Ana Sayfa

PAJK Menü
Güncel Açıklama

Röportajlar

Değerlendirmeler

Özgürlük Önderliği

Özgürlük Şehitleri

Yüreğimizin Dili

Kitaplar
Resimler

Ş. VİYAN (LEYLA WALİ HÜSEYİN) PORTRE

 

Adı Soyadı: Leyla Wali Hüseyin
Kod Adı:
Viyan Karox
Doğum Yeri-Tarihi:
1981/Süleymaniye
Partiye Katılışı:
1997
Şahadet Tarihi:
11 şubat 06 da Haftanin'de Önderliğe karşı geliştirilen komployu protesto için kendini yakarak şehit düştü.
Devamı...
 

YAZARLARIMIZ
Derya Koçgiri
Zilar Sterk
Emek Adir
Ronahi Serhat
Zin Evinawelat
İletişim

 Site hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin

TARİHTE KÜRT KADINLARI
FELSEFEYE ADANMIŞ BİR HAYAT: İSKENDERİYELİ HYPATİA (370-415)...
 

Kominardan

Dünya'yı olduğu gibi görmeyi kabul edersek ne ile karşılaşırız? Bir an ön yargıları bıraksak karşımıza nasıl bir dünya çıkar? ".

Tarih, bildiklerimizden ibaret değildir. Egemenlerin eliyle yazılan tarihin cinsiyetçi olduğu günümüzde akli selim düşünen herkesçe kabul görülmektedir. 5000 yıllık tarih, cinsiyetçi bir zihniyetle örülmüştür. Örülen cinsiyetçi tarih, egemenlerin ürünü olduğundan sadece egemenlere yer verilmiş ve toplumun, yaşamın onlardan ibaret olduğu algısı hemen herkese benimsetilmiştir. Ve bunun bir kader olarak görülmesini istemişler. Her ne kadar tarih, cinsiyetçi yani eril bir zihniyet ve dille örülmüşse bile, yine bütün bir tarihi süreç boyunca akış halinde olan özgür ve demokratik değerler görmezden gelinmişse bile, gerçek tarihin yazılı tarihten ibaret olmadığını biliyoruz. Gerçek ve özgür tarihin bu yazılı ve resmi tarihin dışında her şeye rağmen kendini yaşattığını biliyoruz. Önderliğimizin özellikle kadın açısından yaptığı bir belirleme bunu çok iyi bir biçimde özetler; “kadının kölelik tarihi yazılmamış, özgürlük tarihi ise yazılmayı bekliyor”. Tabi bu cinsiyetçi, eril, iktidarcı ve devletçi tarih anlayışlarının olumsuzluklarından sadece kadın nasibini almamıştır. Başta kadın olmak üzere, egemenlerin çıkarına göre olmayan, sistem karşısında radikal bir mücadele yürüten ve hakikatin peşinden koşan birey ve toplumlar, bu iktidarcı zihniyetin yarattığı tahribatlardan nasibini almışlardır. Kimileri farklı ve bağımsız düşündükleri için ateşlerde cayır cayır yakılırken, kimileri hakikatin peşinden koşarken ve hakikati din dogmatizminde görmeyip, bilimde gördüğü için engizisyonlarda ağır cezalara mahkum edilmiş, kimileri ise etnik, ulusal, toplumsal hakları ve özgürlüğü için mücadele vererek ve direnerek onun uğruna hayatlarını adamışlardır. İki ana nehir gibi yana yana yürümüştür bu tarih. Bir nehir egemenleri simgelerken, diğer nehir demokratik ve özgür halkların nehri olarak akmıştır. Birbiriyle kıyasıya bir mücadele içerisinde olmuştur. Verilen mücadeleler sonucunda egemenler tarihin galibi olmamış, tersine her gün daha fazla çöküş yaşamıştır. Devletçi zihniyet geliştikçe özgür arayış ve düşünceler de derinleşmiş. Özgür ve bağımsız düşünceleri uğruna nice filozof, bilim insanı ve özelde de özgürlüğü için mücadele veren kadınlar canlarını vermiştir. Canları pahasına tavizsiz bir mücadele yürütmüşlerdir.
Bu gerçeklerden yola çıkarak bilim ve felsefe alanlarına göz attığımızda bu cinsiyetçi, ayrımcı zihniyetin kavramlara kadar indirgendiğini rahatlıkla görebilmekteyiz; örneğin ‘Bilim Adamı’ kavramı gibi. Bu kavramlaştırma, Bilim insanı yerine erkeği adres göstererek bilimin ne kadar egemen erkeğin tekelinde olduğunu ifade ediyor. Bunun içindir ki nice kadın filozoflar ve bilim kadınları eril tarihin kara deliği tarafından yutulmuştur. Bilim ve felsefe alanları olabildiğince erilleştirilmiş ve egemen erkeğin tekeline alınmıştır.
Kuşkusuz ki erkeğin tekeline alınmış bilim ve felsefe alanında akıllı, zeki, bilimsel düşünen, sorgulayan- sorgulatan, özgürce düşünmeye tutkun kadınlara yer olmayacaktır. Böylesi bir kadın gerçeği egemen erkeğin midesine oturur ve bunu hazmedemeyen erkek, bütün gücüyle kusar. Tarih boyunca bu alanlar kadına kapatılmıştır. Kadını bu alanların dışında tutmak için bin bir hikaye, hile ve komplolar örülmüştür. Böylece bilim ve felsefenin erkek işi olduğu anlayışına meşruiyet kazandırılmaya çalışılmıştır. Bununla bilim ve felsefenin kadın işi olmadığını kadına özümsetmeye çalışmışlardır. Bunun önemli oranda başarıldığını söylemek zor değil.
Kadının özgür düşüncelerinden her zaman korkulmuştur. Onun için kadın, olabildiğince bu alanlardan uzak tutulmaya çalışılmıştır. Ancak buna direnen, bu geleneksel zihniyete gelmeyen ve bunun bir kader olmadığını bilen kadınlar, egemenlerin bu ideolojik saldırılarına karşı etkin bir mücadele yürütmüşlerdir. Kimileri politik alanda, kimileri hukuk alanında, kimileri ise bilim ve felsefe alanlarında mücadeleleriyle ve canları pahasına bu alanlarda yer almaya çalışmışlar ve bu kölelik zincirlerini kırmaya çalışmışlar. Hem var olan cinsiyetçi zihniyete karşı savaşmışlar ve mevcut yaratılan algıyı kırmaya çalışmışlar hem de bu alanlara kadın rengiyle bir katılım sağlamışlar. Tamamen yeni bir zihniyet ve bakış açısıyla topluma, doğaya, insana, kadına yani evrende bulunan her şeye farklı bir gözle bakmaya çalışılmışlar.
Ancak buna tahammül edemeyen zorba erkek bu tür güçlü kadın filozofları ve bilim kadınlarına yönelik acımasızca davranmaktan çekinmemiştir. Sadece canlarına kıymayla yetinmemiştir. Onları bir bütün olarak yok etmek için yarattıkları bütün değerleri de ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Genellikle onları eserleri yani yapıtlarıyla birlikte yok etmişler. Hiç yaşanmamış veya yaşamamış gibi saymışlardır. Bu kadınlara ve onların yarattıkları değerlere ilişkin en ufak bir iz bile bırakmamaya çalışmışlardır. Dolayısıyla bütün bu gerçekliklerden kaynaklı olarak bugün, tarih boyunca yaşamış binlerce filozof, sanatçı, edebiyatçı, bilim insanı kadından sadece çok azının eserlerine ulaşmak mümkündür.
Erkek, çok rahat bir biçimde bu çalışmalara katılabilirken, kadın çetin bir mücadele vererek ancak bu alanlara girebilmektedir. Kadın bu alanlara girebilmek ve yaratılmış önyargıları kırabilmek için yaşamı pahasına bir mücadele vermiş ve çoğunlukla hayatını adamıştır. Özellikle ortaçağ olmak üzere uygarlık tarihi boyunca bu alanlar kadına reva görülmediği için hakikat arayışçısı kadınlar çoğunlukla sistem tarafından dışlanmış ve komplolara maruz kalmışlardır. Erkek, bilim ve felsefeyle ilgilendiği zaman olağan görülürken, kadın bu işi yaptığında kara büyü yapıyor, cadıdır, toplumun başına kötü şeyler getirecek, uğursuzluk getirecek, şeytani işler yapıyor denilerek bu işle ilgilenen kadınların öldürülmesi toplumsal bir meşruiyete kavuşturulmuştur. Bu yüzden ortaçağ boyunca yüz binlerce kadın cadılıkla itham edilerek, din dogmatizminin resmi kurumları olan engizisyon mahkemeleri tarafından ölümle cezalandırılmışlardır. Aslında cadı diye damgalanan kadınların doğa ve fizik bilimleriyle ilgilenen kadınlar olduğunu anlamakta zorluk çekmiyoruz. Özgür, doğru-güzel, farklı ve bilimsel düşünen her kadını, cadıdır diyerek en acımasız ve vahşi cezalara mahkum etmişler.
Günümüze geldikçe bunun kapitalist moderniteyle birlikte daha inceltilmiş ama derinleşmiş olduğunu görmekteyiz. Görünüşte kadına birçok alan açan, kadına “sınırsız” bir özgürlük tanıyan sistem, içine girildikçe özgürlük arayışlarını kendi değirmeninde daha fazla yok eden, hiçleştiren ve bulanıklaştıran bir hal almaktadır. Bu yanıyla da kapitalist moderniteyi bir illüzyon ve imaj sistemi olarak tanımlayabiliriz. Sınırsız kadın metalaşmasını sınırsız bir özgürlükmüş gibi yansıtan ve dayatan bir sistemdir söz konusu olan. Kadın her alanda metalaştırılmıştır. Önderlik kapitalist modernite çağında ki kadını “Metaların Kraliçesi” olarak tanımladı.
Sistem kendi iktidarının sağlamlaşmasını ve ömrünün uzatılmasını kadının derinleştirilmiş köleliğinde buluyor. Dolayısıyla onun için köle kadın olmazsa olmazdır. Ne yazık ki sistemin bu geleneksel tavizlerini doğru okuyamayan, çözemeyen kadın, kapitalizmin tuzağına gafilce düşmektedir. Bu yumuşak yüzün altında yatan gerçekliğin derinleşmiş ve yaygınlaşmış kadın köleliği olduğunu biliyoruz.
Demokratik modernite çağı hem insanlığın temel değerlerini açığa çıkarıp yaşatmada öncü bir rol almakta, hem de tarihte özgürlük ve demokrasi mücadelesini veren yüzlerin açığa çıkarılıp, tanıtılmasında önemli bir yere sahiptir. Demokratik modernite özgür düşünce yani düşünme sistemidir. Hem tarihte kaybolmayla yüz yüze kalan özgür insanların düşüncelerini günümüze taşıyacak ve yarattığı değerleri herkese mal edecek hem de özgür ve demokratik düşüncenin her türlü olanaklarını bize sunmaktadır.
Demokratik modernitenin belki de en önemli çalışmalarından biri hakikatleri araştırıp, en doğrusuna ulaşma arayışıdır. Her alanda olduğu gibi bilimde de hakikati arayan insanların, yazılmayan ve çarpıtılan tarihlerini yeniden yazacak ve hakkını verecektir. Demokratik uygarlığın tarihi boyunca saklı bırakılan bilimsel ve felsefi değerleri, bilim insanlarını ve filozoflarını açığa çıkartmayı ahlaki bir görev olarak bilmektedir. Bu durum özelde de kadın açısından geçerli olabilmektedir. Çünkü kadın her anlamda ve her alanda ezilmiştir. Son beş bin yıllık tarih boyunca geleneksel zincirleri kırmaya çalışan direnişçi kadınların gerçeklikleri ve mücadeleleri ters yüz edilmiştir. Bu açıdan da uygarlık sisteminin acımasız ve zalim zihniyetinden en çok da kadın nasibini almıştır. Çünkü egemenlikçi tarih hakikati manipüle etmiştir ve hakikat neyse tersini hakikat olarak toplumsal hafızada yerleştirmişlerdir. Bu yüzden de egemenlerin yazdığı tarihi tersten okumak, bizi gerçeğe ve hakikate daha fazla yaklaştıracaktır.
Bilim kadınlarının ve kadın filozofların eserlerine ulaşmak, günümüzde çok zor oluyor. Bu kadınlar katledilirken genellikle kendi yarattıkları değerler ve yapıtlarıyla birlikte yok ediliyorlardı. Hiç yaşamamışlar veya yaşanmamış gibi sayılmışlardır. Çünkü eğer yapıtları yok edilmezse mutlaka bir gün hakikatler gün yüzüne çıkar düşüncesiyle, her şeyleriyle birlikte tarihten silmeye çalışmışlar.
Onun için belki birçok filozof ve bilim kadınlarının isimleri bile bilinmiyor. Bazılarının isimleri bilinmesine rağmen onlar hakkında net bilgi yoktur. Yine bazı kadınlar hakkında doğrudan olmasa da tarihin tozlu raflarında kaybolmaya mahkum olmuş bazı notlara ulaşmak mümkün olabiliyor.
Bunlardan biri de bilimdeki kadın yüzü olarak İskenderiyeli Hypatia’dır. Birçok yerde ismi geçmesine rağmen bilim ve felsefe tarihinde hak ettiği yeri halen almamıştır. Tarih içerisinde kaybettirilmek istenen bu değerler, daha yeni yeni gündemimize girmektedir. Bu yüzden de Hypatia gibi bir bilim insanı ve filozof bir çok insan tarafından bilinmemektedir. Oysaki kendi dönemin de birçok ilk’e imza atmış bir kadındır. Hatta Hypatia için döneminin yegane bilim kadını belirlemesi bile yapılmıştır. Hypatia; bilimsel düşünen, akıl ve zekasıyla, ruhsal-fiziksel güzelliğiyle bir bütün oluşturan bir kadındır. Hem matematikçi, hem gök bilimci ve filozof olmayı başaran bir kadındır. En yalın ve önemli bilgileri, gözde öğrencisi olan Kyrene’li Synesios'un felsefe mektuplarından alınmıştır. Hypatia hakkında en derli toplu bilgileri bu mektuplar sayesinde bulabiliyoruz. Sonradan büyük filozof olan bu öğrencisi ona hayranlığını ve ilmine duyduğu takdirlerini bildiren pek çok mektup yazmıştır. Bu mektuplar felsefe tarihi kitaplarında bugüne kadar gelmiştir.
Hypatia adını tarihe Bir Düşünce ve Aydınlanma Savaşçısı Olarak yazdırır
Hypatia’nın Yaşamı;
Hypatia, 370-415 yılları arasında İskenderiye'de yaşamış felsefe ve matematikle (özellikle geometri) ilgilenmiş bir bilim kadınıdır. Hypatia’nın kesin olarak İskenderiye’de doğduğu belirtilmekle beraber, fakat doğum tarihi konusunda da aynı netlik bulunmamaktadır. Ancak genel olarak 370 dolaylarında doğduğu kabul edilir.
Ünlü filozof, matematikçi ve gökbilimci İskenderiyeli Theon'un kızıdır. Theon İskenderiye Üniversitesi’nde matematik dersleri vermekte idi. Kızının eğitimi ile yakından ilgilendiği ve onu kendisi eğittiği söylenir. Hypatia ise babasının çalışmalarına katılmıştır. Theon, Euclid'in bir eserine şerh yazarken kızının da yardım ettiği söylenir. Babası hemen her alanda onu yetiştirir ve bir kişilik yakalamasında önemli çabalara sahip olur. Theon’un birlikte çalıştığı insanlar arasında ona en yakın olanı Hypatia’ydı. Babasının kızı ve iş arkadaşı olarak kaynaklarda oldukça saygın bir yeri vardır. Yetenekleri babasınınkini aşan bir matematikçi olarak gösterilir. Hypatia İskenderiye’de babası Theon ile yaşıyordu. Şehrin önde gelen (soylu) vatandaşlarından biriydi.
Hypatia’nın babası Theon iyi eğitim görmüş bir bilim adamı, bir matematikçi ve gök bilimciydi. Aigyptios ve Aleksendiros unvanları, onun Yunan-Mısırlı kökenine ve çok dilli İskenderiye kültürüne bağlılığını göstermektedir. Çalışmalarını Öklit ve Ptolemius üzerinde yoğunlaştırmış. Bunun dışında felsefeyle, çok tanrılı din literatürü ve Yunan gaipten haber verme uygulamalarıyla da ilgilenmiş olduğu bilinmektedir. Theon’un matematik ve gökbilim üzerine yazmış olduğu eserlerden bazıları günümüze dek gelmiştir: “Öklit’in Elementleri”nin öğrenciler için hazırlanmış hali, “Veriler ve Optik” bunlardan önemlileridir. Theon, Ptolemius metinlerinin de en başarılı tefsircilerinden biriydi. Onun Kullanışlı Cetveller kitabının iki ayrı tefsirini yapmıştır.
Filozof Hypatia, esas eğitimini Atina'da tamamladıktan sonra İskenderiye'ye yerleşmiş ve orada bir okul açmıştır. Hypatia, İskenderiye'de Museion'da (o zamanın üniversitesi sayılır) felsefe, matematik ve astronomi dersleri vermiştir. Hypatia sadece matematikçi olarak tanınmaz, çeşitli bilim dallarında çalışmıştır. Doğa bilimleriyle de yakından ilgilendiği söylenir. Genel olarak çalıştığı alanlar felsefe, matematik (geometri) astronomi ve fizik alanına giren birçok bilimle aynı anda ilgilendiği söylenir.
Felsefe alanında da Platon ve Aristoteles’in tanıtılmasında verdiği derslerin etkili olduğu söylenir. Yeni-Platonculuk’a yakın durduğu belirtilir. Yeni-Platoncu okullarla bağlantı halindedir. Museion'da verdiği dersler ve konferanslar Hypatia’nın ününü arttırmıştır. İskenderiye de Platon, Aristo ve Suda gibi filozoflar üzerine halka açık dersler vermiş ve onların tanıtılmasında önemli bir yere sahip olduğu belirtilebilir.

Çalıştığı Alanlarda Güçlü Bir Eleştirmen ve Yorumcudur
Hypatia’nın sadece kendi çalışmalarıyla sınırlı kalmadığı, aynı zamanda İskenderiyeli filozofların çalışmalarını da değerlendiren, yorumlayan ve eleştiren bir yeteneğe sahip olduğu söylenir.
Yine Hypati’nın matematik çalışmalarının başlıklarından Hesychius’un oluşturduğu listeye bakıldığında, İskenderiyeli matematikçilerin yapıtlarıyla ilgilendiği anlaşılmaktadır; İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşayan Perge’li Apollonius’u, İ.S. üçüncü yüzyılın ortalarında yaşayan Diophantus’u ve Gökbilim adlı bir kitabı tefsir etmiştir.
Hypatia’nın birçok öğrencisine felsefe, matematik ve gökbilim dersleri verdiğini biliyoruz. Synsius’un mektuplarından anlaşıldığı üzere öğrencilerini, İskenderiyeli matematikçiler ve gökbilimcilerin metinlerinin düzeltilmesi ve açıklanması işine karıştırmadığını öğreniyoruz. Bunun yerine onları uygulamaya daha yönelik olan matematik ve gökbilim gizemlerinin incelenmesi işine teşvik etmiştir.
Her ne kadar Yeni Platonculuğun tanıtılmasında etkili bir yere sahip olsa da olduğu gibi kabul ettiğini söylemek zor. Bu filozofları da aştığını belirtmekte fayda var. Helenistik geleneğin daha çok metafizik içerikli olduğunu göz önüne getirirsek, Hypatia’nın daha az metafizik içerikli çalışmaları esas aldığını biliyoruz. Dolayısıyla şöyle bir gerçeklik açığa çıkmaktadır; Hypatia’nın metafiziği, yani mistik düşünceleri değil, mantığı esas aldığını söyleyebiliriz. Her şeye bir bilimsel açıklama arayan bir tarza sahiptir. Bu şu demektir; Hypatia sadece aldıklarıyla yetinmeyip aynı zamanda verilenin ötesine geçmek, eleştirmek ve kendi tarzını geliştirmek istemektedir.
Hypatia, eğitimini Atina da almasına rağmen Atina’nın eril ve benmerkezci zihniyetine karşı kendi duruş ve çalışmalarıyla bir mücadele içerisinde olmuştur. Erkek aklın hakim olduğu, kadının hiçleştirildiği, yok sayıldığı bir mekanda bir kadın filozof yetişir. Ve dönemine göre onları katbekat aşan üstün zekasıyla o egemenlikçi erkek zihniyetini her anlamda çürütür. Bu gerçekliği kendi kişiliğinde zirveye taşırır.
Hypatia dönemin en büyük ve ünlü kütüphanesi olan İskenderiye kütüphanesinin müdiresidir. Kütüphane aynı zamanda paganların kendi tanrılarına ibadet ettiği, dini ayinlerini yaptığı bir mekandır. Aynı zamanda bir eğitim ve bilinçlenme rolü oynamaktadır. Bu kütüphane din fanatikleri tarafından o dönemde yakılmıştır. Bu da o dönem açısından hem paganlara hem de bilimsel çalışmalara karşı yapılan bir saldırı olarak değerlendirilebilir.
Hypatia Bir Doğa Tutkunudur
Hypatia çok tanrılılık anlamına gelen pagan kökenlidir. Paganlık doğa ilimlerine daha yakın iken, Atina eksenli felsefenin ise buna nazaran doğadan daha uzak olduğunu söyleyebiliriz. Özne-nesne zihniyetinin ve felsefesinin orada önemli bir olgunlaşmayı yaşadığını belirtebiliriz. Dönemin Atina gerçeği, erkeği kadından, insanı doğadan üstün tutan ve kadını ve doğayı aşağılayan bir gerçekliktir. Deyim yerindeyse bütün dünya erkekler için yaratılmıştır felsefesi hakimdir.
Ancak bu durum, orada eğitim görmüş, öğrenimini orada bitirmiş bir kadının bu derin cinsiyetçi zihniyeti çözemeyeceği anlamına gelmez. Hypatia’nın, açıktan ve doğrudan olmasa da kendi yaşam tarzında ve çalışmalarında bu zihniyeti çürüttüğünü söyleyebiliriz. Ancak Hypatia’nın bu çabasının genelleşmediğini, kendi şahsıyla sınırlı kaldığını kaynaklardan yola çıkarak söyleyebiliriz. Bireysel ve cüzi de olsa kendi şahsında kadına dayatılan köleliği sadece kırmakla yetinmemiş, özgürlüğüne tutkun bir kadın olarak cesurca yaşamayı bilmiştir.
Hypatia için doğayı keşfetmek, doğanın hakikatine ulaşmak bir erdemdir. Doğayı aşk düzeyinde sever. Sevdiği kadar doğadaki işleyişe büyük bir hayranlık duyduğunu da söyleyebiliriz. Belki de Hypatia için şunu söylemek daha yerinde olacaktır. Doğayı keşfetmek, doğanın en inanılmaz sınır ve sırlarına ulaşmak , doğanın hakikatini, evrenin bilinmezliğini çözmek onun en büyük aşkıdır. Doğayı, evreni ya da gökyüzü sistemini çözmek, ona her an özgürlüğe daha fazla yaklaştığını ve özgürlüğü tattığını hissettirir. Yaşama yaklaşımı itibarıyla öğrendikçe ve keşfettikçe, bu başarılardan inanılmaz bir haz aldığı rahatlıkla söylenebilir. Dolayısıyla Hypatia, her yanıyla kendine has bir tarza sahiptir.
Hypatia Tercihini Bir Erkekten Yana Değil, Bilgelik Ve Felsefeden Yana Yapar
Her ne kadar zamanında yaşayanlarca Hypatia’nın filozof İsidorus’un eşi olduğu söylense de, bunda bir yanılgı olduğu sanılır. Çünkü güvenilir yazar ve kaynaklara göre Hypatia hiç evlenmemiştir. Hypatia’nın ilgi alanına bir erkek değil de, özgür düşünceler, arayışlar ve sınırsızca doğayı keşfetmek giriyor. Öyle anlaşılıyor ki Hypatia’nın öncelikleri bambaşkadır. Öncelikleri arasında bir erkeğin yer almadığı kesindir. Erkekle daha çok dostane ve bilgilerinden yararlanma üzerinden bir ilişki kurduğu tahmin edilir.
Güzelliğiyle de ün salmasına rağmen bunu geleneksel bir biçimde kullanmamış ve özgür bir kadın profilini o dönem kadını açısından çizmiştir. Aslında Hypatia’nın yaşam tarzına, çalışma temposu ve felsefesine baktığımızda tamamen alışagelmiş geleneksel kadın kişiliğini aşmıştır. Yaşamı o kadar disiplinli, dolu ve düzeyli ki başka şeylere de yer kalmamaktadır. Kadının o dönemki statüsüne bakıldığında erkek egemen sistemin dorukta olduğunu söylemek zor değil. Kadın bir vatandaş bile sayılmamaktadır. Eril aklın en çok hakim olduğu dönemdir. Bu aynı zamanda bir geçiş dönemidir de. Öğrencileri arasında bile kız öğrenci bulunmaz veya yoktur desek daha yerinde olur. Ancak bu derin cinsiyetçiliğe rağmen Hypatia bütün kölelik zincirlerine aldırış etmez, onları kırar ve bir kadın olarak nasıl yaşanılması gerektiğini pratiğinde ve kişiliğinde somutlaştırır. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun kurumsallaştığını söylemek zor.
Hipatia için sıra dışı bir kadın kişiliğidir dersek çok yerinde olacaktır. Tabii ki böylesi bir kadın kişiliği egemenlikçi erkek zihniyeti tarafından kabul edilmez ve egemen erkek bu durumu hazmetmez. Bu kıskançlığın, iktidarcılığın ve tahammülsüzlüğün sonucunda eril aklın kurbanı olmak için yeterince gerekçe oluşmuştur.
4. Yüzyıl Dinsel Çatışmaların Yoğun Olduğu Bir Dönemdir
4. yüzyıl da İskenderiye Roma İmparatorluğunun çöküş yaşadığı döneme tanıklık eden önemli bir şehirdir. Hıristiyanlığın yaygınlaştığı döneme tekabül etmektedir. Bir geçiş aşaması yaşanmaktadır ve bu geçiş aşamasında İskenderiye’de yoğun dinsel çatışmalar yaşanmaktadır. Hıristiyanların, Yahudilerin ve Paganların yoğun çatışmalarına tanıklık eden bir kenttir İskenderiye. Özellikle Paganların Hıristiyanlaştırılmaya zorlandığı bir dönemdir. Tek tanrılık ve çok tanrılığın yoğun bir mücadele içerisinde olduğunu söyleyebiliriz.
Çok tanrılığa gönderme yapmak amacıyla kullanılan paganizm Latince köylü anlamına gelen paganus kelimesinden türetilmiştir. Daha çok Hıristiyan literatürde kullanılır. Hıristiyanlığı kabul etmeyen toplumlar için kullanılmıştır. Hıristiyanlıktan önce Roma imparatorluğu çok tanrılı bir dine sahipti. Hıristiyanlık yıllarca bu anlayışlarla mücadele etti. Roma imparatorluğuna karşı mücadele eden Hıristiyanlığın bu mücadelesi daha çok şehirlerde yoğunlaşırken kırsal kesim eski çok tanrılı inançlarını korumaktaydı. Geçiş aşaması itibariyle ortaya çıkan tablo şehirliler tek tanrılı dinlere geçerken kırsal kesim halen çok tanrılı inançlarını sürdürürler.
Çok tanrılılık inancı özü itibarıyla doğal toplumun inanç tarzıdır ve kırsal alanlarda bu öze uygun bir biçimde yaşanmaktadır. Ancak uygarlık kentlerinde bir egemenlik aracı olarak artık son derece yozlaşmış ve yaşanılamayacak bir duruma gelmiştir. Bu geçiş aşamasında özellikle kentlerde toplumun alt kesimleri tarafından Hıristiyanlığın hızlı bir biçimde yaygınlaşmasının altında yatan gerçeklik de çok tanrılı dinsel sistemin kentlerde yaşadığı bu yozlaşmadır. Bunun karşısında kırsal kesimlerde doğal dinler daha yüzyıllar boyunca varlığını devam ettirecektir. Hıristiyanlığın iktidarlaştığı ortaçağ boyunca bu iktidarcılığa karşı doğal toplumun temsili anlamında gelişen direnişlerde doğal dinin yoğun bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Orta çağ karanlığına karşı mücadelenin öncülüğünü özgür kadınları temsil eden cadılar ve bilimin öncüleri olan simyacılarla beraber özgür ruhu temsil eden çok tanrılı inanca mensup köylüler yapmışlardır. Bu anlamda paganizm, tarihsel gelişmede özgürlüğü temsil eden önemli ayaklardan birisidir.
“Hiçbirimiz birbirimize benzemiyoruz, ama bizi birleştiren şeyler, bizi ayıran şeylerden fazladır. Hepimiz kardeşiz”
Buradan yola çıkarak Hıristiyanlık paganizmden türemiştir demek yanlış olmaz. Hypatia da böylesi dinsel çatışmaların yoğun olduğu bir merkezde yaşamaktadır ve tanık olmaktadır. Bu da doğal olarak doğrudan Hypatia’yı ilgilendirmektedir. Hypatia bir pagandır. Paganların çoğu bu konuda yoğun baskı sonucunda dönmelerine rağmen filozof Hypatia dönmeliği kabul etmemekte ve hiçbir dinsel dogmaya girmemekte kararlıdır. Dolayısıyla inancı, felsefe ve ilim olmaktadır. Tercihini bu yönlü yapar. Kendi çalışmalarında din dogmatizmine karşı etkin bir mücadele yürüttüğünü söyleyebiliriz. Bu dogmatizm hangi dine ait olursa olsun fark etmemektedir.
Var olan dini dogmatizme karşı hem kendini korumuş hem de bütün insanların eşit olduğunu savunan cümleler kurmuştur. Örneğin din çatışmasının öğrencilerinin arasında gelişmemesine özen gösterirken ve karşı dururken şu cümleyi kullanmaktadır; “hiç birimiz birbirimize benzemiyoruz. Ama bizi birleştiren şeyler bizi birbirimizden ayıran şeylerden daha fazladır, hepimiz kardeşiz” diyerek bu konudaki politik ve ahlaki tutumunu özetler.
Her ne kadar toplumsal ve politik sorunlara kayıtsız kaldığına dönük yorum ve görüşler olsa da bu değerlendirmesi göz önüne getirildiğinde toplumsal ve politik sorunlara kayıtsız kalmadığını çıkarsayabiliriz. Bu, aynı zamanda çok güçlü ve politik bir kadın olduğunun da göstergesidir. O dönemin meclislerine bir kadın olarak tek başına katılıp, düşüncelerini özgürce ifade etmektedir. Bu tutum ve davranışın o dönem kadınının toplumsal statüsü açısından hiç de azımsanmayacak denli bir gelişme olduğunu belirtebiliriz. Ancak önceden de belirttiğimiz gibi bu çabaları eyleme dökülmemiş ve bir kadın olarak da yalnız kaldığı söylenilebilir.
O günün genel siyasal ve toplumsal olaylarını, sorunlarını ve yaşanan karmaşayı göz önüne getirdiğimizde insanın kafasında şöyle bir soru işareti oluşmaktadır; acaba o kadar yoğun çatışmaların içinde Hypatia gibi bir kadını bu toplumsal kargaşanın çok dışında tutabilir miyiz? Kesinlikle hayır. Onun katledilmesinin bir nedeni kadınlık kimliği olsa da diğer bir nedeni ise o dönemin dinsel çatışmalarıdır. Bu çatışmaların bir kurbanı olduğunu ve sembolik bir rol oynadığını belirtebiliriz. Din dogmatizmine karşı tek başına çetin bir mücadele verir. Bunu sadece çalışmalarında değil, yaşam tarzıyla, kararlara katılma çabasıyla ve ilişkileriyle de bunu boşa çıkaran bir tutumun sahibi olmuştur. Bu durum Hipatia’nın, kendini var olan dogmatik zihniyetin dışına çıkarabildiğini ve felsefenin yol göstericiliğiyle hareket ettiğini göstermektedir.
Hipatia yaptığı çalışmalarla iktidarlaşmış kilisenin kirli çalışmalarını açığa çıkarabilmekteydi. Yine idealize edilen düşüncelerin hiç de öyle olmadığını gösteriyordu. Bu da iktidarlaşmış Hıristiyanlık yani kilise açısından ciddi bir tehlike oluşturuyordu. Bilim ve felsefe o dönemin İskenderiye’sinde Hypatia şahsında dile gelmiştir. Bu anlamda Hipatia dini dogmalar yerine mantığı esas alarak felsefenin devamlılığında önemli bir halka olabilmiştir.
İktidarlaşmış Hıristiyanlığın dogmatizminin hiçbir bilimsel ve felsefi izahının olmadığı koşullarda bu durum oldukça önemlidir. Hıristiyan dogmatizminin mantıktan yoksun olduğu rahatlıkla söylenebilir. Mantığı ve bilimsel düşünceyi esas alan Hypatia, hem öğrencilerine verdiği dersler hem de halka açık verilen derslerle kilise varlığını daha doğrusu iktidarını çürütüyordu. Rahipler bunun farkındaydılar. Kendi iktidarlarını sağlamlaştırmak için kendilerini sorgulayacak hiçbir çalışmanın olmaması gerekiyordu. Onun için din dogmatizminin Hypatia şahsında bilime ve felsefeye karşı açtığı bir savaş dönemi de diyebiliriz.
Bu bilimsel ve felsefi dönemin sona ermesi için çeşitli teorilere ihtiyaç vardır. Hypatia şahsında bir dönem sonlandırılacaktı. O yüzden ona göre bir komplonun hazırlanması gerekiyordu.
Dinsizlikle Suçlanır
Hipatia dinsel inanış yerine mantığı üstün tuttuğu için en ağır ve acımasız bir cezaya tabi tutulur. Verdiği derslerden ve yaptığı çalışmalardan ötürü Hypatia’nın ünü Konstantinapolis’e, Suriye’ye ve İznik’e kadar ulaşır. Öğrencileri arasında soylu ailelerin çocukları da vardır. Hypatia’nın, öğrencileri ile birlikte halktan kopuk bir çalışma hayatı sürdürdüğü ve halkın inançlarına karşı kayıtsız kaldığı bu nedenle de Cyril’in elini güçlendirdiği söylenir. Yeni Platoncu Okulu yıkımının arifesinde yaptığı çalışmaların doruğuna çıkmıştı. Hypatia, kişisel benliğinin “Evrensel Benle” birlik kurabileceğini göstermiştir. Bütün dinler arasındaki benzerlikleri ve kaynaklarını açıklamıştır.
Hıristiyan dogmanın istikrarsız temeli, Yeni Platoncu okul Aristo'nun tümevarımlı mantık metodunu uyarladığında daha da açığa çıkmıştı. Mantık ve şeylerin karşılaştırmalı makul açıklanması bu yeni esrar dininin en çok nefret ettiği şeyler arasındaydı. Hypatia Hıristiyanlığın dogmalarını alıntı yaptığı metafizik alegorileri irdelediği zaman ve bunları halka açık konferanslarda açıkladığı zaman Hıristiyanların sadece şiddetle yanıt verebileceği bir silah kullanmıştı. Eğer okulunun devam etmesine izin verilseydi, Kilise tarafından yürütülen hile açığa çıkmış olurdu. Yeni Platoncu ışık Hıristiyanlığın yamalarını fazla aydınlatıyordu.
Diğer yandan kilise, pagan inancından çok fazla şey kopyalamıştı. Bakireden doğumu, çarmıha gerilişi ve yeniden dirilişine dek İsa'nın yaşamında her olay pagan tanrılarıyla ilgili efsanelerden kopyalanmıştı. Hıristiyan Kilisesinin her dogması ve ritüelinin pagan karşılığı vardı. Bu gerçekler tüm pagan dünyası tarafından bilinmekteydi. Pagan okulları ayakta kaldığı sürece, Kilisenin kendisini bilginin yegane kalesi olarak göstermesiyle çelişkiye düşecekti. Pagan kitapları var olduğu sürece Kitabi Mukaddes Tanrının tek vahyi olarak kabul edilemezdi. Pagan filozoflar yaşayıp öğrettiği sürece Kilisenin dogmatik iddiaları sorgulanacaktı. Kilise için tek bir yol gözükmekteydi; pagan okulları, kayıtları ve hatta filozofları yok ederek yaptığı aşırmaların izlerini silmek.
Hypatia o dönemde ilk Hıristiyanlarca büyük ölçüde putperestlikle özleştirilen öğrenim ve bilimi simgeliyordu. Bu süreç bir yandan da, antik bilimlerin ve pagan felsefesinin sona erdiği ve Hıristiyanlaşmanın güçlendiği bir süreçtir. Doğa bilimleri ve matematik gibi alanlarda yoğun bir gerileme dönemi bu tarihlerden itibaren başlamıştır. Bu nedenle Hypatia İskenderiye'de Hıristiyanlar ve Hıristiyan olmayanlar arasındaki gerginlik ve çatışmaların öne çıkan ismi olarak görülüyordu.
Geç klasik dönem İskenderiye’si ile ilgilenen G. Fow ve J.C. Haas gibi uzmanlara göre İskenderiye’de matematikçilerin hemen hepsi gizli bilimlerle ilgilenmişlerdir. Theonun uygulamalı bilgisi ile yıldız biliminin, geleceği görmeye ve Hermetik metinlere olan ilgisi omuz omuza ilerlemiştir. Bunlar, içerisinde yaşadıkları dönemin özellikleriydi. Dördüncü yüzyılda İskenderiye falcılarıyla ün yapmış bir şehirdi. Yıldız falı okullarda bile öğretilmekteydi. Şehirde hizmet veren pek çok yıldız falcısı vardı. Bilindiği kadarıyla bu kişilerin matematikçi oldukları da düşünülüyordu. İskenderiyeli Paulus ve Tebli Hepaistio da bunlardan bazılarıydı.
Zamanla, Hypatia’nın bir büyücü, dinsiz olduğu söylentileri yayılmış ve halk kışkırtılmıştır. Kara büyü, yalnız Hıristiyan imparatorlukların yasaları gereğince değil, çok daha eskiden beri en sert cezayı gerektirmektedir. Bu tür söylentiler insanlar arasında her zaman korkuya yol açmıştır. Kiliseye bağlı kışkırtıcılar, Hypatia’nın matematik ve gökbilim dallarında yaptığı araştırmalardan yola çıkarak, maksatlı cadı masalları yaratmışlardır. Babasını da tıpkı onun gibi yıldız bilimi ve büyüyle uğraştığını, rüya yorumları yaptığını söylemişler, Hypatia’yı şeytanca hileleriyle pek çok insanı baştan çıkaran tehlikeli bir cadı gibi sunmuşlardır.
Bir nedeni büyücülük ve dinsizlik ise diğer nedeni de tamamen Hypatia’nın kurduğu siyasi ilişkiler, ölümüne önemli bir gerekçe oluşturur. Kurduğu siyasi ilişkiler düşmanlarının gözünü korkutur ve hakkında dedikodular yayılmasına neden olur. Bu dönemde çok tanrılığa karşı bir seferberlik ilan edilir. Ve çok tanrılığın tapınaklarının kiliseye devredilmesi söz konusudur. Bu durum başlı başına şehirde ayaklanma çıkmasına neden olur. Asilerin başında Hypatia ile yakınlığı bilinen Olympius da vardır. Doğrusu Hypatia bu hareketin içinde değildir. Ancak Olympius’a olan yakınlığı karşı taraf için iyi bir bahane olur. Bu dönemlerde Rahip Cyril, İskenderiye’de başpiskopos olur. Bu değişiklik bir kısım çevrelerce benimsenmemiş ve bir çatışma ortamının doğmasına neden olmuştur. Cyril’in çatışma içinde olduğu kişilerin başında da Hypatia’nın dostu ve hamisi olan vali Orestes gelmektedir. Orestes ile Cyril arasında süren çatışma, Cyril’in Hypatia’ya karşı bir düşmanlık beslemesine de neden olur.
Hıristiyanlarla Yahudiler arasındaki kanlı çatışmalar, Yahudilerin şehirden kovulması, keşişlerin hayatına kastedilişi ve Cyril’in buna benzer uygulamaları, ona olan tepkileri arttırmıştır. Pitolemais’ın putperest Valisi Orestes baş rahibin yaptıklarına karşı takındığı taviz vermez tavrın ardında, nüfuz sahibi kişiler, şehrin ve ilçelerin yönetici sınıf üyeleri de vardı. Onu destekleyen kişilerin başında Hypatia da gelmekteydi.
415 yılında, dinin ileri gelenleri İncili kendi köhnemiş zihniyetlerine göre yorumlar ve ölümüne meşruiyet getirirler. Hypatia, derhal öldürülmesi gereken tehlikeli bir cadı ve büyücü olarak ilan edilir ve ölüm fermanı verilir. Petro'nun önderliğindeki Cyril'in keşişleri, Hypatia'nın ders verdiği Museion'un önünde toplanır. Pusuya yatan keşişler, Hypatia’nın arabasını durdurup etrafını sararlar. Giysilerini zorla çıkartarak onu bir kiliseye sokarlar. Koridorlarda sürükleyip sunağın önüne getirirler ve burada Pedro ve keşişler tarafından öldürülür. Öldürüldüğü zaman doğum tarihini ve ölüm tarihini esas alırsak 40 yaşında olduğunu söyleyebiliriz.
Öldürüldükten sonra bedeni sokaklarda sürüklenir, parçalara ayrılır ve kütüphanesi ile (eserleri ile) birlikte yakıldığı söylenir. Hypatia’nın ölümüyle Yeni Platoncu okul sona erer. Bundan sonra doğa bilimlerinde ve matematik alanda ciddi bir gerileme yaşanır. Hıristiyan dogmatizminin üstünlük sağladığı bir dönem başlar. Bu nedenle bilimsel, matematiksel ve felsefe çalışmalarıyla ilgilenen birçok filozofun Atina’ya kaçtığı söylenir. Hypatia’nın ölümünden sonra kilise başpiskoposu Cyril’e ise azizlik payesi verilir. Yani ödüllendirilir. Çünkü kilisenin iktidarının süreklileşmesini sağlayan adamdır.
Voltaire, Hypatia figürünü, kilise ve vahiyle gelen dine olan başkaldırısını dile getirmek için kullanmıştır. Hypatia’nın öldürülmesini “Cyril’in papaz traşlı köpeklerinin, yobazlardan oluşan bir sürüye sırtlarını vererek işlediği hayvanca cinayet” olarak anlatır. Voltaire, “dictionary philosophique” adlı yapıtında da bu olaya değinir ve O’nun ölümüne Aziz Cyril’in tahriklerinin neden olduğunu yazar.
Yaptığı Çalışmalar;
Hypatia, İskenderiyeli matematikçilerin yapıtlarıyla ilgilenmiştir. İ.Ö. üçüncü yüzyılda yaşayan Perge’li Apollonius’u, İ.S. üçüncü yüzyılın ortalarında yaşayan Diophantus’u ve Gökbilim adlı bir kitabı tefsir etmiştir.
Hypatia öğrencilerini daha çok deney ve uygulamaya yönelttiği için bazı kaynaklara göre Hypatia’nın yaptığı deneyler sayesinde bir Usturlob yapabildiği söylenirken, bazı kaynaklarda ise Hypatia’nın verdiği dersler sayesinde öğrencisi Synsius’un bu aleti yaptığı söylenir. Aynı zamanda onun astronomu üzerinde bir düşüncesini daha sonra 17. yüzyılda Kepler kanıtlamıştır.
Synsius eleştirmesi için Hypatia’ya birçok makale yollamıştır. Bunlar arasında rüya tabirleri ve geleceğin tahmin edilmesi ile ilgili olanlar da vardır. Hypatia’nın kendisini rüya yorumları, yıldız bilimi ve fizik deneylerine vermesi, simyanın gizleri üstüne ilk ustalardan biri olarak bilindiği söylenmektedir.
Aritmetik alanında 13 ciltlik bir yapıtı söz konusudur. Bununla birlikte ne felsefede ne de bilim tarihinde adı belirgin bir şekilde geçmemektedir. Yazdığı eserler arasında İskenderiyeli Diophantus'un Arithmetica, Pergalı Apollonius'un Konikler ve Ptolemy'nin Matematik Kanun üzerindeki tefsirleri ise tamamen kayıptır.
Hypatia hakkında neler söylenmiş;
Hypatia, Avrupa kaynaklarında ilk olarak 18.yüzyılda ortaya çıkmış. John Toland 1720’de Hypatia ile ilgili, uzun bir tarih makalesi yayınlanmıştır. Toland makalesinin başlangıcında, Hypatia için “erkeklerin güzellik ve bilgeliğin vücuda gelmiş halini öldürmesi yüzünden sonsuza dek utanç içinde yaşayacaktır” der. Ve bu korkunç eylemin arkasındaki kişinin de, Cyril adındaki bir din adamı bir baş rahip olduğunu söyler. Toland’ın yapıtı aydınlanmanın seçkin kişilerince olumlu karşılanmıştır.
Aydınlanma düşüncelerinden Yeni Helencilikten ve Voltaire’ın üslubundan etkilenen Edward Gibbon, Hypatia efsanesi üzerinde çalışmasını sürdürmüştür. Gibbon’a göre Hypatia Yunanlıların dinine inanmaktadır. Çevresinin, konum ve saygınlığıyla göz kamaştıran kişilerle çevrili olduğunu ve acımasız bir yobaz grubu tarafından öldürüldüğünü söyler.
Hypatia figürüyle,18. yüzyılın birçok kaynağında karşılaşmaktayız.Bunlardan biri de Henry Fielding’in ‘Bu dünyadan diğerine yolculuk’ adlı kitabıdır.Fielding romanında Hipatia’yı öldürenler için ‘o köpekler,o hristiyanlar’ gibi ifadeler kullanmıştır.
Hypatia ve hayatı için yapılan yorumlar 19. yüzyılda Charles Leconte De Lisle ile doruğa ulaşmıştır.Leconte De Lisle;tarihin tek bir kültürle yada inanç dizisiyle bir tutulamayacağı fikrinden yola çıkarak Hypatia’nın ölümünü tarihsel kopuşa bağlar.DahLeconte De Lisle daha sonraları bu düşüncelerinde bazı değişiklikler yapmış ve Hypatia’nın ölümünü Hıristiyan karşıtı açıdan tekrar ele almıştır.Şiirinde HYpatiadan şöyle bahseder;
Aşağılık Galile’li yıktı,lanetledi seni;
Ama düşüşünle daha da büyüdün!Ya şimdi ,heyhat!
Platonun ruhu, Afroditin bedeni
Ebediyen Hellas’ın güzel göklerine çekildi.
Leconte De Lisleden sonra ,ondan daha genç olan çağdaşı Gerard De Nerval 1854 tarihli yapıtında Hypatiadan söz eder.1888’de Maurice Barres Hypatia hakkında ‘La Vierge Assassin Ea’ adlı kısa bir öykü yayınlamıştır.Leconte De lisle,Barres gibi yazarlar Fransa’da Hypatia üzerine yazdığı sıralarda,İngiliz din adamı ,romancıve tarihçisi Charles Kingsley ‘Hypatia,yada eski yüzle yeni düşmanlar’ adlı uzun kitabında aynı efsaneyi işlemiştir.Başlangıçta yazarın Kingsley’in kitabı birkaç Avrupa diline çevrilmiş, bazı Alman tarihçiler kitap üzerine görüşlerini dile getirmişlerdir.Kingsley’in Son Helen’i bir romancı olarak ele alışı dikkat çekmiştir.
19.yüzyılın ikinci yarısında Amerikalı ve İngiltereli olgucular Hypatia’yı “Doğu yunanın son bilgini”olarak sunmuşlardır.J.P.Draper Hypatia’yı “özgür düşüncenin kahramanı” olarak görür.
Bernthant Russell, ‘Batı Avrupa düşünsel tarihi’ adlı yapıtına Cyril’i yobazlıkla ve kendini bilime adamış bir kadını öldürmekle suçlayarak başlar.
1877’de Contessa diovadavata Reorodi Saluzzo’nun iki ciltlik şiirinde yayınlanması ile Hypatia çağdaş İtalyan yazınının kişilerinden biri haline gelmiştir.Diğer İtalyan yapıtlarında Hypatia çoktanrıcılık ile Hıristiyanlık arasındaki çatışma bağlamında ele alınır.Carlo Pascal,tarihteki büyük insanları konu alan yapıtında Hypatia’ya da yer vermiştir.Litaratürdeki Hypatia geleneğine de bir öğe katar ve Hypatianın ölümünü feminizm karşıtı bir eylem olarak görür.Hypatia’nın gördüğü eziyetin büyük oranda kadın düşmanı eğilimden kaynaklandığını düşünür.
1978’de Mario Luzinin benzer izlekli iki oyunu ‘Lipradi ıpraza’ ve ‘ll Mesgero’ adlı kitaplarında yayınlanmıştır.Burada Hypatianın öyküsü ,tarih evrelerinin çevrilemezliğine kanıt olarak gösterilir.
Almanya’da Arnulf Zitelman’ın ‘Hypatia’adlı romanı büyük ses vermiştir. Romanda Hypatia çoktanrıcı bir kadındır. Ona göre Hypatia’ya yapılan saldırıyla Antik Çağ son bulmuştur.
Hypatia felsefesindeki bir diğer yönde feministlerin bu konuya olan ilgisidir. İki akademik feminist dergi adını hypatia’dan almıştır. 1984’ten bu yana Atina’da yayınlanan Hypatia:Feminist Araştırmalar ve 1986’dan beri yayınlanan Hypatia:Feminist Felsefe dergisidir.İkinci derginin 1989 da yayınlanan bir sayısında feminist yazar Ursula Molinaro, kadınların kaderinin bu olduğunu Hıristiyan çağında Hypatia’nın yaşamak için zaten arzu duymadığını öne sürer. Daha sonraları da feminist sanata konu olmuş Judy Chicago;1979’da San Fransisko Modern Sanat Müzesinde açtığı heykel sergisinde Hypatia’ya da yer vermiştir.
2009 İspanya Yapımı, yönetmen : Alejandro Amenabar, oyuncular: Rachel Weisz, Max Minghella, Amber Rose Revah, Oscar Isaac, Asraf Barhomun oynadığı AGORA filmi, İlk defa 2009 yılında Cannes Film Festivalinde gösterimi yapıldı. AGORA filmi, tarihin bilinen ilk entelektüel kadını olan HYPATIA'nın hayat hiyakesini anlatan bir dönem filmidir.

 

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır