ANASAYFA

 

TOPLUMSAL CİNSİYETÇİLİK


Toplumsal cinsiyetçilik üzerine Tekoşin Ozan ile yapılan Röportaj

- Toplumsal cinsiyetçilikten ne anlamalıyız?
- Toplumsal cinsiyetçilik kavramı, kadının toplumda ki ezilen konumunu sorgulamayla oluşan, teorik pratik birikimlerin ürünüdür. Kadın sorununun bireysel veya yöresel değil, tarihsel bir yapı temelinde erkek egemenliği sistemleşmesinin temel bir versiyonu olduğunu ifade eder. İktidar olgusuna dayalı şekillenen, egemen sistemin toplumsal anlayışı ataerkil olduğundan, erkek cinsini merkeze alarak, tüm toplumsal ilişki düzeneğini kategorilere böler. Erkek cinsinin iktidarlaşması, devletten başlayarak aileye kadar hiyerarşik olarak kurumlaşır. Bu durumda kadınların bulundukları konum ne olursa olsun, mal-meta olmaktan kurtulamazlar. Yaşama katılım hakkı, cins kimliklerine verilen roller çerçevesindedir. Erkek egemenlikli toplumsal rollerde kadının payına düşen, evcil, zayıf cins, salt duygusal ve itaat rolü adeta kadının doğal özelikleriymiş gibi lanse edilir. Erkeğin beğeni ve sorumluluk alanına bedeni, düşüncesi, hayalleri, duyguları yani bütün varlığıyla tabi olması sağlanır. Erkeğin bedensel zevklerine göre ayarlanmış verili düzende, kadın bedeni tamamen nesneleşir. Ataerkil toplumsal sistemin başlamasıyla birlikte, binlerce yıl mitoloji, din, felsefe, yoluyla kadın köleliği topluma empoze edilmiş, kadın dahil tüm toplumsal kesimlere benimsetilmiştir. Kapitalist düzende, kadının konumu daha iyi gibi görünse de, cinsiyetçi topluma tarihte hiç bu kadar tabi olmadığı birçok kesim tarafından dillendirilen bir gerçektir. Sermayeyi tanrılaştıran kapitalist sistem, kadın cinselliğini sermayenin sadece aracı değil, kendisi haline getirmiştir. Sermaye üretiminin korkunç bir tempoya ulaşması, tüketiminde aynı hıza ulaşmasını gerekli kıldığından, moda sektörü her seferinde ayrı bir dekolteyle, adeta kadın vücudunun her parçasını taksit taksit fetişleştirir. Hiç tükenmeyen bir sermayedir kadın bedeni. Tüketimin daha direk gerçekleşen alanı olan fuhuş da, çok çeşitli yöntemlerle olağanüstü boyutlara ulaştırılmıştır. Ahlaktan en çok söz eden toplumlarda, fuhuş en üst boyutlarda yaşanır. Sermaye ile ahlak arasında, üzerinde durulması gereken, çok iki yüzlü bir ilişki vardır. Sermayenin olduğu yerde ahlaki değerlerin hiçbir geçerliliği olmazken, sermayenin kendini ayakta tutabilmesi için en çok ihtiyaç duyduğu şey, erkek egemenlikli ahlaki kurallardır. Fuhuşun geliştirilmesi için her yöntem meşru görülür, ama aynı zamanda fuhuş yapan kadınlar ‘namussuz’ olarak nitelenir ve lanetlenir.‘Namussuzluğu’ yargılayanlardır, o fuhuş merkezlerini ayakta tutan. Kapitalist toplumsal cinsiyetçi sistemde inceltilmiş egemenlik kurumlaşmasıyla birlikte, toplumsal değerlerde ciddi bir yozlaşma yaşanır. Ahlaki değerlerin daha gelişmiş bir toplumsal yapıya uygun olarak değişimi değildir söz konusu olan, ahlaki değerler ile ahlaksızlık arasında ki farkın bulanıklaşmasıdır. Toplumsal argümanlarda yaşanan muğlaklık özgürlük anlayışına da yansır. Bu sebeple, kapitalist sistem en ahlaksız sömürgeci sistem olmasına rağmen, bireycilik temelinde yükseldiği için, özgürlük yanılsamasının da en fazla yaşandığı düzendir. Kapitalist toplumsal cinsiyetçilik, ekonomik alanda kadın için tam bir faciadır zaten. Evdeki duygu ve bedeniyle geliştirdiği yoğun emek atmosferinin hiçbir değerinin olmamasıyla birlikte, yaptığı işlerin önemli bir kesimi niteliksiz emeğe dahil edildiğinden ezilen sınıflara nazaran emeği katlanarak sömürülür. Bir kadının analığından ve dişiliğinden yani kendi öz kimliğinden kaynaklı duygusal ilişki ağları dikkate alındığında nitelikli emek diye tanımlanan erkek alanlarına girebilmesi için kadınlık kimliğinden önemli oranda feragat etmesi gerekir. Cinsiyetçi toplumda kadın kimliği, kendine yabancılaşma ile itaat etme arasına sıkışmış bir kimliksizlik dayatmasını yaşar. Kimliksizlik derinleştikçe krizli yaşamın dayanılmazlığı artar. Bizim yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasında durum biraz daha karmaşık ve katmerlidir. Bir yandan gelişen kapitalizmin kadın emeğinden faydalanmak için onu dışarı çıkmaya zorlaması, diğer yandan, feodal toplumsal zihniyetin kendi iktidar alanlarını kaybetmemesi için kadının çevresinde sıkı sıkıya ördüğü sınırlar, yaşamı kadın için nefes alamaz duruma getirir. İran’ da yaşamlarına kendilerini cayır cayır yakarak son veren kadınların sayısı inanılmaz düzeylerdedir. Türkiye’ de namus cinayetleri, neredeyse günlük olarak duyduğumuz olaylardandır. Kadının ucuz iş gücü olarak yoğunca çalıştırılması, fuhuşun patlama düzeyinde yaşanması da toplumsal cinsiyetçi zihniyetin sonuçlarıdır. Tüm bunların yanında özel alan olarak kabul edilen aile, toplumsal cinsiyetçiliğin en çok kurumlaştığı ve dokunulmazlık kazandığı bir alan olarak, kadının en yoğun cinsel, psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kaldığı alandır. Bu tablodan da anlaşılacağı gibi, toplumsal cinsiyetçilik, her türlü kadın katliamının sebebi olan kadın karşıtı bir duruştur.
- Toplumsal cinsiyetçiliğin gelişiminde biyolojik gen ve toplumsal gen faktörleri nelerdir?
- Bu konuda birçok araştırma yapıldı. Ama erkek egemenlikli zihniyetin iddia ettiği gibi toplumsal cinsiyetçi sistemin gelişmesinde biyolojik yapının etkisi değildir sebep olan. Kadının bedenen erkekten zayıf olduğu veya doğum sürecinde fazla hareket edemediği için etkin olamadığı iddia edilirse şu soru sorulacaktır. Neye göre etkinlik? Söz konusu olan savaş ve kaba zorsa, kadının değil fiziksel, ruhsal yapısı da buna müsait değildir. Ama erkek egemenlikli sistemden çok daha uzun süren, uygarlığın gelişimine de ön ayak olan, olağanüstü bir teknolojik düzey yaratan neolitik dönem, kadın eksenli zihniyetin yaratımıdır. Kendini koruma ve örgütlenme temelinde çok yaratıcı olarak sistemleşmiştir. Çatalhöyük’te ortaya çıkarılan barınaklar, barışçıl ve geniş sosyal bir yaşam düzeneğinin kadın etrafında şekillendiğini gösterir. Bu konuda özellikle Mezopotamya coğrafyasındaki arkeolojik bulgular, çok gelişmiş bir anaerkil yaşam düzeninin uygarlık tarihinden daha uzun süre yaşandığını kanıtlamıştır. Dolayısıyla kadın bedeni zayıf değil, erkekten farklıdır. Fiziksel farklılık ruhsal ve düşünsel dünyadan kopuk olamayacağı için, yaratımları ve zihniyet örgüsünün de farklı olması doğaldır. Doğurganlık ve duygu yüklü olmak, yaşamın birlik içinde, güçlü yatay bir örgütlenmeyle ve estetik değerlerle şekillenmesini sağlamıştır. Kaba güce dayanmayan tamamen insan ihtiyaçları temelinde gelişen toplumsallaşmanın eseri olan bu dönem, iktidar ve egemenlik savaşlarına yabancıdır. Uygarlık,16. yüzyıla kadar neolitik dönemin birikimleri üzerinden yaşamış, ancak bundan sonra neolitiğe denk gelebilecek nitelikte yaratıcılıklara ulaşabilmiştir. Tüm bunlardan yola çıkarsak, günümüzde ki, kadının edilgenliğini ezeli ve ebedi bir durum olarak göstermenin erkek egemen zihniyetin yalanlarından biri olduğunu anlamak zor olmaz. Ama bu beş bin yıllık yalan, toplumsal genlere o kadar yoğun işlemiştir ki, sadece erkek değil, kadınlar da büyük oranda bunun doğru olduğuna inandırılmıştır. Kadınların erkeklerin ihtiyaçlarını gidermek için yaratıldığı yalanı üzerinden kurulan sosyalite, gelenekselleştirilmiştir. Ahlaki değerler, inançlar, yaşamın tüm ayrıntılarına inen kültürler adı altında iyice sarmalanmış olan kadın, hareket edemez hale getirilmiştir. Ama yine de toplumsal genler yaşanmış olan her şeyi kodladığından, hafızasız bırakılmasına rağmen ve bilinçsizce de olsa, kadın eksenli değerlerin zayıf bir biçimde varlığını koruyabilme durumu vardır. Özellikle anaerkil değerlerin çok güçlü yaşandığı bu topraklarda, söylencelerde, dengbejlerin klamlarında, yaşam alışkanlıklarında çok zayıf da olsa varlığını koruyabilmiştir. Toplumsal genlere işlenen bu iki karşıt durum, kadının içsel bir krizi sürekli yaşamasına sebep olmakla birlikte, potansiyel olarak güçlü özgürlük dinamiklerine sahip olduğunu, harekete geçmesi halinde büyük çıkışlar yapabileceğini göstermektedir.
- Birinci, ikinci, üçüncü cins kırılması nedir? Nasıl aşılacak bu kırılmalar?
- Bu tanımlar önderliğimize aittir. Neolitik dönemde büyük bir toplumsal devrim yaratan anaerkil değerlerin, iktidar ve hiyerarşi eksenli erkek egemen zihniyet tarafından çıkarları doğrultusunda çarpıtılarak gasp edilmesi ve kadın kimliğinin yitirilmesine tekabül eden döneme birinci cinsel kırılma demiştir. Kadının kimliğinin yitimi aynı zamanda ekolojik temelli doğal toplum yapısında bozulmaya yol açtı. Kadınlar erkeklerin mülkü olmaya başladıkça, sınıflı toplum sistemi gelişip, egemen ile ezilen sınıflar arasında uçurumlar oluştu. Kadına karşı gelişen şiddet, köleci toplumda ki büyük insan katliamının da habercisi oldu. Böylece toplumsal düzende oluşan kategoriler kadın en altta olmak üzere dikey bir iktidar sistemine dönüştü, kadın eksenli komünal değerler yok sayıldı. Dönemin ataerkil ideolojik organları olan zigurat rahipleri tarafından başlatılan bu yönelim yavaş yavaş topluma empoze edildi ve daha sonra antik çağ filozoflarınca derinleştirilerek sürdürüldü. İkinci cinsel kırılma; tek tanrılı dinler aracılığıyla toplumun manevi dünyasının tamamen kadın karşıtı oluşturulmasıyla devam eder. Adem’in kaburgalarından yaratıldığı iddia edilen Havva, bir yılan( şeytan) tarafından kandırılıp yasak meyveyi yediği ve Ademi bu suça ortak ettiği için cennetten kovuldukları söylenir. Bu mitolojiden yola çıkarak, kadın şeytanla özdeş tutulur, toplumsal yaşamdaki rolünün erkeğin zorunlu ihtiyaçlarını karşılamasının ötesine geçmemesi için her şey yapılır. Hıristiyanlık, Yahudilik ve İslamiyet bütün toplumsal düzen anlayış ve kanunlarını, kadınların zayıf, kandırılabilir, tehlikeli, baştan çıkarıcı olarak kabul edilmesi ve erkeğin denetiminde olması, cennette işlediği suçun cezasını hayatı boyunca çekmesi, güvenilmemesi ve şeytani yanlarından dolayı asla sınırları aşmaması üzerinden geliştirmiş ve bunu tanrı buyruğu haline getirmişlerdir. Her ne kadar bu dinler günümüzde biraz reforme olmuş ve daha yumuşak bir anlayışa bürünmüşlerse de, başlangıç aşamalarında, yukarıda belirttiğim anlayış, kanunlar biçiminde sıkı sıkıya uygulanmıştır. Ortaçağ da kadın eksenli yaşam değerlerini ifade edebilecek en ufak hareketler bile cadılık ve büyücülükle itham edilerek yakılmıştır. Toplumsal değerler ve fiziksel varlık anlamında büyük bir kadın katliamı yaşanmıştır. Dört duvar arasına sıkışması yetmezmiş gibi bir de peçelenmesi ve hareket alanının tamamen erkeğin izni dahilinde olması, hatta tanrıya olan bağlılığının bile erkeğine olan sadakat kuralına bağlanması, kadına kalan tek yaşam seçeneği olmuştur. Bu durum birinci kırılmadan da daha şiddetli adeta ölümcül bir darbe gibidir. Erkek egemen sistemde kadınla birlikte toplum ve doğa da, ‘güçlü olan, zayıfı olanı ezer’ anlayışıyla sömürülmüş, ekolojik toplumsal değerler büyük oranda tahrip edilmiş, savaş, şiddet, yoksulluk, baskı, manevi değerlerden yoksunluk ve bunların ortaya çıkardığı daha yığınla sorun, insanlığın altında ezildiği sorunlar olmuştur. Önderliğimizin ifade ettiği üçüncü cinsel kırılma, bu gidişata karşı erkek aleyhine yaşanması gerekendir. Erkek egemenlikli sisteme karşı, çözüm sürecinin kadın kurtuluş ideolojisi temelinde zihniyetten başlatılarak geliştirilmesidir. Kadın toplum ve doğanın yaşam alanlarını tüketen bu aşırı güçlenmiş erkek gerçekliğine karşı, kadın eksenli yaşam anlayışı, eşitlik ve özgürlük değerleri temelinde ortak yaşam alanlarını yaratmayı esas alır. Önderliğimiz daha önce erkeği dönüştürme ve erkeği öldürme kavramlarıyla bu çalışmaların projelendirilmesinin gerekliliğini belirlemişti. Kadın kurtuluş mücadelesinin kadını zihinsel, siyasal, sosyal ve diğer tüm yaşam alanlarında özgürleştirmesi hedefinin en önemli ayaklarından biri, erkeğin demokratikleştirilmesi ve kadın eksenli değerlere duyarlı kılınmasıdır. Toplumsal özgürlük değerlerinde, Kadın cinsinin tek başına özgürleşmesi yada izole yaşam alanları yaratması doğru ve mümkün olmayacağına göre erkeğin dönüşüm dinamiklerini işletebilecek mücadele stratejilerini geliştirmek temel bir ihtiyaçtır. Özgürlük toplumsal bir gerçekliktir. Özgürlük sorunu, kadının olduğu kadar erkeğin de içinde olduğu toplumsal sorun olarak görülmek ve toplumsal yönelimin buraya doğru evrilmesi sağlanmak durumundadır. Bu anlamda, üçüncü cinsel kırılmayı egemen erkek zihniyete karşı geliştirmek toplumsal özgürlük kanallarının açılmasını sağlayacaktır.
- Cinsel tercihler ve toplumsal cinsiyetçilik nasıl özgürleştirilir?
- Toplumsal cinsiyetçilik, düşünsel, manevi, maddi tüm yaşam alanlarımıza sızmış ve sistemleşmiştir. Erkek cinsine verilen iktidar, kadın cinsine verilen tabi olma rolü biyolojik yapıdan da bağımsız olarak yerleşmiştir. İktidarlaşmayı yaşayan kadın erkeğe benzeşerek bunu sağlarken, iktidarsız erkek ‘kadın gibi’ görülerek aşağılanır. Farklı cinsel tercihler için durum çok daha zordur elbette. Özellikle biyolojik olarak erkek olan eşcinsellerin, ‘güçlü erkek imajına’ saldırdığı kabul edilerek, iğrenti ve korkunç bir öfkeyle karşılanır. Yaşam alanı en fazla daraltılmış olan bu eşcinsellerdir. Açık bırakılan tek yaşam alanı, fuhuştur. Yani bu sıra dışılığın, cinsel alanda iktidarlaşan erkeğe tabi olması sağlanır. İlginçtir, tarihte kadının en fazla değersiz bulunduğu dönemler, oğlancılığın en yoğun olduğu dönemlerdir. Bu durum, iktidar gerçeğinin kadın köleliği üzerinden yükseldiği kadar, hiçbir cinsel kimliği egemenlik alanının dışında bırakmadığını gösterir. İktidarcı anlayış, tüm toplumsal kimliklerin düşmanıdır. Karakteri gereği özgürlük karşıtıdır. Farklı cinsel tercihlerin özgürlüğüne karşı gelişen saldırılar, cinsiyetçi toplum anlayışında güçlenen de, iktidar gerçeğidir. Farklı cinsel tercihler biyolojik veya toplumsal bazı sebeplerden dolayı insanlık tarihinin neredeyse başından beri var olan bir gerçekliktir. En eski tarihsel bulgularda eşcinselliğin ifade ediliyor olması bunun kanıtıdır. Tabi yaşamın doğum-ölüm diyalektiğinde nasıl bir halkayı oluşturduğuna ilişkin çok çeşitli görüşler olsa da, var olmuş ve varlığını bu gün daha yüksek sesle koruyan bir gerçeklik olarak özgürleştirilme gereği vardır. Toplumsal özgürlük, tüm toplumsal kesimlerin özgürlük girişimlerini kendinden başlatması, aydınlanma, özgürlükçü anlayış temelinde örgütlenme, mücadele etme ve yaşamı yeniden yaratma çabalarını geliştirmesiyle gerçekleşebilir. Bu her şeyden önce bir ideolojik duruştur. Egemenlikli toplum yapısına mesafeli, demokratik, barışçıl, özgürlük ve eşitlikçi toplumsal düzenleri kuran örgütlü yapılardır. Kadın renginin ve farklı cinsel tercihlerin kendi rengini yansıtabildiği, toplumun anlam değerlerinin ekolojik dengeyle uyum içersinde olduğu yaşam alanlarıdır. Bu amaç öyle çok uzak değildir. Her kesimin kendi yerelinde başlattı küçük örgütlenmeler arasında dayanışma ve destek temelinde gelişen yatay ilişki ağları kurulmasının imkanları ve hatta örnekleri vardır. Sistemin tüm yıldırma girişimlerine rağmen asla vazgeçmeden, her yerde örgütlenmek ve başka örgütlülüklerle ilişki içerisinde olmak kendi yaşam alanlarımızı kurmamızı sağlayabildiği gibi, erkek egemen sistemi değişime zorlayacaktır. Kaos sürecinde küçük gelişmelerin büyük gelişmeler yaratabileceği gerçeğini dikkate alırsak mücadelemizin güçlü sonuçlar verebileceği inancına sahip olmak yerindedir.
 

 

PAJK MENÜ

 


 


 


PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006. Tüm hakları saklıdır