlılık olarak algılamak
bu anlamda kilit bir role sahiptir. Kültürel varlık
denilince karşımıza çok canlı ve sonsuz çeşitlilikte
renkli bir toplum-tarih gerçekliği çıkmaktadır. Kültürel
toplum bütün çeşitlenme, farklılaşma ve esnekliğin
yanında bir de toplum-doğanın köksel özelliğini; her
yerde, her zaman aynı olan ve aşılamaz ilkelerini
taşımak gibi bir doğa olma özelliğindedir. En uzun süre
kapsamında kültürel varlık, önü alınamaz bir doğadır.
Kendi kendisine sürekli kesintisiz bir şekilde
çeşitlenen, farklılaşan; etkilenen-etkileyen ve
değişen-dönüşen; ama hep kendisini var edendir. Örneğin
özgürlüğünü ve varlığını koruma anlamında ahlaki yönleri
öndedir, kendi sorunlarını çözme ve kendi işini yürütme
anlamında dıştan müdahaleye kapalıdır. Bu noktada
politiktir. Doğadaki bütün varlıklar gibi; kendi kendini
yürütmenin iç düzenleri ve organları vardır. Komünal
yönleri öndedir. Paylaşımcıdır. Kolay-kolay
sınıflaşmaya, değerlerin tek elde birikimine izin
vermez, bunlara kötü gözle bakar. Kültürel toplum;
tek-tek bireylerin toplamı olarak değil, kendi başına
özerk, birey-üstü bir varlık ve anlam kazanma sürecinin
kendisidir. Uzun süreler kapsamında kendi zamanı-ruhu
olan, dolayısıyla sürekli oluşum-değişim halinde
refleksleri, çelişkileri ve sorunlarını aşma gücünde
olan sonsuz çeşitlilikte ve çoklu bir yapıdır. Buna
ikinci doğa demek daha doğru olmaktadır. Kaynağını
birinci doğadan alan, fakat onu kendi farkındalığıyla
bilinci ve inşa gücü ile aşan bir doğa. Doğa; kendi
kendine olan, dışarıdan bir yürütücü veya yaratıcıya
ihtiyaç duymadan kendi kendisini oluşturan ve üretendir.
İkinci doğanın da kendi kendini üretme, yürütme ve kendi
kendine yeterli bir yapısı vardır. İnsani gelişim,
milyarlarca yıllık bir evrimin sonucunda açığa çıkan
dolayısıyla evrimin en gelişkin mirasını temsil
etmektedir. Bu nedenle insanlık düzeyi evrimin daha
karmaşık, farklılaşmış ve gelişkin düzeyini ifade
etmektedir. Doğa insanlaşarak yaratım gücünü ve
potansiyelini açığa çıkarıp kanıtlarken, insan da doğayı
kavrayarak kendi yaratım ve özgürlük potansiyelinin
farkına varmaktadır. İnsan, doğal evrimin potansiyel bir
gelişmesidir ya da insanda gerçekleşecek potansiyeller
doğal evrimde hep saklı kalmıştır. İkinci doğanın yani
toplumsal varlığın, birinci doğayı değiştirme ölçüsü,
potansiyeli eşsiz bir gelişmedir. İnsanda toplanan bu
gerçeklikler doğayla hiyerarşik ilişki geliştirmesini
gerektirmez. Toplum canlılık, öz yaratım ve özgürlük
anlamında bilinebilen en yüksek varlık konumundadır.
Buradaki canlılığı, yaratım ve özgürlük düzeyini duygu,
zeka, düşünce, sezgi gibi özellikleri evrenin, doğanın
ya da enerjinin bir özelliği olarak ele almak en doğru
yaklaşımdır. Evrende yaygın olarak bulunan bu temel
özellikler insanda giderek bireyselleşmiştir. Toplumsal
nitelikler doğal evrimin en büyük başarılarından
biridir. İnsanlıkla doğa, kendi farkına varır hale
gelir. Öncesinde bu kendilik, bilinçlilik potansiyeli
zayıf ve kabadır.
İkinci doğa olarak toplum, diğer canlı türlerinden
yarattığı ortak akıl ve oldukça farklı esnek ve gelişkin
zeka düzeyiyle ayrılır. Zekanın gelişkinliği kuşkusuz
bireysel ve beyinsel değildir. Bir bütünen tarihsel
süreç içerisinde birikmiş ortak değer ve anlam düzeyi
olmaktadır. Bu anlamda toplumsallık özünde ortak anlam
gücüdür. Anlam gücü; öz bilinç olarak kendinin farkında
olmayı gerektirir. Öz bilinç toplumsallığın, kolektif
yaşam-üretim ve varoluşun dışında gelişmez. Aynı zamanda
bir tarihsel hafıza birikimini ve bunun aktarımını
gerektirir. İnsan her defasında sıfırdan kendisini
yaratmamaktadır; toplumsal birikimler üzerinden
kendisini var etmektedir. Bu birikimin yüz binlerce
yıllık bir tarih ve geçmiş, yaşanmışlık, bilgi ve
tecrübe ile oluştuğu açık. Dolayısıyla insanı bilmek,
onun toplumsal tarihini bilmeyi gerektirir. Bilgi,
tecrübe hızla toplanan, aktarılan ve hep üzerine eklenen
bir değer haline gelir. Ateşin nasıl oluşacağından
tutalım, taşın nasıl kullanılacağı, nasıl
biçimlendirileceği, ya da barınak yerlerinin nasıl
yapılacağından, neyin ne zaman, nasıl
yenilip-yenilmeyeceğine ilişkin bilgi, öfkenin nerede,
sevgi-bağlılığın nerede, nasıl olması gerektiğinin
öğrenilmesi kendisiyle birlikte çok canlı ve
biçimlendirici bir ilişki biçimini ve örgüsünü
getirmektedir. Nasıl yaşanacağına ilişkin bilgi için
insan, yüz binlerce yıl öncesine gidip, yeniden tecrübe
edinmemektedir. Bir çırpıda hazır bilgi birikimini
edinerek yetişmektedir. Bunlar olmazsa, öz bilinç
gelişmez. Buradaki enerji birikimini ve akışını anlamak,
sezmek, hissetmek çok çarpıcıdır. Bu akış, birikim
olmaksızın birey gelişemez. Toplumsuzluk mümkün
değildir; toplumundan koparılan birey, ancak bir
yavrunun evren içerisindeki çaresizliği, beceriksizliği
ve güçsüzlüğü kadardır. Öz bilinç toplumsallığın ve
tarihsel birikimin insandaki yansımasıdır. İnsanın birey
olarak kendi yaşam sürecinde buna ekleyeceği, verilen
bilgi birikimi ve akıtılan enerji ile
karşılaştırıldığında çok sınırlıdır. Belki yüzde iki
denilebilir. Fakat insansı kümeye en yakın duran
şempanze türlerinin en gelişkin olanı ile insan
arasındaki genetik farklılığın sadece yüzde biri olduğu
göz önüne getirildiğinde, bunun çok büyük bir özgürlük
alanını ve sosyolojisini ortaya çıkardığı
anlaşılmaktadır. Özgürlük sosyolojisi bu kapsamda büyük
tarihsel ve toplumsal yüklemin ağırlığı, belirleyiciliği
ve sınırlayıcılığı karşısında onu dengeleyen ve çıkış
sağlatan bir çıkış kapısı adeta. Bu anlamda kaotik anda
kuantumik olarak gerçekleşen özgürlük seçeneğinin çok
büyük değişimlerin ve sonuçların da kaynağı olduğu
belirtilebilir. Dolayısıyla insan kendi yaşam süresini
yaşar; ama -devasa toplumsal-tarihsel sürenin biriken
maddi ve manevi değerlerine dayanarak, tarihi-günümüzü
ve geleceği de yaşar. Yine onlara dayanarak, fakat
onları aşacak olan özgürlük anını yaratır...
Toplumsallık emek verilmiş, anlamlandırılmış ve
kimliklendirilmiş bir yaşam çerçevesi ve ilişkiler
ağıdır. Bu ağın kendisini var etmesinin yöntemleri ve
araçları her çağda değişse de, özünde çok derinlikli
sosyalleştirme, davranış, düşünce, dil, duygular
kazandırma temelindedir. Bunun birey şekillenmesindeki
derinlik ve etkinlik o kadar etkileyicidir ki, bütün
kimliklerin köküdür. Buradaki bağları, etkileri ve
sonuçları ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsan
bunlarla var olur, kimlik kazanır ve yaşam gücü haline
gelir. Bireyin bu anlamda topluma katılımı, toplumun
birikimini kendisinde toplayabilmesi, bunu ifadeye
kavuşturabilmesi ve onun dinamiği haline gelmesi başlı
başına yaşam boyu süren bir eğitimdir. Bireyin katılım
gücüne ve özgürlük düzeyine kavuşması toplumsallığın
devamı ve kendisini aşma potansiyelidir. Yoksa toplum
varlığını salt nicelik veya biyolojik olarak devam
ettirmez. Hatta ondan daha fazla metafizik olarak
kendisini var eder. Kendisini demokratik ve politik
olarak sürdürür. Bireyin en yüksek katılım ve özgürlük
düzeyini sağlayan bütün düzenekler toplumsallığın
kaynağıdır. Bireyin toplumsallıkla donanımı gerçekten
çok çarpıcıdır. Buradaki bağı anlamak, toplumun öz
savunmasını anlayabilmenin temel koşuludur. Bütün
korkuları, güvensizlik ve şüpheleri, zayıflıkları ve
göreceliliği ile insan, toplumsallığa hazırlanır. Bunun
mekanizmaları, gelenekleri ve sistemleri çok
kapsamlıdır. Bireyin toplumun özeti, yansıması ve onun
yaratıcı bir öğesi, yani toplumsal varlık haline
gelmesi, politik ve ahlaki düzeneklerini gerektirir.
Kendisini politik ve ahlaki olarak yapılandıramayan bir
toplulukta katılım ve oluşum gerçekleşmez. Katılım ve
yaratım demokrasidir. Bireyin bütün düşünsel, duygusal
ve fiziksel gücüyle toplumsal yaşama katılımı ancak çok
büyük bir özümsemeyi ve özgürlük zeminini gerektirir.
Özümsemenin de, özgürlüğün de bütün ifade alanlarının,
biçimlerinin ve mekanizmalarının toplamı toplumdur.
Politik ve ahlaki düzenekler olmazsa toplum
gerçekleşmez. Politika ve ahlak toplumun kendi
doğasından gelen bütün potansiyelleri ortaya çıkarma ve
bir varlık olarak ne yapacağına, nasıl yapacağına
ilişkin karar ve kural bütünlüğünü oluşturuyor.
Politikayı bu anlamda devletle bağlantılandırmak, veya
devlet işleri ile özdeşleştirmek tam bir saptırmadır.
Elbette politika bir yönetim işidir, işleri yönetebilme,
en iyi şekilde karar ve uygulama gücünü ifade ediyor.
Toplum olabilmek ancak kendini var etme anlamında
kendini yönetebilmek ile mümkündür. Bunun mitolojik,
dinsel, felsefi-bilimsel veya sanatsal ifadeleri
toplumsallığın kendini ifade tarzıdır. Toplum bunlarla
kendisini ortaya koyar, yansıtır ve kendisinin bilincine
varır. Anlam kendisini bunlarla oluşturur ve
gerçekleştirir. Hakikat bu anlamda toplumun kendisini
düşünmesi, kendisini anlatması ve inşa etmesidir.
Toplumsal varlık ancak bunlarla bir hakikat haline
gelir.
Bir toplumu fiziki olarak yok edebilirsin, soykırımdan
geçirebilirsin; ama anlam denilen kültürel varlığı
ortadan kaldıramazsın. Kültürel varlık olmak politik
olmaktır. Bu şuna benzer; bir doğa parçasını yakabilir,
yıkabilirsin, ama doğayı yok edemezsin. Toplumu zayıf
düşürebilirsin, bastırabilirsin, kandırabilirsin,
egemenliğine de alabilirsin, ama tümden yok edemezsin.
Doğa olmak böyle bir şeydir.
Toplumsal doğa en çok kadın gerçekliğinde dile gelmekte
ve kendisini kadın etrafında yapılandırmaktadır. Kadın
geriletilebilir, zayıf düşürülebilir, çok kapsamlı
kölelik statüsüne alınabilir; fakat doğası gereği
toplumsallığın gelişimi ve varlığı kadın etrafında
gelişmektedir. Kadın her zaman toplumsallığın kurucu
doğasıdır. Kadına dayalı gelişen toplumsallığın
kendisini savunma ve var etme tarzının özünde feminen
olacağı açıktır. Kadının direniş ve var olma-yaşama
tarzı ile toplumun direniş ve var olma tarzları aynıdır.
Her şeye rağmen, her türlü saldırılara karşın, son ana
kadar da ve bütün gücüyle yaşama tutunma, çoğaltma,
yaratma, kendini çok çeşitli görünümler ve biçimler
altında ifade etme, ortaya koyma ve ölümüne bağlılık,
fedakarlık ve direnç gösterilmektedir. Toplum da, kadın
da tıpkı büyük kayalar altında da olsa, her an kayayı
yarıp da bahara çıkacak narin bir çiçek veya ağaç gibi
esnek, ama bir o kadar dirençlidir. Taşı bağrına basıp
da çıkan ağaçlar gibi adeta.
Başından beri toplumun kendisini savunmanın ve var
etmenin yol-yöntemleri vardır. Bunların kadın eksenli
olması toplumsallığın kadın temelli gelişmesiyle
alakalıdır. Her şeyden önce farklılıklarla baş etmenin,
bunları toplumsallığı zedelemeyecek bir şekilde bir
arada tutmanın yol ve yöntemlerini oluşturmak, gerekir.
Yine özellikle yaşam ihtiyaçlarını karşılamada birikime
izin vermeyip, eşyaları kullanım değerine ve ihtiyaçlar
doğrultusunda dağılımını esas alma, değişim değerini
tanımama, kabul etmeme, değişim ve takas yerine hediye
alış verişini ahlakın bir parçası olarak ele alma bu
yöntemlerin en başta gelenleridir. Özellikle maddi
birikim karşısında oldukça katı tabular ve kurallar
konulmuştur. Kabile veya topluluk içerisinde otorite,
tecrübe sahibi olan ve öncülük rolü oynayacak kişiler
başta herkesten daha fazla elinde bulundurduğu ürün ve
malzemeleri dağıtmak zorundadır. Yine farklılıkları
derinleştirebilecek korku, şüphe, güvensizlik gibi
konularda yeni yetişen bireyin korkularıyla yüzleşmesi,
bunlarla baş edebilmesinin ve aşmasının yol ve
yöntemleriyle özgüven ve özsaygı gelişimine önem
vermektedirler. Bu anlamda birey bu eğitimlerden sonra
toplumsallığa katılım sağlayabilmektedir. Zaten kadın
ağırlıklı bir geniş aile yapısı mevcuttur. Ana-kadın ve
çocukları ile kardeşlerinden ve kardeşlerinin
çocuklarından oluşmaktadır. Cinselliğin tabu haline
getirilerek sınırlandırılması, bunun belli kurallara ve
gelenekler halinde yerleşik bir kültür haline gelmesini
de bir toplumsallaşmanın gelişiminde esastır. Hem
özgürlük potansiyelinin zeka düzeyinde gelişiminde ve
hem de ilişkilerin kültürel nitelik kazanmasında bu tür
düzenekler, kurallar toplumsal varoluşun temel
kaynağıdır. Bu konuda tamamen kadın irade ve karar
sahibidir. Çocuğun toplumsallığa hazırlanması daha
ağırlıklı olarak kadının sorumluluğu altındadır.
Ekolojik bakış öndedir.
Ölüm toplumsal doğanın bir parçasıdır, ölüm bir bilinç
ve doğa olarak içselleştirilmiş toplumsallaştırılmıştır.
Yaşamın doğal bir eşiği gibidir. Gizli-saklı, yaşam
alanlarından özenle uzak tutulan, kanıksanmış,
unutulmaya bırakılmış veya aşırı korku yaratacak bir
olgu değildir. Çocuklar adeta ölüleriyle birlikte büyür,
onların ruhundan bir parça kendi ruhlarına geçer. Artık
dilin gücü keşfedilmiş, kelimelere kutsallık
atfedilmekte ve her sözün ruhu olduğuna, bu ruhun
yapıcı-n yıkıcı, değiştirici-dönüştürücü gücüne
inanılır. Bir iletişim aracından çok öte anlamlar
yüklenmektedir. Özgürlük kadar değerlidir. Söz güçtür.
Onun için toplum en güzel dille ifade edilmek, kendisini
kimliklendirmek ister. Öncü olabileceklerin en güzel
dile, şiirselliğe sahip olmasını, hitabetin güçlü
olmasını, büyülü sözlerle ruhları etkileyebilmesini ve
harekete geçirebilmesini şart koşar. Öncü sadece maddi
birikimini dağıtmak zorunda değildir, aynı zamanda
ruhunu ve ruhundan gelen gücünü, şiirsel dili, ritmi ve
dansıyla aktarmak zorundadır. Toplum öz yaratımı olarak
kendi dili, kendisini adlandırdığı ve bütün algılarıyla
kendisini seyrettiği, dinlediği, duyumsadığı bir
yansımasıdır. Dilin yaşamla bağları çok güçlüdür.
Farklılıkların yaratabileceği yanlış büyümelerin, ya da
ezikliğin, büzülmenin, küçülmenin zemini olabilecek
ötekileştirmelerin önünü almak için cinslerin rol
değişimleri kurgulanır, kutsanır, özdeşleştirilir. Bu
sembolik bir özdeşleşmedir, fakat toplumsal anlamı,
yüksek bir sosyalizasyon gücünü ve iradesini
yaratmasıdır
Doğanın, tarihin ve toplumun büyük yaşam gücünü, dilini
ve direncini görmemek, yaşamı çok aşırı tekilliği
içerisinde günümüzün adeta yıkıma uğramış ezici, sert,
donmuş ve kapkara yüzüyle kavramak çok felç edicidir;
hatta delirticidir. Özgürlük arayışını ve diyalektiğini
toplumsallığın oluşumunda aramak; daha da öte,
doğayla-evrenle birlikte ele almak özgür yaşam
umutlarını ve potansiyellerini açığa çıkarmaktadır.
Yaşam konusunda en büyük güç, insanın toplumsallığıdır.
İnsandaki anlam derinliği ve gücü olmaktadır. Neye nasıl
ve neden anlam verdiği insandaki metafiziği ifade eder.
Kültür insana bu anlam gücünü verir. İnsanı toplumsal ve
tarihsel kılan özünde bu metafizik olmaktadır. Toplumu
ve tarihi bu kadar güçlü kılan da özünde budur.
Kültürün temel kaynaktan, hem tarih ve başlangıç
itibarıyla hem de güncel toplumsal kimlikleşmesi veya
gözeneği olarak anadan çocuğa akış daha yoğun ve daha
canlıdır. Ana-çocuk bağı bu anlamda toplumsal kültürün
sürekliliğinde, değişiminde daha esastır. Ana-kültürü
hem dilsel anlamda, hem duygu yoğunluğu, yaşamsal bağ,
kimlik oluşumu anlamında bir köktür. Kök; doğaya
bağlayan göbek-bağı, doğadan gelen her şeyin akışını
sağlayacak, bunu sese, duyulara, kokulara, bakışlara ve
sezgilere aktaracak, kendine ilişkin bir bakış
oluşturacak, kendi farkındalığını sağlayacak temel bir
bağdır. Başta anne, çocuğun içine doğduğu, onu
çevreleyen yaratılmış evrenin kendisidir; verendir, her
şeyi bilendir, besleyendir, anlayandır; çocuğu evrene
bağlayan göbek-bağı olarak anne, uzun zaman bu rolünü
sürdürür. Doğa kendi potansiyelleri ile farklı
oluşumlara yol açmaktadır. Aslında doğa bir nevi sürekli
doğurmaktadır. Beslemektedir ve kendini aşacak olan
potansiyeli ortaya çıkarmaktadır. Buradaki ekolojik -
feminen karakteri felsefik-bilimsel ifadeye kavuşturmak
temel bir sosyal bilim görevi olarak durmaktadır.
Modernitenin kavramsal çerçevelerini ve kalıplarını her
düzeyde aşmak, yeni ve derinlikli toplumsal-tarihsel
anlamlar ve özgür düşünce-ifade alanlarını ortaya
çıkarmak klasik pozitivist sosyal bilim anlayış ve
kalıplarını aşmayı gerektiriyor. Kaba-materyalist ve
olgucu-eril doğa ve toplum anlayışlarının insanın yaşam
kaynağına-gücüne ve özgürlük potansiyeline ne kadar
büyük bir darbe vurduğunu görmek gerekiyor.
Demokratik Modernitenin bu çerçevede bütünlüklü ve doğal
diyalektik bakış açısı ve anlam gücü liberalizmin toplum
kurgularını ve inşalarını, birey-toplum
karşıtlaştırmalarını, mutlakıyetçi, olgucu ve
determinist bütün zihniyet kalıplarını kırabilme ve aşma
gücündedir.