|
Tekoşin Ozan
1-
Türk ve yabancı basında töre ve namus cinayetleri çok işlendi. Sanki
sadece Kürtlerde yaşanan bir olguymuş gibi yansıtılıyor. Siz bunu nasıl
değerlendiriyorsunuz diğer toplumlarda da yok mudur?
Kadın katliamının sadece Kürt halkının yaşadığı coğrafyalarda
fotoğraflanmasına, son dönemlerde çok yoğun gündemleştirilmesine,
ataerkil toplumsal yapının samimi bir özeleştirisi demek safdillik olur
tabi. Zamanlamaya dikkat edilirse, bölgenin yoğunlaşan siyasal durumu
ile bağlantısını kurmak zor olmaz. Özgürlük mücadelemizin, askeri
yöntemlerle bitirilemeyeceğinin anlaşılmasıyla birlikte, mücadele
gerekçelerimizi ve çözüm çerçevesini daraltma politikasının bir parçası
olarak işleniyor maalesef. Sorunun işlenmesi, namus cinayetlerine karşı
bir şeylerin yapılması elbette ki önemlidir. Tartışma konusu olan bu
değil, kadın hareketi olarak kadınların yaşadığı sorunlara
duyarlılığımız ortadayken, kadın katliamlarının teşir edilmesini
olumsuzlama gibi bir durumumuz olamaz. Hangi amaçla yapılıyorsa
yapılsın, toplumsal sorunların aşılmasında katkısı da olacaktır.
Küreselleşmenin getirilerinden biri de budur zaten. Egemen güçlerin
gelişim kanallarını açık tutabilmeleri için, halkların özgürlük
argümanlarıyla kesişmesi gerekir. ABD’ nin Irak’ı işgal edebilmesi için
demokrasi şiarını kullanması, Afganistan işgali için, gerici Talibanları
gerekçe yapması gibi. Irak’ın gerçekten demokrasiye ihtiyacı vardı,
Afganistan’ın daki kadınların da, peçelerden kurtulmaya. Ama bunlar
görüntüdeki gerekçeler olup, esas amacı ifade etmediğinden, belki ABD
işgali, gerici baskıcı rejimleri yıktı, ama kadınların ve halkların
gerçek ihtiyaçlarına cevap verecek bir durumu geliştiremedi. Öyle ki,
kendini aldatılmış hissedenlerin öfkesi, eski rejim arayışlarına bile
götürebildi. Egemen güçler, başka bir egemen düzeni yıkabilirler, daha
gelişmiş bir sisteme de ön ayak olabilirler, ama halkların öz
değerlerine dayalı demokrasi ve özgürlükleri sağlayamazlar. Karakterleri
gereği ne böyle bir amaçları olabilir, ne de halkların ve kadınların
gerçek ihtiyaçlarını anlayabilirler. Türkiye’ de kadın katliamlarının
bizzat devlet politikası olarak gündemleşmesi bu kaidenin dışında
olamaz. Kürdistan’ da bu sorun yoğun olarak yaşanıyor tabi, bu bir
gerçek ve aşılması mutlaka gerekli olan bir durum. Bizim mücadele
gerekçemiz olan ve bu amaçla her alanda örgütlenen kadın özgürlük
hareketine zemin olan bir durum. Eskiden beri var olan ve giderilmesi
temel örgütlenme sebeplerimizden olan soruna, devlet neden birdenbire bu
kadar yoğun yöneldi. Türkiye’nin AB kriterlerine uyması gibi gerekçeler
de var ancak sanki sadece Kürt bölgesinde yaşanıyormuş gibi işlenmesinin
sebebi daha politik bir sebep. Devlet konuya eğilerek, özgürlük
mücadelemizin geri ve iradesiz bir tabana dayandığını, bu sebepten
siyasal taleplerimizin ciddiye alınmayacağını iddia etmeye çalışıyor.
Halkın sorunlarına çözüm bulduğunu göstererek güven yaratacak,
örgütlenme zeminimizi kontrol altına alacak, dışarıya da, Avrupa
startlarına ne kadar uygun hareket ettiğini gösterecek. Görüntüde sorunu
ciddiye alan basını, ordusu, siyasal organlarıyla devlet, aslında kadını
kullanarak birçok yere mesaj veriyor. Üstelik bunları yaparken sanki
mevcut cahilliğe, ekonomik, sosyal sorunlara sebep olan yine aynı
devletin politikaları değilmiş gibi, kurtarıcı pozisyonuna girerek
veriyor. Samimiyetini test etmenin en iyi örneği, bölgede çok
yaygınlaşan ve kadın katliamına her boyutta sebep olan fuhuş olayı. Bir
yandan namus cinayetleri gündemden düşürülmezken, diğer yandan, fuhuş ve
uyuşturucu aracılığıyla halkımız siyasal zeminden koparılmaya,
yozlaştırılmaya çalışılıyor. Sorun giderilmiyor, ürüyor. Kaldı ki,
basında teşhir etmeyle ve sınırlı sayıda kadını birkaç aylığına sığınma
evlerine almayla bu kadar ağır sorunlar çözülemez. Bu sorun geri
koşullarda yaşayan birkaç kadının sorunu değil, tüm toplumun zihniyet
sorunudur. Bu sebeple, sorunu ideolojik, siyasal, kapsamda ele almaya
ihtiyaç var. Mevcut politikaların sorunu yüzeyselleştirmesi, toplumsal
sorunları bir dönemliğine biçimsel olarak değiştirebilir ama kadının
kölelik statüsü farklı biçimlerde devam eder. Devletin sorunu
gündemleştirmesine karşı çıkacak değiliz ama ondan çözüm de
bekleyemeyiz. Bu temelde yapılacak birkaç önlem, nimet olarak sunulamaz,
olsa olsa geç kalmış bir görev yerine getirilmiş olur. Kaldı ki, sosyal
düzenden sorumlu olan devlet, kadınların yaşam güvencesinden de
sorumludur. Pratik olarak kadın katliamlarının gündemleşmesi, bu çıkarcı
politikalara rağmen bazı olumlu sonuçlar verecektir. Ama esas olan,
kadınların öz güçlerine dayalı örgütlerinin gelişimi ve kendi
sorunlarını çözebilmesidir. Yabancı basında sorunun gündemleşmesi de,
Türkiye’deki gündemleşmenin yansıması olurken, Türkiye’ nin üyelik
durumuna karşılık yine bir parça küçümsemeyi içeriyor. Hristiyan
dünyanın, İslami geleneklerini törpüleme girişimidir aynı zamanda. Sorun
çok açıktır ki, toplumsal cinsiyetçi anlayışın ürünleridir. Egemenlikli
ve ataerkil bir dünya sisteminde kadın karşıtı anlayışlar hemen her
coğrafya da var. Bu yıl yapılan istatistikler, Ortadoğu halklarını bir
yana bırakalım, ABD ve Avrupa ülkelerinden de kadın karşı şiddet
uygulamalarının hiç de azımsanacak düzeyde olmadığını gösterir.
Türkiye’nin Karadeniz, iç Anadolu başta olmak üzere diğer bölgelerinde
de namus davalarının var olduğunu Türkiye’ de yaşayan herkes bilir.
Yakın zamana kadar yasalarda namus cinayetlerinde indirim cezasında
ısrar edilmesi sorunun bir bölgeyle sınırlı olmadığının diğer bir
örneği. Kürtlerin içinde bulunduğu ekonomik, siyasal koşullar kadının
durumunu ağırlaştırsa da, halklarımızın binlerce yıldır birlikte yaşıyor
olması, geleneklerin birbirine o kadar da uzak olmadığını gösterir. Bu
sorun, genel bir toplumsal özgürlük sorunudur.
2- Töre ve namus cinayetleri olgusu neden Kürtlerde çok ön plana
çıkıyor? Bunun toplumsal, ekonomik, dinsel ve eğitimsel nedenleri
nedenlerdir?
Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın jeopolitik konumu, tarih boyunca
saldırılara maruz kalmasına zemin olduğu kadar savunma pozisyonunu
süreklileştirmiş, sosyal yapısına da yansıyarak kapalı bir toplumsal
yapıya yol açmıştır. Askeri işgal, siyasal kimliksizlik, kültürel
asimilasyon ve baskılar toplumsal gelişimin kanallarını büyük oranda
tıkanmıştır. Bu durumda dini değerler ön plana çıkması anlaşılırdır.
Yoğunluklu olarak Müslüman olan Kürtler, alevi, yezidi, hristiyan, Dürzi
olanlar da dahil, tek tanrı inancının kadınlara tanıdığı yaşam
sınırlarına hapsolurlar. Egemenlik koşullarından dolayı tutunacak fazla
bir şeyi olmayan Kürtler, dini değerlere sıkı sıkıya sarılmış, hatta bir
parça bağımsız kalabilmeyi tarikatlaşmalarla sağlayabilmişler. Kadınlara
çok az yaşam hakkı tanıyan dinler, kadına karşı şiddeti ve kadın
katliamlarını derinleştirir. Mesela Kur-an’daki Nisa suresinde kadının
dövülmesi kocasının hakkı sayılır. Kadının erkeğe sadakati hayati bir
konu olarak belirlenir. Kadının miras, şahitlik gibi hakları erkeğin
rızası ve onun varlığı ile birlikte, erkeğin yarısı kadardır. Erkeğin
çok sayıda kadınla evlenebilmesi, kızların küçük yaşta evlendirilmesi,
çarşaflara sarılması, eğitim ve bağımsız ekonomiye sahip olma hakkının
olmaması, başlık parası v.b. daha birçok gelenek dinseldir. Başlık
parası gibi bazı geleneklerin kökenleri mevcut dinlerle sınırlı olmasa,
daha eski tarihlere dayansa da, tek tanrılı dinlerle birlikte kadın
karşıtı hale gelmişler. Bu anlamda özellikle tek tanrılı dinlerin
kadının köleleştirilmesinde büyük bir payı var. Bununla paralel olarak,
erkek egemenlikli iktidar sisteminin Kürdistan koşullarında kurumlaşması
daha gerici bir duruma yol açtı. Hiyerarşik düzen devletten başlayarak,
en alt toplumsal birimlere kadar örgütlenirken Kürtlerde, aşiret ve
klanlar içerisinde kurumlaştı. Ulusal egemenlik ve ekonomik bağımlılık
koşullarında yaşayan bu toplumsal birimler, ataerkil egemenliklerini
ayakta tutabilmek için namus adı altında kadına karşı sıkı düzenler
haline geldi. Toplumsal cinsiyetçilik alanında birer küçük devletçik
oldu aşiretler. Dini gelenekler ile erkek egemenlikli iktidar pekişerek
kadın karşıtı bağnaz yasalar doğurdu. Cinayetlerin önemli bir kesimi bu
yazısız yasaların ürünüdür. Bu çarka çok fazla dahil olmamış, biraz daha
doğal koşullarda yaşamış olan kesimlerde ilkelde olsa, kadına karşı
baskı daha azdır aslında. Yani sorun bazı kesimlerin iddia ettiği gibi,
medeniyetten uzak kalmış olma değil, medeniyetin egemen düzenine dahil
olmaktan kurtulamamadır. Bu çark sonsuza kadar olduğu gibi kalamaz.
Toplumsal dinamikler halkların ve kadınların özgürlük ihtiyaçları
doğrultusunda işlediği sürece değişime uğrar. Aşiretler aşılmayla yüz
yüze geldiği gibi, kapitalizm de değişim dönüşümü yaşamak durumunda
kalmıştır. Ancak dönüşüm süreçleri her zaman eski ile yeni değerler
arasındaki gerilimden dolayı zorlu geçer. Kürdistan’da devam eden savaş
sebebiyle Türkiye bu süreci daha hızlı ama aynı zamanda daha yoğun
yaşıyor. Eski statülerde ısrar edenlerin bağnazlığı ve demokratik
değerlere yönelenlerin direnişi arasında yaşanan çarpışma yaşamın her
alanına yansıyor. Sosyal, ekonomik, kültürel alandaki bunalım,
Türkiye’nin her yerinde en fazla kadınları etkiliyor. Kürdistan
bölgesinde boşaltılan köylerden dolayı doğal şartlarda gelişmeyen
kentleşme, metrepol kültürüne adaptasyon sorunları, özel savaşın fuhuşu,
yolsuzluğu ve yoksulluğu arttıran politikaları yine en fazla Kürt
kadınına yansıyor. Kadın katliamının son dönemlerde yoğunlaşmasının
temel bir sebebi de bu toplumsal bunalımdır.
3- Kadın hareketi olarak sizin bu konuya ilişkin çözüm projeleriniz
nelerdir? Buna yönelik çalışmalarınız var mıdır?
Kadın sorunu çok eski ve temel bir toplumsal sorun olup, ideolojik,
siyasal, örgütsel, güvenlik, eğitsel, ekonomik, sosyal, kültürel,
zihinsel v.b. çok yönlü işlenmesi gereken bir sorun. Kadın hareketimiz
sorunu bu kapsamda ele alarak, öz örgütlenme kanallarını esas alıyor.
Hareketimizin özgür dağlarda, uzun süreli savaş koşullarında mücadele
ediyor olması, kadınların en büyük dayanağı oluyor. Dağlar, sadece
ulusal kimliğe sahip çıkma değil, cinsiyetçi topluma karşı da bir
mücadele kalesi oldu. Kendi ayakları üzerinde durabileceği,
savaşabileceği, düşünüp, ifade edebileceği, eyleme geçebileceği bir
zemin oldu dağlar. Kadınlar için birçok açıdan özgüven kaynağı oluyor
mücadele zeminimiz. İdeolojik, siyasal ihtiyacı karşılayan ve Meşru
savunma gücüyle caydırıcı güç olan bir merkez. Dağlarda kurumlaşan
hareketimiz, kadın özgürlük mücadelesinde stratejik bir pozisyona sahip.
Ancak elbette ki, toplumsal zeminde geliştirilecek çözümler toplumsal
dokuya işleyebilir ve kalıcı sonuçlar alınabilir. Dağlarda kazanılan
deneyim, kadınların her türlü koşulda düşünsel, siyasal, askeri, sosyal
olarak en az erkekler kadar kendini idame edebilip,
geliştirebildiklerini kanıtlamıştır. Toplumsal alanda da bunun
sağlanabileceğinin bilincini ve özgüvenini geliştirme çalışmalarını
geliştirmenin gereği açıktır. Kadınların kendi sorunlarını
tartışabilecekleri ve çözüm projeleri geliştirebilecekleri özgün
zeminlere ihtiyaçları var. Uzun süreli ya da dönemsel sorunlar üzerinden
örgütlenmeler sağlanabilir. Yaşanan katliamlara karşı hem bir dayanışma
gücü olacak, hem bilinçlendirme çalışmalarıyla zihniyet dönüşümünü
hızlandıracak ve kadın eksenli kılacak, hem de kadının rengini yansıtıp
yeni bir sosyaliteye önayak olacak çalışmalardır bunlar. Genel olarak
kadın meclisleri diye tanımladığımız bu örgütlenmeler, toplumsal iç
dinamiklerin bizzat toplum tarafından belirlenip, geliştirilmesini ifade
eder. Bu çalışmalar gündemimizde yoğun olarak yer alıyor. Ancak ciddi
pratikleşme sorunlarımız da var. Girişimcilikte yetersiz kalındığı gibi,
kadın meclislerinin temel ihtiyaç olduğu ve sorunlara çözüm gücü
olabileceğinin bilinci ve inancı yeterince geliştirilebilmiş değil.
Yerellerde meclisler geliştirilemezse üstte kalacak olan örgütler, kadın
zemini ile gerçek anlamda bağlantıya geçemeyecek, ayakları havada
kalacaktır. Bu durumda kadın sorunlarını seslendirmenin fazla bir anlamı
olmayacak, marjinalleşecektir. Ne kadar çok kadın, cinsi bilinci
temelinde örgütlenirse, o kadar çok kadın özgür yaşam doğrultusuna
girecektir. Kadın katliamlarını durdurabilmek için bu temel bir ihtiyaç.
Bununla birlikte, şiddet, tecavüz, başlık parasına satılma, intihar,
geleneksel toplum cinayetleri v.b. karşı daha güncel ve acil çözümler
geliştirebilecek projeler gereklidir. Bu yönlü çalışmalar bölgede
geliştirilmeye çalışılıyor. Ancak yaygın örgütlenme kapsamına
ulaşabilmiş değil. Bazı merkezlerle sınırlı kalıyor ve çok az bir kesime
ulaşabiliyor. Bunun yaygınlaşması için demokratik kurum kuruluşların da
destekleyici çalışmaları olmalı. Neticede bu konuda sağlanacak olan
ilerlemeler tüm toplumun daha özgür ve çağdaş değerlere ulaşmasını
sağlayacaktır. Örgütlü kadın yapıları başta olmak üzere, tüm sivil
toplum örgütleri ve demokratik örgüt ve bireylerin bu sorumlulukla
yaklaşması en doğrusudur. Bu yaklaşım aynı zamanda, değişim dönüşümü
toplumsal dokuya daha uygun kılacaktır.
4- Töre cinayetlerinin basına yansımsını nasıl değerlendiriyorsunuz.
Medyanın bu sorunda oynaması gereken rol nedir? Türkiye basınının konuyu
devlet politikaları ekseninde işlediğini belirtmiştik. Bir anlamda
egemen ideolojinin topluma empoze edilmesinin araçları olarak
işliyorlar. Basın organları bağımsız olduklarını iddia etseler de,
dünyada ki tüm basın organları bir ideolojik bakışın temsilini yaparlar.
Güncel de, eleştirel olabilen basın organları da, aslında liberal
demokrasi anlayışının uygulayıcılarıdır. Bir bakış açısına sahip olmak
yanlış da değildir zaten. Her ideolojinin kendini tanıtmaya, örgütlemeye
ihtiyacı vardır. Basın yayın bunu sağlayabilme de en etkili araçtır.
Önemli olan topluma karşı yalan yanlış politikaların aleti olmamasıdır.
Kadın özgürlüğünü ideolojik yapılanmasının merkezine yerleştiren
hareketimizin basın yayın organları da, kadının yaşadığı sorunları, bu
ideolojik anlayışa uygun işlemesi gerekir. Kadın karşıtı uygulamaları
teşhir etme ve toplumu bilinçlendirme yayınları olmalı. Toplumsal
dönüşümde ciddi bir roldür bu. Yaşam kültürü görsel ve yazılı basın ve
sanat aracılığıyla şekilleniyor. Egemen güçler çıkarları doğrultusunda
bunu çok yoğun uyguluyorlar. Buna karşılık halkın binlerce yıllık
birikimlerine dayanan yaşam kültürünü korumak kadar, köleleştiren
geleneklerin değişimine katkı sunacak yayın politikaları geliştirmek
gerekir. Basınımızın bu rolünü oynayabildiğini söylemek zor. Özellikle
kadın özgürlük sorununun önceliğini ortaya koyamayan, hatta tali planda
tutan bir yaklaşım yansıyor. Bu durumu ideolojik bakışa hakim olmama,
güncel gelişmelerin belirleyiciliğinden sıyrılıp uzun vadeli yayın
politikalarına sahip olamama olarak ifade etmek mümkün. İdeolojik
hakimiyet politikada yaratıcılığı sağlar. Bu anlamda basın organlarının
öncelikle toplumsal cinsiyetçi anlayışların etkisinden sıyrılarak, kadın
özgürlük sorununu yayın politikasında temel bir yere oturtması gerekir.
Kadın katliamlarına karşı sadece haber niteliğinde yayınlar değil,
olaylardan yola çıkarak sorunun toplumsal tarihsel sebeplerini ortaya
koyan eğitsel program ve belgeseller de hazırlanabilir. Kadın
sorunlarını bizzat kadınların anlatacağı, mücadeleye sevk eden
çalışmalar yapılabilir. Uluslararası alandaki kadın mücadelelerinin
tanıtımı yapılabilir. Daha yapılabilecek çok şey var. Önemli olan
konunun stratejik öneminin farkında olmaktır.
|