|
Kominardan
Dünya'yı olduğu gibi görmeyi kabul edersek ne ile
karşılaşırız? Bir an ön yargıları bıraksak karşımıza
nasıl bir dünya çıkar? ".
Tarih, bildiklerimizden ibaret değildir. Egemenlerin
eliyle yazılan tarihin cinsiyetçi olduğu günümüzde
akli selim düşünen herkesçe kabul görülmektedir.
5000 yıllık tarih, cinsiyetçi bir zihniyetle
örülmüştür. Örülen cinsiyetçi tarih, egemenlerin
ürünü olduğundan sadece egemenlere yer verilmiş ve
toplumun, yaşamın onlardan ibaret olduğu algısı
hemen herkese benimsetilmiştir. Ve bunun bir kader
olarak görülmesini istemişler. Her ne kadar tarih,
cinsiyetçi yani eril bir zihniyet ve dille örülmüşse
bile, yine bütün bir tarihi süreç boyunca akış
halinde olan özgür ve demokratik değerler görmezden
gelinmişse bile, gerçek tarihin yazılı tarihten
ibaret olmadığını biliyoruz. Gerçek ve özgür tarihin
bu yazılı ve resmi tarihin dışında her şeye rağmen
kendini yaşattığını biliyoruz. Önderliğimizin
özellikle kadın açısından yaptığı bir belirleme bunu
çok iyi bir biçimde özetler; “kadının kölelik tarihi
yazılmamış, özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor”.
Tabi bu cinsiyetçi, eril, iktidarcı ve devletçi
tarih anlayışlarının olumsuzluklarından sadece kadın
nasibini almamıştır. Başta kadın olmak üzere,
egemenlerin çıkarına göre olmayan, sistem karşısında
radikal bir mücadele yürüten ve hakikatin peşinden
koşan birey ve toplumlar, bu iktidarcı zihniyetin
yarattığı tahribatlardan nasibini almışlardır.
Kimileri farklı ve bağımsız düşündükleri için
ateşlerde cayır cayır yakılırken, kimileri hakikatin
peşinden koşarken ve hakikati din dogmatizminde
görmeyip, bilimde gördüğü için engizisyonlarda ağır
cezalara mahkum edilmiş, kimileri ise etnik, ulusal,
toplumsal hakları ve özgürlüğü için mücadele vererek
ve direnerek onun uğruna hayatlarını adamışlardır.
İki ana nehir gibi yana yana yürümüştür bu tarih.
Bir nehir egemenleri simgelerken, diğer nehir
demokratik ve özgür halkların nehri olarak akmıştır.
Birbiriyle kıyasıya bir mücadele içerisinde
olmuştur. Verilen mücadeleler sonucunda egemenler
tarihin galibi olmamış, tersine her gün daha fazla
çöküş yaşamıştır. Devletçi zihniyet geliştikçe özgür
arayış ve düşünceler de derinleşmiş. Özgür ve
bağımsız düşünceleri uğruna nice filozof, bilim
insanı ve özelde de özgürlüğü için mücadele veren
kadınlar canlarını vermiştir. Canları pahasına
tavizsiz bir mücadele yürütmüşlerdir.
Bu gerçeklerden yola çıkarak bilim ve felsefe
alanlarına göz attığımızda bu cinsiyetçi, ayrımcı
zihniyetin kavramlara kadar indirgendiğini
rahatlıkla görebilmekteyiz; örneğin ‘Bilim Adamı’
kavramı gibi. Bu kavramlaştırma, Bilim insanı yerine
erkeği adres göstererek bilimin ne kadar egemen
erkeğin tekelinde olduğunu ifade ediyor. Bunun
içindir ki nice kadın filozoflar ve bilim kadınları
eril tarihin kara deliği tarafından yutulmuştur.
Bilim ve felsefe alanları olabildiğince
erilleştirilmiş ve egemen erkeğin tekeline
alınmıştır.
Kuşkusuz ki erkeğin tekeline alınmış bilim ve
felsefe alanında akıllı, zeki, bilimsel düşünen,
sorgulayan- sorgulatan, özgürce düşünmeye tutkun
kadınlara yer olmayacaktır. Böylesi bir kadın
gerçeği egemen erkeğin midesine oturur ve bunu
hazmedemeyen erkek, bütün gücüyle kusar. Tarih
boyunca bu alanlar kadına kapatılmıştır. Kadını bu
alanların dışında tutmak için bin bir hikaye, hile
ve komplolar örülmüştür. Böylece bilim ve felsefenin
erkek işi olduğu anlayışına meşruiyet kazandırılmaya
çalışılmıştır. Bununla bilim ve felsefenin kadın işi
olmadığını kadına özümsetmeye çalışmışlardır. Bunun
önemli oranda başarıldığını söylemek zor değil.
Kadının özgür düşüncelerinden her zaman
korkulmuştur. Onun için kadın, olabildiğince bu
alanlardan uzak tutulmaya çalışılmıştır. Ancak buna
direnen, bu geleneksel zihniyete gelmeyen ve bunun
bir kader olmadığını bilen kadınlar, egemenlerin bu
ideolojik saldırılarına karşı etkin bir mücadele
yürütmüşlerdir. Kimileri politik alanda, kimileri
hukuk alanında, kimileri ise bilim ve felsefe
alanlarında mücadeleleriyle ve canları pahasına bu
alanlarda yer almaya çalışmışlar ve bu kölelik
zincirlerini kırmaya çalışmışlar. Hem var olan
cinsiyetçi zihniyete karşı savaşmışlar ve mevcut
yaratılan algıyı kırmaya çalışmışlar hem de bu
alanlara kadın rengiyle bir katılım sağlamışlar.
Tamamen yeni bir zihniyet ve bakış açısıyla topluma,
doğaya, insana, kadına yani evrende bulunan her şeye
farklı bir gözle bakmaya çalışılmışlar.
Ancak buna tahammül edemeyen zorba erkek bu tür
güçlü kadın filozofları ve bilim kadınlarına yönelik
acımasızca davranmaktan çekinmemiştir. Sadece
canlarına kıymayla yetinmemiştir. Onları bir bütün
olarak yok etmek için yarattıkları bütün değerleri
de ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Genellikle
onları eserleri yani yapıtlarıyla birlikte yok
etmişler. Hiç yaşanmamış veya yaşamamış gibi
saymışlardır. Bu kadınlara ve onların yarattıkları
değerlere ilişkin en ufak bir iz bile bırakmamaya
çalışmışlardır. Dolayısıyla bütün bu gerçekliklerden
kaynaklı olarak bugün, tarih boyunca yaşamış
binlerce filozof, sanatçı, edebiyatçı, bilim insanı
kadından sadece çok azının eserlerine ulaşmak
mümkündür.
Erkek, çok rahat bir biçimde bu çalışmalara
katılabilirken, kadın çetin bir mücadele vererek
ancak bu alanlara girebilmektedir. Kadın bu alanlara
girebilmek ve yaratılmış önyargıları kırabilmek için
yaşamı pahasına bir mücadele vermiş ve çoğunlukla
hayatını adamıştır. Özellikle ortaçağ olmak üzere
uygarlık tarihi boyunca bu alanlar kadına reva
görülmediği için hakikat arayışçısı kadınlar
çoğunlukla sistem tarafından dışlanmış ve komplolara
maruz kalmışlardır. Erkek, bilim ve felsefeyle
ilgilendiği zaman olağan görülürken, kadın bu işi
yaptığında kara büyü yapıyor, cadıdır, toplumun
başına kötü şeyler getirecek, uğursuzluk getirecek,
şeytani işler yapıyor denilerek bu işle ilgilenen
kadınların öldürülmesi toplumsal bir meşruiyete
kavuşturulmuştur. Bu yüzden ortaçağ boyunca yüz
binlerce kadın cadılıkla itham edilerek, din
dogmatizminin resmi kurumları olan engizisyon
mahkemeleri tarafından ölümle cezalandırılmışlardır.
Aslında cadı diye damgalanan kadınların doğa ve
fizik bilimleriyle ilgilenen kadınlar olduğunu
anlamakta zorluk çekmiyoruz. Özgür, doğru-güzel,
farklı ve bilimsel düşünen her kadını, cadıdır
diyerek en acımasız ve vahşi cezalara mahkum
etmişler.
Günümüze geldikçe bunun kapitalist moderniteyle
birlikte daha inceltilmiş ama derinleşmiş olduğunu
görmekteyiz. Görünüşte kadına birçok alan açan,
kadına “sınırsız” bir özgürlük tanıyan sistem, içine
girildikçe özgürlük arayışlarını kendi değirmeninde
daha fazla yok eden, hiçleştiren ve bulanıklaştıran
bir hal almaktadır. Bu yanıyla da kapitalist
moderniteyi bir illüzyon ve imaj sistemi olarak
tanımlayabiliriz. Sınırsız kadın metalaşmasını
sınırsız bir özgürlükmüş gibi yansıtan ve dayatan
bir sistemdir söz konusu olan. Kadın her alanda
metalaştırılmıştır. Önderlik kapitalist modernite
çağında ki kadını “Metaların Kraliçesi” olarak
tanımladı.
Sistem kendi iktidarının sağlamlaşmasını ve ömrünün
uzatılmasını kadının derinleştirilmiş köleliğinde
buluyor. Dolayısıyla onun için köle kadın olmazsa
olmazdır. Ne yazık ki sistemin bu geleneksel
tavizlerini doğru okuyamayan, çözemeyen kadın,
kapitalizmin tuzağına gafilce düşmektedir. Bu
yumuşak yüzün altında yatan gerçekliğin derinleşmiş
ve yaygınlaşmış kadın köleliği olduğunu biliyoruz.
Demokratik modernite çağı hem insanlığın temel
değerlerini açığa çıkarıp yaşatmada öncü bir rol
almakta, hem de tarihte özgürlük ve demokrasi
mücadelesini veren yüzlerin açığa çıkarılıp,
tanıtılmasında önemli bir yere sahiptir. Demokratik
modernite özgür düşünce yani düşünme sistemidir. Hem
tarihte kaybolmayla yüz yüze kalan özgür insanların
düşüncelerini günümüze taşıyacak ve yarattığı
değerleri herkese mal edecek hem de özgür ve
demokratik düşüncenin her türlü olanaklarını bize
sunmaktadır.
Demokratik modernitenin belki de en önemli
çalışmalarından biri hakikatleri araştırıp, en
doğrusuna ulaşma arayışıdır. Her alanda olduğu gibi
bilimde de hakikati arayan insanların, yazılmayan ve
çarpıtılan tarihlerini yeniden yazacak ve hakkını
verecektir. Demokratik uygarlığın tarihi boyunca
saklı bırakılan bilimsel ve felsefi değerleri, bilim
insanlarını ve filozoflarını açığa çıkartmayı ahlaki
bir görev olarak bilmektedir. Bu durum özelde de
kadın açısından geçerli olabilmektedir. Çünkü kadın
her anlamda ve her alanda ezilmiştir. Son beş bin
yıllık tarih boyunca geleneksel zincirleri kırmaya
çalışan direnişçi kadınların gerçeklikleri ve
mücadeleleri ters yüz edilmiştir. Bu açıdan da
uygarlık sisteminin acımasız ve zalim zihniyetinden
en çok da kadın nasibini almıştır. Çünkü egemenlikçi
tarih hakikati manipüle etmiştir ve hakikat neyse
tersini hakikat olarak toplumsal hafızada
yerleştirmişlerdir. Bu yüzden de egemenlerin yazdığı
tarihi tersten okumak, bizi gerçeğe ve hakikate daha
fazla yaklaştıracaktır.
Bilim kadınlarının ve kadın filozofların eserlerine
ulaşmak, günümüzde çok zor oluyor. Bu kadınlar
katledilirken genellikle kendi yarattıkları değerler
ve yapıtlarıyla birlikte yok ediliyorlardı. Hiç
yaşamamışlar veya yaşanmamış gibi sayılmışlardır.
Çünkü eğer yapıtları yok edilmezse mutlaka bir gün
hakikatler gün yüzüne çıkar düşüncesiyle, her
şeyleriyle birlikte tarihten silmeye çalışmışlar.
Onun için belki birçok filozof ve bilim kadınlarının
isimleri bile bilinmiyor. Bazılarının isimleri
bilinmesine rağmen onlar hakkında net bilgi yoktur.
Yine bazı kadınlar hakkında doğrudan olmasa da
tarihin tozlu raflarında kaybolmaya mahkum olmuş
bazı notlara ulaşmak mümkün olabiliyor.
Bunlardan biri de bilimdeki kadın yüzü olarak
İskenderiyeli Hypatia’dır. Birçok yerde ismi
geçmesine rağmen bilim ve felsefe tarihinde hak
ettiği yeri halen almamıştır. Tarih içerisinde
kaybettirilmek istenen bu değerler, daha yeni yeni
gündemimize girmektedir. Bu yüzden de Hypatia gibi
bir bilim insanı ve filozof bir çok insan tarafından
bilinmemektedir. Oysaki kendi dönemin de birçok
ilk’e imza atmış bir kadındır. Hatta Hypatia için
döneminin yegane bilim kadını belirlemesi bile
yapılmıştır. Hypatia; bilimsel düşünen, akıl ve
zekasıyla, ruhsal-fiziksel güzelliğiyle bir bütün
oluşturan bir kadındır. Hem matematikçi, hem gök
bilimci ve filozof olmayı başaran bir kadındır. En
yalın ve önemli bilgileri, gözde öğrencisi olan
Kyrene’li Synesios'un felsefe mektuplarından
alınmıştır. Hypatia hakkında en derli toplu
bilgileri bu mektuplar sayesinde bulabiliyoruz.
Sonradan büyük filozof olan bu öğrencisi ona
hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini bildiren
pek çok mektup yazmıştır. Bu mektuplar felsefe
tarihi kitaplarında bugüne kadar gelmiştir.
Hypatia adını tarihe Bir Düşünce ve Aydınlanma
Savaşçısı Olarak yazdırır
Hypatia’nın Yaşamı;
Hypatia, 370-415 yılları arasında İskenderiye'de
yaşamış felsefe ve matematikle (özellikle geometri)
ilgilenmiş bir bilim kadınıdır. Hypatia’nın kesin
olarak İskenderiye’de doğduğu belirtilmekle beraber,
fakat doğum tarihi konusunda da aynı netlik
bulunmamaktadır. Ancak genel olarak 370 dolaylarında
doğduğu kabul edilir.
Ünlü filozof, matematikçi ve gökbilimci
İskenderiyeli Theon'un kızıdır. Theon İskenderiye
Üniversitesi’nde matematik dersleri vermekte idi.
Kızının eğitimi ile yakından ilgilendiği ve onu
kendisi eğittiği söylenir. Hypatia ise babasının
çalışmalarına katılmıştır. Theon, Euclid'in bir
eserine şerh yazarken kızının da yardım ettiği
söylenir. Babası hemen her alanda onu yetiştirir ve
bir kişilik yakalamasında önemli çabalara sahip
olur. Theon’un birlikte çalıştığı insanlar arasında
ona en yakın olanı Hypatia’ydı. Babasının kızı ve iş
arkadaşı olarak kaynaklarda oldukça saygın bir yeri
vardır. Yetenekleri babasınınkini aşan bir
matematikçi olarak gösterilir. Hypatia
İskenderiye’de babası Theon ile yaşıyordu. Şehrin
önde gelen (soylu) vatandaşlarından biriydi.
Hypatia’nın babası Theon iyi eğitim görmüş bir bilim
adamı, bir matematikçi ve gök bilimciydi. Aigyptios
ve Aleksendiros unvanları, onun Yunan-Mısırlı
kökenine ve çok dilli İskenderiye kültürüne
bağlılığını göstermektedir. Çalışmalarını Öklit ve
Ptolemius üzerinde yoğunlaştırmış. Bunun dışında
felsefeyle, çok tanrılı din literatürü ve Yunan
gaipten haber verme uygulamalarıyla da ilgilenmiş
olduğu bilinmektedir. Theon’un matematik ve gökbilim
üzerine yazmış olduğu eserlerden bazıları günümüze
dek gelmiştir: “Öklit’in Elementleri”nin öğrenciler
için hazırlanmış hali, “Veriler ve Optik” bunlardan
önemlileridir. Theon, Ptolemius metinlerinin de en
başarılı tefsircilerinden biriydi. Onun Kullanışlı
Cetveller kitabının iki ayrı tefsirini yapmıştır.
Filozof Hypatia, esas eğitimini Atina'da
tamamladıktan sonra İskenderiye'ye yerleşmiş ve
orada bir okul açmıştır. Hypatia, İskenderiye'de
Museion'da (o zamanın üniversitesi sayılır) felsefe,
matematik ve astronomi dersleri vermiştir. Hypatia
sadece matematikçi olarak tanınmaz, çeşitli bilim
dallarında çalışmıştır. Doğa bilimleriyle de
yakından ilgilendiği söylenir. Genel olarak
çalıştığı alanlar felsefe, matematik (geometri)
astronomi ve fizik alanına giren birçok bilimle aynı
anda ilgilendiği söylenir.
Felsefe alanında da Platon ve Aristoteles’in
tanıtılmasında verdiği derslerin etkili olduğu
söylenir. Yeni-Platonculuk’a yakın durduğu
belirtilir. Yeni-Platoncu okullarla bağlantı
halindedir. Museion'da verdiği dersler ve
konferanslar Hypatia’nın ününü arttırmıştır.
İskenderiye de Platon, Aristo ve Suda gibi
filozoflar üzerine halka açık dersler vermiş ve
onların tanıtılmasında önemli bir yere sahip olduğu
belirtilebilir.
Çalıştığı Alanlarda Güçlü Bir Eleştirmen ve
Yorumcudur
Hypatia’nın sadece kendi çalışmalarıyla sınırlı
kalmadığı, aynı zamanda İskenderiyeli filozofların
çalışmalarını da değerlendiren, yorumlayan ve
eleştiren bir yeteneğe sahip olduğu söylenir.
Yine Hypati’nın matematik çalışmalarının
başlıklarından Hesychius’un oluşturduğu listeye
bakıldığında, İskenderiyeli matematikçilerin
yapıtlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır; İ.Ö.
üçüncü yüzyılda yaşayan Perge’li Apollonius’u, İ.S.
üçüncü yüzyılın ortalarında yaşayan Diophantus’u ve
Gökbilim adlı bir kitabı tefsir etmiştir.
Hypatia’nın birçok öğrencisine felsefe, matematik ve
gökbilim dersleri verdiğini biliyoruz. Synsius’un
mektuplarından anlaşıldığı üzere öğrencilerini,
İskenderiyeli matematikçiler ve gökbilimcilerin
metinlerinin düzeltilmesi ve açıklanması işine
karıştırmadığını öğreniyoruz. Bunun yerine onları
uygulamaya daha yönelik olan matematik ve gökbilim
gizemlerinin incelenmesi işine teşvik etmiştir.
Her ne kadar Yeni Platonculuğun tanıtılmasında
etkili bir yere sahip olsa da olduğu gibi kabul
ettiğini söylemek zor. Bu filozofları da aştığını
belirtmekte fayda var. Helenistik geleneğin daha çok
metafizik içerikli olduğunu göz önüne getirirsek,
Hypatia’nın daha az metafizik içerikli çalışmaları
esas aldığını biliyoruz. Dolayısıyla şöyle bir
gerçeklik açığa çıkmaktadır; Hypatia’nın metafiziği,
yani mistik düşünceleri değil, mantığı esas aldığını
söyleyebiliriz. Her şeye bir bilimsel açıklama
arayan bir tarza sahiptir. Bu şu demektir; Hypatia
sadece aldıklarıyla yetinmeyip aynı zamanda
verilenin ötesine geçmek, eleştirmek ve kendi
tarzını geliştirmek istemektedir.
Hypatia, eğitimini Atina da almasına rağmen
Atina’nın eril ve benmerkezci zihniyetine karşı
kendi duruş ve çalışmalarıyla bir mücadele
içerisinde olmuştur. Erkek aklın hakim olduğu,
kadının hiçleştirildiği, yok sayıldığı bir mekanda
bir kadın filozof yetişir. Ve dönemine göre onları
katbekat aşan üstün zekasıyla o egemenlikçi erkek
zihniyetini her anlamda çürütür. Bu gerçekliği kendi
kişiliğinde zirveye taşırır.
Hypatia dönemin en büyük ve ünlü kütüphanesi olan
İskenderiye kütüphanesinin müdiresidir. Kütüphane
aynı zamanda paganların kendi tanrılarına ibadet
ettiği, dini ayinlerini yaptığı bir mekandır. Aynı
zamanda bir eğitim ve bilinçlenme rolü oynamaktadır.
Bu kütüphane din fanatikleri tarafından o dönemde
yakılmıştır. Bu da o dönem açısından hem paganlara
hem de bilimsel çalışmalara karşı yapılan bir
saldırı olarak değerlendirilebilir.
Hypatia Bir Doğa Tutkunudur
Hypatia çok tanrılılık anlamına gelen pagan
kökenlidir. Paganlık doğa ilimlerine daha yakın
iken, Atina eksenli felsefenin ise buna nazaran
doğadan daha uzak olduğunu söyleyebiliriz.
Özne-nesne zihniyetinin ve felsefesinin orada önemli
bir olgunlaşmayı yaşadığını belirtebiliriz. Dönemin
Atina gerçeği, erkeği kadından, insanı doğadan üstün
tutan ve kadını ve doğayı aşağılayan bir
gerçekliktir. Deyim yerindeyse bütün dünya erkekler
için yaratılmıştır felsefesi hakimdir.
Ancak bu durum, orada eğitim görmüş, öğrenimini
orada bitirmiş bir kadının bu derin cinsiyetçi
zihniyeti çözemeyeceği anlamına gelmez. Hypatia’nın,
açıktan ve doğrudan olmasa da kendi yaşam tarzında
ve çalışmalarında bu zihniyeti çürüttüğünü
söyleyebiliriz. Ancak Hypatia’nın bu çabasının
genelleşmediğini, kendi şahsıyla sınırlı kaldığını
kaynaklardan yola çıkarak söyleyebiliriz. Bireysel
ve cüzi de olsa kendi şahsında kadına dayatılan
köleliği sadece kırmakla yetinmemiş, özgürlüğüne
tutkun bir kadın olarak cesurca yaşamayı bilmiştir.
Hypatia için doğayı keşfetmek, doğanın hakikatine
ulaşmak bir erdemdir. Doğayı aşk düzeyinde sever.
Sevdiği kadar doğadaki işleyişe büyük bir hayranlık
duyduğunu da söyleyebiliriz. Belki de Hypatia için
şunu söylemek daha yerinde olacaktır. Doğayı
keşfetmek, doğanın en inanılmaz sınır ve sırlarına
ulaşmak , doğanın hakikatini, evrenin bilinmezliğini
çözmek onun en büyük aşkıdır. Doğayı, evreni ya da
gökyüzü sistemini çözmek, ona her an özgürlüğe daha
fazla yaklaştığını ve özgürlüğü tattığını
hissettirir. Yaşama yaklaşımı itibarıyla öğrendikçe
ve keşfettikçe, bu başarılardan inanılmaz bir haz
aldığı rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla Hypatia,
her yanıyla kendine has bir tarza sahiptir.
Hypatia Tercihini Bir Erkekten Yana Değil, Bilgelik
Ve Felsefeden Yana Yapar
Her ne kadar zamanında yaşayanlarca Hypatia’nın
filozof İsidorus’un eşi olduğu söylense de, bunda
bir yanılgı olduğu sanılır. Çünkü güvenilir yazar ve
kaynaklara göre Hypatia hiç evlenmemiştir.
Hypatia’nın ilgi alanına bir erkek değil de, özgür
düşünceler, arayışlar ve sınırsızca doğayı keşfetmek
giriyor. Öyle anlaşılıyor ki Hypatia’nın öncelikleri
bambaşkadır. Öncelikleri arasında bir erkeğin yer
almadığı kesindir. Erkekle daha çok dostane ve
bilgilerinden yararlanma üzerinden bir ilişki
kurduğu tahmin edilir.
Güzelliğiyle de ün salmasına rağmen bunu geleneksel
bir biçimde kullanmamış ve özgür bir kadın profilini
o dönem kadını açısından çizmiştir. Aslında
Hypatia’nın yaşam tarzına, çalışma temposu ve
felsefesine baktığımızda tamamen alışagelmiş
geleneksel kadın kişiliğini aşmıştır. Yaşamı o kadar
disiplinli, dolu ve düzeyli ki başka şeylere de yer
kalmamaktadır. Kadının o dönemki statüsüne
bakıldığında erkek egemen sistemin dorukta olduğunu
söylemek zor değil. Kadın bir vatandaş bile
sayılmamaktadır. Eril aklın en çok hakim olduğu
dönemdir. Bu aynı zamanda bir geçiş dönemidir de.
Öğrencileri arasında bile kız öğrenci bulunmaz veya
yoktur desek daha yerinde olur. Ancak bu derin
cinsiyetçiliğe rağmen Hypatia bütün kölelik
zincirlerine aldırış etmez, onları kırar ve bir
kadın olarak nasıl yaşanılması gerektiğini
pratiğinde ve kişiliğinde somutlaştırır. Fakat
yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun
kurumsallaştığını söylemek zor.
Hipatia için sıra dışı bir kadın kişiliğidir dersek
çok yerinde olacaktır. Tabii ki böylesi bir kadın
kişiliği egemenlikçi erkek zihniyeti tarafından
kabul edilmez ve egemen erkek bu durumu hazmetmez.
Bu kıskançlığın, iktidarcılığın ve tahammülsüzlüğün
sonucunda eril aklın kurbanı olmak için yeterince
gerekçe oluşmuştur.
4. Yüzyıl Dinsel Çatışmaların Yoğun Olduğu Bir
Dönemdir
4. yüzyıl da İskenderiye Roma İmparatorluğunun çöküş
yaşadığı döneme tanıklık eden önemli bir şehirdir.
Hıristiyanlığın yaygınlaştığı döneme tekabül
etmektedir. Bir geçiş aşaması yaşanmaktadır ve bu
geçiş aşamasında İskenderiye’de yoğun dinsel
çatışmalar yaşanmaktadır. Hıristiyanların,
Yahudilerin ve Paganların yoğun çatışmalarına
tanıklık eden bir kenttir İskenderiye. Özellikle
Paganların Hıristiyanlaştırılmaya zorlandığı bir
dönemdir. Tek tanrılık ve çok tanrılığın yoğun bir
mücadele içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.
Çok tanrılığa gönderme yapmak amacıyla kullanılan
paganizm Latince köylü anlamına gelen paganus
kelimesinden türetilmiştir. Daha çok Hıristiyan
literatürde kullanılır. Hıristiyanlığı kabul etmeyen
toplumlar için kullanılmıştır. Hıristiyanlıktan önce
Roma imparatorluğu çok tanrılı bir dine sahipti.
Hıristiyanlık yıllarca bu anlayışlarla mücadele
etti. Roma imparatorluğuna karşı mücadele eden
Hıristiyanlığın bu mücadelesi daha çok şehirlerde
yoğunlaşırken kırsal kesim eski çok tanrılı
inançlarını korumaktaydı. Geçiş aşaması itibariyle
ortaya çıkan tablo şehirliler tek tanrılı dinlere
geçerken kırsal kesim halen çok tanrılı inançlarını
sürdürürler.
Çok tanrılılık inancı özü itibarıyla doğal toplumun
inanç tarzıdır ve kırsal alanlarda bu öze uygun bir
biçimde yaşanmaktadır. Ancak uygarlık kentlerinde
bir egemenlik aracı olarak artık son derece
yozlaşmış ve yaşanılamayacak bir duruma gelmiştir.
Bu geçiş aşamasında özellikle kentlerde toplumun alt
kesimleri tarafından Hıristiyanlığın hızlı bir
biçimde yaygınlaşmasının altında yatan gerçeklik de
çok tanrılı dinsel sistemin kentlerde yaşadığı bu
yozlaşmadır. Bunun karşısında kırsal kesimlerde
doğal dinler daha yüzyıllar boyunca varlığını devam
ettirecektir. Hıristiyanlığın iktidarlaştığı ortaçağ
boyunca bu iktidarcılığa karşı doğal toplumun
temsili anlamında gelişen direnişlerde doğal dinin
yoğun bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Orta
çağ karanlığına karşı mücadelenin öncülüğünü özgür
kadınları temsil eden cadılar ve bilimin öncüleri
olan simyacılarla beraber özgür ruhu temsil eden çok
tanrılı inanca mensup köylüler yapmışlardır. Bu
anlamda paganizm, tarihsel gelişmede özgürlüğü
temsil eden önemli ayaklardan birisidir.
“Hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz, ama bizi
birleştiren şeyler, bizi ayıran şeylerden fazladır.
Hepimiz kardeşiz”
Buradan yola çıkarak Hıristiyanlık paganizmden
türemiştir demek yanlış olmaz. Hypatia da böylesi
dinsel çatışmaların yoğun olduğu bir merkezde
yaşamaktadır ve tanık olmaktadır. Bu da doğal olarak
doğrudan Hypatia’yı ilgilendirmektedir. Hypatia bir
pagandır. Paganların çoğu bu konuda yoğun baskı
sonucunda dönmelerine rağmen filozof Hypatia
dönmeliği kabul etmemekte ve hiçbir dinsel dogmaya
girmemekte kararlıdır. Dolayısıyla inancı, felsefe
ve ilim olmaktadır. Tercihini bu yönlü yapar. Kendi
çalışmalarında din dogmatizmine karşı etkin bir
mücadele yürüttüğünü söyleyebiliriz. Bu dogmatizm
hangi dine ait olursa olsun fark etmemektedir.
Var olan dini dogmatizme karşı hem kendini korumuş
hem de bütün insanların eşit olduğunu savunan
cümleler kurmuştur. Örneğin din çatışmasının
öğrencilerinin arasında gelişmemesine özen
gösterirken ve karşı dururken şu cümleyi
kullanmaktadır; “hiç birimiz birbirimize
benzemiyoruz. Ama bizi birleştiren şeyler bizi
birbirimizden ayıran şeylerden daha fazladır,
hepimiz kardeşiz” diyerek bu konudaki politik ve
ahlaki tutumunu özetler.
Her ne kadar toplumsal ve politik sorunlara kayıtsız
kaldığına dönük yorum ve görüşler olsa da bu
değerlendirmesi göz önüne getirildiğinde toplumsal
ve politik sorunlara kayıtsız kalmadığını
çıkarsayabiliriz. Bu, aynı zamanda çok güçlü ve
politik bir kadın olduğunun da göstergesidir. O
dönemin meclislerine bir kadın olarak tek başına
katılıp, düşüncelerini özgürce ifade etmektedir. Bu
tutum ve davranışın o dönem kadınının toplumsal
statüsü açısından hiç de azımsanmayacak denli bir
gelişme olduğunu belirtebiliriz. Ancak önceden de
belirttiğimiz gibi bu çabaları eyleme dökülmemiş ve
bir kadın olarak da yalnız kaldığı söylenilebilir.
O günün genel siyasal ve toplumsal olaylarını,
sorunlarını ve yaşanan karmaşayı göz önüne
getirdiğimizde insanın kafasında şöyle bir soru
işareti oluşmaktadır; acaba o kadar yoğun
çatışmaların içinde Hypatia gibi bir kadını bu
toplumsal kargaşanın çok dışında tutabilir miyiz?
Kesinlikle hayır. Onun katledilmesinin bir nedeni
kadınlık kimliği olsa da diğer bir nedeni ise o
dönemin dinsel çatışmalarıdır. Bu çatışmaların bir
kurbanı olduğunu ve sembolik bir rol oynadığını
belirtebiliriz. Din dogmatizmine karşı tek başına
çetin bir mücadele verir. Bunu sadece çalışmalarında
değil, yaşam tarzıyla, kararlara katılma çabasıyla
ve ilişkileriyle de bunu boşa çıkaran bir tutumun
sahibi olmuştur. Bu durum Hipatia’nın, kendini var
olan dogmatik zihniyetin dışına çıkarabildiğini ve
felsefenin yol göstericiliğiyle hareket ettiğini
göstermektedir.
Hipatia yaptığı çalışmalarla iktidarlaşmış kilisenin
kirli çalışmalarını açığa çıkarabilmekteydi. Yine
idealize edilen düşüncelerin hiç de öyle olmadığını
gösteriyordu. Bu da iktidarlaşmış Hıristiyanlık yani
kilise açısından ciddi bir tehlike oluşturuyordu.
Bilim ve felsefe o dönemin İskenderiye’sinde Hypatia
şahsında dile gelmiştir. Bu anlamda Hipatia dini
dogmalar yerine mantığı esas alarak felsefenin
devamlılığında önemli bir halka olabilmiştir.
İktidarlaşmış Hıristiyanlığın dogmatizminin hiçbir
bilimsel ve felsefi izahının olmadığı koşullarda bu
durum oldukça önemlidir. Hıristiyan dogmatizminin
mantıktan yoksun olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Mantığı ve bilimsel düşünceyi esas alan Hypatia, hem
öğrencilerine verdiği dersler hem de halka açık
verilen derslerle kilise varlığını daha doğrusu
iktidarını çürütüyordu. Rahipler bunun
farkındaydılar. Kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak
için kendilerini sorgulayacak hiçbir çalışmanın
olmaması gerekiyordu. Onun için din dogmatizminin
Hypatia şahsında bilime ve felsefeye karşı açtığı
bir savaş dönemi de diyebiliriz.
Bu bilimsel ve felsefi dönemin sona ermesi için
çeşitli teorilere ihtiyaç vardır. Hypatia şahsında
bir dönem sonlandırılacaktı. O yüzden ona göre bir
komplonun hazırlanması gerekiyordu.
Dinsizlikle Suçlanır
Hipatia dinsel inanış yerine mantığı üstün tuttuğu
için en ağır ve acımasız bir cezaya tabi tutulur.
Verdiği derslerden ve yaptığı çalışmalardan ötürü
Hypatia’nın ünü Konstantinapolis’e, Suriye’ye ve
İznik’e kadar ulaşır. Öğrencileri arasında soylu
ailelerin çocukları da vardır. Hypatia’nın,
öğrencileri ile birlikte halktan kopuk bir çalışma
hayatı sürdürdüğü ve halkın inançlarına karşı
kayıtsız kaldığı bu nedenle de Cyril’in elini
güçlendirdiği söylenir. Yeni Platoncu Okulu
yıkımının arifesinde yaptığı çalışmaların doruğuna
çıkmıştı. Hypatia, kişisel benliğinin “Evrensel
Benle” birlik kurabileceğini göstermiştir. Bütün
dinler arasındaki benzerlikleri ve kaynaklarını
açıklamıştır.
Hıristiyan dogmanın istikrarsız temeli, Yeni
Platoncu okul Aristo'nun tümevarımlı mantık metodunu
uyarladığında daha da açığa çıkmıştı. Mantık ve
şeylerin karşılaştırmalı makul açıklanması bu yeni
esrar dininin en çok nefret ettiği şeyler
arasındaydı. Hypatia Hıristiyanlığın dogmalarını
alıntı yaptığı metafizik alegorileri irdelediği
zaman ve bunları halka açık konferanslarda
açıkladığı zaman Hıristiyanların sadece şiddetle
yanıt verebileceği bir silah kullanmıştı. Eğer
okulunun devam etmesine izin verilseydi, Kilise
tarafından yürütülen hile açığa çıkmış olurdu. Yeni
Platoncu ışık Hıristiyanlığın yamalarını fazla
aydınlatıyordu.
Diğer yandan kilise, pagan inancından çok fazla şey
kopyalamıştı. Bakireden doğumu, çarmıha gerilişi ve
yeniden dirilişine dek İsa'nın yaşamında her olay
pagan tanrılarıyla ilgili efsanelerden
kopyalanmıştı. Hıristiyan Kilisesinin her dogması ve
ritüelinin pagan karşılığı vardı. Bu gerçekler tüm
pagan dünyası tarafından bilinmekteydi. Pagan
okulları ayakta kaldığı sürece, Kilisenin kendisini
bilginin yegane kalesi olarak göstermesiyle
çelişkiye düşecekti. Pagan kitapları var olduğu
sürece Kitabi Mukaddes Tanrının tek vahyi olarak
kabul edilemezdi. Pagan filozoflar yaşayıp öğrettiği
sürece Kilisenin dogmatik iddiaları sorgulanacaktı.
Kilise için tek bir yol gözükmekteydi; pagan
okulları, kayıtları ve hatta filozofları yok ederek
yaptığı aşırmaların izlerini silmek.
Hypatia o dönemde ilk Hıristiyanlarca büyük ölçüde
putperestlikle özleştirilen öğrenim ve bilimi
simgeliyordu. Bu süreç bir yandan da, antik
bilimlerin ve pagan felsefesinin sona erdiği ve
Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa
bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir
gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır.
Bu nedenle Hypatia İskenderiye'de Hıristiyanlar ve
Hıristiyan olmayanlar arasındaki gerginlik ve
çatışmaların öne çıkan ismi olarak görülüyordu.
Geç klasik dönem İskenderiye’si ile ilgilenen G. Fow
ve J.C. Haas gibi uzmanlara göre İskenderiye’de
matematikçilerin hemen hepsi gizli bilimlerle
ilgilenmişlerdir. Theonun uygulamalı bilgisi ile
yıldız biliminin, geleceği görmeye ve Hermetik
metinlere olan ilgisi omuz omuza ilerlemiştir.
Bunlar, içerisinde yaşadıkları dönemin
özellikleriydi. Dördüncü yüzyılda İskenderiye
falcılarıyla ün yapmış bir şehirdi. Yıldız falı
okullarda bile öğretilmekteydi. Şehirde hizmet veren
pek çok yıldız falcısı vardı. Bilindiği kadarıyla bu
kişilerin matematikçi oldukları da düşünülüyordu.
İskenderiyeli Paulus ve Tebli Hepaistio da bunlardan
bazılarıydı.
Zamanla, Hypatia’nın bir büyücü, dinsiz olduğu
söylentileri yayılmış ve halk kışkırtılmıştır. Kara
büyü, yalnız Hıristiyan imparatorlukların yasaları
gereğince değil, çok daha eskiden beri en sert
cezayı gerektirmektedir. Bu tür söylentiler insanlar
arasında her zaman korkuya yol açmıştır. Kiliseye
bağlı kışkırtıcılar, Hypatia’nın matematik ve
gökbilim dallarında yaptığı araştırmalardan yola
çıkarak, maksatlı cadı masalları yaratmışlardır.
Babasını da tıpkı onun gibi yıldız bilimi ve büyüyle
uğraştığını, rüya yorumları yaptığını söylemişler,
Hypatia’yı şeytanca hileleriyle pek çok insanı
baştan çıkaran tehlikeli bir cadı gibi sunmuşlardır.
Bir nedeni büyücülük ve dinsizlik ise diğer nedeni
de tamamen Hypatia’nın kurduğu siyasi ilişkiler,
ölümüne önemli bir gerekçe oluşturur. Kurduğu siyasi
ilişkiler düşmanlarının gözünü korkutur ve hakkında
dedikodular yayılmasına neden olur. Bu dönemde çok
tanrılığa karşı bir seferberlik ilan edilir. Ve çok
tanrılığın tapınaklarının kiliseye devredilmesi söz
konusudur. Bu durum başlı başına şehirde ayaklanma
çıkmasına neden olur. Asilerin başında Hypatia ile
yakınlığı bilinen Olympius da vardır. Doğrusu
Hypatia bu hareketin içinde değildir. Ancak
Olympius’a olan yakınlığı karşı taraf için iyi bir
bahane olur. Bu dönemlerde Rahip Cyril,
İskenderiye’de başpiskopos olur. Bu değişiklik bir
kısım çevrelerce benimsenmemiş ve bir çatışma
ortamının doğmasına neden olmuştur. Cyril’in çatışma
içinde olduğu kişilerin başında da Hypatia’nın dostu
ve hamisi olan vali Orestes gelmektedir. Orestes ile
Cyril arasında süren çatışma, Cyril’in Hypatia’ya
karşı bir düşmanlık beslemesine de neden olur.
Hıristiyanlarla Yahudiler arasındaki kanlı
çatışmalar, Yahudilerin şehirden kovulması,
keşişlerin hayatına kastedilişi ve Cyril’in buna
benzer uygulamaları, ona olan tepkileri
arttırmıştır. Pitolemais’ın putperest Valisi Orestes
baş rahibin yaptıklarına karşı takındığı taviz
vermez tavrın ardında, nüfuz sahibi kişiler, şehrin
ve ilçelerin yönetici sınıf üyeleri de vardı. Onu
destekleyen kişilerin başında Hypatia da
gelmekteydi.
415 yılında, dinin ileri gelenleri İncili kendi
köhnemiş zihniyetlerine göre yorumlar ve ölümüne
meşruiyet getirirler. Hypatia, derhal öldürülmesi
gereken tehlikeli bir cadı ve büyücü olarak ilan
edilir ve ölüm fermanı verilir. Petro'nun
önderliğindeki Cyril'in keşişleri, Hypatia'nın ders
verdiği Museion'un önünde toplanır. Pusuya yatan
keşişler, Hypatia’nın arabasını durdurup etrafını
sararlar. Giysilerini zorla çıkartarak onu bir
kiliseye sokarlar. Koridorlarda sürükleyip sunağın
önüne getirirler ve burada Pedro ve keşişler
tarafından öldürülür. Öldürüldüğü zaman doğum
tarihini ve ölüm tarihini esas alırsak 40 yaşında
olduğunu söyleyebiliriz.
Öldürüldükten sonra bedeni sokaklarda sürüklenir,
parçalara ayrılır ve kütüphanesi ile (eserleri ile)
birlikte yakıldığı söylenir. Hypatia’nın ölümüyle
Yeni Platoncu okul sona erer. Bundan sonra doğa
bilimlerinde ve matematik alanda ciddi bir gerileme
yaşanır. Hıristiyan dogmatizminin üstünlük sağladığı
bir dönem başlar. Bu nedenle bilimsel, matematiksel
ve felsefe çalışmalarıyla ilgilenen birçok filozofun
Atina’ya kaçtığı söylenir. Hypatia’nın ölümünden
sonra kilise başpiskoposu Cyril’e ise azizlik payesi
verilir. Yani ödüllendirilir. Çünkü kilisenin
iktidarının süreklileşmesini sağlayan adamdır.
Voltaire, Hypatia figürünü, kilise ve vahiyle gelen
dine olan başkaldırısını dile getirmek için
kullanmıştır. Hypatia’nın öldürülmesini “Cyril’in
papaz traşlı köpeklerinin, yobazlardan oluşan bir
sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca cinayet”
olarak anlatır. Voltaire, “dictionary philosophique”
adlı yapıtında da bu olaya değinir ve O’nun ölümüne
Aziz Cyril’in tahriklerinin neden olduğunu yazar.
Yaptığı Çalışmalar;
Hypatia, İskenderiyeli matematikçilerin yapıtlarıyla
ilgilenmiştir. İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşayan Perge’li
Apollonius’u, İ.S. üçüncü yüzyılın ortalarında
yaşayan Diophantus’u ve Gökbilim adlı bir kitabı
tefsir etmiştir.
Hypatia öğrencilerini daha çok deney ve uygulamaya
yönelttiği için bazı kaynaklara göre Hypatia’nın
yaptığı deneyler sayesinde bir Usturlob yapabildiği
söylenirken, bazı kaynaklarda ise Hypatia’nın
verdiği dersler sayesinde öğrencisi Synsius’un bu
aleti yaptığı söylenir. Aynı zamanda onun astronomu
üzerinde bir düşüncesini daha sonra 17. yüzyılda
Kepler kanıtlamıştır.
Synsius eleştirmesi için Hypatia’ya birçok makale
yollamıştır. Bunlar arasında rüya tabirleri ve
geleceğin tahmin edilmesi ile ilgili olanlar da
vardır. Hypatia’nın kendisini rüya yorumları, yıldız
bilimi ve fizik deneylerine vermesi, simyanın
gizleri üstüne ilk ustalardan biri olarak bilindiği
söylenmektedir.
Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı söz
konusudur. Bununla birlikte ne felsefede ne de bilim
tarihinde adı belirgin bir şekilde geçmemektedir.
Yazdığı eserler arasında İskenderiyeli Diophantus'un
Arithmetica, Pergalı Apollonius'un Konikler ve
Ptolemy'nin Matematik Kanun üzerindeki tefsirleri
ise tamamen kayıptır.
Hypatia hakkında neler söylenmiş;
Hypatia, Avrupa kaynaklarında ilk olarak 18.yüzyılda
ortaya çıkmış. John Toland 1720’de Hypatia ile
ilgili, uzun bir tarih makalesi yayınlanmıştır.
Toland makalesinin başlangıcında, Hypatia için
“erkeklerin güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş
halini öldürmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde
yaşayacaktır” der. Ve bu korkunç eylemin arkasındaki
kişinin de, Cyril adındaki bir din adamı bir baş
rahip olduğunu söyler. Toland’ın yapıtı
aydınlanmanın seçkin kişilerince olumlu
karşılanmıştır.
Aydınlanma düşüncelerinden Yeni Helencilikten ve
Voltaire’ın üslubundan etkilenen Edward Gibbon,
Hypatia efsanesi üzerinde çalışmasını sürdürmüştür.
Gibbon’a göre Hypatia Yunanlıların dinine
inanmaktadır. Çevresinin, konum ve saygınlığıyla göz
kamaştıran kişilerle çevrili olduğunu ve acımasız
bir yobaz grubu tarafından öldürüldüğünü söyler.
Hypatia figürüyle,18. yüzyılın birçok kaynağında
karşılaşmaktayız.Bunlardan biri de Henry Fielding’in
‘Bu dünyadan diğerine yolculuk’ adlı kitabıdır.Fielding
romanında Hipatia’yı öldürenler için ‘o köpekler,o
hristiyanlar’ gibi ifadeler kullanmıştır.
Hypatia ve hayatı için yapılan yorumlar 19. yüzyılda
Charles Leconte De Lisle ile doruğa ulaşmıştır.Leconte
De Lisle;tarihin tek bir kültürle yada inanç
dizisiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak
Hypatia’nın ölümünü tarihsel kopuşa bağlar.DahLeconte
De Lisle daha sonraları bu düşüncelerinde bazı
değişiklikler yapmış ve Hypatia’nın ölümünü
Hıristiyan karşıtı açıdan tekrar ele
almıştır.Şiirinde HYpatiadan şöyle bahseder;
Aşağılık Galile’li yıktı,lanetledi seni;
Ama düşüşünle daha da büyüdün!Ya şimdi ,heyhat!
Platonun ruhu, Afroditin bedeni
Ebediyen Hellas’ın güzel göklerine çekildi.
Leconte De Lisleden sonra ,ondan daha genç olan
çağdaşı Gerard De Nerval 1854 tarihli yapıtında
Hypatiadan söz eder.1888’de Maurice Barres Hypatia
hakkında ‘La Vierge Assassin Ea’ adlı kısa bir öykü
yayınlamıştır.Leconte De lisle,Barres gibi yazarlar
Fransa’da Hypatia üzerine yazdığı sıralarda,İngiliz
din adamı ,romancıve tarihçisi Charles Kingsley
‘Hypatia,yada eski yüzle yeni düşmanlar’ adlı uzun
kitabında aynı efsaneyi işlemiştir.Başlangıçta
yazarın Kingsley’in kitabı birkaç Avrupa diline
çevrilmiş, bazı Alman tarihçiler kitap üzerine
görüşlerini dile getirmişlerdir.Kingsley’in Son
Helen’i bir romancı olarak ele alışı dikkat
çekmiştir.
19.yüzyılın ikinci yarısında Amerikalı ve
İngiltereli olgucular Hypatia’yı “Doğu yunanın son
bilgini”olarak sunmuşlardır.J.P.Draper Hypatia’yı
“özgür düşüncenin kahramanı” olarak görür.
Bernthant Russell, ‘Batı Avrupa düşünsel tarihi’
adlı yapıtına Cyril’i yobazlıkla ve kendini bilime
adamış bir kadını öldürmekle suçlayarak başlar.
1877’de Contessa diovadavata Reorodi Saluzzo’nun iki
ciltlik şiirinde yayınlanması ile Hypatia çağdaş
İtalyan yazınının kişilerinden biri haline
gelmiştir.Diğer İtalyan yapıtlarında Hypatia
çoktanrıcılık ile Hıristiyanlık arasındaki çatışma
bağlamında ele alınır.Carlo Pascal,tarihteki büyük
insanları konu alan yapıtında Hypatia’ya da yer
vermiştir.Litaratürdeki Hypatia geleneğine de bir
öğe katar ve Hypatianın ölümünü feminizm karşıtı bir
eylem olarak görür.Hypatia’nın gördüğü eziyetin
büyük oranda kadın düşmanı eğilimden kaynaklandığını
düşünür.
1978’de Mario Luzinin benzer izlekli iki oyunu
‘Lipradi ıpraza’ ve ‘ll Mesgero’ adlı kitaplarında
yayınlanmıştır.Burada Hypatianın öyküsü ,tarih
evrelerinin çevrilemezliğine kanıt olarak
gösterilir.
Almanya’da Arnulf Zitelman’ın ‘Hypatia’adlı romanı
büyük ses vermiştir. Romanda Hypatia çoktanrıcı bir
kadındır. Ona göre Hypatia’ya yapılan saldırıyla
Antik Çağ son bulmuştur.
Hypatia felsefesindeki bir diğer yönde feministlerin
bu konuya olan ilgisidir. İki akademik feminist
dergi adını hypatia’dan almıştır. 1984’ten bu yana
Atina’da yayınlanan Hypatia:Feminist Araştırmalar ve
1986’dan beri yayınlanan Hypatia:Feminist Felsefe
dergisidir.İkinci derginin 1989 da yayınlanan bir
sayısında feminist yazar Ursula Molinaro, kadınların
kaderinin bu olduğunu Hıristiyan çağında Hypatia’nın
yaşamak için zaten arzu duymadığını öne sürer. Daha
sonraları da feminist sanata konu olmuş Judy
Chicago;1979’da San Fransisko Modern Sanat Müzesinde
açtığı heykel sergisinde Hypatia’ya da yer
vermiştir.
2009 İspanya Yapımı, yönetmen : Alejandro Amenabar,
oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Amber Rose
Revah, Oscar Isaac, Asraf Barhomun oynadığı AGORA
filmi, İlk defa 2009 yılında Cannes Film
Festivalinde gösterimi yapıldı. AGORA filmi, tarihin
bilinen ilk entelektüel kadını olan HYPATIA'nın
hayat hiyakesini anlatan bir dönem filmidir.
|