Ana Sayfa

SEMA YÜCE
Mektupları
Annesiyle Röportaj

Sema ark'a Mektuplar

Anısına Yazılar
Şehitleri Albümü
 Önderlik Albümü

KJB DOSYASI Yeni Bir Oluşum

KJB
PAJK
YJA
YJA-Star
GENÇLİK
 
İletişim

 Site hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin

  Geri Dön

ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

SEMA YÜCE ANISINA

ARARAT'IN SEMALARINDA YÜCE BİR ATEŞİN SEVDASI

Tarih: Ne Nemrut'un, ne Hz. İbrahim'in ve ne de Neron'un Roma'yı yakıp küle çeviren ateşi ve devridir.
Tarih; onlardan çok sonradır.
Tarihin adı; ateş ile insan bedeninin buluştuğu an'dır. İnsanın ateşle halaya tutuştuğu an. Üç kıvılcımla. Beton duvarlar arasında çakan üç şimşek kıvılcımı. Ve bir uçtan bir uca isyana duran ülkenin yüreğinde. Dört bir yana savrulan, ateş toplarından isyan türküsü.
Ateş; isyana durmuş çocukların ellerinde vuruşan yürekleridir artık; sokak başlarında panzerlere ve karanlıklar dünyasını aydınlatmak için fırlattıkları. İsyana çağrıdır ateş; kadınların zılgıtlarıyla, Amed'de, Cizre'de, Nusaybin'de... Ve Yetmişlik dedeleri gençleştiren yaşam kıvılcımıdır ateş. Adı Newroz olan.
Karanlık hücrelerde dört yemindir; dört özge candan. Dört ateş topu. Dört hawar; yeni yaşamın adıdır Medyalılar'a. Dörtler'den miras kalan; ateşin adı.
Tarihten bir tarihtir an'ın adı:
Ve Kızıl Adar'da bir sevdadır.
Medya'lı bir dilberin yüreğini yakıp tutuşturan bir sevda. Dicle'nin kıyısında, tarihe uzanan surlarda halaya tutuşan volkan yüklü bir sevda; için için kaynamakta. Siyah saçlarla kızıl alevlerin dansı; yeni yaşamın adıdır artık Medyalı genç kızların. Ateş topundan bir yaşam. Tarihten tarihe savrulan sevda yüklü bir ateş topu.
Ateşin yıldönümüdür an'ın adı.
Beton katmerleri arasında filizlenen güllerin adıdır artık. Yüreğinde hasret tutuşan Medya'lı ve Medya'dan çok uzaklarda, fidan dalında üç gülün. Ateş topunun yüreklerine düşmesi; hasretlerin bitimidir onlar için. Onlar için; yarım kalan sevdaların doruğudur artık.
Ve sen SEMA,
Nice zaman sonra; Ararat'ın bin yıllardan bu yana suskun volkanından kopan bir ateş topu oldun; tarihten tarihe savrulan. 21 Mart'tan Haziran'a uzanan. Sabırdan, bağlılıktan, inançtan, inattan bir yaşam köprüsü:
Amed'den tarihin derinliklere uzanan surlar kadar uzun, ince, yaşam dolu bir sabır. Bir çınarın, kökleriyle toprağa derinden bağlılından daha derin bağlarla ördün köprüyü.
Ne Lud Kavmi'nin tufanı durur karşısında, ne İsrafil'in "sür üfürüğü." Ne de bilim çağının korkunç teknolojisi, silahları... Öylesine yürekten, emekten, inançtan ve... Ve ateşten bir köprü işte...
Ve isyandan bir yaşam köprüsü.
Mazlum'dan Zilan'a uzanan bir direniş abidesi.
Temel taşları Haki'den Mazlum'a, Agit'ten Zilan'a ve Zilan'dan Fikri'ye ulaşan şehitlerden ördün direniş köprüsünü.
Harcı; inançtır, isyandır, ölüme karşı yaşam inadındır, nakış nakış, yürek yürek ördüğün direniş köprüsünün.
FİKRİ'n; ateşle insanın halayına katılmak, sevdasına sevda olmaktı.
Ve gün geldi! Geçilmez denilen bir boğazda, tarihten gelen haşmetinle tüm bendleri yıkıp; Ararat'ın SEMA'larında YÜCE sevdalara kavuştun...
Arat'ın ateş yüzlü, asi yürekli güzel kızı; seni kelimelerle anlatmak o kadar zor ki; seni anlatmak: Ancak komuta erin olmakla, Fikrileşmek'le mümkündür.
Biliyor musun?..
Ararat'a gelin olmadan önce en son resmini gördük; beyaz gelinlik içinde. Yüzünde ağlamaklı bir gülüş vardı, ateş rengindeki gül yüzünde. Kimbilir; Ararat'a kavuşacağın için gülüyorsundur! Ya da komuta erin Fikri'yi yalnız bırakmayışının sevinci olmalı mutlaka!
Ya ağlamaklı halin? Yoldaşlarını Sema'sız bırakmandır mutlaka. Onlarsız Ararat'tan seyrana durmak. Bir baştan bir başa tüm güzel Ülkemiz'i, Ararat'ın en YÜCE'liklerinde.
Ama üzülme; onların da sözü var sana:
Bir gün mutlaka, ama mutlaka gelecekler ziyaretine. Ya senin gibi bir ateş topu olarak tüm bendleri yıkıp, ya da ihtişamlı tören ve düğünlerle ziyaretine gelecekler. Ve işte o gün; geride kalan acı-tatlı anılarla hep birlikte yürüyeceğiz enginliklere. Omuz omuza, yürek yüreğe ve nefes nefese tırmanacağız enginliklere. Kadınlar, erkekler, genç kızlar ve delikanlılar. Ülkenin al yazmalı gelinleri ve ihtiyar delikanlıları. Vurulanlar omuzlarda. Ve çocuklar emekleyerek. Yürüyeceğiz enginliklere. Ve GÜNEŞ'e selam duracağız o gün. Ardından seyrana dalacağız ülkemizin güzelliklerini; Ararat'ın YÜCE SEMA'larından.
Haberin olsun SEMA:
Ararat'a gelin gittiğin gün; Ararat'ın yıllarca hasretinden uğulduyan homurtusu dinmiş. Enginliklerinden gözyaşı olarak akan çağlayan sular, sevinç gözyaşlarına dönüşmüş. Melodili çağlayışına kuşlar SEMA'larında halaya tutuşmuşlar; Senin için. Solgun güller baharla birlikte yeniden yeşermeye, canlanmaya başlamış. Bülbül artık inlemez olmuş ve al kanlarla kına yakmış yüreğine; gül tekrar yeşerdi diye.
YÜCE Ararat; berbularına, bir de xelat vermiş. Bereketli Ararat... Seni ona kavuşturdukları için. Güzel mi güzel bir xelat: Ateş topundan bir çocuk. Berbuların; onu alıp kaldırmışlar; SEMA'ya doğru. Ve GÜNEŞ'e kutsamışlar, adını SEMA koymuşlar. SEMA... Yani sen.
Senin anlayacağın; yürekler SEMA'sız kalmayacak; bereketli Ararat var oldukça, tüm haşmetiyle dim-dik ayakta kalıncaya dek...
 

 

ZİLAN'IN DİLİNDE BİR SÖZ OLDUM...

Sema Yoldaş'ın Anısına

Sema yoldaş, 1971 yılında Ağrı'nın Tutak/ Aşağı Kargalık köyünde dünyaya gelir.
İlkokulu kendi köyüde, ortaokulu Tutak'ta, Liseyi Ağrı'da büyük bir başarıyla tamamlar. Üniversiteyi de Ankara'da okur. İlkokuldan üniversiteyi bitirinceye üstün bir başarı temposu göstermiştir.
Sema yoldaş, Kürdistan'nın şeyhlik kurumunun hakim olduğu geniş bir ailendendir. Ailede yurtseverlik deden kalma kuşaktan kuşağa geçmiştir. Köy ve akraba çevresin den bir çok kişinin Partiye katılmış olması Partiye ve Kürdistan sorununa karşı Sema yoldaşı duyarlı kılmış ve ilgisini çekmiştir.
1991 yılında Ankara'da üniversiteyi okumaya başladığı sırada fiili olarak parti ile tanışır. Kısa sürede Partiye katılmaya karar verir. Sema yoldaşı o dönemki yurtsever gençlik içerisinde böylesi bir seçime gider iken oldukça bilinçli ve mantıklı hareket etmiştir. Ülkede yaşanan savaş koşulları bunu gerekli kılmıştır. Bundan ötürü, hiçbir dış faktör kendisini etkileyemez. Yani anlaşılan Sema yoldaş, yönünü kabeye, Kürdistan'a vermiş. Özgürlüğün, özgürce solunduğu dağlara yönelir. Bunu 1991 yılında Mardin'de partiye katılarak gerçekleştirir.
Sema yoldaş devrimci olmadan önce, hem aile içinde, hem de tanındığı çevrede büyük bir saygı ve değer görür. Çünkü edinmiş olduğu terbiye ölçüleri herkesi etkiler, O'nu saygın bir insan durumuna getirir. Kürdistan ve PKK O'nu bir hayli etkilediği gibi, O'nu etkileyen diğer önemli bir husus ise, Kürt kadının Kürdistan dağlarında savaşması olur. O, buna özlem duyar ve gerçekçi bulur.
Sema yoldaş, artık gerillayla birliktedir. Bir-iki ay Mardin eyaletinde kaldıktan sonra, eğitim görmek için Önderlik sahasına gelir. Önderlikle tanışır. Burada bütün insani ve sosyal yeteneğini seferber ederek, önderliği, süreci ve dönemin ihtiyaçları üzerinde yoğunlaşır, herşeyi anlamaya ve kavramaya çalışır. Sema yoldaş zeki ve çalışkan biri. Hemen hemen her konuda olduğu gibi, Önderliğin kadına verdiği özgün yaklaşımını kişiliğine indirgeyerek bilince çıkarmaya çalışır. Daha doğrusu Kürt kadını kimdir, kadın nedir, kadının rolü nedir, kadın Kürdistan devriminde nasıl bir rol oynayabilir vb. tüm konular üzerinde özel olarak durur ve kendini yetkinleştirmeye çalışır.
Sema yoldaş Önderlik sahasındayken okulun en gözde öğrencilerinden biridir. Yani eğitime katılımı, sosyal yaşamdaki olgun ve mütavazi kişiliği Önderliğin dikkatini çeker. Çünkü Parti Önderliği'nin; "Kendini örgütleyen insan en iyi militandır..." belirlemesi Sema yoldaş için yaşamın en belirgin ilkesi olur. İlkeli yaşamak, ölçülü davranmak, yaşamın bir gereği olur O'nun için. O'nun "Yüce" soyadından da görüldüğü gibi, gözü ve amacı zirvelerdedir. O, kendisi ilkokula başladığı günden günümüze kadar, "Bir insan herhangi bir olaya girecekse, en önde olmalı, en iyisini yapmalı ve en onurlusunu gerçekleştirmelidir" der gibi bir yaşam felsefesine sahip. Yani O'nun amaç ve düşüncelerinde başarmamak, önde olmamak ve yetkinleşmemek kesinlikle yoktur. "Yok" denilen olgu, O'nun yaşam felsefesinde de yoktur.
Sözün kendi içindeki gerçekliğine bakılırsa, O'nun için onursal bir büyüklük vardır. Çünkü, O Parti Önderliği'ne "Başaracağım!" diye söz vermiştir. İşte bu sözün yaşama yakışır bir bir sorumluluğunu yerine getirmek, Sema yoldaş için ne ise, kendisine olan güveni de odur.
Sema yoldaş, Önderlik sahasında eğitimini büyük bir kararlılık içerisinde tamamlar. Tepeden tırnağa kadar kendini yenileyerek, sözünü bir kez daha yeniler. Ve ayrıca her yönüyle kendini yenilenmiş, yoğunlaşmış ve her türlü görevi almaya hazır hale getirmiştir. Yani görev almaya hazırdır, 1992 Mayıs-Haziran aylarında bir grup arkadaşla, Serhat Eyaletine gider. Burada da kısa bir süre faaliyetlerde yerini alır. Resmi olarak Partiden ilk kez görev almış oluyor. Görevde başarılıdır. Halka yaklaşımı olumlu ve geliştiricidir. Diğer önemli bir şey ise ikna yeteneği oldukça güçlüdür. Örgütlü yanı ön plana çıkmıştır. Yönetim tarzında büyük bir gelişme var. Burada da kısa bir süre kaldıktan sonra, örgüt kararıyla kitle faaliyetlerini sürdürmek için, Ağrı şehir merkezine gider. İki-üç ay çalıştıktan sonra, görev başındayken, bir ihbar sonucu şehir merkezinde yakalanır. Üzerinde silah yoktur, bu durum onu çok üzer.
Düşman Sema yoldaş'ı kısa sürede çözmeye çalışır. Ama düşmanın uğraşıları boşunadır. Çünkü Sema yoldaş Parti'nin terbiye ve direnme ölçülerini almış, bunun APO'cu ruhuyla bütünleşmiştir. İşte bundan ötürü üzerinde yakalanan bazı notları dışında, hiçbir şey kabul etmez. Yani "Ser verip sır vermeyen" ilkesinden hareketle, direnmeyi esas alır. Düşman var gücüyle yüklenir her türlü işkenceyi uygulamasına karşın çözülmez, çözemezler. Eğer üzeride belgeli notlar yakalanmasaydı, Sema yoldaştan tek bir söz almaları mümkün olmayacaktır. Nitekim tek bir söz de vermez düşmana.
Uzun bir sorgulamadan sonra savcılığa çıkarılır, tutuklanıp cezaevine gönderilir. Hiçbir şey Sema yoldaşın umrunda değildir. Çünkü düşman O'nu çözememiştir. O da bunun gururu içindedir. Düşman karşısında direnmenin ne olduğu neyi ifade ettiğini yaşayanlar bilir ancak. Çünkü bir kelime veya bir söz temelinde de olsa, düşmana bilgi vermemek insan gururunun yücelmesine neden olur. Evet, Sema yoldaş da bu yüceliğin ismi olur.
Sema yoldaş cezaevindedir . Yani barbar düşmanın elinde tutsaktır. İçerideki arkadaşlar O'nu büyük bir içtenlikle karşılarlar. Erzurum cezaevi karışık bir cezaevi. 1980'de Amed cezaevi devlet için neyi ifade etmişse, son dönemin Erzurum cezaevisi de aynı şeyi ifade ettiğini söyleyebiliriz. Sema yoldaş cezaevine girer girmez içerideki Parti yapısına tabi olarak, direnmeyi esas alır. Arkadaş sorguda direndiği için, cezaevi idaresi-ki hepsi faşist kadrolardır, O'na ilişkin kimi özel program ve uygulamalar tezgahlasa da, Sema yoldaş hiçbir oyuna gelmeyerek "Ben Partiliyim" diyerek tavır takınır.
Mahkemede de Partiyi ve ulusal kurtuluş mücadelemizin haklılığını savunarak, siyasi savunma yapar. Bunun üzerine mahkeme Sema yoldaşa 22 yıl ağır hapis cezası verir. Çünkü O, dışarda da olsa, içerde de olsa özgürlüğe aşık olmuştur bir kere. Bu bakımdan O, duygularında, düşüncelerinde bir an olsun bile Önderliği, Partiyi, gerillayı ve şehitleri hiç mi hiç aklında çıkarmaz, onlarla beraber olur, onlarla yaşar hep. Sema yoldaş günlük ve sosyal yaşamında çok ölçülü ve programlıdır. Aynı ölçüleri, aynı duyarlılığı birlikte kaldığı arkadaş topluluğuna da benimsetir. Sema yoldaş, hangi cezaevinde olursa olsun, orada Parti yapılarımızın güç birliktenliğinin varolması demektir. Yani yetenek ve birikimlerini arkadaşların gelişmeleri için kullanır. Bu konuda gönülü bir derya gibidir adeta...
Sema yoldaş DGM'de 22 yıl ağır hapis cezası alır almaz devlet O'nu Nevşehir cezaevine nakleder. Daha önceden de belirttiğimiz gibi Sema arkadaş hangi cezaevine giderse gitsin veya nerede bulunursa bulunsun, mevcut olan Parti yönetimlerimizde yerini alır görev üstlenir. O'nun bu konumunda hareketle, Nevşehir cezaevi idaresi O'nu Çanakkale cezaevine sürgün eder. Bu sürgünler Sema arkadaş için şaşırtıcı olmaz. Çünkü devletin cezaevi politikası PKK tutsaklarını psikolojik baskından tutalım, fiili işkenceden, rehabilitasyon uygulamalarına kadar insanı insanlığa karşı suçlu bir duruma getirmek istediklerini bilir. İşte bunun için Sema arkadaş Parti değerlerini korumak, Partiyi ideolojik olarak temsil etmek, güçlü tutmak, bunu daha derinleştirmek için kendisine verilen hiçbir görevden kaçınmaz. Bu görevi canla-başla yerine getirir. Yani hiçbir etkinlik veya hiçbir eylem tarzından geri kalmaz. Ona göre, Partiyi güçlendirebilmek dönemin ihtiyaçlarına karşılık verebilecek her türlü eylem tarzı doğrudur, gerçekleştirmek gerekir.
Sema yoldaş, bu son eylemi gerçekleştirmeden önce, kendi kendisiyle büyük bir hesaplaşya girer. Yani Önderliği düşünür, Partiyi, mücadeleyi ve süreci düşünür. 21 Mart'ı Çağdaş Kawa Mazlum Doğan'ı; Dörtler'i, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Şehitlerini, Ali Erek'i, Cemal Arat'ı ve Orhan Keskin'i düşünür; tabii bunun yanında Zekiye'yi, Rahşan'ı, Ronahi ve Berivan'ı düşünür. Herbirisi bir parça vatandır O'nun için. Ama herşeyi ve tüm bir yaşamı düşünürken, Agit'i ve bedenlerinde bombayı patlatan yüzlerce gerillayı düşünür; herşeye karşın tarihin derinliklerine dalar, Roza Lüksembur'u, Clara Zetkin'i, Papaz Bruno'yu ve ateşin en güzel insanı olan Premethus'u düşünür... Yıldızlarla birlikte olur, gökyüzünde bulutların kanadına tutunur; annesinin yanına gider, onunla olur; küçük kardeşlerinin gözlerinde yağmur olur; Ağrı'da bin yılların hasretini çeken kardelen çiceği olur; Ağrı'nın bir kanadı, Cudi'nin bir gözü, Munzur ve Peri nehrinin asi suyu olur; en nihayetinde yine Mazlum ve Zilan'ı düşünür. Zilan, sözcüğü beyninden geçerek dilden ifade bulunca "Ax! Ben yanayım, ben atom parçaları olayım, ben özgürlük ve inancın bilinci olayım; ben saçlarında tel tel olmuş güneş ışınları olayım Zilan'ın; ben, bütün bir ülkemin nefes alış-verişi olan Başkan APO olayım ve ben Zilan, Zilan'ın omuzlarıma bıraktığı bir çift göz olayım..." derken günler öncesinde hazırlamış olduğu kolonyayı zülüfleri hiç bozulmamış o kutsal bedeninin üzerine döküp, ateşe verirken tarih 21 Mart 1998'i gösteriyordu o gün. O, ilahi yaşamın tüm ihtişamına kavuştuğu için ateşle saçlarını tarıyor, kıvılcım parçalarıyla gözlerine sürme çekerken; "Ben Zilan, ben Mazlum olacağım..." diyordu mırıldanmaları arasında...
Mektubunun bir yerinde bütün şehitleri ve Önderliği selamlarken, düşmana ilişkin de "...Artık bu zulüm ve katliama son verin... Sizin bu vahşet ve katliam politikanızı protesto ediyorum... Siz bu halkı yenemeyeceksiniz... Bu eylemimi sizin bu vahşet politikanızı protesto etmek için gerçekleştiriyorum... Ve 21 Mart'lar daha çok gürlenecek ve daha çok kutlanır olacaktır Kürdistan'da..." diye yazar.
Sema yoldaş, bu soylu eylemde şehadete kavuşmaz. Yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Kendisi üzgündür. Çünkü O'nun amacı ve isteği Zilan'ın güneşi ile kendini yıkamaktı. Yaralı haliyle tam üç ay milimi milimine, saati saatine, günü günlere katarak yaşam mücadelesini verir. Güçlü ve inançlıdır. Her nefes alış verişinde, "Zinê'den miras kalma, Zilan'ın gerçekleştirdiği ve yarattığı "Cennet Bahçe'sine gitmek istiyorum..." diyordu annesine... Diğer önemli bir vasiyeti ise "Eğer bir gün ölürsem beni ya köyüme dedemin yanına, ya da şehit yoldaşlarımın yanına gömün" olmuştu.
Sema yoldaş, 17 Haziran 1998'de gözlerini yaşama kapatırken bile bir melek kadar güzeldi, bu güzelliğinden hiçbirşey kaybetmemişti halen. Biraz gecikmeli de olsa, isteği yerine gelmişti Sema yoldaş'ın. Yani Zilan yoldaş'ına kavuşmuştu. Hatta son nefesinde; "Zilan...! Zilan...! Tut elimden..." dediğinde bütün bir Kürdistan "Ax...! Sema" demişti o gün. Çünkü Sema, yeni bir yaşam olmuştu...

 

KİRLİ SAVAŞA, İHANETE KARŞI ATEŞİN ÇOCUKLARI BİR KEZ DAHA NEWROZLAŞTILAR

Ateşe Sevdalı İki Yürek

Newroz... Ninova'da yanan isyan ateşi. Ve karanlıklar dehlizinde direnişin meşalesi, üç kiprit çöpü. Şahlanışın, başkaldırının simgesi. Burçlardan dilanlarla sevdaya dönüştürülen bir tutku. Ve metropollerde Kürdün özlemi, ülke hasreti. Ve gün gelir; "yüreğe düşen ihaneti söküp atan" ve "tuttuğunu koparıp" çıkaran şahin pençesidir, Kürtler için ateş. Yani Newroz.
Ve mücadeleye bağlılığın andı, yemini. Mazlumca, Zekiyece, Rahşanca, Ronahi ve Berinvanca. Ve gün gelir Semaca, Fikrice...
'98 Newrozu'yla ayağa kalkan yüzbinlere selam olur zindanlarda direniş ve isyan çığlığı. Yan yana ve ard arda tutuşan iki yürek, iki sevda, iki yemin, iki sevdaya yeminli yürek... Sema ve Fikri.
21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece kendi bedeniyle Newroz Ateşi'ni bir kez daha kutsayan Sema YÜCE; Eyleminin amacını halkına, yoldaşlarına ve tüm insanlığa bıraktığı bir mektupla bildirir.
Mektubunda; "Bu temelde beynimi, yüreğimi ve bedenimi 8 Mart'tan 21 Mart'a ulaşan ateşten bir köprü yapmak istiyorum. Çağdaş Kawa Mazlum DOĞAN'ın ve diğer tüm şehitlerimizin iyi bir öğreticisi olabilmek için Zekiye gibi yanmak, Rahşan gibi Newrozlaşmak istiyorum. Diğer Newrozlaşan şehitlerimiz Berivan, Ronahi, Mirza Mehmet ve Eser yoldaşların izinde kararlıca yürümek istiyorum. Kadını; yaşam gücünün, zafer gücünün olduğuna, kadının da yoldaş olabileceğine inancımı soylu bir eylemde taçlandırmak istememin nedeni, soyluluğu bilinen tüm tanımlarından arındırarak; kendisi basit, düşleri büyük insanın erdemi olduğunu haykırmak isteyişimdir" diyerek, sahip olduğu direniş mirasının, tarihsel derinliğini günyüzüne çıkarıyor. İnanç, beyin ve yürekle bütünleşen ateşin nasıl bir direniş silahına dönüştüğünü, sahip olduğu direniş mirasından örneklerle ifade etmektedir. Mazlum üç kıvılcımla, ihaneti, teslimiyeti, başaşağı gidişi durdurmadır. Dörtler "ateşi harlayın" şiarıyla bu geleneğin takipçileri oldular. Ve ardından Zekiye burçlarda dikilen kızıl bir meşale, metropol karanlıklarını bedenleriyle aydınlatanlar; Rahşan, Ronahi ve Berivan. Ve Mirza Mehmet...
Sema Yüce, bedenini harlandırırken, bunun esin kaynağını şöyle ifade ediyor: "Özgür yaşam, özgür kadın tutkum, bana bunu emrediyor." Tabii ki, büyük amaçların, büyük ideallerin, özlemlerin... eylemi de büyük olur. Tıpkı Zilanca, Rewşence, Bermalce...
"Zafer tanrıçamız Zilan yoldaşın vasiyetine bağlılığımla, O'nun görkemli eylemine sadece özüyle değil, biçim itibariyle de cevap olmak isterdim. Fakat zindan koşullarında mümkün değil" belirlemesinde, Zilan'ın "Keşke canımdan başka verebilecek bir şeyim olsaydı" arayışını dile getiriyor. Daha büyük, daha yüce bir eylemle. Yani Zilanca.
Ülkesinin sokaklarında bin yılların öfkesini zılgıtlarla haykıran anaların; Amed'de, Van'da ölümüne panzerlerin üzerine yürüyen serhildan çocuklarının coşkusuna cevap olmaktır aynı zamanda, Sema'nın ateşle dansı. Yani joplanan, kurşuna dizilen, evi-barkı yakılan, sürgün edilen, süngülenen kurşuna dizilen, saçlarından sürüklenen... Kürt kadının bin yıllık öfkesi olmaktır. Bunu kendisi şöyle ifade etmektedir: "Bu Newroz'da ayağa kalkan binlerce çocuk yüreğinin masumiyetiyle buluşmak, bu vasiyetin takipçisi olmakla mümkündür.

Özgürlük tutkum çok büyük. Bu tutkuyu yaşam gücüne dönüştürebilmek için tek varlığımı; kendimi, Partime adıyorum."
Kadının uyanışıdır da aynı zamanda Kürdün uyanışı. Yüreğini bu mücadeleye adayan kadınların şahsında diriliyor, Ülkesi. Bunu; "Kadınlar küllenen Kürt ateşinin kıvılcımlarıdır. Küllerinden yeniden doğmayı başaran, bunun kıvılcımı olabilen her kadın Özgür Ülkemin dokuyucusu olacaktır" diyerek, kadın emeğinin kutsallığını, Kürdün kurtuluşundaki önemini de dile getirmektedir.
Özgürlüğü uğruna binlercesi gibi canını feda etmekten çekinmeyen halkına da seslenir Sema. "Ülkemizin tarihini öğrenmek, bu tarihten doğru dersler çıkarmak, bu temelde mücadele gerçekliğini kavramak her Kürt bireyinin görevidir. Tarihimize baktığımızda zayıf, parçalı ve örgütsüz olanın direniş, bağımsız bir yaşam; güçlü, örgütlü olanın ise ihanet oldğunu görürüz. Bunun nedeni Kürtlerin kendi içlerinde birlik olmayışları, hep dışarıdan beklemeleri vardır. Bu kara tarihi, bir tek parçalamayı, tersine çevirmeyi başaran mücadele ve onun yaratıcısı Öncü'dür" der. Ve Kürdün makus tarihine dikkat çekerek, nice emeklerle gelinen bu günlere sahip çıkılması gerektiğini ifade eder. Halkının kahramanlığına, direnişçiliğine olan güvenini ise şöyle ifade eder: "Yurtsever Kürdistan halkı, bu Newroz'da gerçekleştirdiği büyük ayağa kalkışıyla bunu ispatlamıştır. şik alanlarda basımı önemlidir. Öncelikle süreçle bağlı alanlar olmak üzere Önderliğin kitaplarının Türkiye'de basımı bir sistem halinde sürdürülmelidir. Yine Arapça, Soranca ve Farsça çevirilerini aksatmadan, daha iyi örgütleyerek, hatta her ay bir kitap hedefini önümüze koyarak yapmamız, mevcut olanların hepsini bu dillerde de okunur hale getirmemiz, bu dönem açısından önemli bir çalışmadır.
Parti arşivimiz var. Araştırma-incelemeler bakımından arşivin kullanılması, değerlendirmesi mümkün ve gereklidienirken; "Önderliğin öğretisi ve Zilan yoldaşın vasiyeti bizlere yürümemiz gereken yolu göstermiştir. Bize düşen görev; anlamak, kavramak ve uygulamaktır. Bunun yolu günlük parti içi sınıf mücadelesini yürütmek, kadın savaşçılar olarak bu mücadelenin öznesi haline gelmektir. Bu savaşta temel silahımız YAJK'tır" der. Tarihte ilk defa kendi emeğiyle yaratılan, bir değer, bir varoluş kaynağı olan "Özgürlük Silahı" kadın örgütlenmesine vurgu yaparak, bunun geleceği özgürleştirecek tek silah olduğunu belirtmektedir. Tarih boyunca üretimden "koparılan"-ki, aslında koparıldığı üretim değildir. Tarih boyunca hep üretmiştir. Evde, tarlada fabrikada vd. alanlarda. Koparıldığı şey, ürettiği emeğe sahip olamamasıdır. Aslında kadın, özellikle ulusal, sınıfsal hiçbir değere sahip olunamayan Kürt kadını, tarihte ilk defa kendi emeğiyle yarattığı bir şeye sahip oluyor. O da; "Özgürlüğün Anahtarı" olacak olan ve kendi savaşımıyla verdiği mücadelesidir. Yarattığı bu emekle özgürleşiyor, daha da özgürleşecek Kürt kadını. Bu özgürleşmeyi; "Kadın şehit yoldaşlarımız bunun mümkün olduğunu soylu emekleriyle ispatlamışlardır. Onlardan öğrenmeyi bilelim, büyük tutkuların savaşçısı olalım. Özgür kadın; özgür ülke ve özgür insanlık olacaktır" diyerek; savaş emeğiyle, insanlık için en değerli şey olanın kazanılacağını belirtmektedir. O da tabii ki, Özgürlüktür...
Anadolu ve tüm ilerici dünya insanlığına da seslenen Sema yoldaş; "Tarihin görkemli bir aşamasına tanıklık ediyorsunuz. Adını bile bilmediğiniz bir halk kendini küllerinden yaratıyor. Bu görkemli yaratılış des
tanına sizler de katılmalısınız. Kendi ülkelerinizde devletlerinizin bu kirli savaşa kattığı desteği protesto etmeli, Kürt halkıyla kardeşlik ilanınızı gerçekleştirmeli, Kürdistan'da doğan ve yükselen güneşin ışınlarıyla ülkelerinizi aydınlatmalısınız" diyerek, Kürdün mücadelesinin aynı zamanda "bir insanlık hareketi", bir insanlık mücadelesi olduğunu, karşı saldırıların da uluslararası ittifak ve güç birliğiyle yürütüldüğünü belirterek, buna karşı tavır alınması gerektiğini, Kürt halkı adına bir çağrı olarak ilan etmektedir. Ve sessiz kalındığında kaybedenin sadece Kürtler olmayacağını, aynı zamanda da Kürtler şahsında tüm insanlığın kaybedeceğini şu sözlerle ifade etmektedir. "Bu topraklardan yükselen insanlık çığlıklarını duymuyorsanız, durun ve insanlığınızı bir an için sorgulayın! Göreceksiniz ki, kaybeden sadece Kürtler değil, bir bütün olarak insanlıktır!"
Emekçi Anadolu halkına seslenişinde de; "Kemalizm, Anadolu'yu bir halklar mezarlığına çevirmiştir. Bugün Anadolu'da geçmişte büyük imparatorluklar yaratan halkların, neredeyse izi bile kalmamıştır. Türk halkı ise, kendi egemenlerinin elinde tüm insani değerlerini yitirmekle yüzyüze kalmıştır. Buna karşılık, öfkeler, acılar hep içe gömülmektedir" belirlemesiyle, egemenlerin aslında bir bütün olarak emekçilere, Kürtlere, diğer ezilen sınıf ve halklara karşı olduğunu, egemenliği altındaki tüm ezilenlerin insanlığından uzaklaştırıldığını çalıştığını belirtiyor. Buna karşı, mücadelenin Anadolu'ya yayılışının sahiplenilmesinin gerekliliğini belirterek, "Şunu bilmelisiniz ki, sizlerin kendinize ait hissettiğiniz her şey büyük bir yanılsamadır. Sizler de, özünde özgür değilsiniz, bağımsız değilsiniz, kendi iktidarınıza sahip değilsiniz" diyerek, asıl sahiplenilmesi gerekinin, halklarımızı özgürleştirecek olan, halklarımızın ortak devrimci mücadelesi olduğunu vurguluyor. Halkların kardeşliğine olan inancını, halkı adına şu çağrıyla dile getirmektedir: "Kürt halkı kardeşlik iddiasında samimidir. Elini uzatmış, Anadolu halklarının da elini uzatmasını beklemektedir... Sizler de Newroz ateşinde kendinizi yeniden yaratmalısınız." "Kendimi Newrozlaştırırken beynimi ve yüreğimi,bedenimin her hücresini bu öğretinin yoluna adadığımı bir kez daha belirtiyor, bağlılık andımı yineliyorum" diyerek, Ateşe sevdalanan yüreğini tutuşturur Sema yoldaş.
Ardından bir yürek daha tutuşur, egemenlerin karanlıklar diyarında. Aynı yolun yolcusu, aynı sevdanın tutkunu. Yine kor bir ateş, yine insan bedeniyle, Adı; Fikri Baygeldi.
Sema'nın yoldaşı, iki duvar arası mesafe de, özgürlüğe sevdalanmış ve ateşle halaya durmuş bir yürek. Nöbet sırası ondadır şimdi. Ve kuşanır öfkesini, kuşanır sevdasını. Kendisini yakmadan önce bıraktığı mektubunda; kendisini, içinden geldiği gerici sınıf anlayışına karşı aradığı yaşam biçimini, mücadelede bulduğunu belirtirken, mücadeleden koparılmaya çalışıldığı anlarda sürekli bağ kurmak için bir arayış içine girdiğini belirtir. Gittiği her yerde "Özgür Yaşam"ın izlerini aramaya çalışır. Sevgisi, aşkı büyüktür Fikri'nin. Halk sevgisidir bu, ülke sevgisi. Bunu önderliğin şahsında somutlaştırarak şöyle ifade eder: ..."Bu yüce ve kutsal bir AŞK'tır. Senin şahsında halka, insanlığa ve şehitlere aşık olma olayıdır. Çünkü sen hepsinin toplamısın. Hepsini yaşatan ve en üst düzeyde yaşayan bilge bir kişiliksin. Sen bir birey değil, bir toplumsun, bir sınıfsın."
Şehitlerin, halkın kendilerinden beklentileri olduğunu belirten Fikri; bunlara cevap olabilmenin ölçütünün ise, mücadele içinde, doğru bir pratiğin yaratacağı değer olduğunu belirtiyor. Bunu; "...Biz ancak ve ancak bu yöntemle yaşamda gerçek özgürlüğü ve savaşta zaferi yakalayabiliriz. Şehitlerimiz bizden birer demagog olmamızı istemiyorlar. Bizden, sözüyle kişiliğe kavuşmuş erdemli kişilikler olmamızı istiyorlar" diye ifade etmektedir.
Gerçekleştirdiği direnişi, nöbeti devraldığı yoldaşının bir talimatı olarak değerlendiren Şehit Fikri; "Sema yoldaş son bıraktığı mektupta bu sorunlara özellikle dikkat çekiyor. Sema yoldaş benim komutanımdır ve ben eylemiyle, komutanlaşan Kürt kadınının sadece bir askeriyim. Asker, komutanın talimatları doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Ve ben bu zorunluluğun bilincindeyim. Gerçekleştireceğim eylem, bilincine vardığım şeyi hayata geçirmek olacaktır. Sana ve kahraman şehitlerimize layık olmanın yolunun da buradan geçtiğine inanıyorum. Bu eylemimle Sema yoldaşın eylemini daha da görkemli kılacağım ve düşmanın beyninde bir bisiving roketinin patladığı gibi patlayacağım" diyerek yaptığı eylemin büyüklüğünü ve yaratacağı sonuçları da ifade etmektedir.
Evet, iki yürek, iki sevdalı yürek daha bedenleriyle Newroz Ateşi'ni harlandırdılar. Egemenlerin karanlık dehlizlerini kutsal ateşleriyle aydınlattılar. Tıpkı Mazlum'un üç kıvılcımla karanlık bir tarihi aydınlattığı gibi, Dörtler'in zifiri karanlıklarda bir şimşek gibi çakması. Ve Zekiye'nin burçlarda tutuşturduğu Kawa'nın bin yıllık kutsal ateşi gibi. Tıpkı Rahşan, Ronahi, Berivan ve Mirza'nın betonları delen alevleri gibi. İhaneti tutuşturan Eser'in yüreğindeki alevler gibi.
Ateşle danslarından önce kuşandılar en güzel giysilerini. Kuşandılar bayramlıklarını ve arkadaşlarıyla sessizce vedalaştırlar. Hiçkimse hissetmedi, çünkü bu; sessiz bir vedaydı. Yoksa bırakırlar mıydı onları yanlız başlarına, böyle ansızın, üstelik bayramlaşmadan!
Selamlarını götürdüler, Mazlum'a, Agit'e, Zilan'a... Ve daha binlerce yoldaşa. Ve ülkenin enginliklerine.
Fikri, şimdi sürmüştür sevdasını namluya. Ve tetiğe basmıştır. Bir daha o, bir daha ve bir daha...
Sema beklemektedir o anı. Sabısızlık içinde; kınalı keklikler sekmek tepelerde, Zagros'un kuytuluklarında üşüyen bir sevdalı kardelenle nöbete durmak, Munzur'un ahenkli akışına dalıp ülkenin topraklarıyla kucaklaşma anını. Sabırsızca beklemekte. "Biran önce, Biran önce..." dercesine.
Binlerce selam direnişinize, kararlılığınıza, özgürlüğü kucaklayışınıza.. Binlerce Selam..

 

GÜNEŞİN DOĞDUĞU YERDE BULUŞACAĞIZ!...

"Anıları canlı yaşamak, gerçek yaşamdan kopmadıkça güzel oluyor" demiştin bir mektubunda. O zaman sadece okuyup geçmiştim bu cümleyi. Kelimelerinin ardındaki anlam derinliğini fark edememiştim. Bu satırları kaleme aldığın günün üzerinden yaklaşık iki yıl geçti ve ben tekrar okuyorum mektuplarını. Okudukça görüyorum ve anlıyorum ki, bir insanın duygu dünyası en az bir okyanus kadar derin ve zengin. Hele bu insan Öncü dünyasıyla da tanışmışsa, yaşanılan duygular daha da içli oluyor. Yoğunlaştıkça o duygulara yüklenmiş insanlığın tüm onurlu özlemleri daha iyi fark edilebiliyor. İşte o an dediğin gibi, "anıları daha canlı yaşamak" geliyor insanın içinden.
Bu yüzden zorlanacağımı bile bile, seni yazmak istedim ben de. Yazmak, "anıları canlı yaşamak" için yetmese bile, bunun da olması gerektiğini düşündüm. Mektuplarını yayınlanan bütün makalelerini teker teker okudum. Okurken, iki yıl önce göndermiş olduğun mektubunu okuduğum gibi değil, güç getirebildiğim kadar, bu sefer sadece gücümle değil, bir de yüreğimle okumaya çalıştım. Cümlelerinin ardındaki duygu ve ruh dünyasını yakalamaya, hissetmeye çalıştım. Zayıf kaldığımı biliyorum ama bazı noktaları yakaladığımı da belirtmeliyim. Yine kendini gerçekleştirdiğin günden bu güne kadarki tüm gazeteleri teker teker taradım. Tarihsel gerçekleşmelerin, zamanın bitimsizliği içerisinde mutlaka etkilendiği ve etkilediği olgular vardır düşüncesiyle bazı bağlantıları, ip uçlarını yakalamaya çalıştım. Ve bir kez daha gördüm ki, insan ancak eylemiyle vardır. Eylemiyle insandır. Eylemsizlik ise; tarihten, toplumdan, gerçeklerden ve kendinden kopmaktır. Yaşamamaktır yani.
En önemlisi de geçmişi düşündüm. Yıllar önce gözlerimin hafızaya kaydettiği görüntüleri teker teker canlandırmaya ve yeniden yorumlamaya çalıştım. O gün görüp de tanıyamadığım yönlerini yeniden çözümlemeye çalıştım. Tanışmamızın üzerinden on yıl gibi bir zaman dilimi geçmiş. Yıl 1988'di ve sen, üniversiteye yeni kayıt yaptırmıştın. İlk bıraktığın izlenim; yaşamı gerçekten dolu dolu yaşamak isteğinin olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Coşkuluydun ve her an bir arayış içerisinde olduğun, bulunduğun her ortamda fark ediliyordu. Sanki her zaman yeni bir şeyler yapmak istiyordun. Yaşam karşısındaki duruşun ise, her an mimiklerine yansır gibiydi. Abartmıyorum ama gerçekten yüzünün gülmediği anları ben hatırlamıyorum. Hep gülüyordun. En sinirli olman gereken anlarda bile güldüğün hafızamda halen canlılığını koruyor. Ruhunda saf bir çocuksuluğu yaşadığın ilk göze çarpan özelliklerindendi. Bir çocuğun meraklı arayışı ve birçok şeyi yaşamak isteyişi yaşamanın her anına egemendi adeta.
Öyle oluyordu ki, bazen bile bile tehlikelere atılmaktan da çekinmiyordun. Riskleri seviyordun. "Zor anlarda, yaşamın tadına varma" felsefesi temel yaşam seçeneğin gibiydi. Hiç vazgeçmiyordun. Okuduğun sosyoloji bölümünün derslerini pek sevmezdin ama sosyalizme ve Öncü felsefesine doğal bir eğilimin var gibiydi. İlgiliydin. O yıllarda ülkedeki gerilla faaliyeti iyiden iyiye tırmanmış ve artık geniş kitleleri etkisi altına almıştı. Sen de bu kitlesel kabarışın bir parçası gibiydin. Gerillanın basına yansıyan her bir eyleminin, sendeki arayışı daha da derinleştirdiğini, o zamanki tüm arkadaşlar fark ediyordu. Yüreğinde bir ateş vardı ve o ateş, günden güne büyüyordu sanki. Ateş büyüdükçe, arayışının daha da derinleştiği ve yeni ufuklara yelken açmak isteyen bir keşif ruhuyla yaşamına yön verme istemin daha da açığa çıkıyordu.
O dönem bulabildiğimiz Serxwebun'ları büyük bir merakla okuyor ve özümsemeye çalışıyordun. Özümsedikçe de insan eyleminin bilincine varıyordun. Belki de ilk eylemin, '89'da gerçekleştirdiğimiz Newroz eylemiydi. Hukuk Fakültesi'nin önünde, okul binasının yarısına dek uzanan gür ateşi yakıp, etrafında halay çekişimizde, o ateş gözlerinde yanıyor gibiydi. Kalabalığın ortasında bir arkadaşın yüksek sesle Newroz Bildirisi'ni okuduktan sonra, "Bijî Newroz, Bijî Kürdistan" sloganlarına eylemin olanca coşkusuyla katılışın, tekrar canlanıyor. O zaman eylemin coşkusuyla pek anlam verememiş ve ayırdına varamamıştım ama, şimdi anlıyorum ki, senin kisi daha farklı bir coşkuydu. Ateş tılsımını belki de ilkin orada aldın. O ana dek uzaktan seyretmekle yetinen polis, sloganların yükselmesiyle saldırmış ve herkes dağılmıştı. Herkes ara sokaklara dalıp, eylem alanından uzaklaşmaya çalışırken, sen ise koştuğumuz sırada dahi bir çocuk heyecanıyla eylemi, polisleri, ateşi anlatmaya çalışıyordun. Eylem bitmesine rağmen, o hafta hep eylemleydin sen. Gözlerindeki ateşin kızıllığı devam ediyordu sanki. Coşkun daha bir kabarmıştı. Aynı ölçüde olgunlaşmıştı da. Artık düşman gerçeğini zayıf da olsa görmüştün. Polis saldırmış ve bizler, yakalanmamak için kaçmak zorunda kalmıştık. Oysa birşey de yapmamıştık. Newroz'umuzu kutlamak ve sloganlarımızı haykırmak dışında. Ama buna müsaade etmemişlerdi. Seslerimizi ve ateşimizi boğmak istemişlerdi. Ve biz orayı terk etmek zorunda bırakılmıştık.
Ama nereye kadar?
İşte bu soru, o dönem arayışını daha bir olgunlaştırdı ve gerçek mecrasına soktu. Kitap okumayı yoğunlaştırmış ve hızlı bir bilinçlenme sürecine sokmuştun kendini. Siyasal süreci her zamankinden daha canlı takip ediyor ve kavramaya çalışıyordun. Bir yerlere, bir şeylere hazırlanır gibiydin. Hatta, okuldaki yurtsever öğrenciler olarak, ortak bir ev tutup, ortak bir komün evi, ortak bir kitaplık oluşturma gibi öneriler getiriyor ve ortaklık ruhunu pekiştirmeye çalışıyordun. Artık örgütlü hareket etmenin bilincine vardığın, her davranışından sezilebiliyordu. Siyasal bilincine denk bir örgütlenme ruhu günden güne büyüyordu. Aramızdaki iş bölümüne göre, sen, kampüs çevresindeki inşaatlarda çalışan Kürt işçilerle ilgilenecektin.
Kürt işçilerin üzerinde öylesi bir etki bırakmıştın ki, inşaat bitmesine rağmen, sırf ayrılmasınlar diye ha bire işi uzatıyorlardı. Kaldı ki hitabet gücün bir tek işçileri değil, çevrendeki tüm arkadaşları da etkilemişti. Okuduğunu hızla kavrama ve çevrene yayma azmin hepimiz için örnek bir yanındı. Coşkulu tartışma istemin karşısında, çoğu zaman biz pes ederdik. Yine de peşimizi bırakmazdın.
En son, '90 yılının ilk aylarında görüşmüş ve ayrılmıştık. Bir grup arkadaşla birlikte, deşifre olduğumuzdan dolayı alanı terk ediyor ve saflara katılmak üzeriydik. Bizimle gelmek istemiş ama koşullardan dolayı bu istemini hayata geçirememiştin. Ama sendeki arayışın, en kısa zamanda seni de saflara sürükleyeceğinin bilincindeydik bizler. Vedalaşmış ama bir daha görüşmemek üzere değil. Başka bir alanda, başka bir ortamda buluşmak üzere.
Sonra haberini Nevşehir zindanında aldık. Esir düşmüştün. Kürdün ihanetçi yanı bulunduğun alanda da nüks etmiş ve bir ihbarcının kirli oyunu sonucu tutuklanmıştın. İhanet, kendisini "yaşatmak" için seni yakalatmıştı. Belki esir düşmüştün ama ihanete ve işbirlikçiliğe kinin de bir o kadar bilenmişti. Hesaplaşmaya, hem de bütün bir tarihle hesaplaşmaya and içmiştin. Zindan sürecinde politik bilincini derinleştirme çaban bunun bir göstergesi. Toplumu, sorunları daha derinden kavrama ve cevap olma istemin, 30 Ocak '94 tarihli bir mektubunda şöyle yansıyor; "Bence açıklık, çok önemli bir konu. Partimizi bu güne getiren, iç sorunların çözümünde bir ilkeye dönüşen açıklık olayıdır diyorum. UKM öncesi süreci hatırlıyorum da halkımızın o günkü durumuna ancak bugün anlam verebiliyorum. Bireyden aileye, aileden tüm topluma insanlarımızın tüm hücrelerini saran riyakarlık ve ihanet çemberi öylesine ucube ve cüce kişilikler yaratmıştı ki, insanlar kardeşlerine bile selam vermeye korkuyor, kendini güvenceye almanın yolunu ise toplumdan izole olmaktan görüyordu.
Günümüz insanı ise, ülkemize toplumsallaşma mücadelesi veriyor. Evet yodaş, toplumsallaşma, bir diğer anlamıyla bireyin kendisinin gelişme, ilerleme ve güzelleşme koşullarını toplumun içinde görmesi olayının, günümüzde bu kadar benimsenmesini ve toplumsallaşmanın, siyasallaşmanın bir basamağı olarak kabullenilmesini, ben, partimizin aleniyet-açıklık ilkesine bağlıyorum."
Evet yoldaş, belli ki duyguların da bilenmişti. Daha da derinleşmiştin. Zindanın duvarları hapsedememişti seni. Arayışına nokta koyacak kadar sana hükmedememişti. Aksine, düşüncenin derinliklerine, ülkemizin en uzak yerlerindeki dağ doruklarına ve bir gerillanın yürürken ufuk çizgisine takılan bakışlarına ulaştırmayı bilmiştin kendini. Bedenini hapsetmişti düşman, ama ruhundaki özgürlük arayışına dokunamamıştı. Zindanı, bedenindeki ruhu bile hapsetmek istercesine insanın üzerine yığılırcasına çökmek isteyen kas katı duvarların o kasvetli-soğuk duruşunu gözlerindeki ufka kenetlenmiş ışıltıyla delmeyi, param parça etmeyi bildin. Yılmamıştın, seni bedenen alı koyan ihanetin en rezil oyunları amacına ulaşmamış ve bulunduğun ortamı, zindan bile olsa bir direniş sahasına çevirmeyi başarmıştın. Bunu, yine 30 Haziran '96 tarihli mektubunda şöyle ifade etmiştin. "Zindandaki tartışma konuları da zindana göre oluyor. Başı karlı dağların barut kokan havaları değil, istikrarsız deniz iklimleri sarıyor havayı. Bunda bile güzelliği yakalamak gerekiyor. Büyük davaların insanları, en çirkin ortamlarda bile güzellikleri bulup açığa çıkarırlar inancındayım..." Evet heval, "zindandaki güzellikleri bulup ortaya çıkarmak," tam da dile getirdiğin gibi, ancak "büyük davaların insanlarına" mahsus birşey. Senin de bütün arayışın, bütün tutkun işte buydu. Yüreğinde, düşüncende büyüyordun. An an, gün gün koşuyordun bu büyüme maratonunu. Ama sonunun hiç olmadığını da biliyordun. İşte bu nedenle, kendini büyümenin, yücelmenin sonsuzluğuna yatırmıştın. Gönderdiğin mektubunun sol üst köşesine düştüğün "30 Haziran '96" tarihi de bunun bir göstergesi miydi yoksa? Buna sıradan bir tesadüf gibi mi bakmak gerekir, yoksa tarihsel büyüklüklerin zamanın sonsuzluğu içerisinde belirli bir an'da buluşması olarak mı değerlendirmek gerekir? Bence ikincisi daha doğru.
O gün Tanrıçamız Zilan yoldaş büyük özgürlük eylemine yürürken, sen de belki de aynı saatlerde bu satırları kaleme alıyordun. Ne Zilan'ın Sen'den, ne de Sen'in Zilan'dan haberin vardı. Belki de hiç tanımamıştın O'nu, O da seni. Peki ya duygular, ya ruhtaki büyük arayış! İşte seni ve Zilan hevali aynılaştıran da buydu. O eyleme giderken senden bir parçayı, sen de bu satırları kağıda dökerken O'ndan bir parçayı taşıyordunuz. Sizi, zamanın bitimsizliğinde buluşturan da bu oldu yoldaşım. İşte bu yüzden, "tesadüf" demiyorum, "büyük davaların insanları"nın yüreklerindeki ortak duyguların, bir an'daki dışa vurumu olarak değerlendiriyorum.
Zindandaki büyük derinleşme çaban ve yoğunlaşma düzeyin, Bermal ve Rewşen yoldaşları anlatan bir makalende şöyle yansıyor: "Egemenler tüm zenginliklerimizi elimizden alırken; sanki bir lütuf dağıtır gibi, tüm kir ve paslarını yaşamımıza saldılar. Ve biz Kürtler'e ancak Türk, Arap ve Fars egemenlerinin, biz yoksullara, ancak dünyada zengin olanların ve biz kadınlara da ancak erkeklerin yaşam hakkı olduğunu söylediler. Hatta yaşam yaratma yeteneğinin de sadece onlara ait olduğuna inandırdılar. Yıllarca yoksul Kürtler ve yoksul Kürtler'in kadınları olarak beynimiz alıklaştırıldı, yaşamdan uzaklaştırıldık. Yaşam hakkımızın olmadığına öylesine inandırıldık ki; bu, artık egemenlerin düşüncesi olmaktan çıktı, bizlere mal oldu. Kendimize yabancılaştığımız oranda, yaşam yaratma hakkını onlara; yaşamın nesnesi, sıradan pasif uygulayıcısı olmayı da kendimize yakıştırdık. Önyargılarımız derinleşti, zihnimiz paslandı ve kendimizi sineye çektik." Evet heval, bir kadın olarak, ezilen bir halkın bir bireyi olarak ve egemenlerin baskısı altında nefessiz kalmış yoksul-emekçi bir Kürt olarak kendini en derinden sorguladığın, çözümlediğin ve kapsamlı sonuçlara vardığın ortaya çıkıyor.
Ama sen kendini "sineye" çekmedin heval!
Süreci daha da yoğunlaşarak takip ettin. Düşmanı izledin, an an sonuçlar çıkarttın. Her çıkarttığın sonuç doğrultusunda kendini yeniden yarattın. Yeniden ürettin ve derinleştirdin. Hücrelerine dek örgütledin ve döneme cevap olacak tarz ve tempoya sarıldın. Dedim ya tüm makalelerini, mektuplarını, bulabildiğim tüm yazılarını okudum. Hepsinde şuna vurgu yapıyordun: Yaşamı yaratmak! Her satırın, her kelimenin, her paragrafın içerisinde bu vardı. Yaşamı yaratma istemi ve bunu kendinde gerçekleştirme azmi, tutkusu, tüm yazılarına sinmişti. Bu tutku, tüm düşüncene, beyninin her odacağına kazınmıştı. En önemlisi de, bunu kendinde gerçekleştirme tutkundu. Bu tutkunun derinliğini, Mart '97 tarihli "kadın ve yaşam" makalende şöyle ifade ediyorsun: "İnsan doğa karşısında en zayıf varlık olduğu kadar, yaşamı yaratabilen ve kendindeki yaratma gücünün bilincine ulaşmış tek canlıdır. Yaşamı yaratmak, insana mahsustur... Kadın, kendini yaşamda var edebildiği oranda özgürleşmeyi sağlayabilir. Yaşamda var olmanın birinci yolu; geleneksel cins psikolojisini aşmak iken, ikincisi ve temel yöntemi de; kendini atomlarına kadar örgütlemektir." Sen de öyle yaptın ve insanın tanrısının yine kendisi olduğunu, yani "yaratmanın insana mahsus" olduğunu kanıtlama mücadelesinde adımlarını daha derinden atmaya başladın. Özcesi yoldaşım, tanrıçalar katına yükselmeyi kafana koymuştun bir kere. Yaratma, her defasında yine yaratma peşinde koşuyordun.
Yaratmak, emek demekti.
Emek ise, fark etmek, tanımak ve çözümlemekti.
Görüyordun, tanımlıyordun ve çözümlüyordun.
Bunlar bilince dönüşüyordu sende.
Ve yine bir Newroz'da daha bulmuştun kendini. Newroz, yine yüreğine, beynine dolmuştu. Newroz'la dolup taşan yüreğinle bakıyordun yaşama. Yoldaşlarına, gerillaya, direnen halkımıza ve en önemlisi de düşmana, haine, işbirlikçiye o yüreğinle bakıyordun. Her birini bir yere oturtuyordun yüreğinde ve bilincinde. Newroz geleneğimizin çağdaş temsiline öncülük eden Mazlum DOĞAN yoldaşın annesinin gazetede çıkan şu sözlerini gördün. Şöyle diyordu Mazlum yoldaşın annesi: "Cuma günüydü, gittik gördük. Mazlum perişandı. İki kişi Mazlum'un koluna girmişti. Hemen getirdikleri gibi, götürdüler. Bırakmadılar, babası; 'nereye götürüyorsunuz?' dedi. Dedim, 'dövmüşler hal kalmamış.' Çıktık, Elazığ'a gittik, bir hafta kaldık. Bir daha perşembeden geldik. Sonra dediler, 'MAZLUM, KENDİNİ YAKMIŞ!" Birlikte yandınız belki, Mazlum içindeydi artık. '82 koşullarını, Amed'i düşündün. Bir de şimdiki zindana baktın. Düşman aynıydı. Mazlum yoldaşın kendini yakmasına sebep olan vahşet, hızından hiçbir şey eksiltmemişti. Daha bir çılgınlaşmıştı. Sadece insanlarımızı da değil, dağlarımızı, köylerimizi, ormanlarımızı dahi yakacak denli barbarlaşmıştı. Ne pahasına olursa olsun, kendisine baş kaldıranlara, hepimize diz çöktürmek istiyordu. Ruhumuzu, yüreğimizi teslim almak istiyordu.
Sonra Şemdin unsurunu gördün. Ruhunu bir çırpıda düşmanın ayakları altına, çirkefce sermekten çekinmeyen aşağılık gerçeğini okudun gazetelerden. Düşman, tüm halkımıza "Şemdinleşme"yi dayatıyordu. Bunu da gördün. Ve kavradın. Bir bilinç patlamasıydı, sende gerçekleşmeye yüz tutan.
Ardından bu bilinci, duygularına akıttın. İhanete öfkeni bir de yürek diliyle seslendirmek istedin. Ve Newroz günü, Mazlum DOĞAN yoldaşın büyükçe bir resminin yanına yazılan gazetedeki bu şiiri okudun içinden;

"Toprağım kadar
Seslerim, umutlarım,
Aşklarım kadar
Büyük olamaz ihanetler
Onlar bir serçe kuşun
Kanatları bile olamazlar
Madem yazabiliyorum
Daha güzel şeyleri yazmalıyım
Yağmur damlacıklarını,
Çocuk seslerini,
Uçan kuşun kanatlarının çırpınışını yazmalıyım.
Ülkemin tutsaklarının yaralı
Yüreklerini
Vurulan bir gencin o anda
Duyduğu şeyleri
Bir ölümün son sözlerini çizmeliyim kağıtlara
Yıldızlara
Bir yıldızın sessiz kayışını
Ve iz bırakışını toprakta
Akrep kadar
Çiyan kadar
Bilinen kötü şeyler kadar
Zulmü de yazmalıyım
İhaneti de..."

Bu sefer sen yazmak istiyordun. Çocuk seslerini, uçan kuşları, göklerimizdeki yıldızları. Vurulan bir savaşçının ağzında yarım kalan sloganları, bu sefer sen tamamlamak istiyordun. Ve bir yıldız parlaklığında, inmek istiyordun akrebin, yılanın, çiyanın, ihanetin tepesine...
Sonra gazetede "En iyi Newroz ateşi insan bedeniyle yanan ateştir!" diyen Zekiye hevalin anması gözüne ilişti. Sen de dememiş miydin "göbeğimi Zekiye kesti" diye. Daldın bir an Amed surlarının tepesinde insandan bir kale gibi dikilen Zekiye'nin, tüm ülkemizi aydınlatan elindeki meşalenin ateşine. Ateş yine gözlerindeydi o an. İçinin ısındığını hissediyordun ve dalmak istiyordun bir an evvel, Newroz yalımlarının içerisine. Bütünleşmek bütün bir insanlıkla, yoğrulmak bütün bir tarihle ve ayağa kalkıp yürümek istiyordun, bütün ezilen kadınların binlerce yıllık özlemleriyle. Kendindeki tüm yenilgileri yok ederek, yeniden yaratmak ve haykırmak istiyordun bütün dünyaya, tıpkı Rahşan gibi.
Rahşanlaşmak'tı hayalin...
Ve şu satırları okudun Rahşan'a atfen yazılan; "Her Newroz'da Kadifekale surlarında bir ateş yanar ve ateşle aydınlanır her taraf. Sonra bu ateş, 21 Mart günü gökyüzüne çekilir. Bu, Rahşan'dır. Rahşan, Kadifekale'den bütün dünyaya bakar. İnsanlık yanıp tutuşur bu bakışlarda. Sonra, geceleyin bir dilan tutulur ateşin düştüğü yerde. Rahşan'ın sesi gelir. Gelir ve en güzel şarkısını söyler insanlığın. Ardından herkesin Newroz'unu kutlar: "İzmir'deki Kürtler'in uyanması için ve halkım için kendimi Newroz yaptım. Kürt halkının Newroz'unu canımla kutluyorum."
Bir can da sen olmak, bir uyanış-diriliş özgürleşme sembolü de sen olmak istiyordun. Kendindeki bütün insani gücü ayaklandırmak ve göklerle buluşmak istiyordun. Dünyayı Newroz'a boğmak, bir Newroz denizi yaratmak istiyordun. "Bu okyanusta bir damla da ben olsam" diye belki de geçiriyordun içinden. Newroz denizinde bir damla, Newroz ateşinde bir kıvılcım, Newroz haykırışlarında bir slogan olabilmek ve Newrozlaşabilmek. Yüce insanın, yüce hayalleriyle kendini buluşturmak, mekan gözetmeksizin.
Berivan ve Ronahi de ayrı bir mekandan, Avrupa'nın içlerinden ses vermişlerdi. Altında, el ele tutuşarak bedenlerini tutuşturdukları ağacı düşündün. O ağacın kökleri, Berivan ve Ronahi'nin kül olan bedenlerinden akan kanın sıcaklığıyla buluşmuştur dedin. Toprağına kök salan bir ağaç olmak zor muydu? Yeni filizlerin boy vermesine olanak tanıyan ve gölgesinde bütün bir insanlığı yaşatmak isteyen bir ağaç olabilmek. Köklerinden kopartılan halkını anımsadın. Onu kökleriyle buluşturma maratonunda benim de bir katkım olsun dedin.
Tıpki Mirza Mehmet gibi vatanıyla bütünleşmenin ve bir çağrı olabilmenin heyecanı geçti içinden. Yenilerin vatanından kopmaması için bir set, bir çığlık mı, yoksa kaynağa dönüşün bir komutanı mı? Hepsi sarıyordu içini.
İhaneti kendinde kül eden Eserler'in yüreğindeki "toz"u düşündün birden. Bu, bir "toz" muydu, yoksa bir inanç tılsımı mı? Bir güç kaynağı mı? Sen buna "Önderlik Öğretisi" dedin. Bu "öğreti"de erittin kendini. Ruhunu, duygularını, tüm hücrelerini bu öğretiyle doldurdun. Taşarcasına içine aldın ve sen, sen oldun. Öğreti sen, sen de öğreti oldun.
Takvim yaprakları Newroz'a dönüyordu o gün. Ülkemizin her tarafında Mazlumca bir heyecan vardı. Bir heyecan da senin yüreğinde.
Yüreğindeki heyecan, gözlerine ilişen Ulusal Kurtuluş Cephesi Bildirisi'nin bir cümlesiyle, bilincinde bir kıvılcıma dönüştü. "Newroz; Kürt Halkı'nın 'yaşıyorum, yaşayacağım' iddasını görkemli bir özgürlük savaşıyla haykırdığı gündür. Şimdi halk olarak MAZLUMLAŞMA'nın zamanıdır!.." Bir çağrıydı bu. Mazlumlaşma'ya, Zilanlaşma'ya bir çağrı.
Mazlumlaşmak!
Zilanlaşmak!
Agitleşmek!
Özgürleşmek!
Güzelleşmek!
İnsanlaşmak!
Sonsuzlaşmak!
"Çağları aşıp, zamanın ötesine varmak!"
Ve orada öylesine yaşamak, bir çocuk doğallığında ve saflığında. Yaşamı, yeniden böyle yaratmak istiyordun. Yaşamın yalanlarını yakmak, onu bütün gerçekliğiyle yaşamak tutkusu sarmıştı içini. Ülkeyle, özgür bir yaşam sınırında buluşmak istiyordun. Yalan yaşamı, yine bir Newroz günü ülkesine seslenerek,
"Ey Newroz çiçeklerince çoğalan ülkem.
Filiz kıran fırtınalarıyla dağılan ülkem
Bir yalanı
Karanlıkta mum gibi
Karanlık yırtılsın diye YAKAN ülkem..." diyen şairin dizelerindeki gibi yakmak geçti içinden. Belki de bir şiir olmak istedin. İçinde, sevginin, güzelliğin, geleceğin çocuk düşlerinin olduğu bir şiir.
En güzel şiirleri de gerilla yazardı zaten. Namludan çıkan bir mermi sıcaklığındadır, gerillanın şiiri. Newroz'u kutlamak da bir şiir güzelliğinde, bir mermi sıcaklığında, bir ateş kızıllığında olmalıydı.
Gerilla Bildirisi de şöyle diyordu: "Biz gerilla olarak, halkımıza verdiğimiz sözlerin savunucusu ve takipçisiyiz!" Gerilla da Newroz'daydı o gün. Adımlarını Newrozca atıyor, yeni bir Newroz destanı yazıyordu.
Dağ dağ, ova ova...
Köy köy, şehir şehir...
Newroz'un direniş destanı örülüyordu. Belki de ölümüne bir direniş. Her direniş, özel savaşı daha bir kudurtuyor ve insanlıktan boşalmış olanca barbarlığıyla saldırıyordu, dağa, ovaya, köye, şehre. Antakya-Erzin'de esir düşen iki gerillaya!
Gazete o gün Antakya-Erzin kırsalında esir düşen iki gerillaya, rejimin uyguladığı eşi görülmemiş vahşeti de yazıyordu. Yüreğinin derinliklerinden kopup gelen büyük bir kin ve öfke seliyle, "Erzin kırsalında biri kadın, diğeri erkek sağ yakalanan gerillalar, meydana çağrılan halkın gözleri önünde önce kurşuna dizildi; sonra demir çubuklar ve kasaturalarla cesetler parçalandı. Parçalanan beyinler halkın gözleri önünde köpeklerin önüne atıldı..." biçiminde devam eden gazetedeki habere takıldı gözlerin. Yoldaşlarını, parçalanan bedenlerini düşündün. Kanlar içinde yere serpilmiş beyin parçacıkları gözlerinin önüne geldi. Yüreğinin tüm gücüyle haykırmak, o an dağlarla buluşmak, asırlık öfkenle ayağa kalkıp, bütün kinini kusmak istedin belki.
Susmuştun!
Yüreğindeki fırtınayı kendi içinde bırakmıştın. Öfkeni kusacağın zamanı yakalamak için, adımlarına yüklenmiştin. Hedefine şimdi daha da hızlı koşuyordun. Nefes nefese koşuyor, O AN'la bütünleşmeyi şimdi daha da şiddetli istiyordun. Bu şiddeti, "Beydülşebap-Uludere-Besta operasyonunda gerillalar bir Skorsky düşürdü..." haberi bile dindirememişti.
Öfken, an an büyüyordu.
Ruhundaki arayışın şiddeti an an artıyordu.
İyice yaklaştığını hissediyordun.
Artık "vardım sayılır" diyordun içinden.
O geceki Newroz Bildirisi'ni de kendin okumak, yüreğinin sesini orada dillendirmek istedin. Kutlama boyunca Mazlum'la, Zekiye'yle, Rahşan'la, Ronahi, Berivan ve Zilan'laydın. Hepsinden bir parçayı, kendi içine almış ve büyütmüştün.
O gece TV'lerdeki Newroz haberlerini bekliyordun sabırsızlıkla. Görmek, biraz daha güç almak için belki de. Düşmanla bir kez daha muharebeye tutuşmak istiyordun bu haberlerde. Ve işte Amed, Van, Siirt, ülkenin tüm sokakları, caddeleri, meydanları...
Çocuk ellerin havaya kalkmış zafer işareti yapan parmakları, dillerden dökülen "Bijî Newroz!", "Şehit namırın!", "Kürdistan faşizme mezar olacak!" sloganları ve tarihsel bir barbarlıkla çocukların, anaların üzerine olanca hışmıyla yürüyen panzerler, bir de çocuk mahsumiyetine alçakça inen faşizmin kara copları!.. Tüm Ülke ayaktaydı, bütün ülkemiz serihıldandaydı.
Duygular bilenmiş!
Öfkeler şaha kalkmış!
Ve hepsi, bütün bir ülke yüreğinde ve beynindeydi şimdi. Bedenine sığmaz bir yürek ve fırtınalarda bir ruh!
Yüzbinlerin gürleştirdiği diriliş ateşini yüreğinde bir yangın yerine çeviren ruh! Şehitlere selama durmuş yüce bir ruh!
Yüreğindeki o dinmeyen fırtına, o gece kağıda döktüğün şu sözlerle taşmıştı dışarı: "Tüm Ülke, tüm Anadolu, Ortadoğu. Dünya, dünya Newroz'a aktı bugün. Çocuk bedeni yaraladı coplar, ama bedenlerinde kızıl güller açıyordu. Van'dan, Diyarbakır'dan, Siirt'ten, Çukurova'dan, İstanbul'dan, dört bir yandan Newroz çiçekleri uçup geldi. 'Newroz yaptım kendimi' diyordu, bir KADIN!.."
Zaman ise akıp gidiyordu. Geceyi gündüze kavuşturmak, karanlığı aydınlığa boğmak üzereydi.
Zamanla birlikteydin sen de.
Beraber yürüyordunuz aydınlığa ve yakalamak için o AN'ı.
Ve saatler 05:18'i gösterdiğinde, tarihin en görkemli buluşması gerçekleşiyordu. Asırlardır beklediğin o AN'la buluşuyordun.
Ateş oluyordun!
Ve yaratıyordun yaşamı kendinde.
Tanrılar katındaydın şimdi. Yaratma gücünün sırrına kavuşmuş ve gerçekleştirmiştin kendini.
"Bu Newroz'da ayağa kalkan binlerce çocuk yüreğinin masumiyetiyle buluşmak" ve "Küllenen Kürt ateşinin kıvılcımlarıdır" dediğin KADINLAR'ın tarihsel yürüyüşünü hızlandırmak için haykırıyordun:
"İhanete geçit vermeyeceğiz, çocuklarımızı coplatmayacağız!.."
Evet yoldaş;
İhanet, ateşten bir dağ olup dikilen bedene çarpıp param parça oldu.
"Çocuk bedenlere" inen her copun yerinde, geleceğimizi güzelleştiren "kızıl güller" açtı. Açmaya da devam ediyor. Ülkemiz, şimdi bir gül bahçesi ve dal dal yeşeriyor, her geçen gün filize duruyor yeni güllerimiz. Yayılıyor tüm Ortadoğu'ya ve oradan dünyamızın en eski köşelerine. Dediğin gibi artık bütün bir dünya Newroz akıyor, yeni yaşama duruyor. Kadınıyla, çocuğuyla, yaşlısıyla, genciyle artık yeni bir dünya yaratılıyor.
Ve sen köprü oldun, bütün bir insanlığın, üzerinden geçmesi ve özgürlükle buluşması için. Yiğit bir Kürt kızı olarak, bütün insanlığa aitsin şimdi. Onlar kendilerini sende, seni de kendilerinde görüyorlar artık.
"...Beynimi, yüreğimi ve bedenimi 8 Mart'tan, 21 Mart'a ulaşan ateşten bir köprü yapmak istiyorum. Çağdaş Kawa Mazlum Doğan'ın ve diğer tüm şehitlerimizin iyi bir öğrencisi olmak için Zekiye gibi yanmak, Rahşan gibi Newroz'laşmak istiyorum. Diğer Newrozlaşan Berivan, Ronahi, Mirza Mehmet ve Eser yoldaşların izinde kararlıca yürümek istiyorum" demiştin.
Büyük gerçekleşmenin kararlılığı ve irade gücü de büyük oluyor yoldaşım. Bunun en güzel örneğini ise, kendini gerçekleştirdiğin an'ın üzerinden geçen 88 gün boyunca gösterdiğin büyük irade gücüdür. Mart'ın 21'inden Haziran'ın 17'sine uzanan büyük yaşam yürüyüşün, bizlere nasıl direnileceğini en görkemli bir biçimde öğretti. Önderliğe gönderdiğin bir mesajında "en son hücreme kadar direneceğim" demişsin.
Bunu başardın Heval! Hücre hücre direndin.
88 gün boyunca dosta-düşmana, bunun sanatını sergiledin.
Direnişi, bir sanatçı ruhuyla an an ördün.
Ve yine bir Haziran gününde Zafer Tanrıçamız Zilan yoldaşla buluştun.
Zilan'la başlayan "Yaşamda Özgürlük, Savaşta Zafer" sürecine bir halka da sen oldun.
Zilan Zafer Tanrıçamız,
Sen de Özgürlük Tanrıçamız oldun.
O, Sen'den bir parçayı, Sen de O'ndan bir parçayı taşıyordun. Şimdi bütünleştiniz yoldaşım. Sen ve Zilan, "Yaşamda Özgürlük, Savaşta Zafer" tanrıçalarımız oldunuz.
Yaşamı kendinizde yeniden yaratarak, bir insanın nasıl tanrılaşabileceğini hepimize, bütün insanlığa gösterdiniz.
Evet Sema heval;
Sen de dememiş miydin, "hergün, her an devrim ateşinde yürüyerek yanmayı, bunun sırrını kavramayı çok istedim. Gördüm ki bu, kendini aşan insan eylemidir" diye.
Sen kendini aştın Sema yoldaş!
Mazlumlar'ın, Zekiyeler'in, Rahşanlar'ın
Ronahi ve Berivanlar'ın
Mirza Mehmetler'in
Eserler'in
Ve Zilanlar'ın yolunda yürüme gücünü ve kararlılığını gösterdin.
Yoldaşların olarak bundan gurur duyuyor ve güç alıyoruz. Bizler de and içiyoruz ki Sema heval, seni her an'ımızda yaşatacak ve bir yaşam gerekçemiz yapacağız. Yıllar önce dediğin gibi, anılarını canlı yaşayarak, Onlar'a ters düşmeyerek yaşamımıza yön vereceğiz.
Kendimizi aşarak sana ulaşacağız!
Asla, ama asla unutmayacağız!
Hep yaşayacak ve yaşatacaksın!
"Güneşin doğduğu yerde bir daha buluşmak üzere" Sema heval!...
 

Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006. Tüm hakları saklıdır