|
BEN DE ATEŞİN VE GÜNEŞİN ÇOCUĞUYUM…
|
2011 yılını geride bırakırken arkamıza dönüp
baktığımızda karşımıza çıkan Arap Baharı 18. Aralık
2010’dur. Başlangıcında baskıların artık kendisini tüm
ağırlığıyla insanların nefesine sıkı sıkı sarılırcasına
geldiği anı anlatır. Genç bir yürek bu baskılara
dayanamayıp bedenini ateşe verir. Kelimeler halkın bu
soluksuzluğunu anlatmaya yetmez. Çünkü artık halk baskı
ve sömürüden bıkmıştır. Baskıdan kurtulmak için dilekçe
vermekten resmi kuruluşların peşinde zaman öldürmekten
ve en önemlisi de saldırının resmiyetten geldiği
resmiyetten huzur istemenin anlamsız olduğunu iyice
kavrandığı bir andayız. Önce insanlar ortak öfkelerin
deryasında bilenirler acılarıyla ve bedenlerini ateşe
vererek baskı ve sömürüye karşı bir ses olmak isterler.
Ama bu halkın baharı olması için yeterli değildir. Yanan
sadece bir beden değildir bir başkaldırının sözlere
dökülerek yaşam bulmasıdır. Düşünceler aynı acıyla,
öfkeyle yoğrulduktan sonra ortak isyanın bayrağını
yükseltirler yüreklerinde. Artık yitimden korkma zamanı
değil, geleceği özgürleştirmenin heyecanı sarar
bedenleri ve meydanlar saatlerce günlerce dolup taşar.
Ta ki baskının, sömürünün kalesi olarak görülen her yer
halk tarafından ele geçirilinceye kadar devam eder bu
çığlık. Ortadoğu’da böyle bir çığlık yükseldi. Ortadoğu
uzun bir baskı ve sömürüden sonra baharın coşkusunu
yaşamak istiyor. Bunu da kendi mücadelesi ve emeğini
sahiplenerek yapmak istiyor.
Ortadoğu da isyana kalkan her halk özgürleşti mi diye de
sorulabilir. Bunu yapan her halk elbette ki
özgürleşmedi. Ama baskı ve sömürüye kurbanlık bir koyun
gibi boyun eğmeyeceğini de haykırdı. Bir özgürlük
rüzgârı Ortadoğu’yu sarmış durumda. Yüreklerin hepsinde
baskıya sömürüye yeter diyen çığlıklar yükselmekte. Ama
işte halkların baharı olması için tüm toplumun yüreğinde
yanan ateşin birleşmesi gerekiyor ki ateş yükselsin ve
baskıyla birlikte sömürüyü de küle çevirsin. Bunun ateşi
birçok ülkede yakıldı ve yakılmaya devam da ediliyor.
Kışa kapı araladığımız bu günlerde baharı kucaklamak ve
halkların baharını taçlandırmak için önce tarihimizden
günümüze akan hasretlerimizi ve öfkelerimizi iyi
okumamız gerekiyor. Taçlandırmamız gereken nedir? Neden
halk olarak ayaklanmalıyız? En önemlisi de neden
Kürt-Türk ve diğer halkların hepsi birlikte kalkmalı ve
baharı selamlamalı? Biz Ortadoğu halkları olarak
yıllardır acının, ihanetin ve savaşın tarihini yaşadık.
Yüreklerimiz sürekli acıyla kavruldu, gözlerimiz hep
hasretle baktı gelecek günlere. Huzurumuz, geleceğe
ilişkin düşlerimiz sürekli savaş naralarının altında
ezilip durdu. Bunun tarihini saymaya kalksam ki
biliyorum sayfalar yetmeyecek. Ama mücadelemizin
kapısına dayanan halkların baharını selamlamak için ne
kadar çok gerekçemizin olduğunu hatırlamakta yarar var.
Çünkü biz sadece Kürtler olarak bu baskı ve sömürüye dur
demedik, biz halk olarak, kadını-erkeği, genci, yaşlısı,
Hewraman’ı, Soran’ı, Zaza’sı, Kurmanc’ı, Loru,
Kelhorisiyiz Kürdün. Arabı, Türkmeni, Lazı, Acemi,
Ermenisi, Azerisi, Farsı’yız vb Ortadoğu`nun. Özgürlük
çağırısı sadece biz Kürtlere değil diğer halklara da
yani özgürlüğü arayan her yüreğe kapıları açan bir
felsefemiz vardır bizim. O nedenle genç, yaşlı, kadın,
erkek ve aklımıza gelebilecek her halktan mücadelemize
katılımlar yaşandı.
Kendi mücadelemizin tarihi sayfalarını çevirirken her
sayfada halkların baharını selamlayan başka bir halk
devrimcisiyle yeniden yeniden karşılaştık. Burada
isimlerini saymaya yetişemem ya da halkları için vermek
istedikleri mücadelenin sınırlarını anlatmaya gücüm de
yetmez. Ama her halktan bu özgürlük çağırısına akan
birkaç yüreğin sesini de aktarmadan geçemem. Zaman
halkların baharı ise onların seslerini yeniden duymakta
ve öfkelerimizi baskıcı ve sömürücü güçlere karşı
bilerken bir daha hatırlamakta yarar var. Çünkü
meydanları bekleyen eylem halkların baharını
selamlayacak olan emeğin taçlandırılması olacaktır. Bu
konuda önderliğimiz “2012 yılı halkların baharı
olacaktır” sözleriyle öngörüsünü dile getirmiştir.
Önderliğimizin öncülüğünde yükselen özgürlük
mücadelesinin özgürlük çığlığına sesini katanları
yeniden hatırlayacak olursak:
Haki Karer, Ordu Ulubeyde 1950 yılında doğdu. İlk, orta
ve liseyi Orduda okudu. Üniversiteye A.Ü. Fen
Fakültesinde başladı. 1970 sonrası gelişen devrimci
gençlik hareketinde etkilenen Haki Karer, kısa sürede
devrimci düşünceleri benimsedi. Aynı süreçte Kemal Pir
ve Başkan APO ile tanıştı. 1973te ADYÖD’te organizatör
düzeyinde sorumluk üstlendi. 1976 Dikmen toplantısında
alınan ülkeye dönüş kararıyla birlikte önce Batmana daha
sonra Antep’e gitti. Antep’te başarılı bir pratik
sergiledi. MIT’in kontrolünde kurulmuş olan "Sterka Sor"
adlı kontra örgüt devreye sokularak, Haki Karer,
Antep’te Alaattin Kapan adlı unsurla tartışmaya davet
edildi. Randevu Mayıs ayının 18’inde Antep’in bir
kahvehanesinde gerçekleşti. Hazırlanan bu çirkin tuzak
sonucunda, 18 Mayıs 1977de Haki Karer şehit edildi…
Önderliğimiz Haki Karer için o dönem şu değerlendirmeyi
yapar: "Kürdistan devriminin gereğini kavradığı andan
itibaren üniversitenin son sınıfını terk edip yatağını
sırtladığı gibi, hiç tanımadığı ülkemize yönelmekte
tereddüt etmedi. Beş kuruşu olmadığı zaman hamallık
yaparak mücadeleyi yürüttüğü günler az değildir.
Kendisini yakından tanıyanlar en yırtık elbiseleri
kendisinin giydiğini, aylarca tek öğün basit bir
kahvaltıyla yaşadığını unutmazlar. Tüm olumsuzlukların
aşılması için çevresine bir esin kaynağıydı. Yanında
bulunanlar zamanın nasıl geçtiğini fark etmezlerdi.
Onunla her zaman birlikte yaşamaya can atarlardı."
Önderliğimizin; "iliklerimize kadar sarsıldık, parti
olmaya karar verdik" dediği, mücadelemizin partileşme
sürecine girdiği olaydır. Böyle temel halkalar var
tarihten günümüze bize anlamlı yaşamın kapılarını açan.
Böyle bir mücadele gerçekliği büyük cesaret fedakârlık
ve direngenlik istedi. Kan pahasına, şahadeti göze alma
pahasına yaşanıyordu bunlar. Bu yoğun ayaklanma ile
birlikte tutuklamalar da başladı. Tabi ki halkımızın
direnişi bitmedi alanlara yayılarak zindanlarda devam
etti.
Kemal Pir: “Beni doğal PKK üyesi olarak kabul
edebilirsiniz. Ben PKK’nin kuruluşuna katılmadım. O
dönemde cezaevinde idim. Katılmak isterdim yalnız. Yani
PKK adında bir örgütü kurmayı ve onun merkez komitesinde
de görev almayı kabul ederdim. Ancak çeşitli nedenlerle
ben böyle bir görevde ne bulundum, ne de böyle bir
örgütün kurulmasına katıldım. Yalnız genel anlamda bu
hareketin ideolojik, politik görüşleri aynı zamanda
benim görüşlerimdir de. Bu açıdan da benim bu harekete
yıllarımı, neden katıldığımı izah etmek istiyorum. Ben
yoksul bir aile çocuğu olarak dünyaya geldim ve 12 Mart
döneminde Türkiye’de devrimciler öldürülüyordu. İdam
ediliyorlardı. Halk üzerinde gerçekten büyük bir baskı
vardı. Ben de o yıllar öğrenciydim. 1972 yıllarında
öğrenciydim. Ben bunların gerçek nedenlerini araştırmak
istedim ve Türkiye’de de bir eşitsizliği görüyordum
Dünyayı tanımak, benim için bilmek, tanımak yetmiyordu.
Dünyayı değiştirmek gerekiyordu. Değiştirmek içinde
mücadele etmek gerekiyordu. Ben aynı zamanda sadece
bilen bir insan değil, bilen, araştıran bir insandan
ziyade dünyayı değiştirmek için mücadeleye katılmanın da
gerekliliğine inandım ve mücadeleye katılmak istedim.
Dünyada hüküm süren eşitsizlik var. Bu eşitsizlik
kapitalizmden kaynaklanıyor. Kapitalizmin en üst aşaması
emperyalizme karşı mücadele, emperyalizme ve kapitalizme
karşı mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı
mücadele, sosyalizm için mücadele. Buna karar verdim.”
Böylece direnişin kıvılcımları alevler şeklinde
yükselmeye devam etti. Kemal Pir bedenindeki son
hücrenin ölümüne kadar direndi…
Kemal Pir “Halbuki ben tam bağımsızlıktan yana olan bir
insandım. Ve bu durum ulusal onuruma dokunuyordu. Bunun
da etkisi vardı, üstelik ülkemizde çıkan yeraltı
servetlerin çoğunu ülkemizden götürülüyordu. Bize mamul
maddeler satmaya çalışıyorlardı, ara malları
üretemiyorduk. Bizde montaj sanayi gelişiyordu. Bilim ve
teknik geliştirilmiyordu, beyin göçü vardı, ülkemizde
yetişen beyinler yabancı ülkelere götürülüyordu. Ülkemiz
gelişmiyor halkımız geri kalıyordu. Halkımız sefalet
içindeydi. Ve emperyalizm ülkemizden bu tür şeyleri alıp
gittiği için halkımızın gelişmesi mümkün olmuyordu.
1972’lerde ortaya çıkan ve bu gün PKK hareketi olarak ta
bilinen bu hareket bir örgüt değil, ideolojik, siyasal
bir akımdı. Bu hareket toparlayıcılık vazifesi
görüyordu, toparlayıcıydı.
Şimdi, Ortadoğu halkların mozaiği, Elamlar, Asurlular,
Sümerler, Akadlar; bütün bunlar Mezopotamya’da yaşıyor.
Mezopotamya aynı zamanda uygarlığın da kaynağı
uygarlığın merkezi. Dicle ve Fırat nehirlerinin
bulunduğu yer ilk sınıflaşmamın olduğu, bilim, sanat ve
bilim ürünlerinin ortaya çıktığı alan Mezopotamya'dır.
Kürtler ise burada yaşıyor; yani bu konuda bilimsel bir
sürü iddialar var. Bazıları yerli toplumdur der.”
şeklindeki mahkeme savunma tutanakları tanıktır
bedenlerle ödenen bedellere…
Önderliğimiz üzerindeki tecrit ve Kürtlere yönelik
baskıları protesto etmek amacıyla 24 Mart 2006 akşamı,
bedenini ateşe vererek yaşamını yitiren Yunanlı
Elefteriya Fortulaki yerden yükselttiği sözler
bedenimizdeki tüyleri diken diken etmektedir. O
özgürlüğün sesine kendi sesini eklemek isteyen bir
özgürlük sevdalısı olduğu kadar sömürüye boyun
eğememenin ve halkların baharını selamlayan bir yürekti.
Kendi eliyle yazdığı son mektubunda şu dizeleri hala dip
diri yankılanmaktadır yüreklerimizin içinde.
Efterelya:"Kimse güneşimizi karartamaz", "Kürt halkı ve
Başkan APO’nun özgürlüğü tüm dünya halklarının
özgürlüğüdür" , “Yaşasın halkların kardeşliği, Yaşasın
barış”, “Viyan yaşamdır!'' mektubuna son vermeden önce
yaşam sevgisini ve düşüncelerinde ayaklanan halkların
dostluğunu anlatan sözleriyle devam ediyor.
“Evliyim, iki çocuğum var. Ben Şiwan’ı (eşi) çok
seviyorum. Arzum üniversiteyi bitirip, PKK üyesi olmak.
Eğer isteklerimle birlikte yapabilseydim, gerilla
olacaktım. Son kararım siyasetçi ve PKK üyesi olmaktı.
Savaş için değil, yaşamı seviyorum. Annemi, babamı,
Kürdistan’ı, Kürt dilini ve kültürünü, arkadaşlarımı ve
PKK tarihini seviyorum. PKK tarihi ateşten tarihtir.
Sıcak selamlar büyük Önder Abdullah Öcalan’a, Kürt
halkına, tüm siyasi tutsaklara, Kürdistan dağlarındaki
Halk Savuma Güçleri gerillalarına...
Annem bana Yunanistan’ı sevmediğimi bu yüzden Kürtçe
konuştuğumu söylüyor. Anneciğim ben Yunanistan’ı
seviyorum, burası benim memleketim. Kürdistan’ı da kendi
yurdum gibi seviyorum. Ben Yunan dilini çok seviyorum,
ama Kürtçeyi de anadilim gibi seviyorum.
Anne, anneciğim, halkların kardeşliği çok güzel bir
şeydir. Kürt halkı halkların kardeşliği için mücadele
ediyorlar. Halk Savunma Güçleri, Kürtlere işkence eden,
yaşlı, kadın ve erkeklere ceza veren, çocuklarını
öldüren Türk askeri ve polisine karşı mücadele ediyor.
Kürtler insan gibi yaşamak istiyorlar. Şehit aileleri ve
Barış annelerinin ellerinden öpüyorum. Tüm Kürdistan ve
Ortadoğu şehitlerine selam. Bu yıl Newroz’u kutluyorum
ama biraz geç, Zekiye Alkan gibi, Sema Yüce gibi, Ronahi,
Berivan ve Rahşan Demirel gibi ve diğer yüce eylemlerde
bulunanlar gibi. Kararlılıkları Kürt halkı ve
Kürdistan’ı yüceltti. Kürtlerin tarihini büyüttü.
Canım ve yüreğimle ELEFTERiYA”
Halkların bahara açılan kapısı herkese açıktır yeter ki
içine girmesini ve baharı selamlamasını bilelim.
Adı Soyadı: Eser ALTINOK
Doğum yeri ve tarihi: 16.02.1974, Berlin
Şehadet yeri ve tarihi: 05.01.1998, Koblenz Askeri
Hastanesi / Almanya
Özgürlük çağırısı öyle bir duygudur ki mekânları
değiştirerek ondan kaçamaz saklanamasın. Gözlerini
kapadığın yerde yüreğinin içindedir. Gerçeğin aynasında
kendisine korkusuzca bakabilenler bilir bu gerçekliğin
yakıcılığını. Biz değil onlar kendi dizeleriyle
yaşamlarındaki duruşlarıyla anlayarak anlattılar. Bedeli
ağır olsa da bunu ödemekten hiçbiri çekinmedi. Çünkü
karşılığında halkların kardeşliği özgürlüğü vardı devam
edecek olan…
Eser Altınok: “Değerli Anneciğim! Senin acın, senin
üzüntün kadar ben de üzgünüm. Sana ilk defa evlat
kaybetmenin acısını verdiğim için üzgünüm. İnan anne
sana bu acıyı vermek istemezdim. Ben gerilla sende
yurtsever bir anne olsaydın, cenazemde zılgıt çeker,
halay çekerdin. Fakat gerçek öyle değil. Bizim
acılarımızın değeri nedir? Biçimi ne, özü nedir? Sana şu
kadarını söyleyebilirim; her acı olayın kaynağı
düşmandadır.
Düşman sadece acıyı yaratmıyor, onu yönetiyor. Evet,
insanlık bu durumlara kadar gelecek bir varlıktır. Dünya
insanlığı acıyla doğmadı, sadece bugün böyle bir
aşamadan geçiyor. Gelecekte acı denen karanlıkta ortadan
kaybolacak. Çünkü insanlık acıyla başlamadı, huzurla
başladı. Dolayısıyla huzurla da bu kavga sonuçlanacak.
Çünkü her başlangıç sonucu belirler. Başlangıç sonucu
bağrında taşır ve sonuç yaratılınca onu doğurmuş
sayılır. PKK Genel Başkanı Abdullah Öcalan şunu
belirtiyor: "PKK değiştirilemez. PKK nasıl başlamışsa
öyle de bitecek." Dünya insanlığı acıyla başlamadı
hayatına. Günümüzde böyle bir aşamadan geçiyor, acı
çekiyor. Fakat bu her zaman böyle olacak biçiminde
umutsuz bir duruma girmeyi gerektirmez. Niye? Çünkü
başlangıcı böyle değildir. Sonucun başlangıca benzemesi
için müdahale gerekir. Düzen kanunlarına karşı çıkmış
bir insan nasıl ki kanunların geçerlilik kazanması,
iktidar biçiminin yarışması olan bu kanunların işlemesi
ve ayakta tutulması için yargılanıyorsa her başlangıç
sonucu belirler kanununun da oturtulması başlangıç
tarzını bozanların cezalandırılmasını gerektirir. PKK
içi sınıf savaşımı, acıyı ortadan kaldırmaya
çalışanların, acıyı ayakta tutmaya çalışanlarla
giriştiği savaştır. PKK'nin başlangıç tarzını bozmaya
çalışanlar bir tarafta, PKK Genel Başkanı Abdullah
Öcalan bir tarafta. Bu iki tarafın PKK içinde
yürüttükleri savaş düşmana karşı yürütülen savaştan daha
yoğundur. Bu yoğunluğu ben kendimde hissettim, her gün
yaşadım. Yeni bir kişilik müdahale ile gerçekleşir. Yeni
bir kişiliğe kavuşmak, duygu dünyasını yeniden
biçimlendirmek beyni yeniye göre ayarlamak, bunların
hepsi müdahale ile olur. Çünkü politika pratik bir
alanı, yani müdahale sahasını ifade eder. Politik
kişilik eksiklikleri görüp değiştiren, müdahale eden
kişidir, politikanın başka bir anlamı yoktur. Ben
PKK'nin P'sini bile doğru temelde anlayamadım. PKK'yi
sadece düşüncede yaşadım. Bendeki PKK'nin politik
terbiyesi değil, düşmanın politik terbiyesizliğiydi. Bu
terbiyesizliğin en açık biçimini, hiç saklamadan düşmana
teslim olarak ortaya koydum.
Evet, ben senin oğlunum, fakat sen çayını içtiği,
pilavını yediği insanları hapise attıran bir oğlu nasıl
seversin. Kendine isyan etmen lazım. Bırak benim çocuğum
demeyi, benim yüzüme tükürmen lazım. Yani onlar Kürttür
diye doğrumu yaptım. Kürtler insan değil mi? Hangi
nedenden olursa olsun, suçsuz insanları düşmana teslim
eden düşmana bilgi veren kişi, kişi değil kişiliksizdir.
Fakat senden istediğim, Serxwebun'dan ve kitaplardan bu
konuda bilgi sahibi olman. Bu konuda bilinçlendikçe acın
azalacak, dolayısıyla bilimselleşecektir. Benim ölümümü
acıyla karşılıyorsun, ortasında dönüş yapmaz bu acıyı
bilimselliğe kavuşturamazsan ömür boyu bu acıyla
yaşarsın. Yurtseverleşeceksin, Kürdistan halkını
seveceksin anne. Bu, bütün aile üyeleri için de
geçerlidir. Yurtseverleşin ve savaşı yaşayın. İhanet
kişiliği sevgi ve saygıya karşı saldırganlıktır,
düşmanlıktır. İhanet her zaman arkadan vurmaz, insanın
iki kaşının arasından vurur. Ben sadece Kürdistan
halkının ihanetçisi değilim. Ben dünya insanlığına
düşmanım.”
Özgürlük ve halklar karşısında kendini öyle bir
sorgulaman gerekiyor ki sadece bir değil binler
karşısında yüreğin açık olmalı, sevgin, yaşama saygın
yaşamının her yerinden okunmalı diyerek yaşamlarının her
anını sorguladılar.
Eser Altınok: “Eski Kürdün kurumuş, kurutulmuş çiçeğinin
bir yaprağıyım. Ki ben bu çiçeği canlandıran deryanın
bir damlası olmak istedim. Ben ucuz kahramanlık peşinde
koşmuyorum. Ben onurunu tekrar kazanmaya çalışan bir
insanım. "İtirafçı" düşüncesi benden hiçbir zaman eksik
olmadı. Dönem dönem geldi, dönem dönem de tekrar kaçtı.
İki yıldır bu böyle. Ben pişmanlık yüzünden ruh hastası
olmuş biriyim, evet demek ki bir damla insanlık var
halen bende. Dolayısıyla hastanede damarlarımı
kesmiştim. Sen geldin "neden intihar ediyorsun, biz
varız" demiştin. Anne sen belki pişmanlık duygusunun
sıcaklığını ruhunda hiç keskin bir biçimde hissetmedin.
Bu öyle sürekli bilinçte olan bir duygu değildir. Senin
ruhunun insanın ruhunun bir köşesine saklanır. Bu
duygunun ruhtaki egemenliğini engelleyen diğer
özellikler ki bunlar güçlü özelliklerdir, zayıflamaya
başladığı güçlülüğünü yitirdiği zaman saldırıya geçer ve
ruhu zapt eder. Duygu ve düşünceyi eliyle tutar. Bu
süreçte, pişman olduğun olayı, durumu bunun biçim ve
özünü haklı çıkaran duygu ve düşünceler ruhta egemen
olur. Pişmanlık duygusu saman alevi gibi yanıp sönen bir
ateş değil, kimi zaman duran kimi zamansa patlayan bir
volkandır. Kendimi yakarken çok mutluyum. Çünkü bu
sefer, bu sefer bu duygunun teselli ve sinir haplarıyla
ezilmesine asla müsaade etmeyeceğim! Ateşim Newrozun
değil bu duygunun bayramı olacak! Mahkemelere çıkaran bu
duyguyu tamamıyla tasfiye edeceğimi, ortadan
kaldıracağımı, düşmanla teori ve pratikte tamamıyla
birleşince bu duygunun duygu olmaktan çıkacağını sandım.
Ve mahkemelere de bu hedefle çıktım. Oysa ruhumun bir
köşesine saklanmış. Bunun saklandığı bu köşe PKK'nin
ruhumdaki izidir. PKK böyleymiş. Bir defa ruha girdi mi
bir daha çıkmıyor. PKK ruhumda bir "toz" gibiydi. Fakat
canlandı, canlanacak. Bu sefer bu duygunun, bu yüce,
benim için insanlığımın özü olan bu duygunun bu sefer
içimdeki düşman tarafından bastırılmasına müsaade
etmeyeceğim! Tuttum, şu anda ruhuma tümden egemen,
günlerdir, haftalardır, egemendir, bırakmayacağım. Bu
sefer hayatımda ilk defa tuttuğumu koparacağım! Bunu
yaparken onurumu kurtarmayı hedefliyorum. Bu duyguyu
giderecek maddi şartları yine pişmanlık duygusu hatasını
düzeltmek maddi şart arar. Bu benim için yoktur. İhanet,
düşman için gemileri yakmanın özüdür! Maddi koşulların
yokluğu bende büyük korku yaratıyordu ömür boyu. Ki
yaşım 23. Bu alnımdaki lekeyle mi yaşayacağım diyorum.
Nasıl evlenir çocuk büyütürüm? Nasıl çocuklarıma ben
itirafçı parçasıyım ben döküntü bir bozguncuyum
diyebilirim. Hangi yüzle. Eğer benim için ağlayacaksan,
bir senesini halkı için Avusturya'da hapiste geçiren
insan için ağlayacaksın, ağlayacaksın... O zamanlar
temizdim. Benim bugünümü değil, cezaevinde yattığım
anları sev. Gözyaşı akıtıyorsan, o şiirlerin üstüne
akıt. O yazılarda benim en temiz duygularım yazılı.
PKK'de kazandığım insanlık anlayışı var. PKK'yi bir ev
olarak gördüğüm için ben bu günlere geldim. Bir evde
oturup yemek yer gibi, PKK'de oturup yemek yedim sadece.
Bundan sonra ruhumdaki düşmanı konuşturmayacağım.
Pişmanlık duygusu bana şunu söylüyor. Bir hainin en
güzel yanı kül olmuş yüreğidir. Eğer yüreksizlikten,
yüreklilerin yüzüne tükürdüysen o yüreğini ateşe ver.
Ver ki, yüreğindeki kan ateş altında demlensin. Ki ben
Kürdistan köyleri boşaltılıp yakılırken, gökyüzüne
dumanlar yükselirken, o dumanı içime çekip düşmanı geri
püskürten halkımın nefesi olmak istedim. Ben bir Kürdüm.
Evet ben bir kürdüm. Ben de Ateşin ve Güneşin çocuğuyum.
Fakat ben Mazlum DOĞAN, RONAHİ ve BERİVAN… Onların
ateşi, dumanı, külleri Kürdistan halkına yol gösterdi.
Ben kendi onurumu, insanlık onuru için kendimi
yakıyorum. Aslında sana yazmak istediğim daha çok şey
var. Kendimle beraber düşmanı da yakacağım. Ben bir
kişiyi değil bir sınıfı yakacağım, içimdeki emperyalizmi
yakarken, yüreğimi küle döndürmek istiyorum. Benzini
yutar içime de akıtırsam, yüreğimi içinden yakmış
olacağım. Kaleyi içten fethediyorum. Anne üzülmeyin
Kürdistanlaşın, savaşı yaşayın...
Son olarak yazmak istediğim şudur: Çok mutluyum hiç
ağlamıyorum. Bana yapacağınız tek şey acınızı
bilinçlendirmektir.
- Kahrolsun ihanet!
- Yaşasın direniş! 05. 01. 1998 Eser ALTINOK”
Elbette ki sayfalar yetmeyecek bu halkın mücadele
tarihinde yaşananları anlatmaya. Hele kahramanlıklarını
ve eylemlerinin gerçekliğine hiç yetişemeyecek
kelimeler. Bunları bilmek ve hatırlamak için kitapların
sayfalarını değil yüreğimizin sayfalarına bakmak
gerekiyor. Vicdanımızdan yükselen çığlıklarla sayalım
canımızdan can olarak ödediğimiz bedelleri. Halen
dumanları yüreğimizi yakan, bize pervasız saldırıların
ölümlerini anlatan Mustafa Malkoç, Mahsum, Evrim ve en
son da Fırat İzgin’nin bedeninden kalkan dumanın
gerçekliği anlatır bize.
Eğer direnmenin yaşı yoksa halk baharını karşılamak için
onca nedenimiz dururken, neden önderliğimize sahip çıkma
hamlesiyle meydanları doldurmayalım. Yıkılmayı bekleyen
sömürü, baskı kalelerini yıkmayı erteleyelim.
Vicdanımızın kapısını açalım… Gülmeyi bekleyen Ortadoğu
halklarını göreceğiz ve elbette ki “önderliğimizi
özgürleştirelim, kırıma son verelim” hamlesiyle
halkların baharını selamlamak için dolduracağız
meydanları. Ölen biz iken bizi öldürmekten
yargılamalarına izin vermeyelim. Çünkü her an her sokak
başı halk olarak bizi bekleyen ölümler var, dur dememiz
gereken… “Ben de ateşin ve güneşin çocuğuyum” diyerek
yıllardır içimizde biriken özlemlerle isyan bayrağımızı
korkusuzca yükseltelim.