|
Pelşin Tolhildan
KJB Basının Pelşin Tolhildan ile ötekileşme
üzerine yaptığı röportajdır
Soru -1 Ötekileşme
kavramı sizde nasıl bir çağrışım yaratıyor?
Merkeze aldığın öğenin, öğelerin, olguların
dışında kalandır öteki. Dışlanmayı, dışında
bırakılmayı çağrıştırıyor. Herhangi bir nedene
dayalı seçme, tercih etme, kapsama ve buna hitap
etmeyeni dışlamayı çağrıştırıyor. Uzaklığı,
yabancılığı ama en çok da atılmışlığı ve
dıştalanmışlığı getiriyor aklıma. Önemsenmemeyi.
Önemsizliğin ve bunun hissettirilmesinin
meşruluğunu, kılıflarını, sahteliklerini. Öteki
ancak dışında bırakıldığı bir merkezle var olur.
Yani önce ‘‘ben’’, ‘‘biz’’, ‘‘erkek’’, ‘‘kadın’’ vs.
yaratırsınız ki bunlara göre öte, öteki, ötede olanı
tanımlayasınız. Neye, kime göre, nasıl, niçin öte,
öteki?
Öte, öteki bir insansal üretimdir. Doğada yoktur.
Bir anlamda öteki kelimesi bana evrenin ruhuna ters
şeyleri çağrıştırıyor. İnsan düşüncesi, beyni
üretmiştir bunu. İktidarla, hiyerarşiyle bir arada
gelişen bir olgu. İnsanın evreni, enerjiyi, doğayı
benmerkezci, parçalı, sakat algılayışının getirdiği
bir tanımlama da diyebiliriz. Ama diğer yandan şöyle
bir yanı var; insanın ‘ben ve doğa’, ‘ben ve toplum’
demesinde kendi olmanın, kendi farkına varmanın
bilgeliği vardır. Kendi öznelliğinin ayırdında
olmanın güzelliği de vardır. Ancak ‘öteki’ kavramına
yüklenen anlam, ne zaman ki kendi tanımını yaptıktan
sonra kendi dışında kalanları gereksiz, anlamsız,
değersiz gören bir bakış açısı kazanır; o zaman
korkunç çirkin, itici, yıkıcı olur. ‘Ben’, dışında
kalan olgularla ‘ben’ olabilir ancak. Ben
öznelliğinin dışında kalan her olguyu yıkıcı bir
ötekileştirme ile ele alış ‘ben’in kendi bindiği
dalı kesmesidir, kendi kendini yıkmasıdır.
Birilerini bir şeyleri aşırı yüceltmek için
bazılarını aşağılamak gerekir. Oysa doğada yılan
atın, su yıldızların, ağaçlar çiçeklerin ötekisi
değildir. Çünkü evrensel-doğasal bütünlük vardır.
İnsan beyninde ise çıkarlara göre parçalamak vardır.
Bu yüzden öteki kavramının ben de yarattığı ilk
çağrışımlardan birisi parçalamaktır. Güzel ahenkli
bir bütünlüğü çok anlamsızca, çirkinleştirerek,
yaralayan kayıplı bir tarzda parçalamak geliyor
aklıma. İnsanın kibirliliğini, kendini
beğenmişliğini çağrıştırıyor. Ve savaşları,
yıkımları, katliamları, yok edilen kültürleri,
dilleri çağrıştırıyor. ‘Ben’ olmayan, ‘benimle’
olmayan ötekidir, ‘ben’de eriyene, yok edilene
kadar. Naziler bunu bir insanlık trajedisi olarak
yaşattılar insanlığa. Fırınlar fiziksel eritmeyi,
yakmayı gerçekleştirdi ama dünya bundan korkunç
yaralandı. Bugünkü Yahudi yükselişi o fırınlardaki
küller üzerinden doğdu. Ama ben bugünkü dünyaya
baktığımda Naziliğin Almanlara has bir şey olduğuna
inanmıyorum artık. Almanlara has bir kendini
kaybediş, bununla insanlığa kaybettiriş değildi
salt. Ötekilerini üreten her zihniyet, her sistem,
devlet nazizmi yaşar, yaşatır kendinde, yaşatır
insanlara. Bir zamanlar bunun kurbanı olmuş olsa
bile...
Soru- 2 İnsan kendi dışındakini neden öteki olarak
görüyor?
Bu sorunun cevabı bence toplumsal gelişim
sürecimizde gizli. Aslında insanın özünde böyle bir
görüş, algılayış yok. Çünkü evrende, doğada yok.
Varsa bile herhangi bir canlıda, ciddi bir tehlike
algılaması karşısında kendini savunmak, kamufle
olmak, ölmemek için yeme ya da saldırma
kapsamındadır. İnsan da doğanın bir parçasıysa,
özünde bunu aşan bir öteki algılayışı olmamalıydı.
İnsanlığın çocukluk evresinin her bir bireyin
çocukluğunda da aynı evrimsel diyalektikle
tekrarlandığını düşünüyorum. Küçükken çevremdeki
canlı cansız her şeyle konuşurdum içimden. Örneğin
aceleyle ayakkabılarımı çıkardığımda birini düzgün
diğerini rast gele bırakırdım. Ama hemen düzgün
bırakmadığım ayakkabımın ‘sesini duyardım.’
‘ağlıyordu’ bana ‘kızıyordu’’neden beni ters
bıraktın’ diyordu. Hemen döner, içimden ondan özür
diler, düzeltir, iç rahatlığıyla içeri yeniden
girerdim. Kimse duymazdı, bilmezdi, ‘büyükler işte,
gülerler insana’ içgüdüsüyle olsa gerek, içimden
sürdürürdüm diğer ‘arkadaşlarımla’ ilişkimi,
konuşmalarımı. Arkadaşım bir ağaç da olabilir, bir
kaşık, bir kuş, bir ayakkabı. Yani onların canlı
olduğuna inanırdım tıpkı ilk insanlar gibi. Ve
birçok çocuğun böyle olduğuna inanıyorum. Neden bunu
örnek verdim. Çünkü insanlığın ilk devresi doğadan
en az koptuğu dönemdir. Öz hâkimdir. Böyle bir
gerçeklikten nasıl oldu da insanı, doğayı
ötekileştiren bir noktaya geldik? Büyüdük,
‘arkadaşlarımızı’ unuttuk. Kendimize yeni
arkadaşlıklar edindik. Hırsın, kıskançlığın, iktidar
kavgalarının (büyük, küçük fark etmiyor) gölgesinde
bıraktık eski arkadaşlarımızı. Oyun arkadaşlarımızı
da… Yaşamın oyun tadındaki güzelliğini de.
Bireyciliği sistemsel olarak üreten bir gerçekliğin
içinde şekillendiğimiz için, ‘ben ve öteki’, ‘ben ve
ötekiler’ algılayışımızda yer edindi, biz farkında
olmasak da, olsak da… Yaşamı önce parçaladık, sonra
tek bir yanın işgalinde yaşamaya başladık.
Öğrencilik yıllarında ne için olduğunu tam
kavrayamadığın bir başarıdır bu, bir meslek
hayatında isen yükselmedir, velhasıl siyasetteysen
ona göre bir hasımdır, bunlara göre oluşan tek
yanlılıklardır. Öz aynıdır. Önce parçala, kendini,
bakış açını, psikolojini… Sonra bu parçalılıkla
yaşama dal, bu böyle sürmez tabii, bir süre sonra
bir parçan diğerine baskın gelir ve hakimiyet kurar,
esas algılayışını, davranışlarını o belirler. Artık
nasıl bir zeminde yaşıyorsan ötekilerini de ona göre
algılar, tanımlar, oluşturursun. Bunu insanın
kendisi belirlemez, belirleyemez çoğu zaman.
Müslüman bir dünyada doğmuşsa gayri Müslimler
ötekidir. Hıristiyan batı dünyasında doğmuşsa ‘kara
kafalılar’ onun için öteki, zengin doğmuşsa fakirler
vs. yani ‘ben’ birçok zaman hazır bulur ötekisini,
‘ben’e hazır sunulur. Bunları aşma mücadelesine
girenler ötekileşir, güç olurlarsa onlar da kendi
ötekilerini yaratırlar… Sürüp gider, bugüne kadar en
azından böyle oldu.
İktidar, hiyerarşi olgusunun gelişimiyle özellikle
de Musa-Yahudilikle birlikte tek tanrılı dinlerin
gelişmesiyle çok bağlantılı olduğunu düşünüyorum.
Kutsal kitap Yehova dışında bir tanrıya ( tabii o
dönem tanrılardan çok tanrıça olduğuna göre
tanrıçaya) inanmanın kendisine ihanetle özdeş
olduğunu belirtiyor. Tanrı tek ve en doğru olunca
diğer tanrılar, tanrıçalar öteki oluyor. Ve o
tanrıçaları, tanrıları yok etmek için onun
yeryüzündeki temsilcilerinin yok edilmesi gerekiyor.
Bunu da Yehova’ nın yeryüzündeki temsilcileri
yapacak. Kendi düzeyindeki ‘‘öteki’’ leri Tanrısının
‘‘öteki’’sini yok etmek için öldürecek. Yahudilerin
kıskanç tanrısı Yahudileri vuracak bumerangı, tüm
‘ötekilerini’ yok ederek yarattı. Tek din, tek
inanç, tek kültür, tek dil, tek algılayış, tek
düşünüş, tek ideoloji, tek parti. Tek… tek… İnsanın
en büyük, en güçlü olma anlayışıyla da ele
alınabilir. Ancak özü sınırsız iktidar istemidir. Bu
iktidar istemi ötekisini çok bilinçli, planlı,
sistemli oluşturur. Sabit bir öteki yoktur.
Çıkarlarına göre ‘‘öteki’’ değişir. Bugün ‘öteki’
olan yarın ‘sevgili’ olabilir. Bence dünya çapında
halkların doğal gelişimlerine kalsaydı ötekilik
üzerinden birbirini katletme gelişmezdi. Ama iktidar
gruplarını yaşatmanın formülü olarak, tılsımlı
anahtarı olarak ‘‘öteki’’ler sürekli üretilmiştir.
Üretiliyor. Halkların tercihi olarak değil, iktidar
güçlerinin tercihi olarak. Her iktidar kendi
ötekisini yaratır. Sistemi kendisinde kurumlaştıran
her birey de aynı zihniyetin genlerini taşıdığı için
aynı biçimde işler. Yani iktidar grubu tanrının
temsili, sonra dinin, sonra ulusun, sonra
‘‘demokrasi’’ nin. İktidar kuran erkekler zaten.
Erkek aile içinde her şeyin temsili. Bunun dışında
kalan bir işleyişe gelmeyen zaten ‘asi’ ‘bozguncu’
‘‘öteki’’… bireysel gelişim (zihinsel, kültürel,
sosyal, siyasal) mevcut sistem içinde sağlıklı
olmadığından çoğunlukla her birey sistemi kendisinde
taşıyor. Yani sürekli ötekisini üreten zihniyeti. Bu
yüzden de karşısındakini ötekileştirmeye yatkın
zihniyeti, davranış kalıplarını, alışkanlıkları,
refleksleri fazla sorgulamadan ezbere bir tarzda,
genlerinde taşıyarak tekrarlıyor. Yaşam deneyimi
kazanan insanlar ya da karakter olarak verili olana
isyan eden, sorgulayan insanların dışında birçok
insan düşünsel, davranışsal, duygusal açıdan
alışkanlıklarla yaşıyor. Bu nedenle ötekileştiren
bir potansiyel taşıyor insan içinde ya da
ötekileştirmeye yatkın bir zemin taşıyor diyelim.
Bugün bu zihniyet öyle inanılmaz düzeylere
ulaşmıştır ki ‘ulusallık(?)’ adına ortaya çıkan TİT
gibi bir örgüt ‘‘en iyi Kürt ölü Kürttür’ deme
hakkının olduğuna inanıyor. Tıpkı bir zamanlar
Yahudiler için böyle düşünen Hitler gibi…
Soru - 3 Erkeğin kadını ötekileştirmesi ile
halkların birbirini ötekileştirmesi arasında nasıl
bir bağ vardır?
Aslında bu derin bir tartışma ve bir araştırma
konusu. Ama bir önceki soruya verdiğim cevapta giriş
yapmıştım oradan ele alıp devam edersem; tek tanrı
inancının siyasal iktidar amacıyla üretilmesi ve
yaygınlaştırılması süreciyle kadının cins olarak,
birçok halkın da kültürel, inançsal olarak
ötekileştirilmesi süreci başlıyor. ‘En üstün tanrı
benimdir. Bunun dışında kalanlar kâfirdir’ diyenler
özünde ve niyetinde de ‘en üstün çıkarlar benimdir’e
kılıf yaratmış oldular. Öyle bir kılıf ki kendinden
sonra gelecek iktidar odaklarını binlerce yıl
kamufle edecek, deşifre olsa da kendine yeni
biçimler bularak ömrünü sürekli uzatacak, yaşamak
için sürekli uğruna ölünecek yeni ‘hedefler’
yaratacak gençler için. En üstün tanrı kendisine
yeryüzünde temsilci de bulur tabii. Bu Yahudiler de
Levi rahipleri olarak adlandırılan bir özerk
kesimdir. Ancak Yahudilik özellikle ve başta olmak
üzere tüm tek tanrılı dinlerin ortak özelliklerinden
en stratejik olanı, yeryüzündeki tanrı
temsilcilerinde olduğu gibi cinsler arasında ki
temsilcilikte de erkeğin seçilmişliğidir. Bu durumda
kadın toptan, baştan ve din yoluyla, tanrı kelamıyla
tüm insanlığın ortak, meşru, ‘kutsal’ ötekisidir.
Bir de bunun çok özel bir nedeni vardır. Kadın tek
tanrılı kıskanç tanrılardan önceki inançların,
‘dişil dinler’in kurucusu, yaşatıcısıdır. Aslında
tek tanrının kadın öfkesi, tanrıçaya tapanlara olan
acımasızlığı ve kıskançlığı buradan gelmektedir.
Korkudan. Bu nedenle de tek tanrının hakimiyetini
sarsmayacak bir biçimde kadın, dişillik
aşağılanmalıdır. Bu yüzden de ‘ben’in, ‘biz’in
dışına itilmelidir. Yani ötekileştirilmelidir. Kadın
değerleri, kadın özellikleri hep aşağılama, eksik,
küçük görme ifadesi olarak kullanıldı. Halklaşma ve
toplumsallaşma kadın değerlerinin kaybetmesiyle
geriledi. Ötekileştirme, karşıtlaştırıp yok etme
süreci geliştirildi. Kadın ötekileştirildikçe
halklar da ötekileştirildi. Hitler’in meşhur
‘halklar kadın gibidir’ sözü de aslında bu
gerçekliğin egemen bir ağızdan itirafı oluyor.
Erkeklerin birbirini aşağılarken kullandıkları
imgelerin kadınla özdeşleştirilerek yapılması da
bunun göstergesi. ‘Yenilen’, ‘bitirilen’ ve sürekli
günahla, şeytanla anılan kadınla benzeştirilmek en
büyük hakaret, erkeklikle özdeşleştirilmek en büyük
bir övgü sayılıyor. İsimlerde, nitelik
yakıştırmalarında da bu zihniyet belirgin. Bir
halkın kültüründe barış, duygular, esneklik, estetik
varsa bu zayıflık olarak değerlendiriliyor. Üstün
ırk, üstün halklar, iktidarın çıkarlarına nasıl
uygunsa öyle belirleniyor. Ya renk, ya biçim, ya
bilgi-teknik gelişim düzeyi bahane ediliyor. Tıpkı
kadının ötekileştirilip yaşamın her sahasından
silinmesinde, şeytanla işbirliği yaptığı masalının
yaratılmasında olduğu gibi; iktidar isterse bir
halkı, isterse bir dini, kültürü, coğrafyayı
ötekileştirebiliyor aynı değişmeyen zihniyetle.
Benzerlik zihniyette. Kadını ötekileştiren
zihniyetle halkları ötekileştiren zihniyet aynı.
İktidarını kurumlaştırmak isteyenin bunu bir
‘karşıt’, ‘düşman’, ‘tehlike’ üzerinden yapması bin
yıllar geçse de değişmedi. Bu bazen ‘ilkel’ halklara
kültür götürme adına yapıldı bazen de günümüzde
yaşadığımız gibi bir ülkeyi nükleer silahlardan
arındırma adına yapılıyor. Kendisine biçtiği misyon
kutsal oluyor. Tıpkı tek tanrılı dinlerin bu
‘kutsallık’ la onlarca tanrıça inancını yaşayan
şehirleri yok etme hakkını meşru kıldığı gibi;
günümüzde hala kendinden olmayana her türlü eziyeti
yapma hakkını doğuruyor. Halklaşma kadın
değerleriyle yaratılan bir süreç olduğu için bence
kadının ötekileştirilmesiyle halkların
ötekileştirilmesi birlikte, iç içe yaşanmış hâlâ
öyle yaşanmaya devam eden bir süreç.
Soru - 4 Farklılık bir ötekilik midir?
Senin farklılığın benim gözümde aşağılama nedeniyse
ben seni ötekileştiririm. Yine benim farklılığım
benim gözümde üstünlükse seni ötekileştiririm.
Dışımda kalan her şeyi ötekileştiririm. Benim
farklılığım benim gözümde aşağılanma nedeniyse ben
kendimi ötekileştirilmeye açık bırakırım. Farklılık,
bir ötekilik değildir. Ama ötekileştirmede
kullanılmaya açık en temel noktalardan biridir.
Bence bu konu insanın, bir halkın, bir kültürün ‘Ben
farklıyım’ deyip kendini tanımladıktan sonra çevreye
nasıl baktığıyla, çevreyle nasıl ilişkilendiği ile
ilgilidir. Doğada çok sayıda farklılığın birlikte
yaşaması birbirini aşağılamayı getirmiyor. Farklı
bir olguyla karşılaşan insan, edindiği kategorize
eden zihniyetle onu hemen bir yerlere yerleştiriyor.
Ya aşağıya, ya yukarıya. Önyargısız, sadece onun
farklılığını hissetmeye fazla yanaşmıyor. Bilinçli
bir şekilde verilen eğitimlerin de etkisiyle
farklılığın her şeyden önce farklılık olduğu, bir
üstünlük ve bir aşağılanma gerekçesi olmadığını
düşünmüyor insanlar. Hiç unutmadığım bir anım var.
Bir Kürt çocuğu olduğum halde Kürt olduğumu bilmeden
okudum üniversiteye kadar. İlkokulda da bilmiyordum.
Türk olduğumu sanıyordum. Bir de alevi ve solcu
olduğumu sadece kendim gibi olan ortamların dışında
kesinlikle söylemem gerektiğini biliyordum. Bir gün
ders çıkışı en samimi arkadaşlarımdan biriyle
caddede yürüyorduk. İsmi Gülin’di. Bir subay
kızıydı. Önümüzde şalvarlı bir amca yürüyordu.
Yaşımız 10 ya da 11. Kol kola yürüyorduk. Birden
dönüp biraz da kısık bir sesle ‘biliyor musun, bu
adamın kuyruğu var, o yüzden şalvar giyiyor’ dedi.
Ben o zaman Kürt kelimesinden bile habersiz bir Kürt
çocuğu olarak tabii ki kuyruklu Kürt ten de
habersizdim. Yıllar sonra öğrenecektim. Ama o gün
çocuk aklımla adamın yürüyüşüne, bacaklarına,
kalçasına dakikalarca gözlerimi cin gibi açmış
bakıyorum, yok, kuyruk bu adamda . ‘Hani’ dedim. ‘ya
göremezsin ki, zaten görünmesin diye adam o şalvarı
giyiyor’ diye itiraz etti subay kızı arkadaşım. Ve
ben ‘nereden biliyorsun. Gördün mü’ dediğimde
‘hayır, ablam söyledi’ dedi kendisinden ve
ablasından son derece emin. Gülin okulumuza çok
yakın subay lojmanlarında yaşıyordu. Birkaç dakika
sonra evine varacaktı. Bense daha bir saat yol
yürüyecektim gecekondu evimize varmak için. Ha
ablası söylemiş şu Gülin’in ben ve benim gibi
arkadaşlarını kenar mahallede oturduğumuz için
küçümseyen öğretmen ablası… içimin ısınamadığı
ablası. Buna duyduğum hınçtan mı artık neyse birden
‘hayır. Yalan. Bu adamın kuyruğu yok. Olsaydı
yürürken mutlaka belli olurdu, sallanırdı. Sen bir
ineğe şalvar giydirsen kuyruğu belli olur. Yok bu
adamın kuyruğu. Belki de şalvarı seviyordur’…
Türkiye subaylarının, öğretmenlerinin nasıl
eğitildiklerini, nasıl eğittiklerini, biz Kürtlere
neleri reva gördüklerini, şalvarın bir ulusal
kıyafet olduğunu; 12 eylülün karanlığında o gün
yaptığımız bu çocuksu kavgadan yıllar sonra
öğrenecektim. Farklıydı şalvar Gülin’in gördüğü
kıyafetlerden. O yüzden onlar kuyrukluydular.10
yaşındaki bir çocuğun hayal dünyasına Kürtler bu
biçimde, onun bile haberi olmadan ötekileştirilerek
yerleştirilmişti. Oysa biz onunla oyun arkadaşıydık.
Bizim haberimiz olmayan bir büyükler dünyası
belirlemişti ötekiyi, bize şalvarlının öteki
olduğunu benimsetmeye çalışmıştı. Böyle sunuyordu
zihniyetimize farklı olanın öteki olarak algılanması
gerekliliğini ya da düşünsel alışkanlığını. Kültürel
bir imge başkasının gözünde tehlike, küçümseme
imgesi olarak şovence üretiliyordu. Farklılık
ötekileştirilmede kullanılıyordu. Bence tüm
çocuklara daha çok küçükken farklılıklar
tanıtılmalı. Eğitim sitemi bunu aşılamalı. Eğer bunu
yaratamazsak ötekileştiren, parçalayan zihniyeti
bilinçli üretenler için hazır tarla olur her çocuğun
taze beyni.
Soru -5 Bir kadın olarak kendinizi en fazla ne zaman
öteki olarak hissettiniz?
Hislerimle ifade edersem ve bir bebeğin bile anne
karnındayken sevgiyi de şiddeti de hissedebildiğini,
hatta insan dışındaki varlıkların da sevgiyle
gelişen yaklaşımlarla tersini hissedebildiklerinin
tartışıldığını hatırlarsak; bu hissedişimi çok küçük
yaşlarıma kadar götürebilirim. İlkokul birinci
sınıfa giderken sünnî erkek çocuklar tarafından
defalarca ‘Rafazi’ denilerek hakarete uğradım, dayak
yedim. Daha okuma yazma bilmiyordum. Rafazi’nin ne
olduğunu nereden bilecektim. 2004 yılına kadar bana
yedi yaşımdayken dayak attıran, küfür savurtan bu
kelimenin peşine düştüm. Hafızama kazılmıştı. Ne
demek bu ‘rafazi’…Kızılbaş, alevi, solcu olduğumuzu
biliyordum, duymuştum bu kelimeleri ama bu rafazi ne
kötü bir şey ki dayak attı o çocuklar bana. Benim
yaşımda benden bir iki yaş büyük çocuklar… İlk
hissedişim bu. İkincisi ben ilkokul birinci sınıfta,
ağabeyim beşinci sınıfta okuyorduk. İkimizi
annemle-babam mandolin kursuna gönderdiler. İkimize
de mandolin alındı. Benimki şeker kız çizgi filmi
yüzünden (bir apartmanın üst katlarının balkonunda
açık bir tv’ den sesi gelince heyecanlanıp baktım
ayağım takıldı mandolinimin üstüne düştüm) kırıldı.
O kadar sevinmiştim ki… Niye? Bu kursa gitmek
istemiyordum. Niye? Çünkü öğretmen bana bir
böcekmişim gibi yaklaşıyordu. Kursta doğal olarak
öğretmen subay, memur çocukları vardı. Ve biz
onlardan farklıydık. Gecekondulu yoksul çocuklardık.
Çok zorlanmıştım. Bir öğretmenin kızı vardı. Benim
arkadaşımdı. O benim için gidip annesiyle konuşmuştu
ve kursa gitmezsem kendisinin de gitmeyeceğini
söylemişti. Nedenini söylemişti. Kurs öğretmenimizin
yaklaşımı değişmedi. Benim ağabeyimin mandolini ile
kursa devam edeceğimi ağabeyimin gitmeyeceğini
söyleyen anneme isyan ettim. Boşuna sevinmiştim
mandolinimin kırılmasına. Ama gitmeyecektim. Onlar
ısrar ettiler. Birkaç derse gittikten sonra bıraktım
çünkü çocuk yüreğimle müzik sevgimden de önemli
olduğunu hissettiğim bir şeyler baskın çıktı. İçim
hınçla doluyordu o yaşta ben farkında olmasam da. 9
yaşındaydım 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde. 12
Eylülden kısa bir süre önce evimiz kurşun yağmuruna
tutuldu. Ve tüm kurşunlar benim yatağımın üzerinden
geçti. Birileri beni öldürmek, bizi öldürmek istiyor
duygusu ve dağlara gelinceye kadar perdesiz
pencerelere bakma korkusu kaldı yüreğimde.
Aynı yaşlarda babama ‘erkek komşu amcaların’
fısıldamalarını duyuyordum. ‘Sen bunu çok
şımartıyorsun, alt tarafı bir kız. Çok şımartma.’
‘Alt tarafı bir kız.’ Kızdım, çocuktum. Hiçbir oyunu
sadece erkeklere ait görmüyordum. ‘Ama ‘kız’mışım
işte. Bu ne demek? Ne olmuş ki annem de kız!
Anneannem de kız.’ Bana bir eksikliğim
hatırlatılmıştı, anlamıyordum, hissediyordum ama ben
bir eksiklik görmüyordum kendimde. Bu yüzden de o
adamları dinleyen, inanan babama küstüm o farkında
olmadan. O beni annem gibi sevmiyordu, sevmek istese
de o adamlardan çekiniyordu. Ne olmuş ki ben bir
kızsam… Kendimi bir de en çok sigorta hastanelerinde
öteki olarak hissederdim. Oraları yaşayanlar bilir,
insana nasıl ikinci sınıf insan muamelesi
yapıldığını, doktorların, özellikle hemşirelerin
aşağılayan yaklaşımlarını. Üniversiteye gittiğimde;
Kürtlüğüm habersiz olduğum, Aleviliğim saklı tutmam
gereken kimliğimdi. Ama burada insanlar yüzüme bakıp
‘alevisin değil mi hocam? Kürtsün değil mi hocam?’
dediğinde afalladım. Bu insanlar ne kadar cesurdu.
Yıllarca saklamak zorunda kaldığım Aleviliğimi bu
kadar açık sorabiliyorlardı. Korkarak da olsa ‘evet’
diyordum. Ama Kürtlük? ‘bilmem’ diyordum. Gerçekten
bilmiyordum çünkü. Sonunda öğrendim, o bilmediğim
kimliğimde saklıymış yaşadıklarımın anahtarı. Bir
erkek arkadaşım bir gün dedi; ‘sakın bir daha
memleketini söyleme.’ Bu arkadaş Türktü ve
‘devrimciydi’ . O söze inat her yerde söylemeye
başladım. Beni kimliğim konusunda kandıranlardan
intikam almak istiyordum. Günlerce ağladım. Kürt
olduğumu öğrendiğim için değil. Neden 18 yaşıma
kadar bunu bilmeden yaşadım diye ağlıyordum. Tabii
bir de 9 yaşında babamın sevgisini azaltmaya
çalışarak bana ‘erkek- amcaların’ hissettirdiği
‘eksikliğimin’ ne olduğunu keşfettim yıllar sonra.
Gerilla saflarına ilk katıldığımda yüksek sesle
gülmem, konuşmam, hareketliliğim, doğallığım hep
sorun oluyordu ve uyarılıyordum, kadın arkadaşlar ya
da genç erkek arkadaşlar aracılığıyla
‘erkek-komutanlar’ hissettiriyorlardı bu defa
eksikliğimi, ya da eksiltmem gerekenleri. Bir kadın
gerilla olarak 14 yıl içerisinde erkek zihniyetinin
birçok yaklaşımında hissettim ötekileştirilmeyi, ya
da erkek zihniyetini taşıyan, yaşatan kadınların
yaklaşımlarında hissedersin ötekileştirilmeyi.
Mücadeleye, dağlara gelmen yetmez bir de kendini
ötekisi olduklarına, erkeklere ispatlayacaksın.
Savaşacağına, savaşta ayak bağı olmayacağına,
kadınsı yaklaşımlarınla erkeği düşürmeyeceğine vs.
‘yemin edeceksin’. Sözlü değil, pratik olacak bu
yemin. Söylemek istediğim kadın olarak her yerde
ötekisin. İleride çözüm gelişse, toplumsal yaşama
katılsak bile biz kadınların ötekileştirilmesi
süreci maalesef sonuçlanmış olmayacak. Bu mücadele
devam edecek, bu gün mücadele saflarında bir
mücadele sorunu olarak devam ettiği gibi. Genel
anlamda en fazla bir kadın olarak kimliğimden,
düşüncelerim ve duygularımdan dolayı olumsuz
yaklaşımlara maruz kaldığımda hissediyorum
ötekileştirilmeyi.
Soru - 6 Yeni bir öteki tanımı olmalı mı ya da nasıl
olmalı?
Bence ‘öteki’ yok, olmamalı. Farklı olan var. Bana
benzemeyenler benim benzemediklerim var. Kültürel
kökenim aynı olup da fikirsel olarak uzak olduklarım
var. Bu ötekileştirmez beni. Ya da bir başkasını
benim karşımda ötekileştirmez. Bana göre öte yoktur,
öteye koyduğun, ötede unuttuğun, bilinçli olarak
ötelediğin vardır. Bir algılama sorununa dayalı
olanlar aşılabilirdir. Ama bence yeni öteki
tanımlamalarına ya da mevcut öteki kavramı üzerinden
tasarruf, rant yaratmaktan çok, ötekileştirmeyi
üreten her olguyla doğru tanışmak, onu doğru
tanımlamak ve aşmak gibi, düzeltmek gibi bir
problemimiz var. Öteki üreten zihniyetin türevlerini
üretip öteki olmaktan çıkmaya çalışmak adına,
maalesef kendi ötekisini üretme konumuna gelenler de
var. Bu en acısı. En olmaması gerekeni. Bu yüzden
ben yeni bir öteki tanımını yaparken de çok hassas
olmamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer öz
anlaşılmışsa tanım yeterli olur. Bence artık birçok
insanın kafasında, algılayışında, hislerinde
ötekinin ne olduğu büyük oranda nettir. Tanım bulmuş
olsun ya da olmasın. Akademik alanlar açısından
olabilir ama yaşamsal boyutta birbirimize yaşata
yaşata da olsa öğrendik ne demek olduğunu. Bence
yeni bir şeylere ihtiyaç varsa bu da sürekli
ötekilerini üreten zihniyetin beslenme kaynağı
olmaktan, pratikleştireni olmaktan çıkmaya dönük
adımlar olmalıdır. Ötekileştiren zihniyet kendisini
de ötekileştirdiğini de çoğu zaman kendi sesinden
başka seslere sağır yapar. Kendinden başkasını
dinlemeye açık bırakmaz kendini. O yüzden de duyma,
anlama, hissetme, hoş görme, çözme özürlüdürler
ötekileştirenler de, ötekileştirilenler de bazı
durumlarda. Büyük bir tehlike de burada bence.
Önemli olan bu konuyu değiştirmek, yeniliği burada
yaratabilmektir. Ötekilik olgu olarak yok olunca ya
da azalınca onu tanımlamaya ihtiyacımız da o denli
azalır. Bence önemli olan şu anda doğru
tanımladığımız kadarıyla ele alıp, ötekileştiren
zihniyeti yenilmeye yakınlaştırmak.
Ötekileştirenlere ve ötekileştirilenlere yaşama
başka ufuklarla, gözlerle bakılabileceğini yeni
yaklaşımlarla kavratabilmek. Kendini ve başkalarını
ötelememeyi öğrenebilmek, öğretebilmek ve bunu
üzerinde bir yeni ahlak, yeni kültür şekillendirmek
önemli diye düşünüyorum.
|