Geri Dön

ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

YAŞAM BİZE NE ÖĞRETİYOR

Zin Yezida Tamara

Yaşamın olduğu her yerde mutlaka ortamdan kaynaklı zorluklar da öne çıkacaktır. En ileri, demokrat dediğimiz toplumların bile yaşadığı sorunları bilebilsek; bugün zorlandığımız dediğimiz yaşamın zorluklarını az da olsa hafifletebiliriz. O zaman da kendimizi yaşadığımız psikolojiden kurtarabiliriz. Peki yaşadığımız bu psikoloji nedir?
İnsanların alışık oldukları, kendilerine göre bir yaşam şekillendirdikleri yaşamdan kopmaları o insanları yeni arayışlara sürükler. Ama bu arayışlar istenilen hedefe varmadığında, insanlarda derin anlayış, davranış, algılayış bozukluğuna yol açar. Bu yazıda özellikle gençleri ele alacağımız için onlardaki bu yapısal ( di wate ya çekir de nabêjim. Zêdetirê xwe di aliyê laş ve bê qulibandın) ve ruhsal değişimleri inceleyeceğiz.
Gençlerin emeğe, topluma, savaşa, kısaca yaşama bakışları diğer nesillere göre farklıdır. Bunlar, daha yüzeysel ele aldıkları olgulardır. Bu nedenle mültecilik koşullarına daha fazla tepki gösterenler de onlar oluyorlar. Çünkü genç demek arayış demektir. Sınır, kural tanımamadır. Bunun bir anlamıyla geliştirici olduğunu biliyoruz. Ancak bu arayışlarına cevap bulamadıklarında da derin bir yıkımı yaşarlar ve bu noktada da sorunlar kendini ele verir. Kısa bir dönem mücadele ettikten sonra da siner ve ruh hali olarak bir yaşlıdan farkı kalmaz. Şimdiye kadar harcanan emeklerin değerini bilmeden yaşamına devam eder.
Her gencin yarınlara yönelik planları, hayalleri, istemleri var. Bunlar reddedilemez veya inkar edilemez. Bunları inkar veya ret, yaşamın diyalektiğini ret anlamına gelecektir. Kampımızda büyük potansiyele sahip bir genç kesim var. Bu gençlik ne yaşıyor, neleri hayal ediyor, gücünü neye harcıyor, bu araştırmaya değer bir konudur.
Gençliğin kendinde bulundurduğu potansiyelden bahsedildiğinde yaşamda yaratmak istediği değişiklikler, yenilikler vb akla gelir. Fakat bunları yapmaktan yoksun kalan bir gençlik; bırakalım topluma, kendilerine bile bir yarar sağlayamazlar. Bu konumu yaşamanın temelinde yatan gerçek mülteciliğin yıllardır insan psikolojisinde yarattığı rahatsızlıktır. Mülteciliğin süre olarak da uzamasının yarattığı bir güven kırılması gelişmektedir. Güven kırılması bireylerin hem kendilerine hem de çevrelerine karşı sorumlu ve güvenli yaklaşmalarının sekteye uğraması anlamına gelmektedir. Bu rahatsızlıklardan biri kendine olan güvenin kırılmasıdır. Güven kırılmasının da geçmiş yaşamda yaşanılan olay ve olgularla yakından bağlantısı vardır. Güven kırılmasını hemen her ezilen toplum gerçeğinde görebiliyoruz.
Dışarıdan bakıldığında kendine oldukça güvenen, konumundan razı bir gençlik havası hissedilmektedir. Oysa ki böyle görünen birine verilen küçük bir sorumlulukta gerçek açığa çıkar. Ya da savunduğu görüşün kabul görmemesi halinde, kendini geriye çekmesinden anlaşılmaktadır. Kendine aşırı güvenin altında yüzeysellik, eklektiklik, kendini ifadede zorlanma yatmaktadır. Doğal davranmak, bildiğini uygulamak, bilmediğini de itiraf etmek insana kendine güven duygusu verir. O kof güvene sahip birey yerine, kendini sağlıklı eğiten birey ortaya çıkar.
Mültecilik koşullarının yarattığı bir durum da kaygılı insan tipidir. Kaygı, insanın gerçek olan veya olmayan şeyler karşısındaki tereddütlü ruh halidir. Gencin psikolojisi rahat değildir ve her zaman kaygılı yaşar. Sorumluluklarını yerine getirirken bile “acaba”larla yaşar ve hareket eder. Kendine olan inancını yitirir ve her kelimenin, her yaklaşımın altında bir şeyler arar. Bu yılların yarattığı bir yaklaşımdır ve aşılması da zaman alır. Savaşı, açlığı, toprağından kopmayı, hiçe sayılmayı çocukluğunda yaşayan bugün gençliğinin kaygılı duruşu anlaşılırdır. İnsanların kaygıları olmalıdır ama bu kaygılar ruh haline zarar verecek düzeye ulaşmışsa o gencin ileride eğiteceği, büyüteceği çocuğa da bu kaygı etkide bulunur. Babaların, anaların çocuklarına tecrübe, terbiye diye verdiği birçok düşünceye bakalım. Kendilerinin geçmişte yaşadıkları sıkıntıların, acıların, kaygıların bu düşüncelerde olduğunu göreceğiz. Çocuklar da bu düşüncelerle büyüyecek ve gençlik dönemini sağlıksız bir şekilde geçireceklerdir. Mülteciliğin yarattığı yaşam ortamı da buna eklenince her şeye kuşkulu, çekingen yaklaşan bir kişilik şekillenecektir.
Yaşadığımız ortamın bir diğer göze çarpan yanı da üstten şekillenen, altını dolduramayan kişiliğin varlığıdır. Gençlerimiz, kendini abartan, öğrendiklerini sistemli bir düşünceye çeviremeyen konuma geldiler. Bunun nedeni, hep üstten bekleyen, kendi üretmeyen kişiliklerin ortaya çıkmasıdır. Yıllarca eleştirdiğimiz sistemin, bir alternatifi olma mücadelesini yürüttük. Bu koşullarda gençlerimiz de hiçbir Kürt insanının sahip olmadığı bir imkana kavuştu. Kendi anadilinde okuyup-yazmayı öğrendi. Böylesi bir imkanda birçok değer yaratılabilirdi. Ancak oluşan psikoloji farklı oldu. Kendini hep küçümseyen, aldıklarının bir işe yaramayacağını düşünen konuma geldiler. Çünkü arayışlar ve beklentiler hep dışarıdaydı. Rahat olamama vardı. Dışarıdaki sistemin yoğun baskısı vardı. Bunlar altında ezilme, çıkışı sağlamak için de bir yerlerden bekleme gelişti. Üstten gelişen değişim, içte de oluyormuş gibi bir yanılgıya girildi. Öz ve biçim özdeşleşmedi ve gençlerimiz uzun yıllardır bir yanılgı içinde yaşıyorlar.
Kendini eğiten insanlar, bir de insan gerçeğini tanıyabilseler yaşadıkları sıkıntılardan kurtulabilirler. Mülteci gençliğinin de bu koşullarda yaşadığı artı ve eksileri iyi tahlil etmesi gerekmektedir. Geçmişin sancılarına ve olumsuzluklarına bir sınır koyarak kendine bir yaşam projesi geliştirmeliler. Ancak bu yaşam gerçeğinde kendine ve ailesine yer verdiği kadar manevi değerlere, ezilen tüm insanlara da yer açmalıdır. Yaşadığımız sancıları başkalarının da çekmemeleri için mücadeleyi geniş bir zeminde yürütmeliyiz. Çünkü şu bir gerçektir: Ezilenleri, yok sayılanları, sürgün yaşayanları ancak bu yaşamı yaşayanlar anlayabilir. Bunun başkalarından beklemek kendi tarihimize ve değerlerimize haksızlık olacaktır.

Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır