|
KJB Basını
Koma Jinen Bilind-KJB,
Demokratik Konfederalizm Önderi Abdullah Öcalan’a
uygulanan, “ Tecrit içinde Tecridi” değerlendirdi
Kürdistan Demokratik
Konfederalizm Önderi Abdullah ÖCALAN’a karşı
“tecrit içinde tecrit” uygulamasını Koma Jinen
Bilind- KJB sözcülük üyesi Zılar Sterk tartıştık.
Sorularımızı yanıtlayan Sterk, tecrit uygulamasını
Türkiye’nin yaşadığı daralma ve tıkanmaya bağladı.
1 Eylül dünya barış
gününe girerken, hareket olarak kamuoyuna bir barış
deklarasyon sundunuz. Ve aynı gün Demokratik
Konfederalizm Önderliği Abdullah Öcalan’a yönelik 20
günlük “tecrit içinde tecrit” uygulaması gündeme
girdi. Bildiğimiz gibi bu uygulama 2006 yılı
içerisinde ikinci kez yürürlüğe girdi. Siz KJB
sözcülüğü olarak bu kararı nasıl
değerlendiriyorsunuz?
“
KKK yürütme konseyi tarafından kamuoyuna sunulan
demokratik barış deklarasyonu, aslında Kürt halkının
kendi öz taleplerini içeren bir deklarasyondur. Kürt
halkı yüzyıllardır içinde yaşadığı egemen bölge
devletlerine karşı sürekli bir özgürlük mücadelesi
ve direnişi içerisinde olmuştur. Her isyan
tırmanmaya başladığında, egemen devletler kendi
içlerinde birleşerek büyük katliam yöntemleriyle bu
isyanları bastırmışlardır. İsyanların en büyükleri
ise Türk devleti içerisinde gerçekleşmiş ve devlet
büyük bir gözü karalıkla bu halkı ve isyana yol açan
taleplerini yok saymış, düşmanlaştırıp, katliamlarla
bastırmıştır. Ancak tarihimiz bize şunu
ispatlamıştır. Bastırılan her isyan, kendinden
sonra daha güçlü isyanları doğurmuştur. Kürt halk
tarihindeki isyan kültürü adeta bir zinciri
tamamlayan halkalar biçiminde gelişmiştir. PKK,
kendinden önceki isyanlardan büyük farklılıklar
taşımaktadır tabi. Kürt halkının ulaştığı ulusal,
siyasal, ideolojik ve felsefik bilinç, yeni bir
mücadele stratejisini tercih etmesine yol açmıştır.
Bu bilinç bu halka PKK Önderliği öncülüğünde
taşırılmıştır. Bu ideolojik, felsefik ve siyasal
bakış açısı, Önderliğimizin büyük emek ve çabaları
sonucu halka taşırılmış olmasaydı, Kürt halkının
yaşam tercihleri farklı da gelişebilirdi. Kendi
tarihine, kendi kültürüne, kendi diline
yabancılaştırılmış bir halkın talepleri genellikle
kendi iktidarını oluşturabileceği bir devlet ve
devletini üzerinde inşa edebileceği bir toprak
parçasını isteme biçiminde gelişir. Ancak Kürt
halkının ulaştığı çağdaş ve bilimsel bilinç düzeyi,
devlet talebinde bulunmasını engellemiştir. Çünkü
halkların tarihinde, halkların kardeşliğini en çok
baltalayan aracın devlet aracı olduğunu artık
biliyor Kürt halkı. Bu bilinçle beraber, Kürt
halkının barış, demokrasi ve onurlu bir kardeşlik
felsefesini savunmasının altında, Önderliğimizin;
halkımızın tarihinde kaybolmuş argümanlarını yeniden
güncelleştirmesi de vardır. PKK çıkışına kadar, Kürt
halkı kendi tarihinden ve tarihine damgasını vuran
demokratik, barışçıl, konfederal bir yaşam
kültüründen oldukça uzaklaşmış ve yabancılaşmıştı.
Önderliğimiz tarihe kazınan ve üstü örtülen bu
gerçekliği yeniden bu tarihin sahipleriyle, yani
Kürt halkıyla buluşturdu. Bu anlamda tarihi ve
karakteri gereği, tercih ettiği ideoloji ve yaşam
felsefesi gereği, bu gün savaştan ziyade barışı,
ölüp öldürmekten ziyade yaşayıp yaşatmayı, kin,
nefret ve intikamdan ziyade sevgiyi ve kardeşliği
tercih etmektedir. Kendisine bu kadar acı
çektirilmiş, bu düzeyde yok sayılmış, onuruyla bu
kadar oynanmış, her gün katledilip sindirilmiş
hiçbir halk, tarihte böyle demokrasiyi, barışı ve
kardeşliği uzun süreli savunmaya tahammül
göstermemiştir. Kürt halkı, üzerinde yüz yıllardır
yürütülen imha ve inkar politikalarına rağmen, bugün
hala demokrasi ve barışı savunuyor olmasında,
edindiği demokratik bilincin payı büyüktür. Çünkü
demokrasi, tahammül gücüdür. Bu demokratik tahammül
gücünü ve bilincini veren ise, Önderliğimizdir. Bu
realite, Türk devletinin Önderliğimiz üzerinde
tecrit içinde tecrit uygulamalarına neden gösterdiği
gerekçelerin doğru olmadığını ispatlamaktadır. Çünkü
Önderliğimiz İmralı gibi tecrit ve izolasyon
koşulları içerisinden bile halkımızı ve hareketimizi
her zaman Türk devletinin savaş çığırtkanlığına
karşı sağduyuya çağırmıştır. Avukatlarıyla yaptığı
her görüşmenin içeriği, barışa, demokrasiye,
kardeşliğe ve sağduyuya çağrı temelindedir. Bu
görüşmelerin içeriğini tüm kamuoyu basınından
izliyoruz. Bunun aksi yönünde savaşa ve isyana çağrı
kesinlikle yoktur. Bunu herkes biliyor. Türk devleti
de biliyor. Çünkü bütün görüşmeleri didik, didik
denetliyor. Tecrit içinde tecride gerekçe gösterilen
son görüşmenin içeriğini basından bütün kamuoyu
dinledi. Savaş ve isyana çağrı içerikli tek bir
cümle yoktur. Aksine barışı, kardeşliği ve sorunun
demokratik çözümünü teşvik eden argümanlar söz
konusudur. Bütün sorun, Türk devletinin sorunu
çözmek istememesidir. Barış ve kardeşlik içindeki
bir yaşamı ve geleceği bu topluma hak görmemesidir.
Çünkü, büyük sorunları, iç sorunları olmayan ve
huzur içinde yaşamaya çalışacak bir toplumun,
otoriter iktidarlara ihtiyacı kalmayacaktır. Devlet
iktidarını elinde bulunduran egemen kesimlerin savaş
rantından elde ettikleri maddi ve manevi imkânları
ortadan kalkacaktır. Savaş ve şiddetten, kin ve
intikamdan, kana dayalı siyasetten beslenen
iktidarlar, elbetteki bu sorunların olmadığı bir
toplumsal düzen içerisinde kendilerini
yaşatamayacaklardır. Çünkü bu toplum –toplum derken
Türkiyeli bütün halkları kastediyorum- şimdiye kadar
savaş ve şiddeti, imha ve inkarı, ölme ve öldürme
felsefesini dayatan bu zihniyetin sahiplerini bir
gün mutlaka yargılayacaktır. Tarihin ve toplumun
kendilerini yargılamasından da bir korku vardır.
Kısacası, Kürt sorununun kendisini sürdürmesinden ve
çözülmemesinden rant, sağlayan kesimlerin sorunu
çözmek istemeyecekleri açıktır. Ancak bu rantçı
kesim şunu bilmelidir ki; çember giderek daralıyor,
sorunun bir biçimde çözülmesi için gerek Türkiye’nin
kendi iç koşullarının dayatıcılığı, gerekse de dış
koşulların dayatıcılığı karşısında bu kesimler için
fazla direnme imkanı kalmamıştır. Sorun olgunlaşmış
ve çözümü içten gelişmezse bile dışardan
dayatılacaktır. Bütün gelişmeler sorunun böyle bir
aşamaya girdiğini ve artık üzerinin örtünemeyeceğini
ortaya koymaktadır. Koma Komalen Kürdistan-KKK’nin
demokratik barış felsefesine dayalı geliştirdiği
deklarasyonunun bizler de Koma Jınen Bılınd olarak
arkasındayız. Kürt kadınları olarak Önderliğimizin
ortaya koyduğu ve KKK ‘nin formüle ederek
deklarasyona dönüştürdüğü demokratik barış çözümü
dışında hiçbir çözümü kabul etmeyeceğiz.
Deklarasyonun yayınlandığı gün Önderliğimize tecrit
içinde tecrit cezasının verilmiş olmasını da, Türk
devletinin çözümsüzlükteki ısrarına bağlıyoruz.
Böyle bir karar ve
uygulama genelde hukuki olmadığı bilinir ve hukuki
olmaktan ziyade siyasi bir karardı. Bu kararın
bölgedeki iç ve dış siyasi gelişmelerle bağlantısını
yine Türkiye devletinin içte yaşadığı durumlarla
bağlantısını açabilir misiniz? Bu tarzdaki bir
siyasal gidişatın getireceği riskler, tehlikeler
neler olabilir?
“
Bu karar sizin de belirttiğiniz gibi hukuki değil
siyasidir. Adil bir siyaset anlayışına göre de
değildir. Devletin kendi egemenlikli çıkarları
çerçevesinde belirlenmiş bir siyasettir. Soruna salt
kendi şoven ve rantçı çıkarları çerçevesindeki bir
yaklaşım ve bu yaklaşım merkez alınarak belirlenmiş
bir konsepttir. Bu karar (1) yıl içerisinde ikinci
kezdir tekrarlanıyor. Tecrit içinde tecrit cezasının
verildiği dönemler, Önderliğimizin ve Kürt halkının
yine özgürlük hareketimizin demokratik barış
çözümünü gündemleştirdiği bu gündemin giderek
yükseldiği dönemlere denk gelmektedir. Yukarıda da
belirttiğim gibi demokratik barış yönündeki çözümü
güncelleştirmemiz istenmiyor, devlet erki
tarafından. Sorunu çözme yönünde Türk devletinin
kendi içerisinde kararlaşma durumu yok. Ama hem iç
gelişmeler hem de dış gelişmeler yine bölgedeki
gelişmeler Kürt sorununun artık çözülmesi
gerektiğini dayatmaktadır. Bunun karşısında sorunun
çözümsüzlüğü konusunda kendi içinde büyük bir
tutuculaşma yaşanıyor. Adeta bir namus meselesi
yapılmıştır. Çünkü Türkiye’de yaşayan ve biraz
çağdaş normlara göre düşünebilen bütün kesimler,
artık bu sorunun çözülmesi gerektiğini savunuyor.
Çatışmalarda kayıp veren asker anaları bile cenaze
törenlerinde artık “Vatan sağ olsun demeyeceğim”
diyor. Bu savaş ve çatışmanın devam etmesinin
anlamsızlaştığını her iki halkın kardeşlik temelinde
yaşaması gerektiğini herkes haykırıyor. Bir ülkede
şehit düşen gerillanın da, askerin de anası artık bu
savaş ve çatışma bitsin diyorsa, bu ülkenin
yöneticilerin, biraz durup düşünmesi ve buna göre
bir yaklaşım değişikliğine gitmesi gerekir. Ancak
olmayan budur. Kaybeden sadece her gün evlat
acısıyla içi kan ağlayan analar ve babalar oluyor.
Hiç kimse ve dillendirilen hiçbir çıkar, yüreği
evlat acısıyla tutuşan ana yüreğini sarmaya yetmez.
ABD’nin büyük
Ortadoğu projesi kapsamında Irak’a girmesiyle
beraber bölge siyasi dengeleri büyük bir alt üst
oluşu yaşadı. ABD, bölgedeki en büyük halklardan
biri olan Kürt halkının ve siyasi, askeri
oluşumlarının desteğini almadan bu projesini
gerçekleştiremeyeceğini bilmektedir. Dolayısıyla
bölgeye girerken yeni bir Kürt stratejisi belirlemek
durumunda kaldı. Bu strateji temelinde Güney
Kürdistan’da federal çözümü uyguladı. Bu gün
Güney’de oluşturulan Kürt Federe sınırları Türk
devleti ile komşu olmuştur. Türk devleti bu gerçeği
kabul etmese de bu böyledir. Eskiden aşiret reisi
olarak tanımladığı bazı Kürt siyasetçiler, bu gün
Irak Cumhurbaşkanlığını ve Kürt Federe hükümeti
başkanlığını yürütmektedir. Kendi federal
sınırlarının güvenliğini kendisi tutmaktadır. Bu
sınırlar
Türkiye’nin siyasi
sınırlarıyla komşudur. Türk devleti, Kürtlerin elde
ettiği bu güçlü konumdan önemli oranda ürkmektedir.
Türkiye’de yaşayan Kürtlerin de bu konumu talep
edeceğinden, ya da dış güçlerin desteği ile böylesi
taleplerini Türkiye içinde de gerçekleştirmek
isteyeceğinden korkmaktadır. İlkin kuzey Kürtleriyle
başlayan PKK Önderliksel çıkışının, bugün sadece
kuzey Kürtleriyle sınırlı olmadığını, Güney Batı
Kürdistan, Doğu Kürdistan ve Güney Kürdistan
Kürtlerinin bileşiminden oluşan konfederal bir güce
doğru evrildiğini de biliyor ve görüyor. Gün
geçtikçe güç kazanmaya başlayan bu gerçeklik
karşısındaki duruşu ise, Kürtlerin yaşadığı diğer
egemen devletleri de yanına alarak, topyekun savaş
stratejisi belirleme temelinde olmuştur. İran ve
Suriye devletleriyle yaptığı işbirliği ve Kürtlerin
imha ve inkarına dayalı politikalarını bölgede hakim
kılma girişimleri bu temeldedir. İran devletinin,
ABD ile oluşmuş çelişkilerinden yararlanarak Kandil
dağını topa tutması ve İran’daki Kürtlerin siyasal
haklarının savunulması temelinde faaliyet yürüten
PJAK güçleriyle her gün sayısız çatışmaya girmesi bu
temeldedir. Yine Suriye’de demokratik taleplerini
gündeme getiren demokratik kitle üzerinde yürütülen
baskı, dönemsel katliamlar ve tutuklamalar bu
işbirliği temelindedir. Bölgede Türk devletinin
öncülük ettiği önemli bir Kürt düşmanlığı
oluşturulmaya çalışılmaktadır. Oysa Kürt özgürlük
hareketinin mücadele stratejisinde, öyle
milliyetçiliğe ve devletçiliğe dayalı hedefleri
taşımamaktadır. Türkiye’nin misak-ı milli sınırları
içinde demokratik bir yapılanmayı esas alacak bir
çözüm ön görmektedir Kürdistan Özgürlük Hareketi.
Türk devletinin öne sürdüğü bölücülük ve terörizm
iddiaları doğru değildir.
Türk devletinin
halkların düşmanlaştırılmasına dayanan bu politikası
büyük tehlikelere gebedir. Kürt halkının Önderliği
hakkındaki hassasiyeti ve onursal duruşu çok iyi
biliniyor. Önderliğimiz üzerinde yürütülen tecrit
içinde tecrit politikası karşısında Kürt halkının
tahammül gösteremeyeceği, denetlenmesi zor
çatışmalara yol açacağı da çok iyi biliniyor.
Açıkçası bu kararın, Kürt tarafını savaş ve çatışma
yönünde tahrik etmeyi ve şiddete yöneltmeyi esas
aldığını düşünüyorum. Bu kadar demokrasi, barış ve
kardeşlik talepleri karşısında savaşa ve şiddete
çekme stratejisidir. Örneğin 30 Ağustos kutlama ve
anmalarına Kürt halkının kendi temsilcisi olarak
belirlediği belediye başkanları alınmadılar. Davet
edildikleri resepsiyonlardan ya geri çevrildiler, ya
da çağrılmadılar. Yüksek sesle “bu paşalarımızın
bayramıdır, sizin bayramınız değildir” dediler. Oysa
bu bayram Kürtlerin de bayramıdır. Otuz Ağustos
zafer bayramı sadece Türk kanı üzerine değil
Kürtlerin de kanı üzerinden inşa edildi. Bizler de
Çanakkale’de dedelerimizi şehit verdik. Dedelerimiz
kurtuluşu beraber elde ettiler. Çanakkale
şehitliğinde bizim dedelerimizin de mezarları var.
Urfa’nın Şanı’nı, Antep’in Gaziliğini, Maraş’ın
Kahramanlığını Kürtler ve Türkler birlikte, kol kola
omuz omuza aynı mevzilerde savaşarak, direnerek elde
ettiler. Bu bizim ortak tarihimizdir. Bu tarihsel
gerçeğimize dayanarak biz şiddetin bitmesini
demokratik çözümün gelişmesini istedikçe, Türk
devleti diğer bölge devletlerini de yanına alarak
bizleri bu tercihten uzaklaştırıp tekrar şiddet ve
çatışmalara zorunlu bırakmaya çalışmaktadır. Bu
bizim istemimiz ve tercihimiz değildi. Buna mecbur
bırakılıyoruz. Sizi imha etmek için gelen bir güce
karşı kendinizi savunmak durumundasınız. Bu en doğal
insan refleksidir. Hayvanlarda bile kendini savunma
mekanizması vardır. Bu yönelim ve imha temelindeki
saldırılar karşısında elimiz kolumuz bağlı oturmamız
beklenemez. KKK yürütme konseyinin kamuoyuna sunduğu
deklarasyon var, Önderliğimizin belirttiği çözüm
planı var. Bunlara verilen cevap tecrit içinde
tecrit ve operasyonlar, diğer devletleri de şiddet
kullanmaya çekmek oluyorsa, bunun karşısında hem
hareket olarak hem de halk olarak yine kadınlar
olarak elbette kendimizi savunacak bir pozisyonda
oluruz. Önderliğimiz bizim hem savaş hem barış
gerekçemizdir. Bunu herkes biliyor. Çünkü hiçbir
halk bu düzeyde Önderliği ile siyasal iradesiyle bu
düzeyde bütünleşmemiştir. Bu gerçekliği göz ardı
eden hiçbir yaklaşımın ve politikanın başarı
sağlaması olası değildir. 30 yıllık mücadele
gerçekliğimiz bunu dosta da düşmana da
ispatlamıştır. Türk devletinin gelişen bu gerçeklik
karşısında sağduyulu yaklaşmaması halinde süreç
büyük risklere girecektir.
Bu bölgenin halkları
tarihinde hep kardeşlik felsefesi etrafında iç içe
yaşadı. Bu tarihsel realite demokratik birliğe
yatkın bir karakter taşımaktadır. Bizim tercih
ettiğimiz çözüm de bu tarihsel kardeşlik
temelindedir. Ancak bu kardeşlik felsefesini
düşmanlık felsefesine çevirmek için Türk devleti
elinden geleni yapıyor. Bizi devlet, iktidar ve
şiddete dayalı tercihlere zorluyor. Her gün şiddete
tahrik edilen yapıların tahammülü de bir yere
kadardır. Tahammül sınırlarının aşılması halinde –ki
bu sınırlar her gün aşılıyor- bölgede kan gövdeyi
götürecektir. Denetim dışı oluşumlar doğal olarak
devreye girecektir ki, girmeye başlıyor. Sivil
toplumun kendi içinde çatışmaya tahrik olmasının
önünü ne biz alabiliriz ne bundan sonra devletin
güvenlik mekanizması alabilir. Örneğin son süreçte
sokakta birçok insan Kürt’tür diye linçe maruz
kalabiliyor. Bu linç girişimlerini devletin sözde
güvenlik güçleri de tebrik ediyor, olumluyor.
Aslında, toplumu militarizme ediyor, toplumu
askerleştiriyor, toplumu polisleştiriyor,
şovenleştiriyor. Düşününki, Kürtsünüz diye her sokak
başında kendine Türküm diyen herkesin sizi linç
etmeye hakkı var. Sizi katletmeye, boğmaya hakkı
var. Yani birileri Türk’tür diye öldürmeye diğeri
Kürt’tür diye öldürülmeye hakkı var. Böyle bir
toplumsal realite de yaşam mı olur. Bu tür şovenizmi
tahrik eden, toplumu kendi içerisinde çatıştıran,
şiddete teşvik eden politikaların bir an önce
aşılması gerekmektedir.
Bu tehlikeli
politikalar karşısında kadın hareketi olarak
tehlikeyi aşma yaklaşımınız ve yine pratik çözüm
adımlarınız nelerdir? Özellikle kadınların bu
süreçte oynayacağı rol nasıl olabilir?
Bu tehlikeli
politikalar karşısında kadın hareketi olarak
duruşumuz, her şeye rağmen demokratik mücadeleyi
yükseltmek olacaktır. Önderliğimizin demokratik
barış perspektifi ve bu doğrultuda KKK yürütme
konseyinin kamuoyuna sunduğu demokratik barış
deklarasyonunu esas alıyoruz. İdeolojik,
siyasal-toplumsal ve meşru savunma temelinde
örgütlenen bileşenlerimizle beraber bu çözüm
deklarasyonunun arkasındayız. Kadın özgürlüğü için,
toplumsal cinsiyetçiliğin kaldırılıp özgür bir
toplumun ve özgür bir yaşamın yaratılması için
demokratik ekolojik ve cinslerin özgürlüğüne dayalı
bir toplum projesi perspektifi ile mücadele yürüten
bir kadın hareketiyiz. Dolayısıyla mücadelemizin bir
yanını kadın özgürlüğü oluştururken, bir diğer
yanını da toplumsal barışın ve özgür bir toplumsal
yaşamın sağlanması oluşturmaktadır. Mücadelemizin bu
her iki yanı da Kürt sorununun demokratik çözümünün
geliştirilmesi için mücadele etmemizi
gerektirmektedir. Bunun için hem ideolojik felsefik
alanda, hem siyasal toplumsal alanda, hem de meşru
savunma alanlarında mücadelemizi eskiye oranla daha
da yükselteceğiz. Çünkü savaş,
şiddet, kan ve ölüm en çok da kadın doğasıyla
uyuşmayan olgulardır. Kadın doğası, kadının duygusal
zekası, olay ve olguları ele alışına da yansımalıdır.
Bu anlamda demokrasi, barış ve kardeşlik en çok
kadının savunması gereken argümanlardır. Kadın için
hiçbir çıkar, hiçbir hesap; evladını kurban vermeyi
gerekli kılacak bir gerekçe olamaz. Hem gerilla
anaları hem de asker anaları artık bu yersiz savaş
ve şiddetin anlamsızlaştığının bilincine varmaktadır.
Asker anası da artık oğlunun cenaze töreninde eskisi
gibi vatan sağ olsun diyemiyorsa, “vatan sağ olsun
demeyeceğim” diyorsa, bu durum ciddi bir toplumsal
reddin geliştiği anlamını taşıyor. Bu toplumsal
reddin ve refleksin özellikle de kadın tarafından
daha fazla işlenmesi ve caydırıcı özelliği olan bir
tavra dönüşmesi gerekir. Çünkü savaş ve şiddetin
yükseldiği dönemlerde özgürlük arayışında olan
kadınlara daha fazla rol düşmektedir. Bölgede ve
Kürdistan’da sürmekte olan savaş ve şiddetin
faturası en çok da kadınlara çıkmaktadır. Savaş ve
şiddet sürdükçe; hangi halktan, hangi ırktan, hangi
sınıftan, hangi dinden olursa olsun ölenler,
anaların biricik evlatları oluyor. Bu acıyı çeken en
çok anaların yüreği oluyor. Ana yüreği; ne ulusal,
ne siyasal, ne sosyal, ne de kültürel sınırları
tanımayan, kutsal bir karakter taşımaktadır.
Ortadoğu’da ve özellikle de Kürdistan’da ana
yüreğinin artık savaş ve şiddete karşı tahammülü
kalmamıştır. Kürdistanlı ve Türkiyeli her ana en az
bir evladını bedel vermiştir, vermeyenler de savaş
ve operasyonlar durmadıkça, Önderliğimiz üzerindeki
tecrit içinde tecrit ve izolasyon koşulları
kalkmadıkça, Kürt sorunu demokratik barışçıl
yöntemlerle çözülmedikçe, bundan sonra da verecektir.
Kürdistan kadın özgürlük hareketi olarak, artık
Kürdistanlı, Türkiyeli, İranlı, Iraklı, Suriyeli,
anaların yüreklerinin evlat acısıyla yanmasını
istemiyoruz. Bu savaş ve operasyonlarda sadece
Kürdistanlı anaların evlatları ölmüyor, Kürtlerle
çatışmaya devam eden herkesin evladı ölüyor. Bunun
için bütün analarımızı ve kadınlarımızı (Kürdistanlı,
Türkiyeli, İranlı, Iraklı, Suriyeli) savaş ve
operasyonların durması, Kürt sorununun demokratik
çözümünün geliştirilmesi ve tarihte kaybettiğimiz
kardeşlik ve barış kültürümüzün yeniden yaşamlaşması
temelinde demokratik tepkisini ve eylemselliğini
geliştirmeye çağırıyoruz.
Savaş ve şiddet
cephesini oluşturan devletlerin siyasi sınırları
içerisinde yaşayan kardeş halklarımızın kardeşlik
kültürüne rağmen, topyekun savaş ittifakı, devlet
erkleri tarafından büyük bir ısrarla
sürdürülmektedir. Oluşturulan bu savaş ve şiddet
ittifakı karşısında halklarımızın tarihindeki
kardeşlik ve konfederal kültürüne sahip çıkıp
demokratik çözüm yönünde tavır belirlemesi ve
tavrını demokratik eylemsellikler çerçevesinde
ortaya koyması büyük önem taşımaktadır. Bu temelde
Türkiye de, İran’da Irak’ta ve Suriye’de yaşayan
kardeş halkların demokratik eylemlerini ortaya
koyması, başarıyı ve barışı yakınlaştıracaktır.
|