ANASAYFA

 
tecrİT İÇİNDE TECRİT

 

KJB Basını

Koma Jinen Bilind-KJB, Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah Öcalan’a uygulanan,  “ Tecrit içinde Tecridi” değerlendirdi

Kürdistan Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah ÖCALAN’a karşı  “tecrit içinde tecrit” uygulamasını Koma Jinen Bilind- KJB sözcülük üyesi Zılar Sterk tartıştık. Sorularımızı yanıtlayan Sterk, tecrit uygulamasını Türkiye’nin yaşadığı daralma ve tıkanmaya bağladı.

1 Eylül dünya barış gününe girerken, hareket olarak kamuoyuna bir barış deklarasyon sundunuz. Ve aynı gün Demokratik Konfederalizm Önderliği Abdullah Öcalan’a yönelik 20 günlük “tecrit içinde tecrit” uygulaması gündeme girdi. Bildiğimiz gibi bu uygulama 2006 yılı içerisinde ikinci kez yürürlüğe girdi. Siz KJB sözcülüğü olarak bu kararı nasıl değerlendiriyorsunuz?

KKK yürütme konseyi tarafından kamuoyuna sunulan demokratik barış deklarasyonu, aslında Kürt halkının kendi öz taleplerini içeren bir deklarasyondur. Kürt halkı yüzyıllardır içinde yaşadığı egemen bölge devletlerine karşı sürekli bir özgürlük mücadelesi ve direnişi içerisinde olmuştur. Her isyan tırmanmaya başladığında, egemen devletler kendi içlerinde birleşerek büyük katliam yöntemleriyle bu isyanları bastırmışlardır. İsyanların en büyükleri ise Türk devleti içerisinde gerçekleşmiş ve devlet büyük bir gözü karalıkla bu halkı ve isyana yol açan taleplerini yok saymış, düşmanlaştırıp, katliamlarla bastırmıştır. Ancak tarihimiz bize şunu ispatlamıştır.  Bastırılan her isyan, kendinden sonra daha güçlü isyanları doğurmuştur. Kürt halk tarihindeki isyan kültürü adeta bir zinciri tamamlayan halkalar biçiminde gelişmiştir. PKK, kendinden önceki isyanlardan büyük farklılıklar taşımaktadır tabi. Kürt halkının ulaştığı ulusal, siyasal, ideolojik ve felsefik bilinç, yeni bir mücadele stratejisini tercih etmesine yol açmıştır. Bu bilinç bu halka PKK Önderliği öncülüğünde taşırılmıştır. Bu ideolojik, felsefik ve siyasal bakış açısı, Önderliğimizin büyük emek ve çabaları sonucu halka taşırılmış olmasaydı, Kürt halkının yaşam tercihleri farklı da gelişebilirdi. Kendi tarihine, kendi kültürüne, kendi diline yabancılaştırılmış bir halkın talepleri genellikle kendi iktidarını oluşturabileceği bir devlet ve devletini üzerinde inşa edebileceği bir toprak parçasını isteme biçiminde gelişir. Ancak Kürt halkının ulaştığı çağdaş ve bilimsel bilinç düzeyi, devlet talebinde bulunmasını engellemiştir. Çünkü halkların tarihinde, halkların kardeşliğini en çok baltalayan aracın devlet aracı olduğunu artık biliyor Kürt halkı. Bu bilinçle beraber, Kürt halkının barış, demokrasi ve onurlu bir kardeşlik felsefesini savunmasının altında, Önderliğimizin; halkımızın tarihinde kaybolmuş argümanlarını yeniden güncelleştirmesi de vardır. PKK çıkışına kadar, Kürt halkı kendi tarihinden ve tarihine damgasını vuran demokratik, barışçıl, konfederal bir yaşam kültüründen oldukça uzaklaşmış ve yabancılaşmıştı. Önderliğimiz tarihe kazınan ve üstü örtülen bu gerçekliği yeniden bu tarihin sahipleriyle, yani Kürt halkıyla buluşturdu. Bu anlamda tarihi ve karakteri gereği, tercih ettiği ideoloji ve yaşam felsefesi gereği, bu gün savaştan ziyade barışı, ölüp öldürmekten ziyade yaşayıp yaşatmayı, kin, nefret ve intikamdan ziyade sevgiyi ve kardeşliği tercih etmektedir. Kendisine bu kadar acı çektirilmiş, bu düzeyde yok sayılmış, onuruyla bu kadar oynanmış, her gün katledilip sindirilmiş hiçbir halk, tarihte böyle demokrasiyi, barışı ve kardeşliği uzun süreli savunmaya tahammül göstermemiştir. Kürt halkı, üzerinde yüz yıllardır yürütülen imha ve inkar politikalarına rağmen, bugün hala demokrasi ve barışı savunuyor olmasında, edindiği demokratik bilincin payı büyüktür. Çünkü demokrasi, tahammül gücüdür. Bu demokratik tahammül gücünü ve bilincini veren ise, Önderliğimizdir. Bu realite, Türk devletinin Önderliğimiz üzerinde tecrit içinde tecrit uygulamalarına neden gösterdiği gerekçelerin doğru olmadığını ispatlamaktadır. Çünkü Önderliğimiz İmralı gibi tecrit ve izolasyon koşulları içerisinden bile halkımızı ve hareketimizi her zaman Türk devletinin savaş çığırtkanlığına karşı sağduyuya çağırmıştır. Avukatlarıyla yaptığı her görüşmenin içeriği, barışa, demokrasiye, kardeşliğe ve sağduyuya çağrı temelindedir. Bu görüşmelerin içeriğini tüm kamuoyu basınından izliyoruz. Bunun aksi yönünde savaşa ve isyana çağrı kesinlikle yoktur. Bunu herkes biliyor. Türk devleti de biliyor. Çünkü bütün görüşmeleri didik, didik denetliyor. Tecrit içinde tecride gerekçe gösterilen son görüşmenin içeriğini basından bütün kamuoyu dinledi. Savaş ve isyana çağrı içerikli tek bir cümle yoktur. Aksine barışı, kardeşliği ve sorunun demokratik çözümünü teşvik eden argümanlar söz konusudur. Bütün sorun, Türk devletinin sorunu çözmek istememesidir. Barış ve kardeşlik içindeki bir yaşamı ve geleceği bu topluma hak görmemesidir. Çünkü, büyük sorunları, iç sorunları olmayan ve huzur içinde yaşamaya çalışacak bir toplumun, otoriter iktidarlara ihtiyacı kalmayacaktır. Devlet iktidarını elinde bulunduran egemen kesimlerin savaş rantından elde ettikleri maddi ve manevi imkânları ortadan kalkacaktır. Savaş ve şiddetten, kin ve intikamdan, kana dayalı siyasetten beslenen iktidarlar, elbetteki bu sorunların olmadığı bir toplumsal düzen içerisinde kendilerini yaşatamayacaklardır. Çünkü bu toplum –toplum derken Türkiyeli bütün halkları kastediyorum- şimdiye kadar savaş ve şiddeti, imha ve inkarı, ölme ve öldürme felsefesini dayatan bu zihniyetin sahiplerini bir gün mutlaka yargılayacaktır. Tarihin ve toplumun kendilerini yargılamasından da bir korku vardır. Kısacası, Kürt sorununun kendisini sürdürmesinden ve çözülmemesinden rant, sağlayan kesimlerin sorunu çözmek istemeyecekleri açıktır. Ancak bu rantçı kesim şunu bilmelidir ki; çember giderek daralıyor, sorunun bir biçimde çözülmesi için gerek Türkiye’nin kendi iç koşullarının dayatıcılığı, gerekse de dış koşulların dayatıcılığı karşısında bu kesimler için fazla direnme imkanı kalmamıştır. Sorun olgunlaşmış ve çözümü içten gelişmezse bile dışardan dayatılacaktır. Bütün gelişmeler sorunun böyle bir aşamaya girdiğini ve artık üzerinin örtünemeyeceğini ortaya koymaktadır. Koma Komalen Kürdistan-KKK’nin demokratik barış felsefesine dayalı geliştirdiği deklarasyonunun bizler de Koma Jınen Bılınd olarak arkasındayız. Kürt kadınları olarak Önderliğimizin ortaya koyduğu ve KKK ‘nin formüle ederek deklarasyona dönüştürdüğü demokratik barış çözümü dışında hiçbir çözümü kabul etmeyeceğiz. Deklarasyonun yayınlandığı gün Önderliğimize tecrit içinde tecrit cezasının verilmiş olmasını da, Türk devletinin çözümsüzlükteki ısrarına bağlıyoruz.

Böyle bir karar ve uygulama genelde hukuki olmadığı bilinir ve hukuki olmaktan ziyade siyasi bir karardı.  Bu kararın bölgedeki iç ve dış siyasi gelişmelerle bağlantısını yine Türkiye devletinin içte yaşadığı durumlarla bağlantısını açabilir misiniz? Bu tarzdaki bir siyasal gidişatın getireceği riskler, tehlikeler neler olabilir?

Bu karar sizin de belirttiğiniz gibi hukuki değil siyasidir. Adil bir siyaset anlayışına göre de değildir. Devletin kendi egemenlikli çıkarları çerçevesinde belirlenmiş bir siyasettir. Soruna salt kendi şoven ve rantçı çıkarları çerçevesindeki bir yaklaşım ve bu yaklaşım merkez alınarak belirlenmiş bir konsepttir. Bu karar (1) yıl içerisinde ikinci kezdir tekrarlanıyor. Tecrit içinde tecrit cezasının verildiği dönemler, Önderliğimizin ve Kürt halkının yine özgürlük hareketimizin demokratik barış çözümünü gündemleştirdiği bu gündemin giderek yükseldiği dönemlere denk gelmektedir. Yukarıda da belirttiğim gibi demokratik barış yönündeki çözümü güncelleştirmemiz istenmiyor, devlet erki tarafından. Sorunu çözme yönünde Türk devletinin kendi içerisinde kararlaşma durumu yok. Ama hem iç gelişmeler hem de dış gelişmeler yine bölgedeki gelişmeler Kürt sorununun artık çözülmesi gerektiğini dayatmaktadır. Bunun karşısında sorunun çözümsüzlüğü konusunda kendi içinde büyük bir tutuculaşma yaşanıyor. Adeta bir namus meselesi yapılmıştır. Çünkü Türkiye’de yaşayan ve biraz çağdaş normlara göre düşünebilen bütün kesimler, artık bu sorunun çözülmesi gerektiğini savunuyor. Çatışmalarda kayıp veren asker anaları bile cenaze törenlerinde artık “Vatan sağ olsun demeyeceğim” diyor. Bu savaş ve çatışmanın devam etmesinin anlamsızlaştığını her iki halkın kardeşlik temelinde yaşaması gerektiğini herkes haykırıyor. Bir ülkede şehit düşen gerillanın da, askerin de anası artık bu savaş ve çatışma bitsin diyorsa, bu ülkenin yöneticilerin, biraz durup düşünmesi ve buna göre bir yaklaşım değişikliğine gitmesi gerekir. Ancak olmayan budur. Kaybeden sadece her gün evlat acısıyla içi kan ağlayan analar ve babalar oluyor. Hiç kimse ve dillendirilen hiçbir çıkar, yüreği evlat acısıyla tutuşan ana yüreğini sarmaya yetmez.

ABD’nin büyük Ortadoğu projesi kapsamında Irak’a girmesiyle beraber bölge siyasi dengeleri büyük bir alt üst oluşu yaşadı. ABD, bölgedeki en büyük halklardan biri olan Kürt halkının ve siyasi, askeri oluşumlarının desteğini almadan bu projesini gerçekleştiremeyeceğini bilmektedir. Dolayısıyla bölgeye girerken yeni bir Kürt stratejisi belirlemek durumunda kaldı. Bu strateji temelinde Güney Kürdistan’da federal çözümü uyguladı. Bu gün Güney’de oluşturulan Kürt Federe sınırları Türk devleti ile komşu olmuştur. Türk devleti bu gerçeği kabul etmese de bu böyledir. Eskiden aşiret reisi olarak tanımladığı bazı Kürt siyasetçiler, bu gün Irak Cumhurbaşkanlığını ve Kürt Federe hükümeti başkanlığını yürütmektedir. Kendi federal sınırlarının güvenliğini kendisi tutmaktadır. Bu sınırlar

Türkiye’nin siyasi sınırlarıyla komşudur. Türk devleti, Kürtlerin elde ettiği bu güçlü konumdan önemli oranda ürkmektedir. Türkiye’de yaşayan Kürtlerin de bu konumu talep edeceğinden, ya da dış güçlerin desteği ile böylesi taleplerini Türkiye içinde de gerçekleştirmek isteyeceğinden korkmaktadır. İlkin kuzey Kürtleriyle başlayan PKK Önderliksel çıkışının, bugün sadece kuzey Kürtleriyle sınırlı olmadığını, Güney Batı Kürdistan, Doğu Kürdistan ve Güney Kürdistan Kürtlerinin bileşiminden oluşan konfederal bir güce doğru evrildiğini de biliyor ve görüyor. Gün geçtikçe güç kazanmaya başlayan bu gerçeklik karşısındaki duruşu ise, Kürtlerin yaşadığı diğer egemen devletleri de yanına alarak, topyekun  savaş stratejisi belirleme temelinde olmuştur. İran ve Suriye devletleriyle yaptığı işbirliği ve Kürtlerin imha ve inkarına dayalı politikalarını bölgede hakim kılma girişimleri bu temeldedir. İran devletinin, ABD ile oluşmuş çelişkilerinden yararlanarak Kandil dağını topa tutması ve İran’daki Kürtlerin siyasal haklarının savunulması temelinde faaliyet yürüten PJAK güçleriyle her gün sayısız çatışmaya girmesi bu temeldedir. Yine Suriye’de demokratik taleplerini gündeme getiren demokratik kitle üzerinde yürütülen baskı, dönemsel katliamlar ve tutuklamalar bu işbirliği temelindedir.  Bölgede Türk devletinin öncülük ettiği önemli bir Kürt düşmanlığı oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa Kürt özgürlük hareketinin mücadele stratejisinde, öyle milliyetçiliğe ve devletçiliğe dayalı hedefleri taşımamaktadır. Türkiye’nin misak-ı milli sınırları içinde demokratik bir yapılanmayı esas alacak bir çözüm ön görmektedir Kürdistan Özgürlük Hareketi. Türk devletinin öne sürdüğü bölücülük ve terörizm iddiaları doğru değildir.

Türk devletinin halkların düşmanlaştırılmasına dayanan bu politikası büyük tehlikelere gebedir. Kürt halkının Önderliği hakkındaki hassasiyeti ve onursal duruşu çok iyi biliniyor. Önderliğimiz üzerinde yürütülen tecrit içinde tecrit politikası karşısında Kürt halkının tahammül gösteremeyeceği, denetlenmesi zor çatışmalara yol açacağı da çok iyi biliniyor. Açıkçası bu kararın, Kürt tarafını savaş ve çatışma yönünde tahrik etmeyi ve şiddete yöneltmeyi esas aldığını düşünüyorum. Bu kadar demokrasi, barış ve kardeşlik talepleri karşısında savaşa ve şiddete çekme stratejisidir. Örneğin 30 Ağustos kutlama ve anmalarına Kürt halkının kendi temsilcisi olarak belirlediği belediye başkanları alınmadılar. Davet edildikleri resepsiyonlardan ya geri çevrildiler, ya da çağrılmadılar. Yüksek sesle “bu paşalarımızın bayramıdır, sizin bayramınız değildir” dediler. Oysa bu bayram Kürtlerin de bayramıdır. Otuz Ağustos zafer bayramı sadece Türk kanı üzerine değil Kürtlerin de kanı üzerinden inşa edildi. Bizler de Çanakkale’de dedelerimizi şehit verdik. Dedelerimiz kurtuluşu beraber elde ettiler. Çanakkale şehitliğinde bizim dedelerimizin de mezarları var. Urfa’nın Şanı’nı, Antep’in Gaziliğini, Maraş’ın Kahramanlığını Kürtler ve Türkler birlikte, kol kola omuz omuza aynı mevzilerde savaşarak, direnerek elde ettiler. Bu bizim ortak tarihimizdir. Bu tarihsel gerçeğimize dayanarak biz şiddetin bitmesini demokratik çözümün gelişmesini istedikçe, Türk devleti diğer bölge devletlerini de yanına alarak bizleri bu tercihten uzaklaştırıp tekrar şiddet ve çatışmalara zorunlu bırakmaya çalışmaktadır. Bu bizim istemimiz ve tercihimiz değildi. Buna mecbur bırakılıyoruz. Sizi imha etmek için gelen bir güce karşı kendinizi savunmak durumundasınız. Bu en doğal insan refleksidir. Hayvanlarda bile kendini savunma mekanizması vardır. Bu yönelim ve imha temelindeki saldırılar karşısında elimiz kolumuz bağlı oturmamız beklenemez. KKK yürütme konseyinin kamuoyuna sunduğu deklarasyon var, Önderliğimizin belirttiği çözüm planı var. Bunlara verilen cevap tecrit içinde tecrit ve operasyonlar, diğer devletleri de şiddet kullanmaya çekmek oluyorsa, bunun karşısında hem hareket olarak hem de halk olarak yine kadınlar olarak elbette kendimizi savunacak bir pozisyonda oluruz. Önderliğimiz bizim hem savaş hem barış gerekçemizdir. Bunu herkes biliyor. Çünkü hiçbir halk bu düzeyde Önderliği ile siyasal iradesiyle bu düzeyde bütünleşmemiştir. Bu gerçekliği göz ardı eden hiçbir yaklaşımın ve politikanın başarı sağlaması olası değildir. 30 yıllık mücadele gerçekliğimiz bunu dosta da düşmana da ispatlamıştır. Türk devletinin gelişen bu gerçeklik karşısında sağduyulu yaklaşmaması halinde süreç büyük risklere girecektir.

Bu bölgenin halkları tarihinde hep kardeşlik felsefesi etrafında iç içe yaşadı. Bu tarihsel realite demokratik birliğe yatkın bir karakter taşımaktadır. Bizim tercih ettiğimiz çözüm de bu tarihsel kardeşlik temelindedir. Ancak bu kardeşlik felsefesini düşmanlık felsefesine çevirmek için Türk devleti elinden geleni yapıyor. Bizi devlet, iktidar ve şiddete dayalı tercihlere zorluyor. Her gün şiddete tahrik edilen yapıların tahammülü de bir yere kadardır. Tahammül sınırlarının aşılması halinde –ki bu sınırlar her gün aşılıyor- bölgede kan gövdeyi götürecektir. Denetim dışı oluşumlar doğal olarak devreye girecektir ki, girmeye başlıyor. Sivil toplumun kendi içinde çatışmaya tahrik olmasının önünü ne biz alabiliriz ne bundan sonra devletin güvenlik mekanizması alabilir. Örneğin son süreçte sokakta birçok insan Kürt’tür diye linçe maruz kalabiliyor. Bu linç girişimlerini devletin sözde güvenlik güçleri de tebrik ediyor, olumluyor.  Aslında,  toplumu militarizme ediyor, toplumu askerleştiriyor, toplumu polisleştiriyor, şovenleştiriyor. Düşününki, Kürtsünüz diye her sokak başında kendine Türküm diyen herkesin sizi linç etmeye hakkı var. Sizi katletmeye, boğmaya hakkı var. Yani birileri Türk’tür diye öldürmeye diğeri Kürt’tür diye öldürülmeye hakkı var. Böyle bir toplumsal realite de yaşam mı olur. Bu tür şovenizmi tahrik eden, toplumu kendi içerisinde çatıştıran, şiddete teşvik eden politikaların bir an önce aşılması gerekmektedir.  

 Bu tehlikeli politikalar karşısında kadın hareketi olarak tehlikeyi aşma yaklaşımınız ve yine pratik çözüm adımlarınız nelerdir? Özellikle kadınların bu süreçte oynayacağı rol nasıl olabilir?

Bu tehlikeli politikalar karşısında kadın hareketi olarak duruşumuz, her şeye rağmen demokratik mücadeleyi yükseltmek olacaktır. Önderliğimizin demokratik barış perspektifi ve bu doğrultuda KKK yürütme konseyinin kamuoyuna sunduğu demokratik barış deklarasyonunu esas alıyoruz. İdeolojik, siyasal-toplumsal ve meşru savunma temelinde örgütlenen bileşenlerimizle beraber bu çözüm deklarasyonunun arkasındayız. Kadın özgürlüğü için, toplumsal cinsiyetçiliğin kaldırılıp özgür bir toplumun ve özgür bir yaşamın yaratılması için demokratik ekolojik ve cinslerin özgürlüğüne dayalı bir toplum projesi perspektifi ile mücadele yürüten bir kadın hareketiyiz. Dolayısıyla mücadelemizin bir yanını kadın özgürlüğü oluştururken, bir diğer yanını da toplumsal barışın ve özgür bir toplumsal yaşamın sağlanması oluşturmaktadır. Mücadelemizin bu her iki yanı da Kürt sorununun demokratik çözümünün geliştirilmesi için mücadele etmemizi gerektirmektedir. Bunun için hem ideolojik felsefik alanda, hem siyasal toplumsal alanda, hem de meşru savunma alanlarında mücadelemizi eskiye oranla daha da yükselteceğiz. Çünkü savaş, şiddet, kan ve ölüm en çok da kadın doğasıyla uyuşmayan olgulardır. Kadın doğası, kadının duygusal zekası, olay ve olguları ele alışına da yansımalıdır. Bu anlamda demokrasi, barış ve kardeşlik en çok kadının savunması gereken argümanlardır. Kadın için hiçbir çıkar, hiçbir hesap; evladını kurban vermeyi gerekli kılacak bir gerekçe olamaz. Hem gerilla anaları hem de asker anaları artık bu yersiz savaş ve şiddetin anlamsızlaştığının bilincine varmaktadır. Asker anası da artık oğlunun cenaze töreninde eskisi gibi vatan sağ olsun diyemiyorsa, “vatan sağ olsun demeyeceğim” diyorsa, bu durum ciddi bir toplumsal reddin geliştiği anlamını taşıyor. Bu toplumsal reddin ve refleksin özellikle de kadın tarafından daha fazla işlenmesi ve caydırıcı özelliği olan bir tavra dönüşmesi gerekir. Çünkü savaş ve şiddetin yükseldiği dönemlerde özgürlük arayışında olan kadınlara daha fazla rol düşmektedir.  Bölgede ve Kürdistan’da sürmekte olan savaş ve şiddetin faturası en çok da kadınlara çıkmaktadır. Savaş ve şiddet sürdükçe; hangi halktan, hangi ırktan, hangi sınıftan, hangi dinden olursa olsun ölenler, anaların biricik evlatları oluyor. Bu acıyı çeken en çok anaların yüreği oluyor. Ana yüreği; ne ulusal, ne siyasal, ne sosyal, ne de kültürel sınırları tanımayan, kutsal bir karakter taşımaktadır. Ortadoğu’da ve özellikle de Kürdistan’da ana yüreğinin artık savaş ve şiddete karşı tahammülü kalmamıştır. Kürdistanlı ve Türkiyeli her ana en az bir evladını bedel vermiştir, vermeyenler de savaş ve operasyonlar durmadıkça, Önderliğimiz üzerindeki tecrit içinde tecrit ve izolasyon koşulları kalkmadıkça, Kürt sorunu demokratik barışçıl yöntemlerle çözülmedikçe, bundan sonra da verecektir. Kürdistan kadın özgürlük hareketi olarak, artık Kürdistanlı, Türkiyeli, İranlı, Iraklı, Suriyeli, anaların yüreklerinin evlat acısıyla yanmasını istemiyoruz. Bu savaş ve operasyonlarda sadece Kürdistanlı anaların evlatları ölmüyor, Kürtlerle çatışmaya devam eden herkesin evladı ölüyor. Bunun için bütün analarımızı ve kadınlarımızı (Kürdistanlı, Türkiyeli, İranlı, Iraklı, Suriyeli) savaş ve operasyonların durması, Kürt sorununun demokratik çözümünün geliştirilmesi ve tarihte kaybettiğimiz kardeşlik ve barış kültürümüzün yeniden yaşamlaşması temelinde demokratik tepkisini ve eylemselliğini geliştirmeye çağırıyoruz.

Savaş ve şiddet cephesini oluşturan devletlerin siyasi sınırları içerisinde yaşayan kardeş halklarımızın kardeşlik kültürüne rağmen, topyekun savaş ittifakı, devlet erkleri tarafından büyük bir ısrarla sürdürülmektedir. Oluşturulan bu savaş ve şiddet ittifakı karşısında halklarımızın tarihindeki kardeşlik ve konfederal kültürüne sahip çıkıp demokratik çözüm yönünde tavır belirlemesi ve tavrını demokratik eylemsellikler çerçevesinde ortaya koyması büyük önem taşımaktadır. Bu temelde Türkiye de, İran’da Irak’ta ve Suriye’de yaşayan kardeş halkların demokratik eylemlerini ortaya koyması, başarıyı ve barışı yakınlaştıracaktır.

 

 

PAJK MENÜ

 


 


 


PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006. Tüm hakları saklıdır