“Kadınız,
kimsenin namusu değiliz, Namusumuz Özgürlüğümüzdür” hamlesine
ilişkin Bese Şimal ve Kürdistan Kadın Özgürlük Hareketi
Koordinasyon üyesi Zilar Sterk’le yaptığımız söyleşi
|
SÖYLEŞİ
Arya Andok: Ortadoğu ve Kürdistan coğrafyalarının en
etkili toplumsal kavramlarından biri namus! Namus olgusunu
nasıl değerlendiriyorsunuz? Tarihsel-toplumsal boyutuyla
nasıl bir açıklık kazandırıyorsunuz?
Bese Şimal: Önemli bir tartışma gündemidir. Esas
mücadelemizde bu tür kadını köleleştiren toplumsal değer
yargıları olarak bilinen ama esasta kadını daha fazla
kontrole alma, köleleştirme, toplumsal köleliği
derinleştirme temelinde ataerkil zihniyet tarafından
oluşturulan kavramların içeriğini değiştirmeye dönük bir
mücadele aslında. Verilen özgürlük mücadelesinin temel
gerekçesi bu oluyor. Namus olgusu tarihsel olduğu kadar
güncel bir konu, sosyal olduğu kadar siyasal bir konu,
gerçekten ideolojik olduğu kadar psikolojik bir olgu.
Kuşkusuz yüklenen anlamı açımlamak, tartışmak özgürlük
mücadeleleriyle yüklenmek istenilen anlamı açımlamak bu
temelde bir bakış açısı geliştirmek, yaşam kültürü
oluşturmak oldukça önemli. Toplumda çok yoğun tartışılıyor.
Namus adı altında dünyanın her yerinde aslında –bir yerde
adı namustur, bir yerde adı aşktır; isim değiştiriyor-
çeşitli coğrafyalarda mekanlarda isim değiştiriyor. Ama özü
aynıdır. Birçok katliam gerçekleşiyor, hepsinin içerisinde
de kadın var ve kadın üzerinden yapılıyor. Kadın
katliamlarının temel bir gerekçesi namus adı altında
yapılmasıdır ve katliamların nedeni buna dayandırılıyor.
Töre cinayetleri adına işlenen cinayetler, kadın intiharları
var. Kadın intiharlarının nedeni araştırıldığında -ki
yapılan araştırmalarda var- nedeni buna dayanıyor. En
fazlada gündeme Kürdistan giriyor. Bu çok önemlidir.
Dünyanın birçok yerinde batıda da aşk adıyla yaşanıyor,
doğuda da namus adıyla yaşanıyor. Ama esas gündem Kürdistan.
Namus tartışılırken, namus cinayetleri gündeme gelirken,
birçok insanın aklına Kürdistan geliyor. Bunun kuşkusuz
nedenleri var. Bir neden güncel siyasetle ele alındığında
bir siyaset olarak bu kullanılıyor. Dünyanın birçok yerinde
yaygın, özellikle Türkiye de Kuzey Kürdistan boyutuyla ele
aldığımızda namus adı altında kadın katliamları ve
intiharları çok yoğun yaşanmasına rağmen gündeme Kürdistan
daha fazla giriyor. Bir neden devletin Kürdistan üzerinde
yürüttüğü siyasettir ve kaynağını buradan alıyor.
Kürdistan’ı çok geri, cahil, siyasetten, kültürden,
çağdaşlıktan, demokrasiden, insan haklarından, kadın
haklarından anlamayan kısacası cahil bir toplum olarak
göstermek istiyor. Devletin Kürdistan üzerinde yürüttüğü
sömürge politikasını, inkar-imha politikasını gizleme
temelinde devlet tarafından kadın cinayetleri çok bilinçli
geliştirilen bir konsept oluyor. Bu aynı zamanda bir teşviki
de yaratıyor. Geleneklerin, feodal değer yargıların hakim
olduğu alanlarda, aşiretlerde bu bir teşvike de yol açıyor.
Erkek egemenliğini daha fazla güçlendiriyor. Erkek kadını
ele alırken, üzerine giderken, yaklaşırken devlet desteğine
ve gücüne güvenerek de daha şiddetli bir yönelim içerisine
girebiliyor. Erkek egemenliğine güç veren bir rol oynuyor.
Dünya kamuoyunda, Türkiye de Kürdistan toplumuna, Kürt
erkeğine, Kürt kadınına karşı çok ciddi ön yargılara yol
açıyor. Negatifinden bir bakış açısı da yaratıyor, bir imaj
oluşturuyor. Günümüzde güncel yaşanan sorunlar açısından
temel bir neden bu iken, diğer bir nedende bir olgudur,
gerçekliktir. Kürdistan da feodal değer yargıları, aşiret
kuralları hala birçok yerde hükmünü icra ediyor. Erkek
egemenliği çok fazla etkindir. İslamiyet’ten sonra
Kürdistan’da, Kürt toplumunda bunlar çok geliştirildi. Din
bir kılıf olarak kullanıldı. Mesela Kürdistan toplumunda
kominal değer yargıları kadın etrafında gelişen bir
kültürdür. Kadına değer verme, kadına saygı duyma hala
Kürdistan’ın birçok kırsal alanında kadın hakimdir,
etkilidir ve otoritedir. Saygı duyulan bir insan, insan
olarak görülüyor. Bu kominal değer yargılarının Zerdüştlük
felsefesinin -Kürtlerin ilk dinidir, neolitik toplum
kalıntıları hala var - hakim olduğu bu alanlarda kadına
yaklaşım farklıdır. Fakat İslamiyet’in çok etkili olduğu
yerlerde –ki özünden saptırılmış bir İslamiyet gerçeği var,
o kendi başına bir tartışma konusudur, bu Kürdistan da daha
fazla çarptırılmış- dini söylemlerle, dini kılıflarla erkek
egemenliği çok daha fazla derinleştiriliyor. Erkek
egemenliğinin, gericiliğinin, sistem tarafından ortaya
çıkartılan birçok geriliğin, çirkinliğin gerekçesi olarak
namus kullanılıyor. Namus bu anlamda toplumsal gericiliği,
erkek egemenliğini, erkeğin kadın ve toplum üzerindeki
tahakkümünü gizlemede bir araç oluyor. Bir sömürme aracı
oluyor. Ve sorun gelip kadında düğümleniyor. Özellikle
Kürdistan da sömürgeciliğin geliştirilmesiyle birlikte Kürt
toplumuna ve halkına toplumun tüm yaşam alanları
kapatılıyor. Siyasette kendisini ifade edemiyor. Siyaset
alanı kapalıdır. Kimliğini, kişiliğini inkar ederse, bir
bütünen egemen sistemin kölesi, uşağı olursa; siyaset
içerisinde yer veriliyor. Yoksa kendi kimliği, öz varlığıyla
katılımı söz konusu değildir. Bu anlamda onurunu sahiplenen
bir Kürt o alanın dışında kalıyor. Toplumsal alan
kapatılıyor. Tek açık bırakılan alan nedir, ailedir. Kadın
zaten eve hapsedilmiştir ve erkek açısında da tek açık
bırakılan saha da ailedir. Aile içerisinde de kimdir,
kadındır. Tarih boyunca kadın erkeğin elinde mal olarak
kalan, mallaştırılan bir olgu haline getiriliyor. Bu anlamda
kölelik derinleştiriliyor. Tek sahip çıktığı, varlığı olarak
gördüğü, üzerinde hakimiyetini kurduğu, kendisini
konuşturduğu –aslında birçok yönüyle tatmin ettiği hem
sistemden, hem devletten gelen ezilmeyi, psikolojik olarak
kadın üzerinde şiddet uygulayarak giderdiği, hem çok ciddi
kimlik bunalımı, yarattığı psikolojik bunalım vardır- bunu
gidermenin bir vesilesi olarak kadın oluyor. Tüm toplumsal
değer yargılarından bir insan, toplum ve halk koparsa,
elinde bir şey kalmazsa, sadece dar sahada mallaştırılan
varlık ne ise bütün hakimiyetini onun üzerinde konuşturur ve
onunla kendisini var etmeye, varlık duygusunu yaşamaya
başlar. Bu nedenle işin sosyolojik ve psikolojik boyutu da
çok derindir.
Arya Andok: Sayın Şimal değerlendirdi. Bunla bağlantılı
namus kavramını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Kadının
kimliği, öz varlığı nasıl gizlenmektedir?
Zilar Sterk: Ortadoğu ve Kürdistan toplumunda erkek
egemenlikli sistem önemli oranda sonuçlar almıştır. Bugün
batı ve doğu toplumlarını bir birinden ayırt eden, her iki
uygarlığın belli kesişen ve ayrışan noktaları olmakla
beraber her iki uygarlığın kesiştiği nokta kadına yaklaşım
noktasıdır. Toplumsal cinsiyetçilik yaklaşımıdır. Dünyanın
neresinde olursa olsun, toplumsal, etnik köken, konuştuğu
dil, benimsemiş olduğu dini ideoloji ya da siyasal görüş ne
olursa olsun kadın olmaktan kaynaklı karşılaştığı muamele ve
günlük yaklaşımlar vardır. Kadın sorunu son derece toplumsal
ve evrensel bir boyut kazanıyor. Neden kadın sorunu diyorum,
kadına yaklaşım sorunu üzerinden belirtiyorum. Bunu
toplumsal cinsiyetçilik sorunu olarak adlandırıyoruz. Bunun
en temel argümanı namus olgusudur. Namus olgusuna nasıl bir
tanım getirebiliriz verili namus anlayışı ki - beş bin
yıllık erkek egemenlikli sistemin günümüze kadar da
varlığını koruduğu temel argümanlardan biri namus olgusudur-
erkeğin malı-mülkü, filanca erkeğin namusu. Bir kadının
kendi öz kimliğini, öz varlığını sahiplenme hakkından ziyade
ona sahip olan erkeğin kimliğiyle kendini var eden erkek
oluyor. Kadına bu namus çerçevesi ekseninde biçilen misyon
nedir? Ev içi köledir. Erkeğin malı ve mülkü felsefesidir.
Bese Şimal: Kadının bedenine indirgenmiş olgu haline
getirilmiş. Namus, erkeğin kadın bedeni üzerindeki
tasarrufunun ismi olmuş. Günümüzde namus kadın bedeni ve
cinselliğiyle özdeş duruma getirilmiştir.
Zilar Sterk: Erkeğin Kürdistan ve Ortadoğu toplumuna
vurduğumuzda daha özelde Kürdistan da neden bu olgu öne
çıkıyor? Neden Kürdistan’la tanınma durumu var? diye bir
soruya şöyle bir yanıt verebiliriz. Erkeğin elinde kalmış
tek iktidar sermayesi kadın namusudur. Dolayısıyla erkeğin
iktidarını var ettiği nokta kadının bedeni, cinselliği ve
varlığıdır.
Arya Andok: Doğu ve Batı toplumları açısından namus olgusunu
ele alışta nasıl farklılıklar var?
Zilar Sterk: Batı toplumlarında da 17. ve 18. y.y.’la
beraber başlayan bir süreç var. Batı düşünce tarihinde
önemli dönüm noktalarının yaşandığı süreçlerdir. Düşünce
tarihinin yaşandığı bu dönüm noktasında dünya ölçeğinde bir
kadın hareketlenmesinin, kadın hakları mücadelelerinin
başlangıç dönemleri oluyor. Bununla paralel toplumun
demokratik haklar mücadelesinin yükselişe geçtiği dönemler
olması itibariyle buna paralel insan haklarının, kadın
haklarının savunulmaya başladığı süreçle beraber kapitalist
modernitenin de kendisini icra ettiği, çeşitli ideolojik
argümanlara kavuşturduğu dönemler oluyor. O süreçlerden
itibaren batı toplumlarında şöyle bir yanılsama özellikle
kadın açısından yaşanıyor. Önemli oranda özgürlük
yanılsaması yaşanıyor. İnsan hakları ve kadın hakları adı
altında son derece bireyciliği, bencilliği teşvik eden,
kışkırtan, bireyi tanrının yerine koyan, bireyin canının
istediği her şeyi yapmayı, bireyin özgürlüğü olarak
özgürlüğe tanım getiren bir süreç, bir ideoloji aslında.
Kapitalist modernitenin özgürlük anlayışı, tanımı bu
şekildedir. Bireyin engel tanımaksızın canının istediği her
şeyi yapmaktır. Bugün bu özgürlük anlayışının yol açtığı
sonuçlar nelerdir? Bireyin canının istediği her şeyi yapması
demek, başkalarının emeğini sömürmek üzerinden o kişisel
istemlerini gerçekleştirme zemini açmıştır. Kişisel
sınırları -kişinin istem ve arzularının sınırlarını sonuna
kadar kaldıran- bu sınırların kaldırılma gerçekliği
karşısında da birilerinin başkalarını sömürme sınırlarını
buna dayalı ahlak ölçüsünü de aslında ortadan kaldıran bir
realite ortaya çıkıyor. Bu anlamda toplum içerisinde giderek
sivrilen üst sınıflar, katmanlar ile toplum içerisinde
ezilen, sömürülen dip katmanlar giderek daha belirginlik
kazanıyor. Günümüz toplumunda bu sınıfsallaşma gerçeği daha
fazla ön plandadır. Fakat kadın açısından da şöyle bir
realite var. Belirttiğimiz yüzyıllardan itibaren batı
toplumunda önemli bedeller ödenerek de önemli düzeylerde
kadın mücadeleleri yürütülmüştür. Kadın cephesinden elde
edilen önemli oranda belli demokratik haklarda vardır. Bu
haklar erkekle eşitlenme adına kazanılmış haklardır. Bu
hakların desteklenmesi, ilerletilmesi gereken boyutları
vardır. Fakat şöyle bir durumu da ortaya çıkarıyor. Geçmişte
batı toplumunda da namus anlayışı vardı. Batı toplumunda tek
eşlilikle beraber kadını bir erkeğin malı mülkü olarak
gören, erkeğin temel sermayesi olarak gören, erkeğin kendi
kanından çocuklarına mirasını bırakabileceği mekanizmaları
oluşturabilen doğurgan bir varlık olarak kadına bakılırdı.
Bu anlamda kadını erkeğin kanından mirasını bırakabileceği
anası olarak görürdü. Kadın, erkeğin çocuk doğuran
makinesiydi. Bugün Ortadoğu’da da böyledir. Geçmişte batıda
da öyleydi. Batı da bu anlayışların ortadan kaldığı
toplumlar var. Fakat bu kez bu toplumlarda erkek egemenlikli
sistem nasıl bir anlayış geliştiriyor. Bu namus tabusunu
giderek ortadan kaldıralım adına, bu kez kadını cinsel
objeye indirgeyen bir erkeğin malı, sermayesi olmaktan
çıkarıp, bütün erkeklerin sermayesi ve malı konumuna getiren
bir anlayışı ortaya çıkardı. Kapitalizmin bugün batı
toplumunda oturtmaya çalıştığı temel argüman kadın bedenini
birden fazla erkeğin mülkiyetine açma yaklaşımıdır
diyebilirim.
Arya Andok: Namus denilince ilk akla gelen kadın olur.
Örneğin bir erkek eşi, kızı veya arkadaşıyla bir caddede
yürüdüğünde başka bir erkeğin dönüp bir bakması dahi bir
cinayet, kavga nedeni olurken, ama aynı erkek başka bir
ortamda kadına aynı yaklaşımlar sergileyebiliyor. Bu erkek
egemen zihniyet yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bese Şimal: Bu genel bir durumdur. Yürüttüğümüz mücadele
sahası Ortadoğu olduğu için bu boyutta tartışmak elbette
önemlidir. Buradaki bu zihniyet aşılırsa evrensel boyutta da
kadınlara ciddi bir açılım olabilir. Ortadoğu toplumunda
erkek egemen sistem tarafından çok ciddi bir kişilik yitimi,
kültürel, siyasal, sosyal yozlaşma geliştirilmiş. Ortadoğu
insanlığın beşiği bir mekan, kadın etrafında
toplumsallaşmanın geliştiği, insanlık tarihinde ilk
mekandır. Ama bugün kadının en fazla kişisizlikleştirildiği,
köleliğin kadında en fazla derinleştiği, toplumun kadın
yoluyla en fazla düşürüldüğü, erkeğin de şuan da en dipte
bir durumu yaşadığı, çok ciddi kişilik parçalanmasını
yaşadığı bir coğrafya haline getirilmiş. Çok temel bir
sorun. Ortadoğu açısından tartışılacaksa -bu bütün dünya
açısından da böyledir- temel sorun nedir? Kesinlikle cins
çelişkisi, cins sorunudur. Diğer sorunların hepsi bundan
türeyen sorunlardır. Sınıf, ulusal, genel toplumda yaşanan
ekonomik sorunlar, siyasal sorunlar bunlar hepsi cins
sorunundan türeyen sorunlardır. Erkek egemen sistem
tarafından, kadının egemenlik altına alınmasıyla, o tanrıça
kültürünün, kominal değer yargılarının gasp edilip,
çalınmasıyla birlikte çok ciddi bir toplumsal düşüş Ortadoğu
da gerçekleşiyor. Bunu gizlemenin kılıfı aslında namusun
kendisi oluyor. Ortadoğu’daki bu toplumsal, insani değer
yargılarının yitimi kadın namusu, erkeğin namusu adı altında
namus olgusuyla, kadınla kapatılmaya çalışılıyor. Bu trajik
bir durumdur da. Bir namus kadının cinselliğine
indirgenebilinir mi? Namus bir insanın kendi onuru, öz
varlığıdır. Bir insan kendi düşüncelerini ne kadar özgür
ifade edebilirse, siyasetini yapabilirse, kendi öz
iradesiyle bütün toplumsal sahalara katılabilirse, emeğini
özgürce kullanabilirse ve o emeğinin karşılığını özgürce
alıp değerlendirirse, toplumsal olarak da kadın erkek
ilişkileri açısından da eşitlikçi, özgürlükçü, birbirinin
iradesine saygılı, sevgili bir yaşam kültürü oturursa o
kadar toplum, bireyler namuslu olur. Namus onurla eş değerde
bir olgudur. Onurun kendisi nedir? Kişinin kendi öz
varlığına, kimliğine saygısıdır. Fakat şimdi kişinin öz
varlığı, kimliği, kişiliği kalmış mıdır? Kalmamıştır.
Kişiliğin, onurun olmadığı bir yerde namustan bahsedilebilir
mi? Bahsedilemez. Bahsedilirse o namus değil,
namussuzluktur. Şuan da Ortadoğu da ve genel anlamda da
yaşanan durum aslında bir namussuzluk durumudur. Kadın
üzerinde tahakküm geliştirip, kadını yirmi dört saat
hizmetine koşturacaksın -toplumsal bir deyim var; başından
sopayı, karnından da sıpayı eksik etmeyeceksin- bir
hizmetçi, ücretsiz bir köle gibi kullanacaksın, bedenini,
düşüncesini, duygularını sömüreceksin, ruhsal dünya diye bir
şey bırakmayacaksın, kişiliğini paramparça edeceksin, -bir
kadın bir konu hakkında dahi itirazını dile getiremiyor- bu
kadar kişiliksiz, kendisine güvensiz kılacaksın ondan
sonrada diyeceksin ki ben namuslu bir adamım, buda benim
namusumdur. Kadını bu duruma getiren -ki kadın şahsında
erkeğin durumu da odur aslında- kadında ifadelendirilen
gerçekliğin kendisi sistem ve toplum içerisinde erkek
gerçekliğidir. Ama kadında ifadesini buluyor. Bu kadar
kişiliksizleşmiş bir gerçekliğin kendisi namuslu bir
gerçeklik olarak yansıtılıyor. Aslında en büyük namussuzluk
namus olarak yansıtılıyor. Kadının cinselliğini sömürmek,
bir bireyin tekeline almak, kadının bedeninin birçok kişi
tarafından kullanılması namussuzluktur, bir kişi tarafından
yıllarca, kadın ölünceye kadar erkeğin arzuları, istemleri
temelinde, istediği biçimde kullanması namus oluyor. Bu en
büyük namussuzluk değil midir? Sen kadını bir mal, nesne
konumuna getiriyorsun, sonuna kadar kendi tasarrufuna,
arzularına açıyorsun, istediğin gibi kullanıyorsun, -zaten
bir insan değil de, bir nesne olarak görüp öyle
kullanıyorsun- sen diyorsun ki ben kullandığım için namuslu
bir adamım, o sadece bana kendisini kullandırttığı için
namuslu bir kadındır. En büyük namussuzluğu sende
yaşıyorsun, o kadında yaşıyor. Ama diğer biçimiyle arkadaşta
dile getirdi. Ama diğer biçimiyle şuan batıda yaşanan,
kapitalizmin kadını kullanış biçimi de en büyük
namussuzluktur. Çünkü aynı zihniyettir. Biri dar bir mekana
hapsediyor, küçük bir mekanın, bir kişinin tasarrufuna
açarak kullanıyor, ama bir diğeri de kamuoyuna açıyor,
pazara, piyasaya açıyor. Herkes tarafından her erkek
tarafından kullanılabileceği bir nesne bir obje durumuna
getiriyor. Biri bedenin bütünü üzerinde bir hakimiyet
kurarak, tasarruf geliştirerek o kişiliği paramparça ediyor.
Bir diğeri ise bedenini parça parça alarak, kullanarak
üzerinde tasarruf geliştiriyor. Aslında biri özel
fahişeliktir, biride genel fahişeliktir. Yaşanan olgunun
kendisi fahişeliktir.
Örneğin Önderliğimizin aile üzerine yaptığı çok önemli bir
belirleme var. “Aile hiyerarşik, devletçi toplumun uysal bir
eşeği durumuna getirilmiştir.” İstediğin zaman binebilirsin,
kullanabilirsin, değerlendirebilirsin, işte aile bu biçime
getirilmiştir. Mevcut durumda da sistemin her biçimde de
kendisini ürettiği bir kurum haline getirilmiş. Aile,
erkeğin de, kadının da en fazla düşürüldüğü,
köleleştirildiği, onursuzlaştırıldığı bir kurum haline
getirilmiş. Ailenin zaten oluşum mantığında ve temelinde bu
var. Sistem önünde tehlike olarak gördüğü kadını, bütün
alanlardan çıkartıp erkeğin kontrolüne sokarak kendisine
tehlike olmasını engellemektedir. Erkek ve kadını da aile
içerisine hapsederek, cinselliğe kilitleyerek, erkek ve
kadın üzerinden de toplumu kontrol altına almayı
istemektedir.
Arya Andok.: Geleneksel namus kavramına nasıl bir
güncellik kazandırıyorsunuz? Kürdistan Kadın Özgürlük
Hareketi olarak bu konuda ideolojik yaklaşımınız nedir?
Zilar Sterk: Kavramı nasıl yeniden
güncelleştiriyoruz. Kavram zaten güncel aslında. Kürdistan
toplumunda ve Ortadoğu toplumlarında yaşamın her yerinde
namus olgusu, felsefesi çarpıtılmış, tersine çevrilmiştir.
Batı toplumlarında da çok güncel bir biçimde yaşamın cereyan
ettiği toplumsal yaşam sahasına damgasını vuran bir olgu bir
kavram olmaktadır. Bu anlamıyla her zaman güncel aslında.
Fakat gündeme alıp, tartışma konusu yapmak, kavramı
sorgulamaya çalışmak, kavramın karşılıklı olarak cinslerden
aldığı kadına da erkeğe de kaybettiren yanlarını ortaya
koymak ve bunun üzerinden tartışma gündemi oluşturmak
temelinde böyle bir hamle süreci Kürdistan kadın özgürlük
hareketi tarafından başlatıldı.
Böyle güncelleştirmenin hedeflediği amaç nedir? Hem
Ortadoğu, hem Batı toplumu açısından tartışmamız içerisinde
belli noktalarda konmaya çalışıldı. Batı toplumunda çeşitli
kadın hareketlerinin kadının toplum içerisindeki durumunu
gündeme alıp çeşitli kadın haklarını kadın lehine sağlama
gibi yürütülen önemli bir mücadele düzeyi var. Fakat biz
bunu yetersiz görüyoruz. Sadece somut anlamda kadın bu
kazanılmış haklarla sınırlandırılamaz. Dolayısıyla Kürdistan
kadın özgürlük hareketinin yapmaya çalıştığı şey, kadının
elde ettiği bu hakları, argümanlarının çerçevesini daha da
genişletmektir. İdeolojik açıdan daha da derinleştirmektir.
Bu hamle sürecine başlamanın temel amacı da budur. Tabi
sadece bu hamleyle birlikte başlamıyor. Kürdistan özgürlük
mücadelesinin otuz yıllık bir geçmişi var. Otuz yıllık
mücadele gerçeği içerisinde her zaman kadın özgürlük
mücadelesi de bu mücadele içerisinde yürütüldü. Bunun önemli
oranda ideolojik argümanları, yapısı oluşturuldu. Ete,
kemiğe büründürüldü. İdeolojik yapısı olan bir hareketin
başarı düzeyi de umut vericidir. Bu anlamda kadının şimdiye
kadar dünya ölçeğinde elde etmiş olduğu hakların ötesine
geçmektir. Şimdiye kadar yürütülen kadın mücadelelerinin
temel sloganı neydi? Eşitlik, özgürlük. Erkekle karşı cinsle
eşit haklar elde etme mücadelesiydi. Biz bunu aşıyoruz.
Argümanımız sadece erkeğin verili sistem içerisinde sahip
olmuş olduğu hakları kadına da verelim, kadını da mevcut
iktidara, sisteme ortak edelim, biçiminde değildir. Böyle de
algılanmamalıdır. Mücadelemizin temel hedefi gerçek bir
özgürlük tanımını ortaya koymaktır. Kadını gerçekten
özgürleştirmektir. Biz erkeğe özgür bir varlık olarak
bakmıyoruz. Beş binyıllık erkek egemen sistem kadınla
birlikte erkeği de düşürmüştür. Erkekte düşürülmüş bir
varlık olmasından kaynaklı erkeğinde özgürleştirilmesi
gerektiğini düşünüyoruz.
Arya Andok: Özgürlük felsefesi ve namus arasında
nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Zilar Sterk: Hamlenin sloganı “Kadınız, kimsenin
namusu değiliz, Namusumuz Özgürlüğümüzdür” mesela eşitlik
kavramı burada çok fazla kullanılmıyor. Neden kullanılmıyor?
Eşitlenmek üzere baz alınacak bir ölçü, limit yok.
Dolayısıyla hem kadının, hem erkeğin özgürleştirilmesi
gerektiği, mevcut eril sistemden koparılması gerektiği
açıktır. Her iki cinsin de aslında ataerkil sistemin
düşünsel, ruhsal, psikolojik, zihinsel, güdüsel tüm
boyutlarıyla bu egemen sistemin varlığından kendisini
koparması gerekmektedir. İlk sömürge halkası kadından
başladığı için toplumun en dip çelişkisi cins çelişkisi
olmasından kaynaklı biz hamleyi kadından başlatıyoruz.
Toplumu özgürleştirme mücadelemizi, kadını özgürleştirmekten
başlıyoruz. Önderliğimizin de bu temelde bir şiarı var.
Kadın özgürlük felsefemizi oluşturan temel argümanımızdır.
Kadın özgürleşmeden toplum özgürleşmez. Özgür bir toplumun
yolu, kadını özgürleştirmekten geçmektedir. Bu anlamda
namusla eş değerleştirilen kadının; namus adı altında kadını
erkeğe bağımlı kılan, hem bir cins olarak hem bir insan
olarak erkeğe bağlayan, ona tabi kılan, onun denetimine ve
hükmüne veren toplumsal yasaların değiştirilmesi gerektiğini
düşünüyoruz. Namus sahasının özgürleştirilmesi demek,
kadının bir bütün yaşam içerisindeki köleleştirici zeminden
çıkartılıp daha özgürlüksel zeminlere kavuşturulması demek
oluyor. Toplumumuzda namus kavramı kadının cinselliğine
indirgenmiştir. Sadece biz toplumumuzda da değil tabi.
Toplum, erkeğin kadına olan sahipliğini ve kadının da erkeğe
olan bağımlılığını, kölelik durumunu olumlu ve meşru
görüyor. Bu çerçevenin dışına çıkan bir kadını toplum
lanetliyor. Kadın namussuzluk yapmış diyor. Toplumsal yasayı
ihlal etmiş diyor. Fakat o kadar ihlal edilen toplumsal
yasalar vardır ki ama toplumun gericileşmiş zihniyetinden
kaynaklı gözüne çarpan tek nokta, kadın için toplumsal
cinsiyetçiliğin çizmiş olduğu gerçek oluyor. Toplum, bugün
devletin uyguladığı tahakkümü, her türden şiddeti,
haksızlığı, eşitsizliği, özgürsüzlüğü çok fazla fark
etmiyor. Bunu salt Kürt toplumu açısından söylemiyorum. PKK
hareketinin doğuşuyla beraber Kürt toplumunda bu sömürü
girdabını görme noktasında büyük bir aydınlanma süreci
yaşandı. Günümüzde iradeleşen bir halk gerçekliği var.
İradeleşen bir toplumsal realite açığa çıkıyor. Devlet,
sistem, uluslar arası dengeler, erkeğin kadın üzerindeki
tahakkümü sorgulanıyor. Kürt toplumunda böyle bir aydınlanma
sürecine girilmiştir. PKK hareketinin büyük bedellerle
yürütmüş olduğu, otuz yılı aşan bir mücadelenin sonucunda
ortaya çıkan bir aydınlanma düzeyidir. Sadece Kürdistan da
bu aydınlanmanın yaşanıyor olması yetmez. Töresel
anlayışların, gerici toplumsal yasalarını koymuş olduğu o
boğucu yaşam sadece Kürdistan da cereyan etmiyor. Bu Türkiye
toplumu içerisinde de Irak’ta, Suriye’de, İran’da içerisinde
yaşadığımız tüm coğrafya da böyledir. Günümüzde de çok
güncel bir biçimde bu durum böyle yaşanmaktadır. Hareketimiz
Kürt orjinli bir hareket olmasından kaynaklı öncellikle
Kürdistan da böyle bir aydınlanma sürecini başlattı.
Ortadoğu çapında da giderek yayılıyor.
Burada özgürlüğe de girmek istiyorum. Özgürlüğün kadın
cephesinden doğru anlaşılması gerekiyor. Erginlik
dönemlerinde genç kızlarda belli arayışlar gelişir.
Toplumsal geriliği yıkma adına belli arayışlar içerisine
girmek, gibi şeyler gelişir hepimizde. Bu arayış yaşlarında
kadının içerisine gireceği özgürlük arayışını doğru
tanımlaması gerekiyor. Doğru yön bulmayan bir özgürlük
arayışı çok yanlış şeylere de yönelebilir.
Bese Şimal: Sistemi besler.
Zilar Sterk: Doğru kanalize olmazsa, sitemi besler ve
eklemlenir. Arayışlarına eril sistemin el atması halinde çok
kötü sonuçlarda ortaya çıkabilir. Geçen yıl Roj TV’nin
yapmış olduğu program vardı. PKK saflarına ajanlaştırılmış
genç kızlar gönderiliyordu. Sistem bu genç kızları düşürerek
gönderiyordu. Cinsel açıdan, bedensel açıdan düşürüp, genç
kızları toplumsal yasal karşına düşürüp, tehdit ederek -bu
namus konusuna verilecek büyük bir örnektir- düşürdükten
sonra da dediğimi yapmazsan, seni toplum yasaları karşında
teşhir edeceğim, rezil edeceğim diyerek genç kızları
ajanlaştırıyor. Bu örnekler çok çarpıcıdır.
Bese Şimal: Önemli bir noktaya parmak bastı. Kürt kadınını
bu kadar ajanlaştırmasının altında yatan neden şudur. Cinsel
sömürü uyguluyor. O biçimde kadını bir bütünen teslim
alıyor. Kadında nasıl bir psikoloji geliştirilmiş? Kendisini
namus olarak görüyor, namusta kendi varlığını tanımlıyor.
Cinselliği gitmişse eğer kadın bitmiştir. Bu hamlede de ön
plana çıkartılan bekaret oldu. Bekareti giderse tüm varlığı,
onuru bitiyor. O biçimde teslim alarak, istediği tüm
politikaları geliştiriyor. Kadının kendisine yaklaşım
boyutunda şekillendirilen zihniyet ve psikolojinin bu
hamleyle çok ciddi çözümlenmesi, tartışmaların yürütülmesi
gerekir. Ciddi bir aydınlanma çalışmalarının
geliştirilmesine ihtiyaç var. Bu zayıflığı düşman bildiği
için kadına karşı çok etkili biçimde kullanıyor.
Zilar Ster: Genç kızlık döneminde toplumsal
gericiliğin, o boğucu yapısından kaynaklı farklı arayışlar
gelişir. Bu arayışların doğru kanalize olması çok önemlidir.
Ayrıca kapitalist modernitenin özgürlüğe getirdiği tanımın
tuzağına kadının düşmemesi gerekiyor. Klasik namus
anlayışını, feodal-gerici namus anlayışını aşalım,
sorgulayalım derken, ama bu defa da kapitalist modernitenin
kadın bedenini sonuna kadar soyan, pazarlayan, sermaye
haline getiren özgürlük yaklaşımından da –ki bunu cinsel
özgürlük adı altında yapıyor- bu büyük bir çarpıtma vardır.
Cinsel özgürlük adına ne yapıyor kadının bedenini parça
parça pazarlıyor. Reklam, pornografi sektörü kadın bedeni
üzerinden kuruludur. Kadının güzellik ve estetik ilkeleri
alabildiğine çarpıtılmıştır. Evet, kadın bedeni güzeldir,
zariftir, zarafetlidir; fakat bunu erkeğin cinselliğini
kışkırtmak için sonuna kadar kullanıyor. Aslında erkeği
sömürmenin temel aracı olarak da kadının cinselliğini
kullanan bir sistem gerçekliği var. Bu anlamda o kapitalist
modernitenin bireye sunmaya çalıştığı, kendi tuzağına çekmek
için, -Önderlik, avcı erkek kültürü diye tanımlıyor, çok
çarpıcı bir tanımlamadır- avcı erkek kültürünün karakteri
gereği kadının önüne kurmuş olduğu en temel tuzaklardan biri
budur. Bu çarpıtılmış bir özgürlük anlayışıdır. Feodal
sistem, feodal değer yargılar kadını alabildiğine sınırlara
hapsetti, kapitalist modernite ne yaptı alabildiğine
herkesin tatmin bulacağı bedensel bir varlığa indirgedi.
Bese Şimal: Toplumsal fahişeleşmeyi geliştirdi.
Zilar Sterk: Bundan sakınmak gerekiyor. Bu anlamda
özgürlüğün doğru tanımlanmasını bu açıdan çok önemli
buluyorum. Özgürlükten kasıt ne olmalıdır? Kadının kimlik,
irade bulması, güç konumuna gelmesi ile ilgili bir durumdur.
Dolayısıyla kadın kurtuluş ideolojimizin beş temel ilkesi
vardı. Bu temel ilkelerin eyleme kavuşmasından geçer kadının
özgürleşmesi. Neydi bu temel ilkeler? Birincisi kendi
örgütlülüğünü oluşturması, örgütlülük; ikincisi mücadele;
üçüncüsü yurtseverlik; dördüncüsü özgür irade; beşincisi
estetik ve güzelliktir. Bunlar birbirini bütünleyen ve
ideolojik kuramı oluşturan temel argümanlar oluyor. Biri
diğeriyle bağlantılıdır. Hiç biri diğerinin dışına
çıkarılamaz. Bu beş temel ilkenin yaşam bulması halinde
gerçek bir kadın özgürlüğünün gelişebileceği yönünde
umutlanmak mümkün. Özgürlüğü bu beş temel ilkeye oturtan bir
tanıma gitmemiz gerekmektedir. İradeli kadın ne demek,
örgütlü kadın demektir. Örgütlü kadın ne demek, mücadele
etmek için örgütlenen kadın demektir. Mücadele eden kadın ne
için mücadele eder, yurtseverlik için mücadele eder. Namusu
için mücadele eder. Vatanı sömürülüyorsa, vatanını, halkını,
kendini, cinsini özgürleştirmek için mücadele eder. Bu
mücadeleyi yaparken de estetik ve güzelliğin felsefesi
ölçülerinde bunu yapar. Öyle kapitalist modernizenin
çarpıtmış olduğu gibi kadının bedenini erkeğe ya da sisteme
sunması gibi bir estetik anlayış da değil. Evet, kadın
estetik bir varlıktır. Fakat bu estetikten kasıt da kadının
kimliğiyle öz doğasının açığa çıkmasıdır. Duygusal, ahlaklı
zekasının ortaya çıkmasıdır. Bu anlamda iradi bir duruş
özgürlükse eğer, özgürlükte namussa eğer, bunu bu şekilde
tanımlamak gerekir.
Arya Andok: “Namusumuz Özgürlüğümüzdür” kampanyası
hamlesel bir boyut kazanıyor. Bu konuda şimdiye kadar
geliştirilen eylemsellik sürecini nasıl
değerlendiriyorsunuz? Hamlesel açılımla hedeflenen nedir?
Bese Şimal: Sorunun kendisi kampanyayı aşan bir
sorundur. Belki kampanya olarak başlangıçta nitelendirilmesi
ilk defa toplumu bu nokta üzerinde yoğunlaştırmak, dikkati
bu noktaya çekmekti. Çünkü bilindiği gibi özellikle son
yıllarda şiddetin tırmandırılmasıyla birlikte bölgede kadın
katliamları, intiharları çok fazla yaşandı. Ortadoğu
genelinde çok fazla yaşandı. Namus adı altında yapılan
aşiret, aile kavgaları var. Toplumsal şiddet çok fazla
gelişti. Toplumsal sorunlar bu kadar derinleşince, sorunun
kaynağında kadın sorunu, kadın olunca bu konuya kampanya
olarak dikkat çekmek, gittikçe derinleştirerek süreci bir
mücadele süreci olarak yaymak gerekiyordu. Çünkü kampanyanın
belli bir süresi var. Bir şeyi hedefler, plan-program
çıkartırsın, o süre içerisinde plan çerçevesinde mücadele
yürütürsün, amacına ulaşmaya çalışırsın. Ama belli bir zaman
kesitindedir. Fakat temel toplumsal sorunların başında yer
alan kadın sorunu belli bir zamana sıkıştırılacak bir sorun
değil. Belli bir zaman diliminde mücadelesi verilmesi
gereken bir sorun değil. Yüzyılları bulabilecek bir
sorundur. Çünkü bin yılların bir sorundur, hastalığıdır. Bu
yüzden uzun vadeli bir mücadele istiyor. Bu toplumsal bir
dönüşümle baş başa gidecek bir mücadeledir. Ne kadar bu
anlamda kadını özgürleştirirsen, erkeği özgürleştirirsen;
toplumsal dönüşümü sağlarsan demokratik özgür bir toplumu
inşa edersen, o kadar da sen toplumu sömürmek için ortaya
atılan, çıkan kavramları değiştirip yeni anlamlar
yükleyebilirsin. Yeni toplumun, sistemin, kültürün
kavramları ve argümanları farklı olarak ancak, mücadeleyle
birlikte şekillenebilir. Bu kampanya sürecini ele
aldığımızda toplumda özellikle kadınlarda önemli bir
duyarlılığı getirdi. Belli bir arayış, gerçekten kendini
erkeğin malı, ona ait olarak gören, kendisinden bihaber, çok
fazla kendisini tanımayan kadında belli sorgulamalar ve
çelişkiler gelişti. Yani benim namusum özgürlüğüm olabilir
mi? Benim namusum kendimi bir erkeğe, bir aileye kapatmak
değil o zaman. O zaman ben bir erkeğin malı değilim. Namusu
değilim. O zaman bende bir insanım. Yani o sorgulamalar ona
götürüyor. O zaman ben ne bir erkeği tamamlayan bir varlığım
bu toplum içerisinde, ne erkeğin yarısıyım, nede bir ekiyim.
O zaman ben de bir insanım. Bir insan olarak o zaman benim
de haklarım ve hukukum var. Benim de varlık ve yaşam,
kendimi var etme gerekçelerim var. Bende bir anlam gücüyüm.
Tüm bunlar önemli sorgulamalara, çelişkilere; o çelişkiler
ise kadında mücadeleci bir duruşa yol açıyor. Bir uyanışa,
bilinçlenmeye yol açıyor. Bu açıdan oldukça önemlidir. Fakat
belirttiğim gibi bir hamleden ziyade asıl bu uzun soluklu
bir mücadeledir. Dönem dönem o sürecin genel koşullarını,
realitesini göz önünde bulundurarak, mücadele araçlarını
zenginleştirirsin. Mücadele araçlarını çeşitlendirirsin.
Fark burada ortaya çıkar. Sorunun kendisi uzun soluklu daha
da derinleşerek, güçlenerek, yürütülmesi gereken bir
mücadele sürecidir. Demokratik-ekolojik-cinsiyet-özgürlükçü
toplumu yaratıncaya kadar bu uzun soluklu bir özgürlük
mücadelesidir.
Birey olarak bulunduğumuz koşullardan kaynaklı kampanyayı
çok fazla takip etme imkanım olmadı. Ama koşullar ölçüsünde
izlediğim kadarıyla kampanya dar kalıyor. Bir dönem
açısından kampanya dedik. Hamle bu noktada bir derinleşmeyi,
yoğunlaşmayı sağlamak için, mücadeleyi yükseltmek için hamle
tartışması gündeme geldi. Kampanya ile ifadelendirmek çok
fazla doğru olmaz. Hamle olarak ele almak daha doğru olur.
Hamlede bana göre yetmez. Hamle bir dönem için ifadelendirme
olabilir. Bu sorunun kendisi biraz daha farklı. Fakat sorunu
getirip sadece bir yürüyüşlerle, basın açıklamalarıyla,
mitinglerle sınırlandırmak, mücadeleyi o biçimde ele almak,
namusa karşı -ön plana çıkan bazı ifadeler, kavramlar oldu,
örneğin bekâret tarzında- buna kilitlemek, ifadelendirmek;
ideolojik, felsefik, siyasal olarak altını dolduramamak
ciddi bir aydınlanmaya yol açmıyor. Zihinsel, toplumsal,
kültürel bir dönüşüme yol açmıyor. Kuşkusuz başlangıç
itibariyle bu gereklidir. Fakat bunun aşılması gerekiyor. Bu
anlamda bir darlık olduğunu düşünüyorum. Bu mücadelede
kesinlikle toplumsal dönüşümü hedefleyen, demokratik
toplumsal inşayı hedefleyen, temel amaç olarak bunu ön
gören, bir mücadele tarzının, üslubunun, mücadele
performansının yakalanması gerekiyor. Temel yapılması
gereken çalışma nedir? Çok ciddi bir eğitim ve aydınlanma
çalışmasıdır. Mitingler, yürüyüşler yine olmalı, fakat bu
çok güçlü bir eğitim seferberliğine dönüşebilmelidir. Namus,
kadının köleleştirilmesinde temel bir olgudur. Çok yoğun
tartışılması ve yorumlanması gerekiyor. Ataerkil bakış
açısıyla neydi? Özgürlük bakış açısıyla nasıl
değerlendireceğiz? Esası nedir tartışılması lazım. Her yerde
kadınlarla çok yoğun tartışmalar geliştirilmesi gerekir.
Kadınlarla da yetmiyor. Kadınların ve erkeklerin katıldığı
karma tartışma ortamlarının oluşturulması ve tartışma
platformların örgütlendirilmesi gerekir. Eskiden arenalar
oluyormuş, halk toplanıyor; toplumsal sorunlar halka açık
tartışılıyor. O zaman tabi kadın yine bunun dışındadır. O da
o zamanın erkek demokrasi anlayışıdır. Atina site devletinde
vardır. Kadın yurttaş değildir. Erkekleri topluyorlar, temel
toplumsal sorunlar tartışılıyor ve ortak çözüme gidiyorlar.
Bu anlamda kadının tarihini yazacaksak, gerçek anlamda
tarihi de düzelteceksek bence tarihsel bazı deneyimleri de
değerlendirerek, onlardan da yararlanarak kadın kültürünü,
kadın sistemini; o araçları güçlü kullanarak geliştirelim.
Bir çok yerde, mekanda -Kürdistan’ın o kadar güzel alanları
var- bir köy halkını toplayalım. Mesela, güzel bir coğrafya
içerisinde bir köydür. Köydeki halkın hepsini toplayalım.
Konukları da getirelim. Gerçekten halkı aydınlatacak,
kafalarına çelişki sokacak, tartıştıracak, kavratacak bir
grup katılımcı da katalım tartışalım. Yine mahallenin ortak
komin yerleri, parkları, daha değişik ortak kullandıkları
alanlar var. Kadınlarda, erkeklerde kalksın dile getirsin.
Karşılıkla karma tartışmalar yaratılsın. Bununla gündem
oluşturalım. Toplumsal sorunları tartışalım. Bundan türeyen
birçok toplumsal sorun, hastalık var. Bundan yola çıkarak
çok ciddi örgütlülükleri geliştirmemiz gerekiyor. Çok ciddi
bir örgütlenme çalışmasına ihtiyaç var.
Şuna kesinlikle kadının inanması gerekiyor. Kadın
örgütlenmeden, öz örgütlülüğünü sağlamadan, kadının
özgürleşmesi mümkün değildir. İstediği kadar desin,
“namusumuz özgürlüğümüzdür” bu sloganı dillendirsin, bu
slogan adı altında yürüyüş, miting yapsın, bağırsın, sesini
her yere duyurmaya çalışsın; fakat örgütsüzse, bir
örgütlülüğü yoksa etkili olmaz. Dönüştürücü bir rol
oynayamaz. Kadın örgütlendikçe; köyden, mahalleden, ilçeden,
ilden başlayarak, metropollere kadar kendi kominlerini,
meclisleri kurdukça, kendi yargı sistemini oluşturdukça
etkili olacaktır.
Önderlik kadını bir ulus olarak tanımlıyor. Neden? Çünkü
kadın sorunu genel bir sorundur. Bir köylü kadının sorunu
değil, bu tartıştığımız sorunlar bir işçi kadının sorunu
değil, evrensel bir sorundur. Bugün bir cumhurbaşkanının eşi
de aynı sorunu yaşıyor. Toplumsal cinsiyetçiliğe maruz
kalıyor. Kadın olmasından kaynaklı dipte bir statüdedir.
Aynı sorunu, psikolojiyi yaşıyor. O yüzden Önderliğimiz,
kadını bir cins, bir sınıf, bir ulus olarak tanımladı. En
son bir ulus olarak tanımladı. Bunlar hepsi çok ciddi
toplumsal sorunlardır, bütün kadınların sorunlarıdır,
toplumun sorunlarıdır. Bunun için de kadının her yerde,
bütün kadınlara ulaşabileceği şekilde ciddi bir kadın
örgütlülüğünü geliştirmesi gerekiyor.
Arya Andok: Sayın Abdullah Öcalan “özgür ve
demokratik düşünmeye cesaret gösterin” diyor. Bu
belirttikleriniz bu anlamda önemli noktalar elbette ki.
Zilar Sterk: Bu hamle tamda o belirlemeyi dolduracak
bir hamle aslında. Yani kadınların demokratik ve özgür
düşünmeye cesaret edebilmeye kalkışmasıdır.
Bese Şimal: Amaç toplumsal dönüşümü sağlamak, demokratik
toplumsal inşayı sağlamaktır. Bunun için zihniyetin
değiştirilmesi lazım. Zihniyeti değiştirebilirsen,
demokratik toplumsal inşayı sağlayabilirsin. Kültüre,
davranışa, psikolojiye sinen o toplumsal gerilikleri
aşabilirsin. O yüzden zihniyet değişimi gereklidir.
Zihniyette kadına dönük oluşan bakış açısını, o erkek bakış
açısını yıkmak gerekiyor. Bu nedenle biz namus olgusunu
gündemleştirdik. Çünkü kadın üzerindeki sömürü de temel bir
halkaydı. Toplumsal düşüşte temel halkaydı. Zilar arkadaşta
dile getirdi. Bunun altını doldurmak gerekir. Amaç
Demokratik-ekolojik-cinsiyet-özgürlükçü bir toplumu kurma
çalışmasıdır. Bunun için çok ciddi örgütlenmeyi yaratmak
gerekir. Örgütlenmeden mücadele edemezsin. Mücadele adına
sokağa dökülebilirsin on bin kadını da bir araya
getirebilirsin, ama senin örgütlenmen yoksa çünkü o mücadele
süreklileşmez. Mücadelenin kendisi dönüşümü esas almalıdır.
Demokratik gelişimi, açılımı, inşayı esas almalıdır.
Gerçekten örgütlenme çok önemlidir. Örgütlenirsen bir
güçsündür. Güçsen dönüştürücü etkide bir potansiyelsindir.
Bunun sağlanması önemli diye düşünüyorum. Bir taraftan bu
mücadele yürütülüyor, bunun mücadeleleri var. Ama diğer
taraftan da bunu boşa çıkarmak için devletin, özellikle
Türkiye devletinin -Türkiye eksenli sorunu biraz da ele
alırsak- geliştirdiği bir hamle de var. Bu hamleye karşı
özellikle geliştirilen bir hamle var. Bir taraftan namus
olgusunu sorgulatarak, tartıştırarak, toplumsal-geleneksel
bakış açısını aştırarak; özgürlükçü demokratik bir ortamı
yaratmaya çalışıyorsun. Bunu kadınla yapmaya çalışıyorsun.
Bunun öncülüğünü şuan kadın yapıyor. Ama diğer taraftan da
bunu boşa çıkarmak için Türk devleti ve en başta da AKP Kürt
kadınına el atarak bunu boşa çıkarmaya çalışıyor. TRT 6
bunun için çok yoğun bir faaliyet yürütüyor. Orada bazı
kadınlar çalışıyor. İnsan isimlerini dahi ağzına almayı
yakıştıramıyor. Çünkü layık değiller. Onların ismini
telaffuz etmeyi dahi birey olarak insan kendisine layık
görmüyor. Kürt kadınıdır, fakat gitmiş orada ataerkil
sistemin en çirkince halk üzerinde, kadın üzerinde kendisini
meşru kıldığı, icra ettiği bir yerde –devlet kanalıdır- ona
hizmet ediyor. Bu anlamda kadını etkileyerek, Kürt kadının
sömürmeye çalışıyor. Bunu kendisini sunarak, çok lümpence
yapıyor.
Bugün Kürtçe TV açılması, Kürdoloji endüstrileri, Kürt
sorunu tartışılıyor. Bu söylemlerin kendisi bile bir
mücadele sonucu ortaya çıktı. Binlerce genç kız, genç erkek
canlarını verdiler, kanlarını döktüler, kendilerini
yaktılar. Bu mücadele, direniş, bedeller sonucu bugün bu
söylemler çok rahat dile getiriliyor, tartışılıyor. Ama
şimdi çapsız, onursuz –namusu tartıştık, onuruna sahip
çıkmaktır, onuruna sahip çıkmamanın dışındaki tüm kavramlar
namussuzluktur- çok namussuzca bu değerler yozlaştırılmaya
çalışılıyor. Bunu yapan Kürt kadını yani. Kendileri
Kürt’tür, çok çirkince, onursuzca, lümpence çalışmasını
yapıyorlar. Dolayısıyla Kürt kadını buna karşı kesinlikle
sessiz kalmamalıdır. Çünkü çok ciddi onuruna, kişiliğine,
yarattığı özgürlük değerlerine bir saldırı var. Bugün Kürt
kadını bu düzeydeyse milyonlarca kadın sokaklara dökülüp
özgürlüğü haykırıyorsa; bu canını korkusuzca, fedaice feda
eden kızların, kadınların yarattığı bir sonuçtur. Direnen
analarımızın yarattığı bir sonuçtur. Yetmiş yaşındaki bir
anamız cezaevinde işkence görüyor. Bunların direnişinin
ortaya çıkardı sonuçtur. Şimdi buna namussuzca bir saldırı
varsa ve bizde namusumuza sahip çıkma mücadelesi veriyorsak
–ki bu kadın olarak kendi onurumuza, varlığımıza sahip
çıkmaktır- o zaman buna karşı da kesinlikle ciddi bir
mücadele vermemiz gerekiyor. Nedir bu? O bayanların,
kadınların teşhiri her yerde yapılmalıdır. Hiçbir Kürt
kadını o kanalı izlememelidir. O kanalın teşhirini
yapılarak, protesto edilmelidir. En fazla da bu kanallar
kadınlar için çıkarılıyor. Kadın evdedir, en çok izleyen
kadındır. Toplumsal alandan kadın tecrit edilmiş durumdadır.
Ne yapıyor? Ev işini yapıp, oturup TV izliyor. Bu biçimde
kadını kendisine bağlıyor, kültürel asimilasyonu kadın
üzerinden sağlıyor. En etkili asimilasyon yöntemidir. Ve
bunu kadın yoluyla, Kürt kadını yoluyla yapıyor. O yüzden
teşhir edilip, protesto yapılarak, mücadelesi verilmelidir.
Bu çok önemli bir boyut. Diğer bir nokta çok önemli
buluyorum. “Namusumuz özgürlüktür” şiarı adı altında
mücadeleyi yükselttiğimiz bir süreç. Bu düzeye geliş otuz
yıllık bir mücadelenin, direnişin ürünüdür. Biz kadın olarak
özgürleşmek istiyorsak, kendimizi erkeğin malı olmaktan
kesinlikle çıkarmalıyız. Bunun için ne yapmamız lazım. Bizi
en fazla erkeğin malı durumuna getiren, köleleştiren
evliliklerdir-kurulan ailelerdir. Bunun üzerinden sistem
besleniyor, sistem toplumu daha fazla sömürüyor, düşürüyor,
kadını ve erkeği daha fazla düşürüyor. Ve kadını en fazla
köleleştiren, kendisinden çalan kurumun kendisi ailedir.
Evlilik durumudur, evlilik gerçeğidir. Benim tüm Kürt
kızlarına çağrım da kesinlikle evlenmesinler. Bu hamleye,
yükseltilen bu mücadeleye en iyi cevap sistem içileşen,
sistemin hizmetine giren yaklaşımlara karşı koyup,
evlenmemektir. Erkeğin malı, mülkü olmamaktır. Kendine ait,
kendi onuruna sahip çıkan bir kadın olabilmektir. O yüzden
evlenmemelidir. Bütün Kürt kızları, kadın da bütün
enerjisini aile kurumuna, erkeğin güdülerini tatmine değil,
mücadeleye akıtmalıdır. Kadının bütün enerjisi mücadeleye,
özgürlük mücadelesine, örgütlenmeye akmalıdır. Bu
yapılabilirse bütün Kürt kadınları, Ortadoğu kadınları,
dünya kadınları enerjisini özgürlük mücadelesine akıtırsa,
kesinlikle toplum özgürleşecektir, kadınla birlikte toplum
özgürleşecektir. Çokta özlemini çektiğimiz eşitlikçi,
demokratik, ekolojik, cinsiyet özgürlükçü toplum kesinlikle
yaratılacaktır. Yeter ki biz gerçekten büyük bir iddiayla,
azimle, inançla, tutkuyla bütün gücümüzü, enerjimizi
kendimizi var etme, özgürleşme mücadelesine verelim.
Zilar Sterk: Kişi olarak, parti olarak da bende birkaç şey
dile getirmek istiyorum. Bütün genç kızlara çağrı yapmak
istiyorum buradan. Bütün kadınlar, genç kızlar gerçekten
demokratik ve özgür düşünmeye cesaret etsinler. Bu cesareti
de özgürlük mücadelesinden, özgürlük hareketinden ve
Kürdistan’da bu hareketi yaratan Önder Apo’ya güvenerek buna
cesaret etsinler. Önder Apo’yu, kadın kurtuluş ideolojisini
okusunlar. Hareketini incelesinler. Göreceklerdi ki gerçek
özgürlük arayışı bu Kürdistan özgürlük mücadelesi saflarında
yürütülüyor. Büyük bedelleri ödeniyor. Öyle sadece ütopik
tarza özgür toplum ütopyası değil. Bu gerçekleşebilecek bir
ütopyadır. Bu anlamda günlük olarak yürütülen savaşı,
mücadeleyi ete kemiğe büründürüyor. Aslında bu toplum
kuruluyor, şuan da oluşturuluyor. Biz dağda sadece
savaşmıyoruz, önemli oranda bir toplumsal dönüşüm süreci de
başlamıştır ve bu yaşanıyor. Önemli bir ivme de kazanmış
bulunmakta. Fakat hala gerici yanlar kendisini toplum
içerisinde korumaya devam ediyor. Bize en yakın kesimler, en
yurtsever erkek bile ev içerisinde, aile içerisinde kadına
karşı yaklaşımını hala özgürleştirebilmiş değildir. Bu
açıdan erkeklere de çağrım kadının demokratik ve özgür
düşünmeye cesaret etmesine katliamcı yaklaşmasınlar. Onlarda
kadınlara özgür düşünebilme imkanlarının önünü açmalılar.
Onların da böyle bir tarihsel görevi var. Kendisine
yurtseverim diyen erkeğin kadın özgürlük arayışına ve
mücadelesine yaklaşımı da bu olmalıdır.
Bese Şimal: Yurtseverliğin ölçüsü kadına yaklaşım olmalıdır.
Şunu da önemli, kadına saygı duymayan erkeğe kadın selam
dahi vermemelidir.
Zilar Ster: bunu PAJK 7. kongresi bir ölçü olarak da
değerlendirildi. Kadına saygı duymayan erkeği kadın ortamına
almalıdır. Gerçekten ondan kopuşu gerçekleştirmelidir.
Gerekiyorsa ondan fiziki olarak da bir kopuşu
gerçekleştirmelidir. Bese arkadaş çağrı biçiminde belirtti.
Katılıyorum. Evet, genç kızlar evlenmesinler. Kızlar
gerçekten özgür düşünmeye cesaret etsinler, bu cesareti
özgürlük mücadelesinden alsınlar, Önder Apo’dan, kadın
özgürlük hareketinden alsınlar. Ve dağlara, özgürlük
mekanlarına gelsinler. Kürdistan dağlarında, tüm kadınlara,
genç kızlara yetecek kadar yer, imkan, olanak ve özgürce
yaşama imkanı vardır. Bu dağlarda mücadele veren kadının
başında eli sopalı erkek yoktur.
Arya Andok: Tartışmalarımızda aynı zamanda şu ortaya
çıktı. Artık hiçbir Kürt kadını kendisini yalnız
hissetmeyecek. Kadın olarak bu duyguyu yaşamak çok güzel bir
anlam ifade ediyor.
Bese Şimal: kadının artık bir öz savunma gücü var. Kadının
kendisini örgütleyebileceği, yönetebileceği örgütlü bir
yapısı var.
Zilar Sterk: Kadının meşru savunma boyutunda gelişen
bir silahlı mücadelesi de var. Kadın dağlarda kendi öz
savunmasını da yapıyor. Genç kızlar bu temelde mücadeleye,
mücadele saflarımıza akmalıdırlar. Bu anlamda bütün genç
kızları ve kadınları selamlıyorum.
|