ANASAYFA

 

ÖTEKİLEŞME

 

Pelşin Tolhildan

KJB Basının Pelşin Tolhildan ile  ötekileşme üzerine yaptığı röportajdır

Soru -1 Ötekileşme kavramı sizde nasıl bir çağrışım yaratıyor?
Merkeze aldığın öğenin, öğelerin, olguların dışında kalandır öteki. Dışlanmayı, dışında bırakılmayı çağrıştırıyor. Herhangi bir nedene dayalı seçme, tercih etme, kapsama ve buna hitap etmeyeni dışlamayı çağrıştırıyor. Uzaklığı, yabancılığı ama en çok da atılmışlığı ve dıştalanmışlığı getiriyor aklıma. Önemsenmemeyi. Önemsizliğin ve bunun hissettirilmesinin meşruluğunu, kılıflarını, sahteliklerini. Öteki ancak dışında bırakıldığı bir merkezle var olur. Yani önce ‘‘ben’’, ‘‘biz’’, ‘‘erkek’’, ‘‘kadın’’ vs. yaratırsınız ki bunlara göre öte, öteki, ötede olanı tanımlayasınız. Neye, kime göre, nasıl, niçin öte, öteki?
Öte, öteki bir insansal üretimdir. Doğada yoktur. Bir anlamda öteki kelimesi bana evrenin ruhuna ters şeyleri çağrıştırıyor. İnsan düşüncesi, beyni üretmiştir bunu. İktidarla, hiyerarşiyle bir arada gelişen bir olgu. İnsanın evreni, enerjiyi, doğayı benmerkezci, parçalı, sakat algılayışının getirdiği bir tanımlama da diyebiliriz. Ama diğer yandan şöyle bir yanı var; insanın ‘ben ve doğa’, ‘ben ve toplum’ demesinde kendi olmanın, kendi farkına varmanın bilgeliği vardır. Kendi öznelliğinin ayırdında olmanın güzelliği de vardır. Ancak ‘öteki’ kavramına yüklenen anlam, ne zaman ki kendi tanımını yaptıktan sonra kendi dışında kalanları gereksiz, anlamsız, değersiz gören bir bakış açısı kazanır; o zaman korkunç çirkin, itici, yıkıcı olur. ‘Ben’, dışında kalan olgularla ‘ben’ olabilir ancak. Ben öznelliğinin dışında kalan her olguyu yıkıcı bir ötekileştirme ile ele alış ‘ben’in kendi bindiği dalı kesmesidir, kendi kendini yıkmasıdır.
Birilerini bir şeyleri aşırı yüceltmek için bazılarını aşağılamak gerekir. Oysa doğada yılan atın, su yıldızların, ağaçlar çiçeklerin ötekisi değildir. Çünkü evrensel-doğasal bütünlük vardır. İnsan beyninde ise çıkarlara göre parçalamak vardır. Bu yüzden öteki kavramının ben de yarattığı ilk çağrışımlardan birisi parçalamaktır. Güzel ahenkli bir bütünlüğü çok anlamsızca, çirkinleştirerek, yaralayan kayıplı bir tarzda parçalamak geliyor aklıma. İnsanın kibirliliğini, kendini beğenmişliğini çağrıştırıyor. Ve savaşları, yıkımları, katliamları, yok edilen kültürleri, dilleri çağrıştırıyor. ‘Ben’ olmayan, ‘benimle’ olmayan ötekidir, ‘ben’de eriyene, yok edilene kadar. Naziler bunu bir insanlık trajedisi olarak yaşattılar insanlığa. Fırınlar fiziksel eritmeyi, yakmayı gerçekleştirdi ama dünya bundan korkunç yaralandı. Bugünkü Yahudi yükselişi o fırınlardaki küller üzerinden doğdu. Ama ben bugünkü dünyaya baktığımda Naziliğin Almanlara has bir şey olduğuna inanmıyorum artık. Almanlara has bir kendini kaybediş, bununla insanlığa kaybettiriş değildi salt. Ötekilerini üreten her zihniyet, her sistem, devlet nazizmi yaşar, yaşatır kendinde, yaşatır insanlara. Bir zamanlar bunun kurbanı olmuş olsa bile...

Soru- 2 İnsan kendi dışındakini neden öteki olarak görüyor?
Bu sorunun cevabı bence toplumsal gelişim sürecimizde gizli. Aslında insanın özünde böyle bir görüş, algılayış yok. Çünkü evrende, doğada yok. Varsa bile herhangi bir canlıda, ciddi bir tehlike algılaması karşısında kendini savunmak, kamufle olmak, ölmemek için yeme ya da saldırma kapsamındadır. İnsan da doğanın bir parçasıysa, özünde bunu aşan bir öteki algılayışı olmamalıydı. İnsanlığın çocukluk evresinin her bir bireyin çocukluğunda da aynı evrimsel diyalektikle tekrarlandığını düşünüyorum. Küçükken çevremdeki canlı cansız her şeyle konuşurdum içimden. Örneğin aceleyle ayakkabılarımı çıkardığımda birini düzgün diğerini rast gele bırakırdım. Ama hemen düzgün bırakmadığım ayakkabımın ‘sesini duyardım.’ ‘ağlıyordu’ bana ‘kızıyordu’’neden beni ters bıraktın’ diyordu. Hemen döner, içimden ondan özür diler, düzeltir, iç rahatlığıyla içeri yeniden girerdim. Kimse duymazdı, bilmezdi, ‘büyükler işte, gülerler insana’ içgüdüsüyle olsa gerek, içimden sürdürürdüm diğer ‘arkadaşlarımla’ ilişkimi, konuşmalarımı. Arkadaşım bir ağaç da olabilir, bir kaşık, bir kuş, bir ayakkabı. Yani onların canlı olduğuna inanırdım tıpkı ilk insanlar gibi. Ve birçok çocuğun böyle olduğuna inanıyorum. Neden bunu örnek verdim. Çünkü insanlığın ilk devresi doğadan en az koptuğu dönemdir. Öz hâkimdir. Böyle bir gerçeklikten nasıl oldu da insanı, doğayı ötekileştiren bir noktaya geldik? Büyüdük, ‘arkadaşlarımızı’ unuttuk. Kendimize yeni arkadaşlıklar edindik. Hırsın, kıskançlığın, iktidar kavgalarının (büyük, küçük fark etmiyor) gölgesinde bıraktık eski arkadaşlarımızı. Oyun arkadaşlarımızı da… Yaşamın oyun tadındaki güzelliğini de. Bireyciliği sistemsel olarak üreten bir gerçekliğin içinde şekillendiğimiz için, ‘ben ve öteki’, ‘ben ve ötekiler’ algılayışımızda yer edindi, biz farkında olmasak da, olsak da… Yaşamı önce parçaladık, sonra tek bir yanın işgalinde yaşamaya başladık. Öğrencilik yıllarında ne için olduğunu tam kavrayamadığın bir başarıdır bu, bir meslek hayatında isen yükselmedir, velhasıl siyasetteysen ona göre bir hasımdır, bunlara göre oluşan tek yanlılıklardır. Öz aynıdır. Önce parçala, kendini, bakış açını, psikolojini… Sonra bu parçalılıkla yaşama dal, bu böyle sürmez tabii, bir süre sonra bir parçan diğerine baskın gelir ve hakimiyet kurar, esas algılayışını, davranışlarını o belirler. Artık nasıl bir zeminde yaşıyorsan ötekilerini de ona göre algılar, tanımlar, oluşturursun. Bunu insanın kendisi belirlemez, belirleyemez çoğu zaman. Müslüman bir dünyada doğmuşsa gayri Müslimler ötekidir. Hıristiyan batı dünyasında doğmuşsa ‘kara kafalılar’ onun için öteki, zengin doğmuşsa fakirler vs. yani ‘ben’ birçok zaman hazır bulur ötekisini, ‘ben’e hazır sunulur. Bunları aşma mücadelesine girenler ötekileşir, güç olurlarsa onlar da kendi ötekilerini yaratırlar… Sürüp gider, bugüne kadar en azından böyle oldu.
İktidar, hiyerarşi olgusunun gelişimiyle özellikle de Musa-Yahudilikle birlikte tek tanrılı dinlerin gelişmesiyle çok bağlantılı olduğunu düşünüyorum. Kutsal kitap Yehova dışında bir tanrıya ( tabii o dönem tanrılardan çok tanrıça olduğuna göre tanrıçaya) inanmanın kendisine ihanetle özdeş olduğunu belirtiyor. Tanrı tek ve en doğru olunca diğer tanrılar, tanrıçalar öteki oluyor. Ve o tanrıçaları, tanrıları yok etmek için onun yeryüzündeki temsilcilerinin yok edilmesi gerekiyor. Bunu da Yehova’ nın yeryüzündeki temsilcileri yapacak. Kendi düzeyindeki ‘‘öteki’’ leri Tanrısının ‘‘öteki’’sini yok etmek için öldürecek. Yahudilerin kıskanç tanrısı Yahudileri vuracak bumerangı, tüm ‘ötekilerini’ yok ederek yarattı. Tek din, tek inanç, tek kültür, tek dil, tek algılayış, tek düşünüş, tek ideoloji, tek parti. Tek… tek… İnsanın en büyük, en güçlü olma anlayışıyla da ele alınabilir. Ancak özü sınırsız iktidar istemidir. Bu iktidar istemi ötekisini çok bilinçli, planlı, sistemli oluşturur. Sabit bir öteki yoktur. Çıkarlarına göre ‘‘öteki’’ değişir. Bugün ‘öteki’ olan yarın ‘sevgili’ olabilir. Bence dünya çapında halkların doğal gelişimlerine kalsaydı ötekilik üzerinden birbirini katletme gelişmezdi. Ama iktidar gruplarını yaşatmanın formülü olarak, tılsımlı anahtarı olarak ‘‘öteki’’ler sürekli üretilmiştir. Üretiliyor. Halkların tercihi olarak değil, iktidar güçlerinin tercihi olarak. Her iktidar kendi ötekisini yaratır. Sistemi kendisinde kurumlaştıran her birey de aynı zihniyetin genlerini taşıdığı için aynı biçimde işler. Yani iktidar grubu tanrının temsili, sonra dinin, sonra ulusun, sonra ‘‘demokrasi’’ nin. İktidar kuran erkekler zaten. Erkek aile içinde her şeyin temsili. Bunun dışında kalan bir işleyişe gelmeyen zaten ‘asi’ ‘bozguncu’ ‘‘öteki’’… bireysel gelişim (zihinsel, kültürel, sosyal, siyasal) mevcut sistem içinde sağlıklı olmadığından çoğunlukla her birey sistemi kendisinde taşıyor. Yani sürekli ötekisini üreten zihniyeti. Bu yüzden de karşısındakini ötekileştirmeye yatkın zihniyeti, davranış kalıplarını, alışkanlıkları, refleksleri fazla sorgulamadan ezbere bir tarzda, genlerinde taşıyarak tekrarlıyor. Yaşam deneyimi kazanan insanlar ya da karakter olarak verili olana isyan eden, sorgulayan insanların dışında birçok insan düşünsel, davranışsal, duygusal açıdan alışkanlıklarla yaşıyor. Bu nedenle ötekileştiren bir potansiyel taşıyor insan içinde ya da ötekileştirmeye yatkın bir zemin taşıyor diyelim. Bugün bu zihniyet öyle inanılmaz düzeylere ulaşmıştır ki ‘ulusallık(?)’ adına ortaya çıkan TİT gibi bir örgüt ‘‘en iyi Kürt ölü Kürttür’ deme hakkının olduğuna inanıyor. Tıpkı bir zamanlar Yahudiler için böyle düşünen Hitler gibi…

Soru - 3 Erkeğin kadını ötekileştirmesi ile halkların birbirini ötekileştirmesi arasında nasıl bir bağ vardır?
Aslında bu derin bir tartışma ve bir araştırma konusu. Ama bir önceki soruya verdiğim cevapta giriş yapmıştım oradan ele alıp devam edersem; tek tanrı inancının siyasal iktidar amacıyla üretilmesi ve yaygınlaştırılması süreciyle kadının cins olarak, birçok halkın da kültürel, inançsal olarak ötekileştirilmesi süreci başlıyor. ‘En üstün tanrı benimdir. Bunun dışında kalanlar kâfirdir’ diyenler özünde ve niyetinde de ‘en üstün çıkarlar benimdir’e kılıf yaratmış oldular. Öyle bir kılıf ki kendinden sonra gelecek iktidar odaklarını binlerce yıl kamufle edecek, deşifre olsa da kendine yeni biçimler bularak ömrünü sürekli uzatacak, yaşamak için sürekli uğruna ölünecek yeni ‘hedefler’ yaratacak gençler için. En üstün tanrı kendisine yeryüzünde temsilci de bulur tabii. Bu Yahudiler de Levi rahipleri olarak adlandırılan bir özerk kesimdir. Ancak Yahudilik özellikle ve başta olmak üzere tüm tek tanrılı dinlerin ortak özelliklerinden en stratejik olanı, yeryüzündeki tanrı temsilcilerinde olduğu gibi cinsler arasında ki temsilcilikte de erkeğin seçilmişliğidir. Bu durumda kadın toptan, baştan ve din yoluyla, tanrı kelamıyla tüm insanlığın ortak, meşru, ‘kutsal’ ötekisidir. Bir de bunun çok özel bir nedeni vardır. Kadın tek tanrılı kıskanç tanrılardan önceki inançların, ‘dişil dinler’in kurucusu, yaşatıcısıdır. Aslında tek tanrının kadın öfkesi, tanrıçaya tapanlara olan acımasızlığı ve kıskançlığı buradan gelmektedir. Korkudan. Bu nedenle de tek tanrının hakimiyetini sarsmayacak bir biçimde kadın, dişillik aşağılanmalıdır. Bu yüzden de ‘ben’in, ‘biz’in dışına itilmelidir. Yani ötekileştirilmelidir. Kadın değerleri, kadın özellikleri hep aşağılama, eksik, küçük görme ifadesi olarak kullanıldı. Halklaşma ve toplumsallaşma kadın değerlerinin kaybetmesiyle geriledi. Ötekileştirme, karşıtlaştırıp yok etme süreci geliştirildi. Kadın ötekileştirildikçe halklar da ötekileştirildi. Hitler’in meşhur ‘halklar kadın gibidir’ sözü de aslında bu gerçekliğin egemen bir ağızdan itirafı oluyor. Erkeklerin birbirini aşağılarken kullandıkları imgelerin kadınla özdeşleştirilerek yapılması da bunun göstergesi. ‘Yenilen’, ‘bitirilen’ ve sürekli günahla, şeytanla anılan kadınla benzeştirilmek en büyük hakaret, erkeklikle özdeşleştirilmek en büyük bir övgü sayılıyor. İsimlerde, nitelik yakıştırmalarında da bu zihniyet belirgin. Bir halkın kültüründe barış, duygular, esneklik, estetik varsa bu zayıflık olarak değerlendiriliyor. Üstün ırk, üstün halklar, iktidarın çıkarlarına nasıl uygunsa öyle belirleniyor. Ya renk, ya biçim, ya bilgi-teknik gelişim düzeyi bahane ediliyor. Tıpkı kadının ötekileştirilip yaşamın her sahasından silinmesinde, şeytanla işbirliği yaptığı masalının yaratılmasında olduğu gibi; iktidar isterse bir halkı, isterse bir dini, kültürü, coğrafyayı ötekileştirebiliyor aynı değişmeyen zihniyetle. Benzerlik zihniyette. Kadını ötekileştiren zihniyetle halkları ötekileştiren zihniyet aynı. İktidarını kurumlaştırmak isteyenin bunu bir ‘karşıt’, ‘düşman’, ‘tehlike’ üzerinden yapması bin yıllar geçse de değişmedi. Bu bazen ‘ilkel’ halklara kültür götürme adına yapıldı bazen de günümüzde yaşadığımız gibi bir ülkeyi nükleer silahlardan arındırma adına yapılıyor. Kendisine biçtiği misyon kutsal oluyor. Tıpkı tek tanrılı dinlerin bu ‘kutsallık’ la onlarca tanrıça inancını yaşayan şehirleri yok etme hakkını meşru kıldığı gibi; günümüzde hala kendinden olmayana her türlü eziyeti yapma hakkını doğuruyor. Halklaşma kadın değerleriyle yaratılan bir süreç olduğu için bence kadının ötekileştirilmesiyle halkların ötekileştirilmesi birlikte, iç içe yaşanmış hâlâ öyle yaşanmaya devam eden bir süreç.

Soru - 4 Farklılık bir ötekilik midir?
Senin farklılığın benim gözümde aşağılama nedeniyse ben seni ötekileştiririm. Yine benim farklılığım benim gözümde üstünlükse seni ötekileştiririm. Dışımda kalan her şeyi ötekileştiririm. Benim farklılığım benim gözümde aşağılanma nedeniyse ben kendimi ötekileştirilmeye açık bırakırım. Farklılık, bir ötekilik değildir. Ama ötekileştirmede kullanılmaya açık en temel noktalardan biridir. Bence bu konu insanın, bir halkın, bir kültürün ‘Ben farklıyım’ deyip kendini tanımladıktan sonra çevreye nasıl baktığıyla, çevreyle nasıl ilişkilendiği ile ilgilidir. Doğada çok sayıda farklılığın birlikte yaşaması birbirini aşağılamayı getirmiyor. Farklı bir olguyla karşılaşan insan, edindiği kategorize eden zihniyetle onu hemen bir yerlere yerleştiriyor. Ya aşağıya, ya yukarıya. Önyargısız, sadece onun farklılığını hissetmeye fazla yanaşmıyor. Bilinçli bir şekilde verilen eğitimlerin de etkisiyle farklılığın her şeyden önce farklılık olduğu, bir üstünlük ve bir aşağılanma gerekçesi olmadığını düşünmüyor insanlar. Hiç unutmadığım bir anım var. Bir Kürt çocuğu olduğum halde Kürt olduğumu bilmeden okudum üniversiteye kadar. İlkokulda da bilmiyordum. Türk olduğumu sanıyordum. Bir de alevi ve solcu olduğumu sadece kendim gibi olan ortamların dışında kesinlikle söylemem gerektiğini biliyordum. Bir gün ders çıkışı en samimi arkadaşlarımdan biriyle caddede yürüyorduk. İsmi Gülin’di. Bir subay kızıydı. Önümüzde şalvarlı bir amca yürüyordu. Yaşımız 10 ya da 11. Kol kola yürüyorduk. Birden dönüp biraz da kısık bir sesle ‘biliyor musun, bu adamın kuyruğu var, o yüzden şalvar giyiyor’ dedi. Ben o zaman Kürt kelimesinden bile habersiz bir Kürt çocuğu olarak tabii ki kuyruklu Kürt ten de habersizdim. Yıllar sonra öğrenecektim. Ama o gün çocuk aklımla adamın yürüyüşüne, bacaklarına, kalçasına dakikalarca gözlerimi cin gibi açmış bakıyorum, yok, kuyruk bu adamda . ‘Hani’ dedim. ‘ya göremezsin ki, zaten görünmesin diye adam o şalvarı giyiyor’ diye itiraz etti subay kızı arkadaşım. Ve ben ‘nereden biliyorsun. Gördün mü’ dediğimde ‘hayır, ablam söyledi’ dedi kendisinden ve ablasından son derece emin. Gülin okulumuza çok yakın subay lojmanlarında yaşıyordu. Birkaç dakika sonra evine varacaktı. Bense daha bir saat yol yürüyecektim gecekondu evimize varmak için. Ha ablası söylemiş şu Gülin’in ben ve benim gibi arkadaşlarını kenar mahallede oturduğumuz için küçümseyen öğretmen ablası… içimin ısınamadığı ablası. Buna duyduğum hınçtan mı artık neyse birden ‘hayır. Yalan. Bu adamın kuyruğu yok. Olsaydı yürürken mutlaka belli olurdu, sallanırdı. Sen bir ineğe şalvar giydirsen kuyruğu belli olur. Yok bu adamın kuyruğu. Belki de şalvarı seviyordur’… Türkiye subaylarının, öğretmenlerinin nasıl eğitildiklerini, nasıl eğittiklerini, biz Kürtlere neleri reva gördüklerini, şalvarın bir ulusal kıyafet olduğunu; 12 eylülün karanlığında o gün yaptığımız bu çocuksu kavgadan yıllar sonra öğrenecektim. Farklıydı şalvar Gülin’in gördüğü kıyafetlerden. O yüzden onlar kuyrukluydular.10 yaşındaki bir çocuğun hayal dünyasına Kürtler bu biçimde, onun bile haberi olmadan ötekileştirilerek yerleştirilmişti. Oysa biz onunla oyun arkadaşıydık. Bizim haberimiz olmayan bir büyükler dünyası belirlemişti ötekiyi, bize şalvarlının öteki olduğunu benimsetmeye çalışmıştı. Böyle sunuyordu zihniyetimize farklı olanın öteki olarak algılanması gerekliliğini ya da düşünsel alışkanlığını. Kültürel bir imge başkasının gözünde tehlike, küçümseme imgesi olarak şovence üretiliyordu. Farklılık ötekileştirilmede kullanılıyordu. Bence tüm çocuklara daha çok küçükken farklılıklar tanıtılmalı. Eğitim sitemi bunu aşılamalı. Eğer bunu yaratamazsak ötekileştiren, parçalayan zihniyeti bilinçli üretenler için hazır tarla olur her çocuğun taze beyni.

Soru -5 Bir kadın olarak kendinizi en fazla ne zaman öteki olarak hissettiniz?
Hislerimle ifade edersem ve bir bebeğin bile anne karnındayken sevgiyi de şiddeti de hissedebildiğini, hatta insan dışındaki varlıkların da sevgiyle gelişen yaklaşımlarla tersini hissedebildiklerinin tartışıldığını hatırlarsak; bu hissedişimi çok küçük yaşlarıma kadar götürebilirim. İlkokul birinci sınıfa giderken sünnî erkek çocuklar tarafından defalarca ‘Rafazi’ denilerek hakarete uğradım, dayak yedim. Daha okuma yazma bilmiyordum. Rafazi’nin ne olduğunu nereden bilecektim. 2004 yılına kadar bana yedi yaşımdayken dayak attıran, küfür savurtan bu kelimenin peşine düştüm. Hafızama kazılmıştı. Ne demek bu ‘rafazi’…Kızılbaş, alevi, solcu olduğumuzu biliyordum, duymuştum bu kelimeleri ama bu rafazi ne kötü bir şey ki dayak attı o çocuklar bana. Benim yaşımda benden bir iki yaş büyük çocuklar… İlk hissedişim bu. İkincisi ben ilkokul birinci sınıfta, ağabeyim beşinci sınıfta okuyorduk. İkimizi annemle-babam mandolin kursuna gönderdiler. İkimize de mandolin alındı. Benimki şeker kız çizgi filmi yüzünden (bir apartmanın üst katlarının balkonunda açık bir tv’ den sesi gelince heyecanlanıp baktım ayağım takıldı mandolinimin üstüne düştüm) kırıldı. O kadar sevinmiştim ki… Niye? Bu kursa gitmek istemiyordum. Niye? Çünkü öğretmen bana bir böcekmişim gibi yaklaşıyordu. Kursta doğal olarak öğretmen subay, memur çocukları vardı. Ve biz onlardan farklıydık. Gecekondulu yoksul çocuklardık. Çok zorlanmıştım. Bir öğretmenin kızı vardı. Benim arkadaşımdı. O benim için gidip annesiyle konuşmuştu ve kursa gitmezsem kendisinin de gitmeyeceğini söylemişti. Nedenini söylemişti. Kurs öğretmenimizin yaklaşımı değişmedi. Benim ağabeyimin mandolini ile kursa devam edeceğimi ağabeyimin gitmeyeceğini söyleyen anneme isyan ettim. Boşuna sevinmiştim mandolinimin kırılmasına. Ama gitmeyecektim. Onlar ısrar ettiler. Birkaç derse gittikten sonra bıraktım çünkü çocuk yüreğimle müzik sevgimden de önemli olduğunu hissettiğim bir şeyler baskın çıktı. İçim hınçla doluyordu o yaşta ben farkında olmasam da. 9 yaşındaydım 12 Eylül darbesi gerçekleştiğinde. 12 Eylülden kısa bir süre önce evimiz kurşun yağmuruna tutuldu. Ve tüm kurşunlar benim yatağımın üzerinden geçti. Birileri beni öldürmek, bizi öldürmek istiyor duygusu ve dağlara gelinceye kadar perdesiz pencerelere bakma korkusu kaldı yüreğimde.
Aynı yaşlarda babama ‘erkek komşu amcaların’ fısıldamalarını duyuyordum. ‘Sen bunu çok şımartıyorsun, alt tarafı bir kız. Çok şımartma.’ ‘Alt tarafı bir kız.’ Kızdım, çocuktum. Hiçbir oyunu sadece erkeklere ait görmüyordum. ‘Ama ‘kız’mışım işte. Bu ne demek? Ne olmuş ki annem de kız! Anneannem de kız.’ Bana bir eksikliğim hatırlatılmıştı, anlamıyordum, hissediyordum ama ben bir eksiklik görmüyordum kendimde. Bu yüzden de o adamları dinleyen, inanan babama küstüm o farkında olmadan. O beni annem gibi sevmiyordu, sevmek istese de o adamlardan çekiniyordu. Ne olmuş ki ben bir kızsam… Kendimi bir de en çok sigorta hastanelerinde öteki olarak hissederdim. Oraları yaşayanlar bilir, insana nasıl ikinci sınıf insan muamelesi yapıldığını, doktorların, özellikle hemşirelerin aşağılayan yaklaşımlarını. Üniversiteye gittiğimde; Kürtlüğüm habersiz olduğum, Aleviliğim saklı tutmam gereken kimliğimdi. Ama burada insanlar yüzüme bakıp ‘alevisin değil mi hocam? Kürtsün değil mi hocam?’ dediğinde afalladım. Bu insanlar ne kadar cesurdu. Yıllarca saklamak zorunda kaldığım Aleviliğimi bu kadar açık sorabiliyorlardı. Korkarak da olsa ‘evet’ diyordum. Ama Kürtlük? ‘bilmem’ diyordum. Gerçekten bilmiyordum çünkü. Sonunda öğrendim, o bilmediğim kimliğimde saklıymış yaşadıklarımın anahtarı. Bir erkek arkadaşım bir gün dedi; ‘sakın bir daha memleketini söyleme.’ Bu arkadaş Türktü ve ‘devrimciydi’ . O söze inat her yerde söylemeye başladım. Beni kimliğim konusunda kandıranlardan intikam almak istiyordum. Günlerce ağladım. Kürt olduğumu öğrendiğim için değil. Neden 18 yaşıma kadar bunu bilmeden yaşadım diye ağlıyordum. Tabii bir de 9 yaşında babamın sevgisini azaltmaya çalışarak bana ‘erkek- amcaların’ hissettirdiği ‘eksikliğimin’ ne olduğunu keşfettim yıllar sonra. Gerilla saflarına ilk katıldığımda yüksek sesle gülmem, konuşmam, hareketliliğim, doğallığım hep sorun oluyordu ve uyarılıyordum, kadın arkadaşlar ya da genç erkek arkadaşlar aracılığıyla ‘erkek-komutanlar’ hissettiriyorlardı bu defa eksikliğimi, ya da eksiltmem gerekenleri. Bir kadın gerilla olarak 14 yıl içerisinde erkek zihniyetinin birçok yaklaşımında hissettim ötekileştirilmeyi, ya da erkek zihniyetini taşıyan, yaşatan kadınların yaklaşımlarında hissedersin ötekileştirilmeyi. Mücadeleye, dağlara gelmen yetmez bir de kendini ötekisi olduklarına, erkeklere ispatlayacaksın. Savaşacağına, savaşta ayak bağı olmayacağına, kadınsı yaklaşımlarınla erkeği düşürmeyeceğine vs. ‘yemin edeceksin’. Sözlü değil, pratik olacak bu yemin. Söylemek istediğim kadın olarak her yerde ötekisin. İleride çözüm gelişse, toplumsal yaşama katılsak bile biz kadınların ötekileştirilmesi süreci maalesef sonuçlanmış olmayacak. Bu mücadele devam edecek, bu gün mücadele saflarında bir mücadele sorunu olarak devam ettiği gibi. Genel anlamda en fazla bir kadın olarak kimliğimden, düşüncelerim ve duygularımdan dolayı olumsuz yaklaşımlara maruz kaldığımda hissediyorum ötekileştirilmeyi.
Soru - 6 Yeni bir öteki tanımı olmalı mı ya da nasıl olmalı?
Bence ‘öteki’ yok, olmamalı. Farklı olan var. Bana benzemeyenler benim benzemediklerim var. Kültürel kökenim aynı olup da fikirsel olarak uzak olduklarım var. Bu ötekileştirmez beni. Ya da bir başkasını benim karşımda ötekileştirmez. Bana göre öte yoktur, öteye koyduğun, ötede unuttuğun, bilinçli olarak ötelediğin vardır. Bir algılama sorununa dayalı olanlar aşılabilirdir. Ama bence yeni öteki tanımlamalarına ya da mevcut öteki kavramı üzerinden tasarruf, rant yaratmaktan çok, ötekileştirmeyi üreten her olguyla doğru tanışmak, onu doğru tanımlamak ve aşmak gibi, düzeltmek gibi bir problemimiz var. Öteki üreten zihniyetin türevlerini üretip öteki olmaktan çıkmaya çalışmak adına, maalesef kendi ötekisini üretme konumuna gelenler de var. Bu en acısı. En olmaması gerekeni. Bu yüzden ben yeni bir öteki tanımını yaparken de çok hassas olmamız gerektiğini düşünüyorum. Eğer öz anlaşılmışsa tanım yeterli olur. Bence artık birçok insanın kafasında, algılayışında, hislerinde ötekinin ne olduğu büyük oranda nettir. Tanım bulmuş olsun ya da olmasın. Akademik alanlar açısından olabilir ama yaşamsal boyutta birbirimize yaşata yaşata da olsa öğrendik ne demek olduğunu. Bence yeni bir şeylere ihtiyaç varsa bu da sürekli ötekilerini üreten zihniyetin beslenme kaynağı olmaktan, pratikleştireni olmaktan çıkmaya dönük adımlar olmalıdır. Ötekileştiren zihniyet kendisini de ötekileştirdiğini de çoğu zaman kendi sesinden başka seslere sağır yapar. Kendinden başkasını dinlemeye açık bırakmaz kendini. O yüzden de duyma, anlama, hissetme, hoş görme, çözme özürlüdürler ötekileştirenler de, ötekileştirilenler de bazı durumlarda. Büyük bir tehlike de burada bence. Önemli olan bu konuyu değiştirmek, yeniliği burada yaratabilmektir. Ötekilik olgu olarak yok olunca ya da azalınca onu tanımlamaya ihtiyacımız da o denli azalır. Bence önemli olan şu anda doğru tanımladığımız kadarıyla ele alıp, ötekileştiren zihniyeti yenilmeye yakınlaştırmak. Ötekileştirenlere ve ötekileştirilenlere yaşama başka ufuklarla, gözlerle bakılabileceğini yeni yaklaşımlarla kavratabilmek. Kendini ve başkalarını ötelememeyi öğrenebilmek, öğretebilmek ve bunu üzerinde bir yeni ahlak, yeni kültür şekillendirmek önemli diye düşünüyorum.
 

 

PAJK MENÜ

 


 


 


PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006. Tüm hakları saklıdır