|
ÖLÜMSÜZLÜĞÜN OTU ARAYIŞINA ÇIKAN İNSANIN ÖLÜMLÜ
YOLCULUĞU…...
|
Evren serbest-î bir özgürlükle refahı yaşıyordu. Tüm
büyüler yaşamın sırrı olan evrene atfedilmişti. Canlının
ruhuna büyüleyicilik nakşediliydi. İnsan ahlak ve
vicdanın dingin erdemiyle inanç ve güvenin engin
denizlerinde yüzerdi.
Demosa çalardı yürekler. Âşık ruhlarda sevgi, emek,
vefa, şevk ve coşku akardı… Bir ırmaktı İnanna’nın
saçları, uzardı (104) Me’nin tohumlarıyla. Işıldardı
Dicle, Fırat, Nil ve Pencap kıyılarında; insanlık
“varlık” gereksinimlerine kutsallıklar adardı. Toprak,
ateş, hava ve suya adak!
Ateşin ve güneşin soylu çocuk kuşağı Mezopotamya! Altın
sarısı başaklar ve güneş ufuklu tanrıçalar diyarı.
Bu arkaik diyarlar, politika harmanlardı tarih
ambarlarına. Ölüm, merhametin paylaşım mekânıydı,
mabetlerin bulunduğu asırlar sonrası Rıha da. Ortak
paydalarıydı saygı oluşumun sırlı yaşamına. Çünkü tam da
orada gizliydi anlamın büyüsü. Kültürün, bilincin,
farklılığın buluşup şahlandığı verimin acentesiydi. Her
buluş kendini keşfedişti; yağmurun, rüzgârın, doğanın
duru laboratuarlarında ki bundandı savrulan armağanlar,
hümanizm kokardı analar. Aş sınırlanmazdı içgüdü
güzergâhında. Lanetin girdabına girerdi tüm Sümerlik
saltanatlar, fazlalıklar ayıplanırdı beyin karargâhında.
Şimdi bir düş yolculuğuna çıkalım insanlığımla…
Sonsuzluğa dönüşelim, bir döngünün yılmaz sonsuzluğunu,
mevsimlerin durduğunu düşleyelim. Diyelim ki bir Nisan
ayına takıldı ayaz! Ve doğumlar çoğalttı yıldızları,
gökyüzü sönmez yıldızlarla bezendi ve ölümsüzlük
dehlizine evirildi tüm canlı ırkları. Ezelin ve ebedin
tılsımı yerleşti tüm (Logik) köşelerine. Tam da burada
anlamsızlığı düşünelim. Anlamsızlığın yarattığı ruh
hallerini, tekrarları yaşamaktan sıkılan, bıkkın toplum
bireyini; depresyon, bunalım ve intiharın zeminini.
Sürekli genç olduğumuzu düşünelim, sürekli yirmi yaş
durağında. Hangi dogmalar koşar zihin rıhtımlarımıza.
Hiç çocuk yaşlılığın arifliğini kavrayamaz, zaman buz
tutardı duygularımızda. Başka bir şimdinin efsunluğundan
mahrum olur, tüm mekânların dolu-dizgin çeşitliliği
mahremleşiverirdi. Deryalarda yaşamın iksiri tükenir,
tüm büyüler bozulur. Tüm mucizeler inanç ve umutla
yitirilirdi ki nihilizmin en yaman armağanıydı çağ
insanına. Oysa “yaşam akar” diyor, “kendini bil”
felsefesinde derinleşen bilge insan.
Şimdi akan suyu durdurmaya çalışalım insanlığımla…
Su tutulabilinir mi? Yoksa bizi de katıp, başka
zamanlara mı kayar. Zamanı kurutmaya çabalasak hızın
fırtınasına karışırız kayıtsızca. Yürüdüğümüz yollar
aynı kalır mı? Yapraklar dökülür çimenler yeşerip,
dallar budanmaz mı? İnsanlık ideolojileri aynı
döngülerde yol alsa da, uğradığımız bank ve hanlar evrim
geçirir. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğu kurallıyla.
Simdi Demiurg’un toplum mühendisliğine soyunalım
insanlığımla…
Madde ve enerjiyi olgulaştıralım kesinkes sonuçlarla ve
tüm saklı sırları görünür kılalım görecelik
kavramlarıyla. Max Planck gelsin masaya! Ve şaşıralım
işbaşında! Meşru müdafaasına tanık olalım ışığın. Ve
enerjinin refleksiyle boğulansın güz perdelerimiz.
Einstein’ın inanmazlığında palazlansın fikirlerimiz.
Evrensel toplum tarihinin iç içe geçmiş ucu açık
bütünselliğine hayranlık duyalım… ve zamanın oluşturucu
hakikatiyle kuarklara uzanalım. Farklılığın renk cümbüşü
dolsun avuçlarımıza. Kargaşa kaosun da ahengin uyum
düzenine, ahenkli uyumun kaotik karmaşasına sanık
olalım, mikrodan kozmos evrene dek açılan.
Şimdi zihniyette ideolojiler yolculuğuna çıkalım
insanlığımla…
Yerküre deki tüm canlılarda var olan zihniyete insan
evreninde, bir depo olarak betimleyelim. Her tür
bilgi-ideolojilerine âşık işlevsel bir depo. Hangi aşıyı
yaparsak öyle ürün verir bitki çekirdeği ve bu yüzdendir
ki tarih koca bir silah doğurur beşeri çağlarla, tetiğe
basarak görevini yapan işlevselliğe açar yaşam
sacayaklarını. Her şeyi bildiğimizi düşünelim pervasızca
merakımızın, ilgimizin, arzu, şevk ve tutkularımızın
bitip tükendiği yeri. İşte pozitivizmin en sığ
dinciliği. Asıl ölümün zemheri ayazında, “felsefenin
sefaletinde” kulaç açılsın yok oluşun yabancılaşmanın
oryantal şafağında.
Bir ilk gecenin (devlet) uyuşturan şarabıdır
insanlığıma!
Silikleşmiş mutlak bir bellek tüm hafızalarda. Soykırım
bir toplum-kırım volkanik yanardağlardan taşan. Medyum
bir fahişe süresi medeniyetli uygarlılarda, soyluluğunu
yitirmiş bir çocuk soysuzluğun (piç) tufanında! İşte
(tüm tanrısallık adına, kutsallıklar adına, insan
çocuklarının söz söyleme hakkı bitmiştir) farkına
varışın insan panayırında prangalara vurulan. Tüm
kahırlı sancılı anlamsızlık diyarı doğalarda sürerler
vahşetin dehşetini, yaşar yanlış olan bir yaşama kaçak…
Sorumsuz bir toplumun serseri bir mayını patlattığı
andır Araf!
Dağılır zaman, dağılır katman, amorflaşıverir tüm
canlılar. Erozyona uğrar parçalanmış nötrle kırlar.
Oysa yaşam bir bütündü insanlığımla…
Evrenin aşığı olduğu insan, evrensel toplum tarihinin
diline dönüşürdü tanrıçalar bağrında -ki bundandı tüm
çocukların anasıydı Kürdistan.
Şimdi günümüzün Newyork’u dünümüzün Uruk’una çıkalım
insanlığımla…
Me’lerin dağ kavşağına ve gişelerde rekor kıran evrenin,
insan canlısında ki ihanetine bir bilet keselim Oscar
ufkunda. Sahnede Gılgameş semalarda İnanna yer bomba,
gök çatışma, perde arkası Enki ölüm kucağında. Tüm
arayışlar mutluluğa ulaşma çabasında ve ölümsüzlük otu
arayışına çıkan Gılgameş’in ölümlü sokağının son kapital
ocağında.
Şimdi ihanetin rahmine inelim insanlığımla…
Çarpıklığın urunu söküp, yanlışlıkların kırıntılarını
toparlayalım. Kaybettiğimiz yerde arayalım kendimizi,
oradan başlayalım tarihin bilinçli yaşama adaklar
bağlayalım dilek ağaçlarında. Huzurun sarhoş anı olurken
evrensel yaşamın gizemli, sırlı büyüsünü çizmeyelim boz
rengi cam parçalarında ve unutmayalım alı ve olgu’nun
bütünlüklü iksirini…
Şimdi serbest-i bir özgürlükle vicdani (umut)
sorumluluğun dingin zamanına bırakalım heyecanla vuran
yürek çarpıntılarımızı… ve İMRALI’ya ulaşalım
insanlığımla…