|
Arya Amed
8 Mart Dünya Emekçi kadınlar Günü nedeniyle KKK Yürütme Konseyinden
Newroz Ceren ile yapılan röportaj
-Kadın Kurtuluş İdeolojisi Temelinde mücadele yürüten bir Kürt kadını
olarak 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü sizin için ne ifade ediyor? Bu
konuda kısaca duygularınızı bizimle paylaşır mısınız?
Newroz
Ceren: Tüm özgürlük mücadele deneyimleri içinde kişilerin
sevinçleri, acıları ve buna benzer tüm duyguları çok yoğun
yaşadığına inanıyorum. Bir kadın, bir gerilla ve bir Kürt olarak
bunu mücadele içinde geçirdiğim uzun yıllar boyunca kendi
duygularımda da gözlemledim. Gerilla öncesi yaşamımda da bahar
çiçeklerini sevdim, ama omzumda silah gezerken eriyen karlar
içinde gördüğüm bir kardeleni kendi doğurduğum bir çocuk gibi
sevip kucaklamak isteyeceğimi hiç düşünmezdim bile. Ama artık
benim için çiçek, yaşamımın bir parçası, yaşadığım, gizlendiğim
dağın kendini yeniden doğurmasının anlamıydı. 8 Mart da tıpkı bu
çiçek gibi kendi kavgamızın yeniden yeniden kendini
çoğalttığının, kendinden tekrar bir ben yaratmanın adı gibi bir
şey artık benim için ve bizler için. Çünkü mücadele içinde
sadece mücadelenin bir dişlisi olmayı değil, bir kadın olarak
var olmanın kavgasını veriyoruz. Bu, gerillada yaşadığım on
altıncı 8 Mart’ım. Bazılarını aç, bazılarını bir yol
yürüyüşünde, bazılarını bir çatışmada, bazılarını ise şimdi
birçoğu şehit düşmüş kadın arkadaşlarla beraber geçirdim. Ama
her ne olursa olsun 8 Mart olduğunu ve kadın olduğumuzu hiçbir
zaman unutmadık. Tüm zorluklara rağmen 8 Martı doğanın kendisini
yeniden üretmesi gibi kadının da kendi derinliklerine inip daha
güçlü ve coşkulu bir ırmak gibi tekrar gün yüzüne çıkaracağı bir
gün olarak gördüm. ‘97 yılının 8 Martında Botan coğrafyasının
yakın bir ayrıntısında, kış kampındaydık. Bayan bölüğümüz o kış
kendi özgün işleyişi için çok büyük bir mücadele vermişti. Çok
kavgalı bir yıl geçirdik. Kısacası 7 Mart gecesi -şimdi çoğu
şehit düşmüş- bir grubumuz kültürel bir etkinlik düzenledi.
Elektriğimiz yoktu, dışarıda kar yağıyordu ve zifiri bir
karanlık vardı. Etkinliği okul olarak kullandığımız bir mağarada
yaptık. Bir hafta öncesinden mağarayı nasıl aydınlatacağımızı
düşündük. Çünkü lambalarımız da yoktu. Sonra bir yerden
bulduğumuz gazı, küle döküp yakmayı düşündük. Bir arkadaş
sahnenin etrafına dökülen küllere sürekli gaz döküp çakmakla
tutuşturuyordu. Etkinlik çok güzeldi, ama ertesi sabah
noktamızın etrafına onlarca helikopter indirme yaptı. Çok yoğun
bir çatışmanın içine girdik. O çatışmada 9 arkadaşımızı
kaybettik, 10’dan fazla da yaralı verdik. O zaman yaralanan ve
‘98 yılında da başka bir çatışmada şehit düşen Koçerin arkadaşı
ziyarete gitmiştim. Koçerin bana, ‘Ne kadar acı değil mi? Biz 8
Mart için geceyi kül ve gazla aydınlattık, onlar 8 Martın
gündüzünü silahlarla karartılar’ demişti. Daha sonra ki her 8
Martta bu sözü düşündüm.
Bu 8 Martın da, Gülbaharlarla, güldünyalarla, namus-suzluk-
cinayetleri ile intiharlarla, silahlarla ve savaşlarla
karartılamayacak bir 8 Mart olacağı umudunu taşıyorum.
-8 Mart, kadının tarihsel mücadelesinin birikimi üzerinden
gelişerek ortaya çıkan bir sonuç oldu. Bu süreci tarihsel
boyutuyla ele aldığımızda güncel çağrısını daha somut ne tür
adımlarla geliştirmek sizce mümkün olabilir?
Newroz Ceren: Öncelikle şunu söylemek gerekir diye
düşünüyorum: Dünya Emekçi kadınlar günündeki “emekçi” kelimesine
yeniden anlam biçmek gerekiyor. Emekçiliği işçilerin dışında,
başta analık emeği olmak üzere bir bütün toplumsal değer
üretimlerini kapsayacak biçimde ele almak gerekiyor. Gerçi
1960’larla yükselen feminist hareket bunu bir biçimi ile yaptı.
Fakat bunun çağımızda derli toplu bir düşünceye
dönüştürülemediği bir gerçek. Bu nedenle sadece sömürülen
sınıfın ve ulusun kadınları olarak değil, dünyalı tüm kadınların
sorunlarının platformu olabilmeli. Bugün Somali’de 8 çocuk
annesi bir kadının çocuklarını doğururken ve büyütürken
harcadığı emeğin, çabanın da politik, ekonomik ve sosyolojik
disiplinler tarafından emek olarak adlandırılmasını kabul
etmemiz gerekiyor. Böylelikle toplumsallaşmanın temeli olan
kadının, ev kadını olarak küçümsenmesi engellenecektir. Çünkü ev
kadını kavramı, kadının toplumsallığa katılımının küçük
görülmesi ve toplumun kurumsallaşmalarından ötelenmesi anlamına
gelmektedir.
Şimdi kadınların eril olgular, kurumlar ve kurallarla
kuşatılmaya karışı gizli bir başkaldırısı hep olmuştur. Bu
başkaldırıların örgütlü, kurumlaşmış yapıların olmaması –ki
aslında bunların da toplumlar detaylı olarak incelendiğinde
olduğu görülecektir- verilen mücadelelerin kendisini günümüze
aktarmadığı anlamına gelmez. 8 Martın dünya emekçi kadınlar günü
olmasına vesile olan olaylar da kadının sessiz isyanının bir
devamıdır.
Bunun için 21. yüzyılda kadın mücadelesini sadece yaşadığımız
çağı gözeterek değil, geçmişimize de bakarak şekillendirmemiz
gerekiyor. Sadece günümüzün sonuçları ile hareket etmek bizi
yanılgılara götürebilir. Kadın ancak ataerkil zihniyet kalıpları
ile kuşatılmış geçmiş 5000 yılın çemberini ilmek ilmek, halka
halka çözdükçe bugünün özgürlüğünü yaşayabilecektir. Çünkü bu
zihniyetin çizdiği kapalı fasit içersinde âşık oluyor,
evleniyor, boşanıyor, intihar ediyor ve çoğu zaman kör
yalnızlıklara gömülüyoruz. Bunun için sistem dediğimiz bu kapalı
fasit dışına çıkmalıyız. 21. yüzyılda kadınlar olarak
birbirimize sistem dışılaşmanın çağrısını yapabilmeliyiz.
Entelektüel, bilimsel çalışmaların yanı sıra, duygusal zekâmızla
dahi çevremize göz attığımızda şunu çok rahatlıkla görebiliriz;
küresel emperyalizm etrafımızı kuşatan büyü çemberinin en
katmerlisi olacak. Daha şimdiden dünyanın her yerinde verilen
örtülü ve açık savaşların yarattığı sonuçlar bunun
göstergesidir. Kadınlar tüm bu savaş biçimlerinden en olumsuz
etkilenenler oluyor. Ekonomik, bedensel her açıdan kullanılıyor.
Çoğu zaman da bunlar birer ‘özgürlük’-müş gibi sunuluyor. Çocuk
pornosundan, küçük yaşta kızların fuhşuna, sıfır bedenden akla
gelmeyecek estetik müdahalelere kadar, birçok yöntemle
‘kadınların kurtuluşuna ‘ saldırılıyor. Küresel emperyalizm tüm
bu yöntemlerle bilinç çarpıtması yaratıyor. Zaten küresel
emperyalizmin en büyük silahı bio-iktidarı kullanarak hepimizi
kendi dişlisi haline getirmek değil mi? Sıfır beden olmak için
günlerce aç kalan, top model olma hayali ile kendinden geçmiş
bir genç kızın delinen ozondan, etnik temizlik için yapılan
tecavüzlerden, Irak’ta savaşla beraber fuhuş oranının % 63
artışından nasıl haberi olabilir? İşte bunun için sistem
dışılaşmalıyız. Kendi sistemimizi, kendi alternatif
yaşamlarımızı kurmalıyız.
Sistem dışılaşmak elbette kolayca, bugünden yarına
yapabileceğimiz bir şey değil. Ama ilk elden yapmamız gerekenin
şu olduğuna inanıyorum; Nedir sistem? Biz kendi deneyimimiz
boyunca güncel olaylardan ve ideolojik tartışmalardan şu sonucu
çıkardık: İster ulus devletli ister küresel sermaye sisteminin
en küçük hali hiyerarşidir. Hiyerarşi büyüyünce, bugün
yaşadığımız politik-ekonomik sistemle karşılaşıyoruz. Bunun için
hiyerarşiye dayalı tüm tahakküm ve iktidar ilişkilerini deşifre
etmek gerekiyor. Bu deşifre etmeyi sağlayıp örgütlenmeliyiz.
Bunu sağladıkça sadece kadınların değil, tüm insanlığın
özgürlüksüzlük sorununun çözümünü daha elle tutulur, ete kemiğe
bürünmüş projelere dönüştürebileceğiz.
Somut projelerimiz, sorunların aciliyet sırasına göre olabilir.
Belki de iki genel başlığa ayırmak yanlış olmayacaktır.
Birincisi; kadın hareketleri olarak ortak platformlar kurma,
mücadelelerimizi paylaşma yönündeki projeler olabilir. İkincisi
ise; toplumsal sorunlara ve çözüm yollarına ilişkin strateji
belirlemek olabilir.
Birinci başlık için şunu açık belirtmek gerekiyor ki, dünya
genelinde en az örgütlenmiş güç, biz kadınlarız. Ekonomik
alanda, askeri alanda örgütlenmiş onlarca güç var oysa. Ve bu
güçler örgütleniyor, proje yapıyor, projelerini hayata geçirecek
insan örgütlüyorlar. Eğitim projeleri yapıyorlar. Bir biçimi ile
kendilerini, yani iktidarı çoğaltıyorlar. Kadınlar olarak böyle
örgütlenmelerimizin-tam aynı yöntemlerle demiyorum-olmaması
yetersizliktir.
Dikkat ederseniz dünya da savaş karşıtı yetersiz de olsa pek çok
hareket var. Bunlara kadın katılımı çok yüksekti elbette. Ama
kadınların ortak örgütlediği hareketler olmadı. Bunları
tartışacağımız platformlarımız ise çok yetersiz. Bölgesel çapta
hareketlerimiz de yok. Belki de Ortadoğu’da ‘savaşı’ milyonlarca
kadınla reddedeceğimiz örgütlenmeler olsaydı bugün Irak’ta 150
kişinin ölümüne neden olan intihar eylemlerini
engelleyebilecektik. Veya ideal ölçüler adıyla santimlere
hapsedilen kadınlığa özlem yerine, genç kızları, kadınları
özgürlük özlemiyle yürüyüşlere kaldırabilecektik. Bugün Ortadoğu
da sıkıştırıldığı kapandan çıkmak isteyen, yol, yöntem ve destek
bulamayan kadınlara destek olacak, küresel dayanışma forumları
kurabilecektik. Maalesef bunlar yok ve ilk elden yapmamız
gerekenlerden biri bu diye düşünüyorum.
İkinci başlık ise karmaşık sorunlarla doludur. Fakat yine
hiyerarşi ve tahakküm karşıtlığı ile bu projelerin
oluşturulabileceği inancındayım. Etnik ve ulusal ayrımcılığın,
sınıfsal ayrımcılığın, doğu-batı ayrımcılığının, kültürel vb.
ayrımcılıkların savaşlarla, katliamlarla sonuçlanmasının
temelinde yatan insan-doğa ayrımcılığına dayalı ekolojik
dengesizlik ve kadın erkek ayrımcılığına dayalı toplumsal
cinsiyetçiliktir. Bu, gelişen bilimle beraber daha fazla
netleşiyor. O zaman tüm bu ayrımcılık biçimlerine karşı savaş
vermek kadın kurtuluşu ile yakından bağlantılıdır. Küresel
ısınmayı, özgürlük operasyonu adıyla yapılan savaşları görmezden
gelerek kadın mücadelesi yürütemeyiz. O zaman kadınlar olarak
insanlığın tüm sorunlarını da kendi mücadelemizin merkezine
yerleştirmeliyiz.
Dünya kadınları olarak tüm bunları yapma koşullarımız eskiye
oranla çok daha fazla diye düşünüyorum.
-Tüm dünyada kadın hareketlerinin geldiği aşamayı,
yürüttükleri mücadeleleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Ve siz de
Ortadoğu’da gelişen bir kadın hareketi olarak geldiğiniz aşamayı
ve diğer hareketlerden farkınızı nasıl yorumluyorsunuz?
Newroz Ceren: Hareket olarak diğer kadın hareketlerinden
çok farklı şekillendiğimiz ve farklı bir mücadele yürüttüğümüz
bir gerçek. Bazıları bizi hala ulusal bir mücadelenin kadın kolu
olarak görüyor. Belki başlangıç ve ilk katılımlar da bu
biçimiyle oldu. Ama gittikçe bu doğrultudan ayrılarak
farklılaştık. Elbette demokratik mücadelenin yürütülmesinde de
rol sahibiyiz. Fakat salt ulusun kurtuluşuna endekslenmiş
değiliz. Zaten Ortadoğu gerçeğinde ne salt bir cins örgütlenmesi
ne de salt kadın kol örgütlenmesi gerçekçi olmaz. İkisini bir
arada yürütme yeteneği gösterememek Ortadoğu’daki kadın
örgütlerini marjinal bırakmıştır. En genel bir çıkarsama ile
dili yasak, kültürü yasak, 5 binden fazla insanı faili
meçhullerde gitmiş, 3000 köyü boşaltılmış, bir halkın
kadınlarının, “ben bu sorunların çözümü ile ilgilenmiyorum, ben
sadece kadın sorunlarının çözümü ile ilgileniyorum” demesi ne
kadar geçekçi olabilir ki. Kürt kadın hareketi olarak
Kürdistan’da kadın kurtuluşunu büyük oranda gerçekleştirdiğimizi
ve şimdi özgürlük sorunları ile uğraştığımızı söylemek yanlış
olmayacaktır.
Mücadelemiz Kürt kadının yaşamında büyük değişiklikler yarattı.
Kürt kadınları üzerlerindeki tüm manipülasyonlara rağmen
toplumsal sorunlar karşısında duyarlılaştı, farkındalık gelişti
ve politikleşti. Elbette katetmemiz gereken daha çok yol var. Bu
yolda ilerlerken geçmişimizi doğru değerlendirmeliyiz.
Kürdistan’da kadın şahadetlerinin ve gerilla mücadelesinin bu
gelişmeye yol açışını doğru değerlendirmeliyiz. Mücadelemizin
‘80 ve ‘90 kuşağı genç kızlarını –yani bizleri- sistemin hem
kapitalist hem de feodal törelerinden büyük ölçüde kurtardığına
inanıyorum. ‘80’lerin sonu ile ‘90’ların başında Kürdistan’da
bir genç kızın evlenmek gibi verili olan dışında bir yaşam
seçeneği yoktu. Her kız feodal bir ortama doğuyor, en fazla
küçük burjuva yaşama sıçrama yapıyordu. PKK kadın için
alternatif yaşam yolları açtı. Bunda kadın şahadetlerinin yerini
görmek lazım. ‘88’de Mardin’de Ayten yoldaşın, ‘90’da Cizre’de
Binevş Agal’in şahadetleri etrafı ağlar ile örülmüş kadının
kılavuzu ve sesi oldu. Bunun için Kürdistan’da her kadın
şahadeti sistem dışına çıkma yolunu açmıştır. Şahadetler ve
verilen emekler ile sistem dışı bir alternatif yaratmayı büyük
oranda gerçekleştirdik.
Şimdi kendi alternatif yaşamlarımızı daha fazla nasıl
örgütleyeceğimizi tartışıyoruz. Kürt kadınları olarak yeni
başlattığımız bir devrim yok, devrimimiz devam ediyor. Bu
devrimin adımlarını bize attıran, daha süratli ilerlemeler için
düzenekler kuran Önderliğimizin rolü bu noktada daha anlamalı ve
anlatmalıyız. “Kürdistan’da koşullar olgunlaşsın, her şey hazır
olsun, ondan sonra işe başlayalım” diyeceğimiz bir durum söz
konusu olamaz. Bu kadın hareketi için de geçerli olan bir
durumdur. “Tüm kadınlar bilinçlensin, kendileri karar versin,
kendi örgütlerini kursun” diyemiyorsunuz. Eğer bunu bekleseydik
sanırım 2000 li yılların başına kadar beklememiz gerekecekti. Bu
arada bir kuşağı kaybedecektik. Önderliğimiz bunu engelledi.
Kadın kurumlaşmasını, kadın militanlaşmasını, kadın eğitimini
bizzat kendisi üstlendi. Ortadoğu’da ve Kürdistan’da bunu
yapması, sistemin belki de bir yüzyıl boyunca kadınlara
öngördüğü politikaları boşa çıkardı.
Bunlar bizim mücadelemizden bazı notlar. Dışımızdaki kadın
hareketlerini değerlendirmeden önce bunları değerlendirmek
istedim. Çünkü biz kendi koşullarımızı ortaya koymadan
kıyaslamalarla dışımızdaki kadın hareketlerini ele alamayız.
Şimdi feminist hareketler kültürel-siyasal anlamda güçlü
entelektüel çıkışlar yaptı. Hiyerarşinin sorgulamasını yaptı.
Aslında dünya kadın hareketleri, feministler gibi radikal
eleştiri yapanlarla, sistemin restoresine ve daha fazla
demokratik açılımlar yapmasını isteyenler biçiminde ayırt etmek
yanlış olmayacak. Tabi bir de sistemin uzantısı biçiminde,
sistem destekli kurulmuş doğuyu-batılılaştırmaya çabalayanlar da
var. Fakat feminizmin değişik yorumları olduğu için, feminist
bakışlar demek daha doğru olacak. Ama tüm feminist hareketlerin
genelde yaşadığı en temel sorun yaygın mücadele biçimleri yerine
entelektüel mücadele yürütmeleri. Bu nedenle kitlesel bir
mücadeleye dönüşemiyor. Sanırım bunun nedenlerinde bir tanesi
de, feminist hareket üyelerinin birçoğunun kırılmış bir
sosyalist gelenekten gelmeleri, “68 kuşağının eritilmesi
süreçleri ile kadın hareketlerinin de eritilmesinin yarattığı
kırılmalardır. Belki bu olayların kadın hareketleri ve bir
dönemin radikal feministleri üzerindeki etkileri akademik bir
çalışma ile daha iyi irdelenebilir. Şunu çok rahatlıkla
gözlemliyoruz; kadın hareketleri batı demokrasisinin
manipülasyonlarını yeterince kıramadılar. Avrupa vb. alanlarda
Doğu kadınına Batılılaşma bir çözüm olarak sunuldu. Doğulu kadın
aydınlar da kendi köklerini bulma yerine, batılılaşmayı bir
çözüm olarak gördüler. Bu yaklaşımların dışında olanlar da oldu.
Fakat başat olan başta belirttiğim biçimdedir. Öncelikle bu
yaklaşımın kendisi ile beraber getirdiği elitliğin de çok
zayıflatıcı bir etkisi var. Sorunuz çok detaylı cevapları
gerektiren bir soru. Tek tek ele alınması gereken birçok hususu
içeriyor. Fakat bu noktada diğer hareketleri büyük oranda
aştığımızı belirtebilirim. Kadın özgürlüğünde ne batılılaşma
nede belli sınıfların standartlarına ulaşma hedefimiz yok. Kendi
köklerimizle barışığız. Elitlik konusunda da deneyimimiz köylere
okur-yazar olmayanlara, her yaşa hitap etmeyi başardı.
Toplumsallaşmada ileri bir aşama kaydetti diye düşünüyorum.
-Toplumsal cinsiyetçiliğin hakim olduğu ve buna dayalı
ayırımların çok keskin olduğu toplumsal gerçeklikler içerisinde
en fazla ezilen cinsin, ayrıma tabi tutulan cinsin kadın cinsi
olduğunu herkes çok iyi bilmektedir. Kadının başta bedeni olmak
üzere, duyguları ve düşünceleri üzerinde de ciddi tahribatlar
yaratılmakta ve farklı farklı uygulamalara, şiddet biçimlerine
maruz kalmaktadır. Kadın üzerindeki şiddet uygulamalarının bir
son bulması için ne tür çözümler, projeler öneriyorsunuz?
Newroz Ceren: Kadın hareketi olarak toplumsal alanda
geçmişte de belli faaliyetlerimiz oldu. Fakat bunlar istenilen
düzeyde gelişme gösteremedi. Geçmiş tecrübemiz ve yeni
paradigmamızla beraber kadın örgütlülüklerine dair yeni
tartışmalar yürütüyoruz. Öncelikle şu tespit bizler açısından
netleşti; salt STÖ’lere dayalı dernekleşme veya klasik parti
kolu örgütlenmesi ile kadın özgürlülüğünün örgütlenmesini yapmak
mümkün olmuyor. Var olan örgütlenmeler kadın açısından belli
açımlar yaptırıyor, fakat bu kurumlar da gittikçe düzene dahil
oluyor veya elitleşiyor. Bu nedenle toplumsal açıdan kadın
sorunları etrafında kurulmuş komünal örgütlenmelerin olması ve
kadının bu örgütlülükler arasında konfedere bir sistem kurması
günümüzde en gerçekçi olan örgütlenmedir. Bu kadınların kendi
sorunları tartıştığı, ortak çözüm ürettiği en gerçekçi
platformlar olacaktır. Bunun en temel özelliği ise politika
biliminin eril değerlerle kurduğu organizasyonları aşan
başkalaşmış alternatif sistem özelliği olacaktır. Bu biçimi ile
kadın sadece var olanla savaşmayı değil, savaşırken kendi
yaşamını kurmayı sağlayacaktır. Bu nedenle kadınların bu tür bir
yapılanmasının genel siyasal gidişatlarda etkili olması kadar,
kadınların toplumla ve bir birleri ile sözleşmesinin yolu
açılacaktır. Elbette bu uzun süreli bir hedeftir. Fakat hemen
yapabileceklerimiz de var. En başta da kadınların
karşılaştığımız sorunlara çözüm olabilecek komünal yapılara
gitmesi gerekiyor. Ortadoğu koşullarında ulus devlet yapısı ve
geleneklerin hâkimiyeti düşünüldüğünde kadınların eğitim, sağlık
vb. sorunlarının devletler tarafından çözülmesini beklemek de
yanlış olacaktır. Bu nedenle kadınların sağlık, ekonomi, hukuk,
eğitim vb. ihtiyaçlar üzerinden kendi komünal örgütlenmelerini
sağlaması sonuç alacaktır.
Hayati önemde ki bir diğer konu da, kadının düşünsel üretim
merkezlerinin olmamasıdır. Bunlar akademi, vakıf veya başka
şekillerde de olabilirler. Tüm dünyada kadınların bu tür
yapılanmalara ihtiyacı var. Fakat özellikle Ortadoğu bu konuda
çok fakir, nerdeyse elle sayılacak kadar akademisyen kadın
çalışmalar yapıyor. Yapılan çalışmalar da halka hemen hemen hiç
ulaşmıyor. Yapılan çalışmalar, ya bir kitap, ya bir gazete
yazısı ya da bir üniversite tezi olarak kalıyor. Bu nedenle hem
halk eğitimleri yapabilecek hem projeler üretebilecek, özel
eğitimler ile bilinç yükseltme projeleri olabilecek, yani
kısacası toplumdaki kadınların tümüne hizmet verebilecek
kurumlar olabilmeli.
Kadınlar olarak kendimize nefes alabilecek alanlar
oluşturabilmeliyiz. Kadınlar olarak ortak paylaşım alanlarımız
yok denilecek kadar azdır. Sorunları tartıştığımız, birbirimize
kendimizi anlattığımız beraber ağlayıp, beraber gülebileceğimiz
yerlerimizin olması gerekiyor. Demokratik Konfederalizm
Önderliği bunu özgür kadın parkları olarak somutlaştırdı. Bu
parkların kadınların paylaşım alanları olarak örgütlenmesi
gerekiyor. Veya adına ne dersek diyelim kadınların evde,
sokakta, resmi kurumlarda konuşamadıklarını konuşacağı,
gülemediklerine güleceği, çözüm bulamadıklarına çözüm
bulabileceği, alamadığı nefesi alabileceği yerlerimizin olması
gerekiyor.
-Bu 8 Martın kadınlarca nasıl karşılanması, kutlanması
gerektiği yönünde neler söyleyeceksiniz?
Newroz Ceren: Geçen 8 mart büyük bir coşku ile kutlandı.
Kürt kadınları barışa, kardeşliğe ve özgürlüğe dair tüm
taleplerini dile getirdiler. Fakat bu taleplerin cevapsız
kalması yetmediği gibi birçok yerde açık infazlar hatta katliam
denemeleri yapıldı. Özellikle Amed’de eylül ayında yapılan
saldırı burada çocuk ölümleri ve bir annenin çocuklarını ve
ayağını kaybetmesi hafızalarımıza kazındı. Daha sonrada
yaklaşımlar hiç değişmedi. Bunun için bu 8 mart
milliyetçilikten, faşizmden, kan siyaseti yürütenlerden zarar
görenlerin 8 martı olmalı Amed de çocuklarını yitiren annenin,
Rakel Dinkin ve tüm bu gerici gruplardan zarar gören kadınların
8 martı olsun. Kadınlar olarak bu göz korkutmaya tehdide dayalı
cevaplara rağmen taleplerimizi geri çevirmeyeceğimiz ve hala
aynı taleplerde ısrarlı olduğumuzu ortaya koymalıyız.
Unutmayalım ki bulunduğumuz coğrafya hala büyük bir tehdit
altında, sonucu onyılların savaşla geçmesine yol açabilecek
planlar adım adım uygulanıyor. Kadınlar olarak bu halkların bir
birine kırdırılmak istendiği savaşa karşı koymak ve bu karşı
koyuşu sağlayacak güce sahip olduğumuzu göstermek gerekiyor.
Kürt kadınları olarak tüm bu taleplerimizin somutlaştığı
Önderliğimizin etrafında bir çember kurduğumuzu ve Önderliksiz
bir yaşamı kabul etmeyeceğimizi en radikal biçimde ortaya
koymakta bizim meşru hakkımızdır.
|