YİTİK ZAMANLARA BIRAKILANLARA...
Zin
Yezida Tamara
Sizleri Hep Anacak Ve Yaşayacak Yoldaşlarınız Adına
Her birinin dudağından dökülen kelimeler bir şarkının nakaratı
gibi. Ne derdi onlar bizlere veda etmezden önce: “ Zamansız
öleceğim, kimseler bilmeyecek. Usulca önünüzden akıp gideceğim
yatağını beğenmiş durgun bir ırmak gibi. Ama kimselerin
duyamayacağı bir coşkunlukla sevdalar taşıyacağım yarınlara.
Güzel günlerin hatırına sessizleştireceğim kendimi ve
umarsızların beyninde patlayacağım. Dedim ya, zamansız öleceğim,
sessizliği sessizliğinde boğacağım. Sevgiyle dolduracağım
ardımdan gelenin yüreğini.”
Evet! Yitik zamanlara birçok yolcu bıraktık. Kimini tan yeri
ağaranda, kimilerini karlı soğuklarda verdik kara toprağın
bağrına. Kimilerini bir Haziran sıcaklığında, kimilerini
bilinmeyen gün ve saatlerde.... Her birinin anısında yitip
gittik yaşamı solumaya devam ederken. Yaşlarına doymadan
gidenleri uğurladık soğuk kış sabahlarında. Kimileri Reyberlerin,
kimileri Bekoların diyarından, kimileri Agitlerin, Zilanların
yeşerdiği topraklardan gelmiş binlerce can, dilanına katıldılar
dağların ve adımlarını türkülerin ahengine uydurarak çağırdılar
ardındakileri. Belki yoktan başlayacaktık bu yürüyüşe ama umudun
gün be gün yeşerdiği haykırışların daha çok yükseldiği bu dilan
büyüdü ve yakıldı ateşi Newroz’un, çağdaşlarını yaratarak.
Bazıları için kuyu dipleri, bazılarına Golgotha ve bazılarına
yeniden doğuşun adı oldu toprak. Yeni umutlar vadeden yarınlar
için göz kırpmadan gidildi umarsızların üzerine ve soğuk
pusularda vurdular, vuruldular. Hepsi de bir gülüş, büyük bir
umut için değil miydi? Direndiler kara kışlara, kavurucu güneşe,
açlığa. Biliyorlardı kurutulan köklerinin yeşermek zorunda
olduğunu. Bundandır ki, acı dolu hülyaların terli sabahlarını,
en iyi onlar bilirlerdi. Bebelerin ağıtlara dönüşen ninnilerini,
anaların lorinlerini duymak istemiyorlardı artık. Onlar ki
acılarının kuytularında birer gezgin idiler, öçlerini sevgiyle
alanlardı. Yürekleri açık dolaşanlardı onlar, acılarından
insanlığı yaratanlar.......
Kimileri boş sokakların gezginiyken kirletilen dünyanın, onlar
tutkulu sevdalılar gibi aradılar aşkı ve buluşunca isimsiz
dağlarla isim oldular tepelere, ovalara. Yaşayanlar dışında
kimsenin tadına varamayacağı o köz başı sohbetlerinde
dillendirilen birer sevda türküsü oldular. Kahramanıydılar kayıp
ülkenin, kayıp insanlarının. Kahramanıydılar, ayağa kalkmış
milyonların dudaklarındaki sloganlarının. Ve zamanlara yenilmiş
insanların, yeniden bulunma umuduydular. Onlar, düşün
yolculuğunun en önde giden yolcularıydılar. Sadeliğin ve
güzelliğin en umutlu buluşanlarıydılar. Onlar şiir gibi bir
felsefenin en sade anlatıcısıydılar. Aşka ve zafere doymamış bir
delikanlı gibi yaşamı doya doya içenlerdi. Onlar ki hapsedilen
yürekleri ferahlatan birer damla umut, kılıçla örülmüş
tarihlerin sevgi çemberiydiler, yitip gitmediler zamanın
çağlayanında.
Yek vücut olduğunda bedenleri, buluşmanın güzelliğini
duyumsuyorlardı ve yudum yudum içiyorlardı özgürlüğünü ülkenin.
Taa yüreklerinin derinine işlemiş O Güzel insanı yaşıyor ve
hissediyorlardı. Bir başka yolu yoktu altetmek için karşısındaki
düşmanı. Roma arenalarında vuruşanları, aslanların ağzında
parçalanan insan çığlıklarını duyuyorlardı. Tarihin
derinlerinden gelen Prometeusların kavgalarına eş bir kavgayı
göze alıyorlardı. Tanrıça İştarların bereket tohumlarını
saçıyorlardı dört bir yana. Tohumların başağa dönüşmesinin, yeni
sevdaların doğmasının sancılarını çekiyorlardı. Belki de ezgili
bir havada bulmak istiyorlardı “bêrîvanê yi, dostum dostum”
şarkısını. Bir çığlık uğruna belki de dağ dağ, ova ova
dolaşıyorlardı. Yüreklerini ayaklarında hissederek içindeki
ateşi Ferhat gibi dağları delerek yetiştirmek istiyorlardı
Şirin’e. Kimbilir, belki de Botan beyine başkaldıran Mem ile Zin
destanıydı onları sürükleyen. Belki de Van’dan Kirmanşah’a,
Kerkük’ten Amed’e ulaşma arzusuydu onları deli divane eden.
Sevdalısıydılar toprağın ve toprağa düştüler. Bir çoğu
mezarsızdır ve bilinmeyendir. Çoğu adsızdır, sessiz bir su gibi
önümüzden akıp gidendir. Bir çoğu bir ilkbahar deresidir gürül
gürül akan ve derin vadileri döve döve yaran. Ve çoğu ardından
derin izler bırakıp, bizleri terkedenlerdir. Onlar dünyanın
akıntısına kapılıp gidenler değil, insanlığı selinde
sürükleyenlerdir.
Evet Nesrin, neden bırakıp gittin bizleri? Hani öykünü
anlatacaktın bana ve ben de seve seve seni işleyecektim
kelimelerle. Ya Mava sen? Daha gencecik bedenine nasıl
yakıştırdın o ölüm elbisesini. Seninle daha nice pusulardan
birlikte sıyrılacaktık. Daha keşfedilmemiş yerler bulacaktık ve
kuracağımız dünyaya sadece çocukları yerleştirecektik. Leyla
senden bana kalan o gülüş hala bazen beliriyor dudak kenarımdan
ama ben düşmana inat, seninle birlikte gülmek istiyordum. Doya
doya bakmak istiyordum insanlara. Ve Berçem ve Xanê.
Dostlukların sizlerle en güzeli paylaşılıyordu. Şarkılarımızın
hüzünlü olmasını istemezdiniz ya. O anların rakslarını özledim.
Zaten sizden sonra bir daha oynayamadım o oyunları. Oynayamadım.
Elenya! Hiç görmediğim ama yüreğimde sıcacık nefesini
hissettiğim küçük yoldaşım! Ya sen neden acele ettin gitmeye.
Seni tanıyamadan, sana bir dost merhabası dahi veremeden beni
bırakıp gittin. Hepinizi nasıl özlüyorum bir bilseniz. Hani
demiştiniz ya “ardıllarımız var gelecekler ve bizler
ölmeyeceğiz. Biz yaşımızda kaldık ve gencecik bedenlerimiz hep
aynı kalacak.”
Evet yoldaşlar! Bizler sizleri unutmadık ve yüreğimizin en temiz
köşesine yerleştirdik, dünyanın tüm çirkinliklerinden korumak
için. Her köz başı sohbetinde, her göreve gidişte, her nefeste,
çalan her şarkıda sizleri arıyoruz. Sizleri seviyoruz ve çok
özlüyoruz.
Bir gün yolun
yalnızlığıma düşerse eğer
ve eğer sen yitip gitmemişsen zamanda
ve eğer hala bir kor taşıyorsan yüreğinde
ben artık yalnız değilim.
Eğer sen hala döküyorsan dudaklarından
o aşıkların öykülerini
ve çalıyorsa sazın şarkılarını
ben artık ya Adûlêyim ya da Gıro
Ve eğer hala seviyorsan umutları
seviyorsan yaşanmayan yaşamları
hiç solmayacak başaklar bitmişse bereketli topraklarda
ben sen olacağım
ve sen de bir tarih gezgini
yeni şafaklar yakalamak üzere......
NESRİN: Mardinli, 1991 katılımlı. Takım komutanı iken, Gare
Çırav alanında Temmuz 1999 da pusuda şehit düştü. Bir pusuda ilk
kez saldırıya geçip düşmana darbe vurduktan sonra ölümüz üzerine
giden ender kahramanlarımızdan biridir.
MAVA: Siirtli, 1992 katılımlı. Manga komutanı iken Gare Heft
Tebax alanında göreve giderken, en sevdiği yoldaşlardan biri
olan Reyhan Engizek (k. Güneyli)ile 2000 de pusuda şehit düştü.
LEYLA: Afrinli, eğitim için Kandil alanına giderken uçurumdan
düşerek Çarçella’da 2000 yılı Haziranında şehit düştü.
BERÇEM: Afrinli. 24 Kasım 1999’da tank pususunda, Batı Gare’de
şehit düştü.
XANÊ İSMAİL: Afrinli. KDP operasyonu sırasında TC
helikopterlerinin açtığı ateş sonucu 1999’da şehit düştü.
ELENYA: Başkale’nin Elenya köyünden. Asıl adı Şehriban Kaplan.
1998’de Haci Ümran’da Şehit.
|