ONUNLA YOLA ÇIKMAK NE GÜZEL!
Zin
Yezida Tamara
Görevlilerle girdiğimiz uzun tartışmalar ve verdiğimiz rüşvetler
sonucunda havaalanından çıkabildik. Bizi karşılamaya gelen bir
kişi ve bizimle doğru dürüst konuşulmadan apar-topar arabaya
bindirilişimiz. Loş ışıklı, dar yollardan geçerken, havaya sinen
gübre kokusunu ciğerlerime çekiyorum. “Evet! Burası aynen köyüm
gibi kokuyor, Kürdistan gibi kokuyor. Daha derinden alıyorum
kokuyu. Önderliğin kokusunu alıyorum”. Duygularımı paylaşmaya
çalıştığım arkadaşlarım, ters ters yüzüme bakıyorlar, bu ne
biçim özdeşleştirme diye. Ama ben mutlu bir şekilde koltuğuma
yaslanıyorum ve kapatıyorum gözlerimi. Acaba nasıl bir
karşılaşma olacak? Yüreğim, beynim sırayla sorguluyor beni. Ve
tabii ki vicdanım.
Açılan büyük kapıdan içeri girerken “yine okumuş bir grup
rewşenbir geldi,” sözlerini duyuyorum. Bu atıfın veya imanın
anlamını ileride yaşayacağımız derin çelişkiler esnasında
anlayacağım. Tek bir tanıdık yüz görüyorum ama ben başkasını
arıyorum ilk girdiğim odada. Heyecan, kaygı, korku yok. Sadece
adına sevinç denilen, insanı kanatlandıran duygu var. Tanıdık
yüz soruyor: “İlk neyi fark ettiniz inerken?” Benim cevabım
hazır. Duygularımı tekrarlıyorum. Verilen yanıt şaşırtıyor beni:
“Ben de ilk o kokuyu aldım. Adına da özgürlük kokusu dedim.
Senin ilk adımın oldukça anlamlı” dedi bana. Ben kanatlandım
sevinçten.
Bir, iki, üç ... sayıyorum günleri. Sözümü verdim, ilk eğitimde
ilk eleştirimi yaptım: “Bu ne biçim ders veriş tarzı” dedim,
susturuldum. Korkum, kaygım yok. Yine de düşünmedim değil. Bir
sonraki gün büyük telaş hakim ortama.
“Ne var, neler oluyor,” “Başkan geliyor” dendi. “Doğal olun
arkadaşlar, neden her gününüz düzenli değil de, sadece bu gün”.
Yine ters ters bakışlar. Yine nerede hata yaptım? Ah şu dilim!
Toplandık, içtima. Her günümüzün beş altı kez tekrarlanan,
vazgeçilmez kuralı.
Kasetlerden izlerdim, TV’de görmüştüm kaç kez. Arkadaşların ön
sıralarda oturmak için yarıştığını düşünmüştüm. Kendimin böyle
bir yerde oturabileceğini hiç düşünemeden. Ön sıralar boş. Çünkü
kaygılar, çekinceler var. Bir baktım en ön sırada, masaya yakın
yerdeyim. Sükunetle bekliyoruz. Önde görünen bir arkadaş ağır
ağır yürüyor. Derken ikincisi. “Hadi! Hadi!” diyorum. Ve ağır
adımlarla çevresine bakına bakına gelen O’nu görüyorum.
Yanımdakiler oldukça tedirgin, ben yine çok rahatım. Genele
uyarak ayağa kalkıyorum. Hemen önümden geçiyor. Aramızda en
fazla bir metre mesafe ve ben o kokuyu tekrar alıyorum.
İşaretiyle oturuyoruz, elimi dizlerime koymuşum herkes gibi.
Belim dik duruyor hiçbir zaman olmadığı gibi. Bakışlarımı
bakışlarına dikmişim, ağzından çıkan her söz beynime
nakşediliyor.
“Ben köyümün yılan dolu arazisini, tezek-gübre kokusunu özledim”
dediğinde ben kanatlandım sevinçten. Bakışlarımla bana daha önce
ters bakanları aradım. Konuşma uzadıkça, ben içinde eriyip
gidiyorum.
“Eğitimleriniz zayıf geçiyor, kendinizi sorgulama gücünüz çok
zayıf” derken ben yine kanatlanıyorum. O duyguyla kendimi
enginine bıraktım konuşmaların. Ne bir kulaç, ne bir dalış. Beni
sürüklüyor akıntı. Konu “doğal olamıyorsunuz, biçimselsinize”
geldiğinde kanatlanma bir yana, ben artık uçuyorum. Alkışlarla
uğurluyoruz, ayaktayız. Sevgi ve saygı dileklerinden sonra
sloganlarımızı haykırdığımızda, ellerini kaldırarak selamlıyor
bizleri.
Acele ile toparlanmamız isteniyor. Yemeği birlikte yiyeceğiz.
Tecrübeli arkadaşlar davranışlarımız konusunda tek tek uyarıda
bulunuyor. Sessizce içeriye giriyoruz. Pembe havlu omzunda, sağ
ayağını sehpanın üzerine uzatmış. Selamlıyoruz ve sessizce
oturuyoruz. Bakışlarım yine bakışlarına kilitlenmiş. İki üç
dakika sessiz bekleyiş. Ellerim iki dizim arasında kapana
sıkışmış gibi duruyor. Bakışlarını üzerimde hissettiğimde
pozisyonumu değiştiriyorum. Tanışma soruları ardından “ ne
dersiniz Türkiye Yunanistan’a savaş açar mı?” sorusuna hemen
karşılık veriyorum. “Sanmıyorum, bizimle savaşta olduğundan yeni
bir cephe açamaz. Osmanlı’da da bu böyleydi” diyorum. Ürkek
bakışlarıyla bana bakan arkadaşlarım, sohbetin sonunu bekler
durumdalar. “Belki bir iki füze Yunanistan’a yollar” dediğinde
de“Başkan bilir” diye karşılık verişim. Farklı bir karşılık
veremeyecek kadar baskı altında hissediyorum kendimi. Büyük bir
kahkaha attıktan sonra, beraberce yemeğe oturuyoruz. Hemen
ardından futbol sahasına. Fakat ilk gün seyirci olarak
bırakılıyorum.
Bir haftayı nasıl geçirdim, bilmiyorum. Sanki hep yanımızda.
Duygularımı yeni yeni tanışmaya başladığım arkadaşlarla
paylaşımım oldukça heyecanlı oluyor. Duygularımın,
düşüncelerimin olgunlaşması gerektiğini kendime hep
tekrarlıyorum. Bir hafta ardından yine kamelya, yine eleştiri ve
değerlendirmeler. Heyecanın, kaygının ne olduğunu anlamaya
başlıyorum. Derken, futbol sahasında mavi, üzerimde bol duran
eşofmanlarımla karşısına çıkıyorum. Bir iki süzüşten sonra
“futbol biliyor musun?” sorusuna içinde hiç mütevazilik olmayan
bir cevap veriyorum “Evet çok iyi biliyorum”. Topun ardından
küçük bacaklarımla koşuyorum. Yılların tecrübesine karşı çalım
yapıyorum ve üçüncü denemede topum ağlara takılıyor. Kendimden
geçmiş bir halde, ellerimi havaya kaldırmış, izleyicilerden
tezaruat bekliyorum. Yana dönerken nerede olduğumu hatırlıyorum.
Elleri belinde, başı yana eğik bana gülümsüyor. “Bravo heval
haydi tekrar giriş, devam et” sözleri içimi titretiyor.
Mücadeleye teşvikti bu. Yenilmez gibi görünenleri yenmenin
verdiği güvendi bu. Durmadan koşmaya devam ediyorum. Ayağıma
yediğim tekmeyle yere serildiğimde başucumda Onu görüyorum.
Yerde uzanmış, sersemlemiş bir halde hemen ellerimi yanlarıma
indirip saygı duruşuna geçiyorum. “Bir şeyin yok değil mi heval,
sana bir şey olsa ben ne yaparım. Dikkatli oyna. Bunlar sizi
ezer geçer” sözlerine anlam veremiyorum. Benim gibi birinin olup
olmaması, bu uzun soluklu yürüyüşü neden etkilesin ki! Yeniden
kalkıyorum ama binlerce şey öğrenerek. Bir oyunda bu kadar hızlı
davranmam kaleye geçmemle sıfıra iniyor. Çünkü üç gol üst üste
yiyorum. “Erken sevdalandın kendine, bir gol attın da üç gol
yemek zorunda mıydın, çık o kaleden” yeni bir şey daha
öğreniyorum. Olumlulukta da, olumsuzlukta da yaşamı insana
tanıtıyor. Kaçabileceğin hiçbir yerin yok. Ya gerçekle yüz yüze
geleceksin, ya da en lanetli hale getirilmiş bir halkın
gerçeğinde boğulup gideceksin.
Derken mutfak görevliliği sırası. Kadının önderlikle diyalog
ortamının en samimi yakalandığı yer. Heyecanı, korkuyu, yanlış
yapma kaygısını yavaş yavaş duyumsayışım. Bu yaşama ciddi
yaklaşmanın, sıradan bakış açısının değişmesinin sancıları. İlk
emare, kalbimin hızla çarpması. “Ben böyle değildim, ne oluyor”
sorusunu kendime sorduğum dakikalar. Her şey onu karşılamaya
hazır. Çiftliğin ses ayarından, havuzun berrak suyla
dolduruluşuna kadar. Bir araba sesi ve biz hazıroldayız. İçeri
giren güvenlikteki arkadaş. “Ne oluyor, nerede kaldı” soruları
yanıtsız. Alınan bir tedbirdir diye düşünüyorum. Kalp atışlarım
tekrar dengeleniyor. Ellerim titremiyor. Bir on dakika sonra
karşısındaydım. Yumuşak elini; zayıf, nasırlı ellerimle
tutuyorum. Bir parmak dokunuşuyla ellerimdeki nasırlar fark
ediliyor. Ve güzel bir tebbesüm beliriyor yüzünde. Eğiliyor beni
öpüyor. Ardından da koşturmaca. Günlerden 30 Haziran. Oldukça
heyecanlı, oldukça duygulu. Bizler hazırlıkları tamamlamaya
çalışırken, gelen haberle misafirlerin beklediği belirtiliyor.
Ben üzgün, yaptığım onca şeyin boşa gittiğine üzülüyorum.
Mutfakta istemsiz hareketlerimle bir baştan bir başa volta
atıyorum. Kapıda onu fark ettiğimde taktığım önlükle saygı
duruşuna geçiyorum. “Neler yaptın” dediğinde cevap vermeme
fırsat vermeden tencereye bakıyor. “Güveç ha! Sevinçle, “ekmek
ver bana. Yemeğe kalamıyorum ama yemek de ziyan olmasın”.
Tencerenin üstünde küçük yufka ekmekleri tencereye daldırıyor. O
arada gelen haber, misafirlerin okula geldiği yönünde. Sevinçten
ağlayacak durumdayım. Tüm gün koşturdum. Ve sonucunu böyle bir
ödülle alıyorum. “Ne istiyorsun?” diye soruduğunda “ülke, dağ”
diyorum. “Yanımızda kal” dediğinde, o heyecanımla “Yeterlidir”
diyorum. Sanki o an Ondan fiziki olarak kopmuştum. Ama O, “siz
yeter ki bizden isteyin. Elimizden gelen her şeyi sizlere
vermeye hazırız”. dediğinde kendimi tekrar Ona yakın hissettim.
Demek ki bizlerin tercihi, istemi, ihtiyaçları da soruluyor. Ve
“tamam heval seni o dağlara yollayacağız. Çabuk şehit düşme”
diyor bana.
Devrenin bitmesine iki ay kala aldığım böylesi bir güç, beni
kampın en kanatlısı yapıyor. Çok sevinçliydim. Coşkumu
eğitimlere, yaşama, görevlerime vererek yansıtıyorum. Aynı günün
akşamı Zilan arkadaş üzerine yapılan toplantı sonrası bizlere;
“Zilanlaşmanız umuduyla şevbaş” deyişi. Duygusallığı bir yana
bırakmalıyım. Yaşadığım her an bana öğretiyor. Doğru ile yanlışı
ayırabiliyor, mücadeleciliğe sevk ediliyorum. Olgunlaşmaya ve en
güzeli de kadın olma gerçekliğine yaklaşıyorum. Yaşanan
olumsuzluklara rağmen ayakta kalabilmeyi öğreniyorum. Her şey
canlı yaşanıyor. Tüm hayallerden uzakta, ütopyalar her an
gerçekleşecekmiş gibi geliyor insana. Artık her gelişi büyük bir
duygu yoğunluğuyla bekliyorum. Sırf burada bazı şeyleri ifade
etmek veya en olumlu yönleriyle dile getirme kaygısından uzak,
içte, duyguda, düşüncede yaşanan gerçeklerdir bunlar. Eksik
olabilir ama asla abartılı değildir. Bana “bilinç topu gibi
olmalısın” dediği an, benim artık önü alınamaz yaşam coşkum
arttıkça artıyor. Kanatlanmış ve uçmuştum artık.
İkinci mutfakçılık görevi diğerinden çok daha farklı, çok daha
öğretici geçiyor. Yönetimde çıkan zayıflıklar onu kızdırdığında;
bir tavır göstergesi olarak yönetimleri görmek istemiyor. Biz de
yapacağımız işlerde daha dikkatli olmamız gerektiğini biliyoruz.
Çözümleme sonrasında hızla içeri dalışı, elimin, ayağımın
birbirine dolanmasına neden oluyor. Sözcü arkadaşın işaretiyle
bir elimde havlu, banyonun kapısında bekliyorum. İçerideki
askıda beş, O’nun omzunda bir, benim elimde bir havlu. Toplam
yedi havlu. Tedirginim ama böyle yapmamız söylenmiş bir kez.
Elini, yüzünü yıkadıktan sonra omzundaki havlu ile yüzünü
kurularken bir yandan da çevresindeki manzarayı izliyor. Ben
hala olacakları bekliyorum. Mutlaka bir yorum geliştirilecek ve
ben de payıma düşeni alacağım. Birden kalkan ayağını
farkediyorum ve ani bir hareketle yana çekiliyorum. Benim atik
davranmam hoşuna gitmiş olacak ki gülümsüyor ama “sizler
değerlerin nasıl yaratıldığını bilmiyorsunuz. İğneyle kuyu kazar
gibi değer ürettik ve bugüne geldik. Tabi ki sizler bunun nasıl
olduğunu bilmezsiniz. Heval, bir banyoda yedi havlu olur mu,
bendeki yeterlidir. Bu kadar fuzuli masrafa ne gerek var ki!”
deyişiyle asıl dayağı o an yemiştim. Kendini emekçi, tutumlu
gören ben, tekrar yeniliyorum Onun gerçekleri karşısında.
Yaşadığım yanılgıları anlamaya başlıyorum. “Benim her davranışım
eğitim amaçlıydı” belirlemesini yaparken ben aslında gerçeğin
yakıcılığını yeni yeni kavrıyorum. Söylediklerinden çok,
yaptıklarından öğrenmiş olduğumu anlamaya başlıyorum.
Her yaşanan bir anı olmaktan çok, gerçekle her an karşılaşma ve
çözümü ona göre üretme görevini önüme koyan birer kitap. Açtıkça
sayfaları, yeni şeyler öğreten ve kendi deryasında insanı yutan
bir tarih.
Vedalaşma gününün heyecanlı, buruk, mutlu yolcusuyum. “Neler
öğrendin bizden, neler aldın” dediğinde “herşeyi, yaşamı,
gerçeği ve acı olan tarihi” diyecektim ama bu, kaldırılması ağır
bir yük olacaktı. “Kırılan Kürt iradesi ve tarih gerçeği”
diyorum. “İçimize yerleştirilen iblisleri doğru anla ve kendini
sorumlu görüp sorunları çöz” diyor.. Sözümü bu temelde verirken
bana “altından gir köşesinden çık”dedi ve imzaladığı
fotoğrafının arkasına da “Yeki bixwaze jîyana azadî, qane her
tiştî bike” diye yazıyor. Ben de özgürlük yolunun yolcusu olarak
ona tüm içtenliğimle sözümü veriyorum.
|