SEMA YÜCE
ANISINA
ARARAT'IN SEMALARINDA YÜCE BİR ATEŞİN SEVDASI
Tarih: Ne Nemrut'un, ne Hz. İbrahim'in ve ne de
Neron'un Roma'yı yakıp küle çeviren ateşi ve
devridir.
Tarih; onlardan çok sonradır.
Tarihin adı; ateş ile insan bedeninin buluştuğu
an'dır. İnsanın ateşle halaya tutuştuğu an. Üç
kıvılcımla. Beton duvarlar arasında çakan üç
şimşek kıvılcımı. Ve bir uçtan bir uca isyana
duran ülkenin yüreğinde. Dört bir yana savrulan,
ateş toplarından isyan türküsü.
Ateş; isyana durmuş çocukların ellerinde vuruşan
yürekleridir artık; sokak başlarında panzerlere
ve karanlıklar dünyasını aydınlatmak için
fırlattıkları. İsyana çağrıdır ateş; kadınların
zılgıtlarıyla, Amed'de, Cizre'de, Nusaybin'de...
Ve Yetmişlik dedeleri gençleştiren yaşam
kıvılcımıdır ateş. Adı Newroz olan.
Karanlık hücrelerde dört yemindir; dört özge
candan. Dört ateş topu. Dört hawar; yeni yaşamın
adıdır Medyalılar'a. Dörtler'den miras kalan;
ateşin adı.
Tarihten bir tarihtir an'ın adı:
Ve Kızıl Adar'da bir sevdadır.
Medya'lı bir dilberin yüreğini yakıp tutuşturan
bir sevda. Dicle'nin kıyısında, tarihe uzanan
surlarda halaya tutuşan volkan yüklü bir sevda;
için için kaynamakta. Siyah saçlarla kızıl
alevlerin dansı; yeni yaşamın adıdır artık
Medyalı genç kızların. Ateş topundan bir yaşam.
Tarihten tarihe savrulan sevda yüklü bir ateş
topu.
Ateşin yıldönümüdür an'ın adı.
Beton katmerleri arasında filizlenen güllerin
adıdır artık. Yüreğinde hasret tutuşan Medya'lı
ve Medya'dan çok uzaklarda, fidan dalında üç
gülün. Ateş topunun yüreklerine düşmesi;
hasretlerin bitimidir onlar için. Onlar için;
yarım kalan sevdaların doruğudur artık.
Ve sen SEMA,
Nice zaman sonra; Ararat'ın bin yıllardan bu
yana suskun volkanından kopan bir ateş topu
oldun; tarihten tarihe savrulan. 21 Mart'tan
Haziran'a uzanan. Sabırdan, bağlılıktan,
inançtan, inattan bir yaşam köprüsü:
Amed'den tarihin derinliklere uzanan surlar
kadar uzun, ince, yaşam dolu bir sabır. Bir
çınarın, kökleriyle toprağa derinden bağlılından
daha derin bağlarla ördün köprüyü.
Ne Lud Kavmi'nin tufanı durur karşısında, ne
İsrafil'in "sür üfürüğü." Ne de bilim çağının
korkunç teknolojisi, silahları... Öylesine
yürekten, emekten, inançtan ve... Ve ateşten bir
köprü işte...
Ve isyandan bir yaşam köprüsü.
Mazlum'dan Zilan'a uzanan bir direniş abidesi.
Temel taşları Haki'den Mazlum'a, Agit'ten
Zilan'a ve Zilan'dan Fikri'ye ulaşan şehitlerden
ördün direniş köprüsünü.
Harcı; inançtır, isyandır, ölüme karşı yaşam
inadındır, nakış nakış, yürek yürek ördüğün
direniş köprüsünün.
FİKRİ'n; ateşle insanın halayına katılmak,
sevdasına sevda olmaktı.
Ve gün geldi! Geçilmez denilen bir boğazda,
tarihten gelen haşmetinle tüm bendleri yıkıp;
Ararat'ın SEMA'larında YÜCE sevdalara
kavuştun...
Arat'ın ateş yüzlü, asi yürekli güzel kızı; seni
kelimelerle anlatmak o kadar zor ki; seni
anlatmak: Ancak komuta erin olmakla,
Fikrileşmek'le mümkündür.
Biliyor musun?..
Ararat'a gelin olmadan önce en son resmini
gördük; beyaz gelinlik içinde. Yüzünde ağlamaklı
bir gülüş vardı, ateş rengindeki gül yüzünde.
Kimbilir; Ararat'a kavuşacağın için
gülüyorsundur! Ya da komuta erin Fikri'yi yalnız
bırakmayışının sevinci olmalı mutlaka!
Ya ağlamaklı halin? Yoldaşlarını Sema'sız
bırakmandır mutlaka. Onlarsız Ararat'tan seyrana
durmak. Bir baştan bir başa tüm güzel Ülkemiz'i,
Ararat'ın en YÜCE'liklerinde.
Ama üzülme; onların da sözü var sana:
Bir gün mutlaka, ama mutlaka gelecekler
ziyaretine. Ya senin gibi bir ateş topu olarak
tüm bendleri yıkıp, ya da ihtişamlı tören ve
düğünlerle ziyaretine gelecekler. Ve işte o gün;
geride kalan acı-tatlı anılarla hep birlikte
yürüyeceğiz enginliklere. Omuz omuza, yürek
yüreğe ve nefes nefese tırmanacağız
enginliklere. Kadınlar, erkekler, genç kızlar ve
delikanlılar. Ülkenin al yazmalı gelinleri ve
ihtiyar delikanlıları. Vurulanlar omuzlarda. Ve
çocuklar emekleyerek. Yürüyeceğiz enginliklere.
Ve GÜNEŞ'e selam duracağız o gün. Ardından
seyrana dalacağız ülkemizin güzelliklerini;
Ararat'ın YÜCE SEMA'larından.
Haberin olsun SEMA:
Ararat'a gelin gittiğin gün; Ararat'ın yıllarca
hasretinden uğulduyan homurtusu dinmiş.
Enginliklerinden gözyaşı olarak akan çağlayan
sular, sevinç gözyaşlarına dönüşmüş. Melodili
çağlayışına kuşlar SEMA'larında halaya
tutuşmuşlar; Senin için. Solgun güller baharla
birlikte yeniden yeşermeye, canlanmaya başlamış.
Bülbül artık inlemez olmuş ve al kanlarla kına
yakmış yüreğine; gül tekrar yeşerdi diye.
YÜCE Ararat; berbularına, bir de xelat vermiş.
Bereketli Ararat... Seni ona kavuşturdukları
için. Güzel mi güzel bir xelat: Ateş topundan
bir çocuk. Berbuların; onu alıp kaldırmışlar;
SEMA'ya doğru. Ve GÜNEŞ'e kutsamışlar, adını
SEMA koymuşlar. SEMA... Yani sen.
Senin anlayacağın; yürekler SEMA'sız kalmayacak;
bereketli Ararat var oldukça, tüm haşmetiyle dim-dik
ayakta kalıncaya dek...
ZİLAN'IN
DİLİNDE BİR SÖZ OLDUM...
Sema Yoldaş'ın Anısına
Sema yoldaş, 1971 yılında Ağrı'nın Tutak/ Aşağı
Kargalık köyünde dünyaya gelir.
İlkokulu kendi köyüde, ortaokulu Tutak'ta,
Liseyi Ağrı'da büyük bir başarıyla tamamlar.
Üniversiteyi de Ankara'da okur. İlkokuldan
üniversiteyi bitirinceye üstün bir başarı
temposu göstermiştir.
Sema yoldaş, Kürdistan'nın şeyhlik kurumunun
hakim olduğu geniş bir ailendendir. Ailede
yurtseverlik deden kalma kuşaktan kuşağa
geçmiştir. Köy ve akraba çevresin den bir çok
kişinin Partiye katılmış olması Partiye ve
Kürdistan sorununa karşı Sema yoldaşı duyarlı
kılmış ve ilgisini çekmiştir.
1991 yılında Ankara'da üniversiteyi okumaya
başladığı sırada fiili olarak parti ile tanışır.
Kısa sürede Partiye katılmaya karar verir. Sema
yoldaşı o dönemki yurtsever gençlik içerisinde
böylesi bir seçime gider iken oldukça bilinçli
ve mantıklı hareket etmiştir. Ülkede yaşanan
savaş koşulları bunu gerekli kılmıştır. Bundan
ötürü, hiçbir dış faktör kendisini etkileyemez.
Yani anlaşılan Sema yoldaş, yönünü kabeye,
Kürdistan'a vermiş. Özgürlüğün, özgürce
solunduğu dağlara yönelir. Bunu 1991 yılında
Mardin'de partiye katılarak gerçekleştirir.
Sema yoldaş devrimci olmadan önce, hem aile
içinde, hem de tanındığı çevrede büyük bir saygı
ve değer görür. Çünkü edinmiş olduğu terbiye
ölçüleri herkesi etkiler, O'nu saygın bir insan
durumuna getirir. Kürdistan ve PKK O'nu bir
hayli etkilediği gibi, O'nu etkileyen diğer
önemli bir husus ise, Kürt kadının Kürdistan
dağlarında savaşması olur. O, buna özlem duyar
ve gerçekçi bulur.
Sema yoldaş, artık gerillayla birliktedir.
Bir-iki ay Mardin eyaletinde kaldıktan sonra,
eğitim görmek için Önderlik sahasına gelir.
Önderlikle tanışır. Burada bütün insani ve
sosyal yeteneğini seferber ederek, önderliği,
süreci ve dönemin ihtiyaçları üzerinde
yoğunlaşır, herşeyi anlamaya ve kavramaya
çalışır. Sema yoldaş zeki ve çalışkan biri.
Hemen hemen her konuda olduğu gibi, Önderliğin
kadına verdiği özgün yaklaşımını kişiliğine
indirgeyerek bilince çıkarmaya çalışır. Daha
doğrusu Kürt kadını kimdir, kadın nedir, kadının
rolü nedir, kadın Kürdistan devriminde nasıl bir
rol oynayabilir vb. tüm konular üzerinde özel
olarak durur ve kendini yetkinleştirmeye
çalışır.
Sema yoldaş Önderlik sahasındayken okulun en
gözde öğrencilerinden biridir. Yani eğitime
katılımı, sosyal yaşamdaki olgun ve mütavazi
kişiliği Önderliğin dikkatini çeker. Çünkü Parti
Önderliği'nin; "Kendini örgütleyen insan en iyi
militandır..." belirlemesi Sema yoldaş için
yaşamın en belirgin ilkesi olur. İlkeli yaşamak,
ölçülü davranmak, yaşamın bir gereği olur O'nun
için. O'nun "Yüce" soyadından da görüldüğü gibi,
gözü ve amacı zirvelerdedir. O, kendisi ilkokula
başladığı günden günümüze kadar, "Bir insan
herhangi bir olaya girecekse, en önde olmalı, en
iyisini yapmalı ve en onurlusunu
gerçekleştirmelidir" der gibi bir yaşam
felsefesine sahip. Yani O'nun amaç ve
düşüncelerinde başarmamak, önde olmamak ve
yetkinleşmemek kesinlikle yoktur. "Yok" denilen
olgu, O'nun yaşam felsefesinde de yoktur.
Sözün kendi içindeki gerçekliğine bakılırsa,
O'nun için onursal bir büyüklük vardır. Çünkü, O
Parti Önderliği'ne "Başaracağım!" diye söz
vermiştir. İşte bu sözün yaşama yakışır bir bir
sorumluluğunu yerine getirmek, Sema yoldaş için
ne ise, kendisine olan güveni de odur.
Sema yoldaş, Önderlik sahasında eğitimini büyük
bir kararlılık içerisinde tamamlar. Tepeden
tırnağa kadar kendini yenileyerek, sözünü bir
kez daha yeniler. Ve ayrıca her yönüyle kendini
yenilenmiş, yoğunlaşmış ve her türlü görevi
almaya hazır hale getirmiştir. Yani görev almaya
hazırdır, 1992 Mayıs-Haziran aylarında bir grup
arkadaşla, Serhat Eyaletine gider. Burada da
kısa bir süre faaliyetlerde yerini alır. Resmi
olarak Partiden ilk kez görev almış oluyor.
Görevde başarılıdır. Halka yaklaşımı olumlu ve
geliştiricidir. Diğer önemli bir şey ise ikna
yeteneği oldukça güçlüdür. Örgütlü yanı ön plana
çıkmıştır. Yönetim tarzında büyük bir gelişme
var. Burada da kısa bir süre kaldıktan sonra,
örgüt kararıyla kitle faaliyetlerini sürdürmek
için, Ağrı şehir merkezine gider. İki-üç ay
çalıştıktan sonra, görev başındayken, bir ihbar
sonucu şehir merkezinde yakalanır. Üzerinde
silah yoktur, bu durum onu çok üzer.
Düşman Sema yoldaş'ı kısa sürede çözmeye
çalışır. Ama düşmanın uğraşıları boşunadır.
Çünkü Sema yoldaş Parti'nin terbiye ve direnme
ölçülerini almış, bunun APO'cu ruhuyla
bütünleşmiştir. İşte bundan ötürü üzerinde
yakalanan bazı notları dışında, hiçbir şey kabul
etmez. Yani "Ser verip sır vermeyen" ilkesinden
hareketle, direnmeyi esas alır. Düşman var
gücüyle yüklenir her türlü işkenceyi
uygulamasına karşın çözülmez, çözemezler. Eğer
üzeride belgeli notlar yakalanmasaydı, Sema
yoldaştan tek bir söz almaları mümkün
olmayacaktır. Nitekim tek bir söz de vermez
düşmana.
Uzun bir sorgulamadan sonra savcılığa çıkarılır,
tutuklanıp cezaevine gönderilir. Hiçbir şey Sema
yoldaşın umrunda değildir. Çünkü düşman O'nu
çözememiştir. O da bunun gururu içindedir.
Düşman karşısında direnmenin ne olduğu neyi
ifade ettiğini yaşayanlar bilir ancak. Çünkü bir
kelime veya bir söz temelinde de olsa, düşmana
bilgi vermemek insan gururunun yücelmesine neden
olur. Evet, Sema yoldaş da bu yüceliğin ismi
olur.
Sema yoldaş cezaevindedir . Yani barbar düşmanın
elinde tutsaktır. İçerideki arkadaşlar O'nu
büyük bir içtenlikle karşılarlar. Erzurum
cezaevi karışık bir cezaevi. 1980'de Amed
cezaevi devlet için neyi ifade etmişse, son
dönemin Erzurum cezaevisi de aynı şeyi ifade
ettiğini söyleyebiliriz. Sema yoldaş cezaevine
girer girmez içerideki Parti yapısına tabi
olarak, direnmeyi esas alır. Arkadaş sorguda
direndiği için, cezaevi idaresi-ki hepsi faşist
kadrolardır, O'na ilişkin kimi özel program ve
uygulamalar tezgahlasa da, Sema yoldaş hiçbir
oyuna gelmeyerek "Ben Partiliyim" diyerek tavır
takınır.
Mahkemede de Partiyi ve ulusal kurtuluş
mücadelemizin haklılığını savunarak, siyasi
savunma yapar. Bunun üzerine mahkeme Sema
yoldaşa 22 yıl ağır hapis cezası verir. Çünkü O,
dışarda da olsa, içerde de olsa özgürlüğe aşık
olmuştur bir kere. Bu bakımdan O, duygularında,
düşüncelerinde bir an olsun bile Önderliği,
Partiyi, gerillayı ve şehitleri hiç mi hiç
aklında çıkarmaz, onlarla beraber olur, onlarla
yaşar hep. Sema yoldaş günlük ve sosyal
yaşamında çok ölçülü ve programlıdır. Aynı
ölçüleri, aynı duyarlılığı birlikte kaldığı
arkadaş topluluğuna da benimsetir. Sema yoldaş,
hangi cezaevinde olursa olsun, orada Parti
yapılarımızın güç birliktenliğinin varolması
demektir. Yani yetenek ve birikimlerini
arkadaşların gelişmeleri için kullanır. Bu
konuda gönülü bir derya gibidir adeta...
Sema yoldaş DGM'de 22 yıl ağır hapis cezası alır
almaz devlet O'nu Nevşehir cezaevine nakleder.
Daha önceden de belirttiğimiz gibi Sema arkadaş
hangi cezaevine giderse gitsin veya nerede
bulunursa bulunsun, mevcut olan Parti
yönetimlerimizde yerini alır görev üstlenir.
O'nun bu konumunda hareketle, Nevşehir cezaevi
idaresi O'nu Çanakkale cezaevine sürgün eder. Bu
sürgünler Sema arkadaş için şaşırtıcı olmaz.
Çünkü devletin cezaevi politikası PKK
tutsaklarını psikolojik baskından tutalım, fiili
işkenceden, rehabilitasyon uygulamalarına kadar
insanı insanlığa karşı suçlu bir duruma getirmek
istediklerini bilir. İşte bunun için Sema
arkadaş Parti değerlerini korumak, Partiyi
ideolojik olarak temsil etmek, güçlü tutmak,
bunu daha derinleştirmek için kendisine verilen
hiçbir görevden kaçınmaz. Bu görevi canla-başla
yerine getirir. Yani hiçbir etkinlik veya hiçbir
eylem tarzından geri kalmaz. Ona göre, Partiyi
güçlendirebilmek dönemin ihtiyaçlarına karşılık
verebilecek her türlü eylem tarzı doğrudur,
gerçekleştirmek gerekir.
Sema yoldaş, bu son eylemi gerçekleştirmeden
önce, kendi kendisiyle büyük bir hesaplaşya
girer. Yani Önderliği düşünür, Partiyi,
mücadeleyi ve süreci düşünür. 21 Mart'ı Çağdaş
Kawa Mazlum Doğan'ı; Dörtler'i, 14 Temmuz Büyük
Ölüm Orucu Şehitlerini, Ali Erek'i, Cemal Arat'ı
ve Orhan Keskin'i düşünür; tabii bunun yanında
Zekiye'yi, Rahşan'ı, Ronahi ve Berivan'ı
düşünür. Herbirisi bir parça vatandır O'nun
için. Ama herşeyi ve tüm bir yaşamı düşünürken,
Agit'i ve bedenlerinde bombayı patlatan yüzlerce
gerillayı düşünür; herşeye karşın tarihin
derinliklerine dalar, Roza Lüksembur'u, Clara
Zetkin'i, Papaz Bruno'yu ve ateşin en güzel
insanı olan Premethus'u düşünür... Yıldızlarla
birlikte olur, gökyüzünde bulutların kanadına
tutunur; annesinin yanına gider, onunla olur;
küçük kardeşlerinin gözlerinde yağmur olur;
Ağrı'da bin yılların hasretini çeken kardelen
çiceği olur; Ağrı'nın bir kanadı, Cudi'nin bir
gözü, Munzur ve Peri nehrinin asi suyu olur; en
nihayetinde yine Mazlum ve Zilan'ı düşünür.
Zilan, sözcüğü beyninden geçerek dilden ifade
bulunca "Ax! Ben yanayım, ben atom parçaları
olayım, ben özgürlük ve inancın bilinci olayım;
ben saçlarında tel tel olmuş güneş ışınları
olayım Zilan'ın; ben, bütün bir ülkemin nefes
alış-verişi olan Başkan APO olayım ve ben Zilan,
Zilan'ın omuzlarıma bıraktığı bir çift göz
olayım..." derken günler öncesinde hazırlamış
olduğu kolonyayı zülüfleri hiç bozulmamış o
kutsal bedeninin üzerine döküp, ateşe verirken
tarih 21 Mart 1998'i gösteriyordu o gün. O,
ilahi yaşamın tüm ihtişamına kavuştuğu için
ateşle saçlarını tarıyor, kıvılcım parçalarıyla
gözlerine sürme çekerken; "Ben Zilan, ben Mazlum
olacağım..." diyordu mırıldanmaları arasında...
Mektubunun bir yerinde bütün şehitleri ve
Önderliği selamlarken, düşmana ilişkin de
"...Artık bu zulüm ve katliama son verin...
Sizin bu vahşet ve katliam politikanızı protesto
ediyorum... Siz bu halkı yenemeyeceksiniz... Bu
eylemimi sizin bu vahşet politikanızı protesto
etmek için gerçekleştiriyorum... Ve 21 Mart'lar
daha çok gürlenecek ve daha çok kutlanır
olacaktır Kürdistan'da..." diye yazar.
Sema yoldaş, bu soylu eylemde şehadete kavuşmaz.
Yaralı olarak hastaneye kaldırılır. Kendisi
üzgündür. Çünkü O'nun amacı ve isteği Zilan'ın
güneşi ile kendini yıkamaktı. Yaralı haliyle tam
üç ay milimi milimine, saati saatine, günü
günlere katarak yaşam mücadelesini verir. Güçlü
ve inançlıdır. Her nefes alış verişinde, "Zinê'den
miras kalma, Zilan'ın gerçekleştirdiği ve
yarattığı "Cennet Bahçe'sine gitmek
istiyorum..." diyordu annesine... Diğer önemli
bir vasiyeti ise "Eğer bir gün ölürsem beni ya
köyüme dedemin yanına, ya da şehit yoldaşlarımın
yanına gömün" olmuştu.
Sema yoldaş, 17 Haziran 1998'de gözlerini yaşama
kapatırken bile bir melek kadar güzeldi, bu
güzelliğinden hiçbirşey kaybetmemişti halen.
Biraz gecikmeli de olsa, isteği yerine gelmişti
Sema yoldaş'ın. Yani Zilan yoldaş'ına
kavuşmuştu. Hatta son nefesinde; "Zilan...!
Zilan...! Tut elimden..." dediğinde bütün bir
Kürdistan "Ax...! Sema" demişti o gün. Çünkü
Sema, yeni bir yaşam olmuştu...
KİRLİ SAVAŞA,
İHANETE KARŞI ATEŞİN ÇOCUKLARI BİR KEZ DAHA
NEWROZLAŞTILAR
Ateşe Sevdalı İki Yürek
Newroz... Ninova'da yanan isyan ateşi. Ve
karanlıklar dehlizinde direnişin meşalesi, üç
kiprit çöpü. Şahlanışın, başkaldırının simgesi.
Burçlardan dilanlarla sevdaya dönüştürülen bir
tutku. Ve metropollerde Kürdün özlemi, ülke
hasreti. Ve gün gelir; "yüreğe düşen ihaneti
söküp atan" ve "tuttuğunu koparıp" çıkaran şahin
pençesidir, Kürtler için ateş. Yani Newroz.
Ve mücadeleye bağlılığın andı, yemini. Mazlumca,
Zekiyece, Rahşanca, Ronahi ve Berinvanca. Ve gün
gelir Semaca, Fikrice...
'98 Newrozu'yla ayağa kalkan yüzbinlere selam
olur zindanlarda direniş ve isyan çığlığı. Yan
yana ve ard arda tutuşan iki yürek, iki sevda,
iki yemin, iki sevdaya yeminli yürek... Sema ve
Fikri.
21 Mart'ı 22 Mart'a bağlayan gece kendi
bedeniyle Newroz Ateşi'ni bir kez daha kutsayan
Sema YÜCE; Eyleminin amacını halkına,
yoldaşlarına ve tüm insanlığa bıraktığı bir
mektupla bildirir.
Mektubunda; "Bu temelde beynimi, yüreğimi ve
bedenimi 8 Mart'tan 21 Mart'a ulaşan ateşten bir
köprü yapmak istiyorum. Çağdaş Kawa Mazlum
DOĞAN'ın ve diğer tüm şehitlerimizin iyi bir
öğreticisi olabilmek için Zekiye gibi yanmak,
Rahşan gibi Newrozlaşmak istiyorum. Diğer
Newrozlaşan şehitlerimiz Berivan, Ronahi, Mirza
Mehmet ve Eser yoldaşların izinde kararlıca
yürümek istiyorum. Kadını; yaşam gücünün, zafer
gücünün olduğuna, kadının da yoldaş
olabileceğine inancımı soylu bir eylemde
taçlandırmak istememin nedeni, soyluluğu bilinen
tüm tanımlarından arındırarak; kendisi basit,
düşleri büyük insanın erdemi olduğunu haykırmak
isteyişimdir" diyerek, sahip olduğu direniş
mirasının, tarihsel derinliğini günyüzüne
çıkarıyor. İnanç, beyin ve yürekle bütünleşen
ateşin nasıl bir direniş silahına dönüştüğünü,
sahip olduğu direniş mirasından örneklerle ifade
etmektedir. Mazlum üç kıvılcımla, ihaneti,
teslimiyeti, başaşağı gidişi durdurmadır.
Dörtler "ateşi harlayın" şiarıyla bu geleneğin
takipçileri oldular. Ve ardından Zekiye
burçlarda dikilen kızıl bir meşale, metropol
karanlıklarını bedenleriyle aydınlatanlar;
Rahşan, Ronahi ve Berivan. Ve Mirza Mehmet...
Sema Yüce, bedenini harlandırırken, bunun esin
kaynağını şöyle ifade ediyor: "Özgür yaşam,
özgür kadın tutkum, bana bunu emrediyor." Tabii
ki, büyük amaçların, büyük ideallerin,
özlemlerin... eylemi de büyük olur. Tıpkı
Zilanca, Rewşence, Bermalce...
"Zafer tanrıçamız Zilan yoldaşın vasiyetine
bağlılığımla, O'nun görkemli eylemine sadece
özüyle değil, biçim itibariyle de cevap olmak
isterdim. Fakat zindan koşullarında mümkün
değil" belirlemesinde, Zilan'ın "Keşke canımdan
başka verebilecek bir şeyim olsaydı" arayışını
dile getiriyor. Daha büyük, daha yüce bir
eylemle. Yani Zilanca.
Ülkesinin sokaklarında bin yılların öfkesini
zılgıtlarla haykıran anaların; Amed'de, Van'da
ölümüne panzerlerin üzerine yürüyen serhildan
çocuklarının coşkusuna cevap olmaktır aynı
zamanda, Sema'nın ateşle dansı. Yani joplanan,
kurşuna dizilen, evi-barkı yakılan, sürgün
edilen, süngülenen kurşuna dizilen, saçlarından
sürüklenen... Kürt kadının bin yıllık öfkesi
olmaktır. Bunu kendisi şöyle ifade etmektedir:
"Bu Newroz'da ayağa kalkan binlerce çocuk
yüreğinin masumiyetiyle buluşmak, bu vasiyetin
takipçisi olmakla mümkündür.
Özgürlük tutkum çok büyük. Bu tutkuyu yaşam
gücüne dönüştürebilmek için tek varlığımı;
kendimi, Partime adıyorum."
Kadının uyanışıdır da aynı zamanda Kürdün
uyanışı. Yüreğini bu mücadeleye adayan
kadınların şahsında diriliyor, Ülkesi. Bunu;
"Kadınlar küllenen Kürt ateşinin
kıvılcımlarıdır. Küllerinden yeniden doğmayı
başaran, bunun kıvılcımı olabilen her kadın
Özgür Ülkemin dokuyucusu olacaktır" diyerek,
kadın emeğinin kutsallığını, Kürdün
kurtuluşundaki önemini de dile getirmektedir.
Özgürlüğü uğruna binlercesi gibi canını feda
etmekten çekinmeyen halkına da seslenir Sema.
"Ülkemizin tarihini öğrenmek, bu tarihten doğru
dersler çıkarmak, bu temelde mücadele
gerçekliğini kavramak her Kürt bireyinin
görevidir. Tarihimize baktığımızda zayıf,
parçalı ve örgütsüz olanın direniş, bağımsız bir
yaşam; güçlü, örgütlü olanın ise ihanet oldğunu
görürüz. Bunun nedeni Kürtlerin kendi içlerinde
birlik olmayışları, hep dışarıdan beklemeleri
vardır. Bu kara tarihi, bir tek parçalamayı,
tersine çevirmeyi başaran mücadele ve onun
yaratıcısı Öncü'dür" der. Ve Kürdün makus
tarihine dikkat çekerek, nice emeklerle gelinen
bu günlere sahip çıkılması gerektiğini ifade
eder. Halkının kahramanlığına, direnişçiliğine
olan güvenini ise şöyle ifade eder: "Yurtsever
Kürdistan halkı, bu Newroz'da gerçekleştirdiği
büyük ayağa kalkışıyla bunu ispatlamıştır. şik
alanlarda basımı önemlidir. Öncelikle süreçle
bağlı alanlar olmak üzere Önderliğin
kitaplarının Türkiye'de basımı bir sistem
halinde sürdürülmelidir. Yine Arapça, Soranca ve
Farsça çevirilerini aksatmadan, daha iyi
örgütleyerek, hatta her ay bir kitap hedefini
önümüze koyarak yapmamız, mevcut olanların
hepsini bu dillerde de okunur hale getirmemiz,
bu dönem açısından önemli bir çalışmadır.
Parti arşivimiz var. Araştırma-incelemeler
bakımından arşivin kullanılması, değerlendirmesi
mümkün ve gereklidienirken; "Önderliğin öğretisi
ve Zilan yoldaşın vasiyeti bizlere yürümemiz
gereken yolu göstermiştir. Bize düşen görev;
anlamak, kavramak ve uygulamaktır. Bunun yolu
günlük parti içi sınıf mücadelesini yürütmek,
kadın savaşçılar olarak bu mücadelenin öznesi
haline gelmektir. Bu savaşta temel silahımız
YAJK'tır" der. Tarihte ilk defa kendi emeğiyle
yaratılan, bir değer, bir varoluş kaynağı olan
"Özgürlük Silahı" kadın örgütlenmesine vurgu
yaparak, bunun geleceği özgürleştirecek tek
silah olduğunu belirtmektedir. Tarih boyunca
üretimden "koparılan"-ki, aslında koparıldığı
üretim değildir. Tarih boyunca hep üretmiştir.
Evde, tarlada fabrikada vd. alanlarda.
Koparıldığı şey, ürettiği emeğe sahip
olamamasıdır. Aslında kadın, özellikle ulusal,
sınıfsal hiçbir değere sahip olunamayan Kürt
kadını, tarihte ilk defa kendi emeğiyle
yarattığı bir şeye sahip oluyor. O da;
"Özgürlüğün Anahtarı" olacak olan ve kendi
savaşımıyla verdiği mücadelesidir. Yarattığı bu
emekle özgürleşiyor, daha da özgürleşecek Kürt
kadını. Bu özgürleşmeyi; "Kadın şehit
yoldaşlarımız bunun mümkün olduğunu soylu
emekleriyle ispatlamışlardır. Onlardan öğrenmeyi
bilelim, büyük tutkuların savaşçısı olalım.
Özgür kadın; özgür ülke ve özgür insanlık
olacaktır" diyerek; savaş emeğiyle, insanlık
için en değerli şey olanın kazanılacağını
belirtmektedir. O da tabii ki, Özgürlüktür...
Anadolu ve tüm ilerici dünya insanlığına da
seslenen Sema yoldaş; "Tarihin görkemli bir
aşamasına tanıklık ediyorsunuz. Adını bile
bilmediğiniz bir halk kendini küllerinden
yaratıyor. Bu görkemli yaratılış des
tanına sizler de katılmalısınız. Kendi
ülkelerinizde devletlerinizin bu kirli savaşa
kattığı desteği protesto etmeli, Kürt halkıyla
kardeşlik ilanınızı gerçekleştirmeli,
Kürdistan'da doğan ve yükselen güneşin
ışınlarıyla ülkelerinizi aydınlatmalısınız"
diyerek, Kürdün mücadelesinin aynı zamanda "bir
insanlık hareketi", bir insanlık mücadelesi
olduğunu, karşı saldırıların da uluslararası
ittifak ve güç birliğiyle yürütüldüğünü
belirterek, buna karşı tavır alınması
gerektiğini, Kürt halkı adına bir çağrı olarak
ilan etmektedir. Ve sessiz kalındığında
kaybedenin sadece Kürtler olmayacağını, aynı
zamanda da Kürtler şahsında tüm insanlığın
kaybedeceğini şu sözlerle ifade etmektedir. "Bu
topraklardan yükselen insanlık çığlıklarını
duymuyorsanız, durun ve insanlığınızı bir an
için sorgulayın! Göreceksiniz ki, kaybeden
sadece Kürtler değil, bir bütün olarak
insanlıktır!"
Emekçi Anadolu halkına seslenişinde de;
"Kemalizm, Anadolu'yu bir halklar mezarlığına
çevirmiştir. Bugün Anadolu'da geçmişte büyük
imparatorluklar yaratan halkların, neredeyse izi
bile kalmamıştır. Türk halkı ise, kendi
egemenlerinin elinde tüm insani değerlerini
yitirmekle yüzyüze kalmıştır. Buna karşılık,
öfkeler, acılar hep içe gömülmektedir"
belirlemesiyle, egemenlerin aslında bir bütün
olarak emekçilere, Kürtlere, diğer ezilen sınıf
ve halklara karşı olduğunu, egemenliği altındaki
tüm ezilenlerin insanlığından uzaklaştırıldığını
çalıştığını belirtiyor. Buna karşı, mücadelenin
Anadolu'ya yayılışının sahiplenilmesinin
gerekliliğini belirterek, "Şunu bilmelisiniz ki,
sizlerin kendinize ait hissettiğiniz her şey
büyük bir yanılsamadır. Sizler de, özünde özgür
değilsiniz, bağımsız değilsiniz, kendi
iktidarınıza sahip değilsiniz" diyerek, asıl
sahiplenilmesi gerekinin, halklarımızı
özgürleştirecek olan, halklarımızın ortak
devrimci mücadelesi olduğunu vurguluyor.
Halkların kardeşliğine olan inancını, halkı
adına şu çağrıyla dile getirmektedir: "Kürt
halkı kardeşlik iddiasında samimidir. Elini
uzatmış, Anadolu halklarının da elini uzatmasını
beklemektedir... Sizler de Newroz ateşinde
kendinizi yeniden yaratmalısınız." "Kendimi
Newrozlaştırırken beynimi ve yüreğimi,bedenimin
her hücresini bu öğretinin yoluna adadığımı bir
kez daha belirtiyor, bağlılık andımı
yineliyorum" diyerek, Ateşe sevdalanan yüreğini
tutuşturur Sema yoldaş.
Ardından bir yürek daha tutuşur, egemenlerin
karanlıklar diyarında. Aynı yolun yolcusu, aynı
sevdanın tutkunu. Yine kor bir ateş, yine insan
bedeniyle, Adı; Fikri Baygeldi.
Sema'nın yoldaşı, iki duvar arası mesafe de,
özgürlüğe sevdalanmış ve ateşle halaya durmuş
bir yürek. Nöbet sırası ondadır şimdi. Ve
kuşanır öfkesini, kuşanır sevdasını. Kendisini
yakmadan önce bıraktığı mektubunda; kendisini,
içinden geldiği gerici sınıf anlayışına karşı
aradığı yaşam biçimini, mücadelede bulduğunu
belirtirken, mücadeleden koparılmaya çalışıldığı
anlarda sürekli bağ kurmak için bir arayış içine
girdiğini belirtir. Gittiği her yerde "Özgür
Yaşam"ın izlerini aramaya çalışır. Sevgisi, aşkı
büyüktür Fikri'nin. Halk sevgisidir bu, ülke
sevgisi. Bunu önderliğin şahsında
somutlaştırarak şöyle ifade eder: ..."Bu yüce ve
kutsal bir AŞK'tır. Senin şahsında halka,
insanlığa ve şehitlere aşık olma olayıdır. Çünkü
sen hepsinin toplamısın. Hepsini yaşatan ve en
üst düzeyde yaşayan bilge bir kişiliksin. Sen
bir birey değil, bir toplumsun, bir sınıfsın."
Şehitlerin, halkın kendilerinden beklentileri
olduğunu belirten Fikri; bunlara cevap
olabilmenin ölçütünün ise, mücadele içinde,
doğru bir pratiğin yaratacağı değer olduğunu
belirtiyor. Bunu; "...Biz ancak ve ancak bu
yöntemle yaşamda gerçek özgürlüğü ve savaşta
zaferi yakalayabiliriz. Şehitlerimiz bizden
birer demagog olmamızı istemiyorlar. Bizden,
sözüyle kişiliğe kavuşmuş erdemli kişilikler
olmamızı istiyorlar" diye ifade etmektedir.
Gerçekleştirdiği direnişi, nöbeti devraldığı
yoldaşının bir talimatı olarak değerlendiren
Şehit Fikri; "Sema yoldaş son bıraktığı mektupta
bu sorunlara özellikle dikkat çekiyor. Sema
yoldaş benim komutanımdır ve ben eylemiyle,
komutanlaşan Kürt kadınının sadece bir
askeriyim. Asker, komutanın talimatları
doğrultusunda hareket etmek zorundadır. Ve ben
bu zorunluluğun bilincindeyim.
Gerçekleştireceğim eylem, bilincine vardığım
şeyi hayata geçirmek olacaktır. Sana ve kahraman
şehitlerimize layık olmanın yolunun da buradan
geçtiğine inanıyorum. Bu eylemimle Sema yoldaşın
eylemini daha da görkemli kılacağım ve düşmanın
beyninde bir bisiving roketinin patladığı gibi
patlayacağım" diyerek yaptığı eylemin
büyüklüğünü ve yaratacağı sonuçları da ifade
etmektedir.
Evet, iki yürek, iki sevdalı yürek daha
bedenleriyle Newroz Ateşi'ni harlandırdılar.
Egemenlerin karanlık dehlizlerini kutsal
ateşleriyle aydınlattılar. Tıpkı Mazlum'un üç
kıvılcımla karanlık bir tarihi aydınlattığı
gibi, Dörtler'in zifiri karanlıklarda bir şimşek
gibi çakması. Ve Zekiye'nin burçlarda
tutuşturduğu Kawa'nın bin yıllık kutsal ateşi
gibi. Tıpkı Rahşan, Ronahi, Berivan ve Mirza'nın
betonları delen alevleri gibi. İhaneti
tutuşturan Eser'in yüreğindeki alevler gibi.
Ateşle danslarından önce kuşandılar en güzel
giysilerini. Kuşandılar bayramlıklarını ve
arkadaşlarıyla sessizce vedalaştırlar. Hiçkimse
hissetmedi, çünkü bu; sessiz bir vedaydı. Yoksa
bırakırlar mıydı onları yanlız başlarına, böyle
ansızın, üstelik bayramlaşmadan!
Selamlarını götürdüler, Mazlum'a, Agit'e,
Zilan'a... Ve daha binlerce yoldaşa. Ve ülkenin
enginliklerine.
Fikri, şimdi sürmüştür sevdasını namluya. Ve
tetiğe basmıştır. Bir daha o, bir daha ve bir
daha...
Sema beklemektedir o anı. Sabısızlık içinde;
kınalı keklikler sekmek tepelerde, Zagros'un
kuytuluklarında üşüyen bir sevdalı kardelenle
nöbete durmak, Munzur'un ahenkli akışına dalıp
ülkenin topraklarıyla kucaklaşma anını.
Sabırsızca beklemekte. "Biran önce, Biran
önce..." dercesine.
Binlerce selam direnişinize, kararlılığınıza,
özgürlüğü kucaklayışınıza.. Binlerce Selam..
GÜNEŞİN
DOĞDUĞU YERDE BULUŞACAĞIZ!...
"Anıları canlı yaşamak, gerçek yaşamdan
kopmadıkça güzel oluyor" demiştin bir
mektubunda. O zaman sadece okuyup geçmiştim bu
cümleyi. Kelimelerinin ardındaki anlam
derinliğini fark edememiştim. Bu satırları
kaleme aldığın günün üzerinden yaklaşık iki yıl
geçti ve ben tekrar okuyorum mektuplarını.
Okudukça görüyorum ve anlıyorum ki, bir insanın
duygu dünyası en az bir okyanus kadar derin ve
zengin. Hele bu insan Öncü dünyasıyla da
tanışmışsa, yaşanılan duygular daha da içli
oluyor. Yoğunlaştıkça o duygulara yüklenmiş
insanlığın tüm onurlu özlemleri daha iyi fark
edilebiliyor. İşte o an dediğin gibi, "anıları
daha canlı yaşamak" geliyor insanın içinden.
Bu yüzden zorlanacağımı bile bile, seni yazmak
istedim ben de. Yazmak, "anıları canlı yaşamak"
için yetmese bile, bunun da olması gerektiğini
düşündüm. Mektuplarını yayınlanan bütün
makalelerini teker teker okudum. Okurken, iki
yıl önce göndermiş olduğun mektubunu okuduğum
gibi değil, güç getirebildiğim kadar, bu sefer
sadece gücümle değil, bir de yüreğimle okumaya
çalıştım. Cümlelerinin ardındaki duygu ve ruh
dünyasını yakalamaya, hissetmeye çalıştım. Zayıf
kaldığımı biliyorum ama bazı noktaları
yakaladığımı da belirtmeliyim. Yine kendini
gerçekleştirdiğin günden bu güne kadarki tüm
gazeteleri teker teker taradım. Tarihsel
gerçekleşmelerin, zamanın bitimsizliği
içerisinde mutlaka etkilendiği ve etkilediği
olgular vardır düşüncesiyle bazı bağlantıları,
ip uçlarını yakalamaya çalıştım. Ve bir kez daha
gördüm ki, insan ancak eylemiyle vardır.
Eylemiyle insandır. Eylemsizlik ise; tarihten,
toplumdan, gerçeklerden ve kendinden kopmaktır.
Yaşamamaktır yani.
En önemlisi de geçmişi düşündüm. Yıllar önce
gözlerimin hafızaya kaydettiği görüntüleri teker
teker canlandırmaya ve yeniden yorumlamaya
çalıştım. O gün görüp de tanıyamadığım yönlerini
yeniden çözümlemeye çalıştım. Tanışmamızın
üzerinden on yıl gibi bir zaman dilimi geçmiş.
Yıl 1988'di ve sen, üniversiteye yeni kayıt
yaptırmıştın. İlk bıraktığın izlenim; yaşamı
gerçekten dolu dolu yaşamak isteğinin olduğunu
çok iyi hatırlıyorum. Coşkuluydun ve her an bir
arayış içerisinde olduğun, bulunduğun her
ortamda fark ediliyordu. Sanki her zaman yeni
bir şeyler yapmak istiyordun. Yaşam karşısındaki
duruşun ise, her an mimiklerine yansır gibiydi.
Abartmıyorum ama gerçekten yüzünün gülmediği
anları ben hatırlamıyorum. Hep gülüyordun. En
sinirli olman gereken anlarda bile güldüğün
hafızamda halen canlılığını koruyor. Ruhunda saf
bir çocuksuluğu yaşadığın ilk göze çarpan
özelliklerindendi. Bir çocuğun meraklı arayışı
ve birçok şeyi yaşamak isteyişi yaşamanın her
anına egemendi adeta.
Öyle oluyordu ki, bazen bile bile tehlikelere
atılmaktan da çekinmiyordun. Riskleri
seviyordun. "Zor anlarda, yaşamın tadına varma"
felsefesi temel yaşam seçeneğin gibiydi. Hiç
vazgeçmiyordun. Okuduğun sosyoloji bölümünün
derslerini pek sevmezdin ama sosyalizme ve Öncü
felsefesine doğal bir eğilimin var gibiydi.
İlgiliydin. O yıllarda ülkedeki gerilla
faaliyeti iyiden iyiye tırmanmış ve artık geniş
kitleleri etkisi altına almıştı. Sen de bu
kitlesel kabarışın bir parçası gibiydin.
Gerillanın basına yansıyan her bir eyleminin,
sendeki arayışı daha da derinleştirdiğini, o
zamanki tüm arkadaşlar fark ediyordu. Yüreğinde
bir ateş vardı ve o ateş, günden güne büyüyordu
sanki. Ateş büyüdükçe, arayışının daha da
derinleştiği ve yeni ufuklara yelken açmak
isteyen bir keşif ruhuyla yaşamına yön verme
istemin daha da açığa çıkıyordu.
O dönem bulabildiğimiz Serxwebun'ları büyük bir
merakla okuyor ve özümsemeye çalışıyordun.
Özümsedikçe de insan eyleminin bilincine
varıyordun. Belki de ilk eylemin, '89'da
gerçekleştirdiğimiz Newroz eylemiydi. Hukuk
Fakültesi'nin önünde, okul binasının yarısına
dek uzanan gür ateşi yakıp, etrafında halay
çekişimizde, o ateş gözlerinde yanıyor gibiydi.
Kalabalığın ortasında bir arkadaşın yüksek sesle
Newroz Bildirisi'ni okuduktan sonra, "Bijî
Newroz, Bijî Kürdistan" sloganlarına eylemin
olanca coşkusuyla katılışın, tekrar canlanıyor.
O zaman eylemin coşkusuyla pek anlam verememiş
ve ayırdına varamamıştım ama, şimdi anlıyorum
ki, senin kisi daha farklı bir coşkuydu. Ateş
tılsımını belki de ilkin orada aldın. O ana dek
uzaktan seyretmekle yetinen polis, sloganların
yükselmesiyle saldırmış ve herkes dağılmıştı.
Herkes ara sokaklara dalıp, eylem alanından
uzaklaşmaya çalışırken, sen ise koştuğumuz
sırada dahi bir çocuk heyecanıyla eylemi,
polisleri, ateşi anlatmaya çalışıyordun. Eylem
bitmesine rağmen, o hafta hep eylemleydin sen.
Gözlerindeki ateşin kızıllığı devam ediyordu
sanki. Coşkun daha bir kabarmıştı. Aynı ölçüde
olgunlaşmıştı da. Artık düşman gerçeğini zayıf
da olsa görmüştün. Polis saldırmış ve bizler,
yakalanmamak için kaçmak zorunda kalmıştık. Oysa
birşey de yapmamıştık. Newroz'umuzu kutlamak ve
sloganlarımızı haykırmak dışında. Ama buna
müsaade etmemişlerdi. Seslerimizi ve ateşimizi
boğmak istemişlerdi. Ve biz orayı terk etmek
zorunda bırakılmıştık.
Ama nereye kadar?
İşte bu soru, o dönem arayışını daha bir
olgunlaştırdı ve gerçek mecrasına soktu. Kitap
okumayı yoğunlaştırmış ve hızlı bir bilinçlenme
sürecine sokmuştun kendini. Siyasal süreci her
zamankinden daha canlı takip ediyor ve kavramaya
çalışıyordun. Bir yerlere, bir şeylere
hazırlanır gibiydin. Hatta, okuldaki yurtsever
öğrenciler olarak, ortak bir ev tutup, ortak bir
komün evi, ortak bir kitaplık oluşturma gibi
öneriler getiriyor ve ortaklık ruhunu
pekiştirmeye çalışıyordun. Artık örgütlü hareket
etmenin bilincine vardığın, her davranışından
sezilebiliyordu. Siyasal bilincine denk bir
örgütlenme ruhu günden güne büyüyordu.
Aramızdaki iş bölümüne göre, sen, kampüs
çevresindeki inşaatlarda çalışan Kürt işçilerle
ilgilenecektin.
Kürt işçilerin üzerinde öylesi bir etki
bırakmıştın ki, inşaat bitmesine rağmen, sırf
ayrılmasınlar diye ha bire işi uzatıyorlardı.
Kaldı ki hitabet gücün bir tek işçileri değil,
çevrendeki tüm arkadaşları da etkilemişti.
Okuduğunu hızla kavrama ve çevrene yayma azmin
hepimiz için örnek bir yanındı. Coşkulu tartışma
istemin karşısında, çoğu zaman biz pes ederdik.
Yine de peşimizi bırakmazdın.
En son, '90 yılının ilk aylarında görüşmüş ve
ayrılmıştık. Bir grup arkadaşla birlikte,
deşifre olduğumuzdan dolayı alanı terk ediyor ve
saflara katılmak üzeriydik. Bizimle gelmek
istemiş ama koşullardan dolayı bu istemini
hayata geçirememiştin. Ama sendeki arayışın, en
kısa zamanda seni de saflara sürükleyeceğinin
bilincindeydik bizler. Vedalaşmış ama bir daha
görüşmemek üzere değil. Başka bir alanda, başka
bir ortamda buluşmak üzere.
Sonra haberini Nevşehir zindanında aldık. Esir
düşmüştün. Kürdün ihanetçi yanı bulunduğun
alanda da nüks etmiş ve bir ihbarcının kirli
oyunu sonucu tutuklanmıştın. İhanet, kendisini
"yaşatmak" için seni yakalatmıştı. Belki esir
düşmüştün ama ihanete ve işbirlikçiliğe kinin de
bir o kadar bilenmişti. Hesaplaşmaya, hem de
bütün bir tarihle hesaplaşmaya and içmiştin.
Zindan sürecinde politik bilincini derinleştirme
çaban bunun bir göstergesi. Toplumu, sorunları
daha derinden kavrama ve cevap olma istemin, 30
Ocak '94 tarihli bir mektubunda şöyle yansıyor;
"Bence açıklık, çok önemli bir konu. Partimizi
bu güne getiren, iç sorunların çözümünde bir
ilkeye dönüşen açıklık olayıdır diyorum. UKM
öncesi süreci hatırlıyorum da halkımızın o günkü
durumuna ancak bugün anlam verebiliyorum.
Bireyden aileye, aileden tüm topluma
insanlarımızın tüm hücrelerini saran riyakarlık
ve ihanet çemberi öylesine ucube ve cüce
kişilikler yaratmıştı ki, insanlar kardeşlerine
bile selam vermeye korkuyor, kendini güvenceye
almanın yolunu ise toplumdan izole olmaktan
görüyordu.
Günümüz insanı ise, ülkemize toplumsallaşma
mücadelesi veriyor. Evet yodaş, toplumsallaşma,
bir diğer anlamıyla bireyin kendisinin gelişme,
ilerleme ve güzelleşme koşullarını toplumun
içinde görmesi olayının, günümüzde bu kadar
benimsenmesini ve toplumsallaşmanın,
siyasallaşmanın bir basamağı olarak
kabullenilmesini, ben, partimizin
aleniyet-açıklık ilkesine bağlıyorum."
Evet yoldaş, belli ki duyguların da bilenmişti.
Daha da derinleşmiştin. Zindanın duvarları
hapsedememişti seni. Arayışına nokta koyacak
kadar sana hükmedememişti. Aksine, düşüncenin
derinliklerine, ülkemizin en uzak yerlerindeki
dağ doruklarına ve bir gerillanın yürürken ufuk
çizgisine takılan bakışlarına ulaştırmayı
bilmiştin kendini. Bedenini hapsetmişti düşman,
ama ruhundaki özgürlük arayışına dokunamamıştı.
Zindanı, bedenindeki ruhu bile hapsetmek
istercesine insanın üzerine yığılırcasına çökmek
isteyen kas katı duvarların o kasvetli-soğuk
duruşunu gözlerindeki ufka kenetlenmiş ışıltıyla
delmeyi, param parça etmeyi bildin. Yılmamıştın,
seni bedenen alı koyan ihanetin en rezil
oyunları amacına ulaşmamış ve bulunduğun ortamı,
zindan bile olsa bir direniş sahasına çevirmeyi
başarmıştın. Bunu, yine 30 Haziran '96 tarihli
mektubunda şöyle ifade etmiştin. "Zindandaki
tartışma konuları da zindana göre oluyor. Başı
karlı dağların barut kokan havaları değil,
istikrarsız deniz iklimleri sarıyor havayı.
Bunda bile güzelliği yakalamak gerekiyor. Büyük
davaların insanları, en çirkin ortamlarda bile
güzellikleri bulup açığa çıkarırlar
inancındayım..." Evet heval, "zindandaki
güzellikleri bulup ortaya çıkarmak," tam da dile
getirdiğin gibi, ancak "büyük davaların
insanlarına" mahsus birşey. Senin de bütün
arayışın, bütün tutkun işte buydu. Yüreğinde,
düşüncende büyüyordun. An an, gün gün koşuyordun
bu büyüme maratonunu. Ama sonunun hiç olmadığını
da biliyordun. İşte bu nedenle, kendini
büyümenin, yücelmenin sonsuzluğuna yatırmıştın.
Gönderdiğin mektubunun sol üst köşesine düştüğün
"30 Haziran '96" tarihi de bunun bir göstergesi
miydi yoksa? Buna sıradan bir tesadüf gibi mi
bakmak gerekir, yoksa tarihsel büyüklüklerin
zamanın sonsuzluğu içerisinde belirli bir an'da
buluşması olarak mı değerlendirmek gerekir?
Bence ikincisi daha doğru.
O gün Tanrıçamız Zilan yoldaş büyük özgürlük
eylemine yürürken, sen de belki de aynı
saatlerde bu satırları kaleme alıyordun. Ne
Zilan'ın Sen'den, ne de Sen'in Zilan'dan haberin
vardı. Belki de hiç tanımamıştın O'nu, O da
seni. Peki ya duygular, ya ruhtaki büyük arayış!
İşte seni ve Zilan hevali aynılaştıran da buydu.
O eyleme giderken senden bir parçayı, sen de bu
satırları kağıda dökerken O'ndan bir parçayı
taşıyordunuz. Sizi, zamanın bitimsizliğinde
buluşturan da bu oldu yoldaşım. İşte bu yüzden,
"tesadüf" demiyorum, "büyük davaların
insanları"nın yüreklerindeki ortak duyguların,
bir an'daki dışa vurumu olarak
değerlendiriyorum.
Zindandaki büyük derinleşme çaban ve yoğunlaşma
düzeyin, Bermal ve Rewşen yoldaşları anlatan bir
makalende şöyle yansıyor: "Egemenler tüm
zenginliklerimizi elimizden alırken; sanki bir
lütuf dağıtır gibi, tüm kir ve paslarını
yaşamımıza saldılar. Ve biz Kürtler'e ancak
Türk, Arap ve Fars egemenlerinin, biz
yoksullara, ancak dünyada zengin olanların ve
biz kadınlara da ancak erkeklerin yaşam hakkı
olduğunu söylediler. Hatta yaşam yaratma
yeteneğinin de sadece onlara ait olduğuna
inandırdılar. Yıllarca yoksul Kürtler ve yoksul
Kürtler'in kadınları olarak beynimiz
alıklaştırıldı, yaşamdan uzaklaştırıldık. Yaşam
hakkımızın olmadığına öylesine inandırıldık ki;
bu, artık egemenlerin düşüncesi olmaktan çıktı,
bizlere mal oldu. Kendimize yabancılaştığımız
oranda, yaşam yaratma hakkını onlara; yaşamın
nesnesi, sıradan pasif uygulayıcısı olmayı da
kendimize yakıştırdık. Önyargılarımız
derinleşti, zihnimiz paslandı ve kendimizi
sineye çektik." Evet heval, bir kadın olarak,
ezilen bir halkın bir bireyi olarak ve
egemenlerin baskısı altında nefessiz kalmış
yoksul-emekçi bir Kürt olarak kendini en
derinden sorguladığın, çözümlediğin ve kapsamlı
sonuçlara vardığın ortaya çıkıyor.
Ama sen kendini "sineye" çekmedin heval!
Süreci daha da yoğunlaşarak takip ettin. Düşmanı
izledin, an an sonuçlar çıkarttın. Her
çıkarttığın sonuç doğrultusunda kendini yeniden
yarattın. Yeniden ürettin ve derinleştirdin.
Hücrelerine dek örgütledin ve döneme cevap
olacak tarz ve tempoya sarıldın. Dedim ya tüm
makalelerini, mektuplarını, bulabildiğim tüm
yazılarını okudum. Hepsinde şuna vurgu
yapıyordun: Yaşamı yaratmak! Her satırın, her
kelimenin, her paragrafın içerisinde bu vardı.
Yaşamı yaratma istemi ve bunu kendinde
gerçekleştirme azmi, tutkusu, tüm yazılarına
sinmişti. Bu tutku, tüm düşüncene, beyninin her
odacağına kazınmıştı. En önemlisi de, bunu
kendinde gerçekleştirme tutkundu. Bu tutkunun
derinliğini, Mart '97 tarihli "kadın ve yaşam"
makalende şöyle ifade ediyorsun: "İnsan doğa
karşısında en zayıf varlık olduğu kadar, yaşamı
yaratabilen ve kendindeki yaratma gücünün
bilincine ulaşmış tek canlıdır. Yaşamı yaratmak,
insana mahsustur... Kadın, kendini yaşamda var
edebildiği oranda özgürleşmeyi sağlayabilir.
Yaşamda var olmanın birinci yolu; geleneksel
cins psikolojisini aşmak iken, ikincisi ve temel
yöntemi de; kendini atomlarına kadar
örgütlemektir." Sen de öyle yaptın ve insanın
tanrısının yine kendisi olduğunu, yani
"yaratmanın insana mahsus" olduğunu kanıtlama
mücadelesinde adımlarını daha derinden atmaya
başladın. Özcesi yoldaşım, tanrıçalar katına
yükselmeyi kafana koymuştun bir kere. Yaratma,
her defasında yine yaratma peşinde koşuyordun.
Yaratmak, emek demekti.
Emek ise, fark etmek, tanımak ve çözümlemekti.
Görüyordun, tanımlıyordun ve çözümlüyordun.
Bunlar bilince dönüşüyordu sende.
Ve yine bir Newroz'da daha bulmuştun kendini.
Newroz, yine yüreğine, beynine dolmuştu.
Newroz'la dolup taşan yüreğinle bakıyordun
yaşama. Yoldaşlarına, gerillaya, direnen
halkımıza ve en önemlisi de düşmana, haine,
işbirlikçiye o yüreğinle bakıyordun. Her birini
bir yere oturtuyordun yüreğinde ve bilincinde.
Newroz geleneğimizin çağdaş temsiline öncülük
eden Mazlum DOĞAN yoldaşın annesinin gazetede
çıkan şu sözlerini gördün. Şöyle diyordu Mazlum
yoldaşın annesi: "Cuma günüydü, gittik gördük.
Mazlum perişandı. İki kişi Mazlum'un koluna
girmişti. Hemen getirdikleri gibi, götürdüler.
Bırakmadılar, babası; 'nereye götürüyorsunuz?'
dedi. Dedim, 'dövmüşler hal kalmamış.' Çıktık,
Elazığ'a gittik, bir hafta kaldık. Bir daha
perşembeden geldik. Sonra dediler, 'MAZLUM,
KENDİNİ YAKMIŞ!" Birlikte yandınız belki, Mazlum
içindeydi artık. '82 koşullarını, Amed'i
düşündün. Bir de şimdiki zindana baktın. Düşman
aynıydı. Mazlum yoldaşın kendini yakmasına sebep
olan vahşet, hızından hiçbir şey eksiltmemişti.
Daha bir çılgınlaşmıştı. Sadece insanlarımızı da
değil, dağlarımızı, köylerimizi, ormanlarımızı
dahi yakacak denli barbarlaşmıştı. Ne pahasına
olursa olsun, kendisine baş kaldıranlara,
hepimize diz çöktürmek istiyordu. Ruhumuzu,
yüreğimizi teslim almak istiyordu.
Sonra Şemdin unsurunu gördün. Ruhunu bir çırpıda
düşmanın ayakları altına, çirkefce sermekten
çekinmeyen aşağılık gerçeğini okudun
gazetelerden. Düşman, tüm halkımıza "Şemdinleşme"yi
dayatıyordu. Bunu da gördün. Ve kavradın. Bir
bilinç patlamasıydı, sende gerçekleşmeye yüz
tutan.
Ardından bu bilinci, duygularına akıttın.
İhanete öfkeni bir de yürek diliyle seslendirmek
istedin. Ve Newroz günü, Mazlum DOĞAN yoldaşın
büyükçe bir resminin yanına yazılan gazetedeki
bu şiiri okudun içinden;
"Toprağım kadar
Seslerim, umutlarım,
Aşklarım kadar
Büyük olamaz ihanetler
Onlar bir serçe kuşun
Kanatları bile olamazlar
Madem yazabiliyorum
Daha güzel şeyleri yazmalıyım
Yağmur damlacıklarını,
Çocuk seslerini,
Uçan kuşun kanatlarının çırpınışını yazmalıyım.
Ülkemin tutsaklarının yaralı
Yüreklerini
Vurulan bir gencin o anda
Duyduğu şeyleri
Bir ölümün son sözlerini çizmeliyim kağıtlara
Yıldızlara
Bir yıldızın sessiz kayışını
Ve iz bırakışını toprakta
Akrep kadar
Çiyan kadar
Bilinen kötü şeyler kadar
Zulmü de yazmalıyım
İhaneti de..."
Bu sefer sen yazmak istiyordun. Çocuk seslerini,
uçan kuşları, göklerimizdeki yıldızları. Vurulan
bir savaşçının ağzında yarım kalan sloganları,
bu sefer sen tamamlamak istiyordun. Ve bir
yıldız parlaklığında, inmek istiyordun akrebin,
yılanın, çiyanın, ihanetin tepesine...
Sonra gazetede "En iyi Newroz ateşi insan
bedeniyle yanan ateştir!" diyen Zekiye hevalin
anması gözüne ilişti. Sen de dememiş miydin
"göbeğimi Zekiye kesti" diye. Daldın bir an Amed
surlarının tepesinde insandan bir kale gibi
dikilen Zekiye'nin, tüm ülkemizi aydınlatan
elindeki meşalenin ateşine. Ateş yine
gözlerindeydi o an. İçinin ısındığını
hissediyordun ve dalmak istiyordun bir an evvel,
Newroz yalımlarının içerisine. Bütünleşmek bütün
bir insanlıkla, yoğrulmak bütün bir tarihle ve
ayağa kalkıp yürümek istiyordun, bütün ezilen
kadınların binlerce yıllık özlemleriyle.
Kendindeki tüm yenilgileri yok ederek, yeniden
yaratmak ve haykırmak istiyordun bütün dünyaya,
tıpkı Rahşan gibi.
Rahşanlaşmak'tı hayalin...
Ve şu satırları okudun Rahşan'a atfen yazılan;
"Her Newroz'da Kadifekale surlarında bir ateş
yanar ve ateşle aydınlanır her taraf. Sonra bu
ateş, 21 Mart günü gökyüzüne çekilir. Bu,
Rahşan'dır. Rahşan, Kadifekale'den bütün dünyaya
bakar. İnsanlık yanıp tutuşur bu bakışlarda.
Sonra, geceleyin bir dilan tutulur ateşin
düştüğü yerde. Rahşan'ın sesi gelir. Gelir ve en
güzel şarkısını söyler insanlığın. Ardından
herkesin Newroz'unu kutlar: "İzmir'deki
Kürtler'in uyanması için ve halkım için kendimi
Newroz yaptım. Kürt halkının Newroz'unu canımla
kutluyorum."
Bir can da sen olmak, bir uyanış-diriliş
özgürleşme sembolü de sen olmak istiyordun.
Kendindeki bütün insani gücü ayaklandırmak ve
göklerle buluşmak istiyordun. Dünyayı Newroz'a
boğmak, bir Newroz denizi yaratmak istiyordun.
"Bu okyanusta bir damla da ben olsam" diye belki
de geçiriyordun içinden. Newroz denizinde bir
damla, Newroz ateşinde bir kıvılcım, Newroz
haykırışlarında bir slogan olabilmek ve
Newrozlaşabilmek. Yüce insanın, yüce
hayalleriyle kendini buluşturmak, mekan
gözetmeksizin.
Berivan ve Ronahi de ayrı bir mekandan,
Avrupa'nın içlerinden ses vermişlerdi. Altında,
el ele tutuşarak bedenlerini tutuşturdukları
ağacı düşündün. O ağacın kökleri, Berivan ve
Ronahi'nin kül olan bedenlerinden akan kanın
sıcaklığıyla buluşmuştur dedin. Toprağına kök
salan bir ağaç olmak zor muydu? Yeni filizlerin
boy vermesine olanak tanıyan ve gölgesinde bütün
bir insanlığı yaşatmak isteyen bir ağaç
olabilmek. Köklerinden kopartılan halkını
anımsadın. Onu kökleriyle buluşturma maratonunda
benim de bir katkım olsun dedin.
Tıpki Mirza Mehmet gibi vatanıyla bütünleşmenin
ve bir çağrı olabilmenin heyecanı geçti içinden.
Yenilerin vatanından kopmaması için bir set, bir
çığlık mı, yoksa kaynağa dönüşün bir komutanı
mı? Hepsi sarıyordu içini.
İhaneti kendinde kül eden Eserler'in yüreğindeki
"toz"u düşündün birden. Bu, bir "toz" muydu,
yoksa bir inanç tılsımı mı? Bir güç kaynağı mı?
Sen buna "Önderlik Öğretisi" dedin. Bu
"öğreti"de erittin kendini. Ruhunu, duygularını,
tüm hücrelerini bu öğretiyle doldurdun.
Taşarcasına içine aldın ve sen, sen oldun.
Öğreti sen, sen de öğreti oldun.
Takvim yaprakları Newroz'a dönüyordu o gün.
Ülkemizin her tarafında Mazlumca bir heyecan
vardı. Bir heyecan da senin yüreğinde.
Yüreğindeki heyecan, gözlerine ilişen Ulusal
Kurtuluş Cephesi Bildirisi'nin bir cümlesiyle,
bilincinde bir kıvılcıma dönüştü. "Newroz; Kürt
Halkı'nın 'yaşıyorum, yaşayacağım' iddasını
görkemli bir özgürlük savaşıyla haykırdığı
gündür. Şimdi halk olarak MAZLUMLAŞMA'nın
zamanıdır!.." Bir çağrıydı bu. Mazlumlaşma'ya,
Zilanlaşma'ya bir çağrı.
Mazlumlaşmak!
Zilanlaşmak!
Agitleşmek!
Özgürleşmek!
Güzelleşmek!
İnsanlaşmak!
Sonsuzlaşmak!
"Çağları aşıp, zamanın ötesine varmak!"
Ve orada öylesine yaşamak, bir çocuk
doğallığında ve saflığında. Yaşamı, yeniden
böyle yaratmak istiyordun. Yaşamın yalanlarını
yakmak, onu bütün gerçekliğiyle yaşamak tutkusu
sarmıştı içini. Ülkeyle, özgür bir yaşam
sınırında buluşmak istiyordun. Yalan yaşamı,
yine bir Newroz günü ülkesine seslenerek,
"Ey Newroz çiçeklerince çoğalan ülkem.
Filiz kıran fırtınalarıyla dağılan ülkem
Bir yalanı
Karanlıkta mum gibi
Karanlık yırtılsın diye YAKAN ülkem..." diyen
şairin dizelerindeki gibi yakmak geçti içinden.
Belki de bir şiir olmak istedin. İçinde,
sevginin, güzelliğin, geleceğin çocuk düşlerinin
olduğu bir şiir.
En güzel şiirleri de gerilla yazardı zaten.
Namludan çıkan bir mermi sıcaklığındadır,
gerillanın şiiri. Newroz'u kutlamak da bir şiir
güzelliğinde, bir mermi sıcaklığında, bir ateş
kızıllığında olmalıydı.
Gerilla Bildirisi de şöyle diyordu: "Biz gerilla
olarak, halkımıza verdiğimiz sözlerin savunucusu
ve takipçisiyiz!" Gerilla da Newroz'daydı o gün.
Adımlarını Newrozca atıyor, yeni bir Newroz
destanı yazıyordu.
Dağ dağ, ova ova...
Köy köy, şehir şehir...
Newroz'un direniş destanı örülüyordu. Belki de
ölümüne bir direniş. Her direniş, özel savaşı
daha bir kudurtuyor ve insanlıktan boşalmış
olanca barbarlığıyla saldırıyordu, dağa, ovaya,
köye, şehre. Antakya-Erzin'de esir düşen iki
gerillaya!
Gazete o gün Antakya-Erzin kırsalında esir düşen
iki gerillaya, rejimin uyguladığı eşi görülmemiş
vahşeti de yazıyordu. Yüreğinin derinliklerinden
kopup gelen büyük bir kin ve öfke seliyle,
"Erzin kırsalında biri kadın, diğeri erkek sağ
yakalanan gerillalar, meydana çağrılan halkın
gözleri önünde önce kurşuna dizildi; sonra demir
çubuklar ve kasaturalarla cesetler parçalandı.
Parçalanan beyinler halkın gözleri önünde
köpeklerin önüne atıldı..." biçiminde devam eden
gazetedeki habere takıldı gözlerin.
Yoldaşlarını, parçalanan bedenlerini düşündün.
Kanlar içinde yere serpilmiş beyin parçacıkları
gözlerinin önüne geldi. Yüreğinin tüm gücüyle
haykırmak, o an dağlarla buluşmak, asırlık
öfkenle ayağa kalkıp, bütün kinini kusmak
istedin belki.
Susmuştun!
Yüreğindeki fırtınayı kendi içinde bırakmıştın.
Öfkeni kusacağın zamanı yakalamak için,
adımlarına yüklenmiştin. Hedefine şimdi daha da
hızlı koşuyordun. Nefes nefese koşuyor, O AN'la
bütünleşmeyi şimdi daha da şiddetli istiyordun.
Bu şiddeti, "Beydülşebap-Uludere-Besta
operasyonunda gerillalar bir Skorsky düşürdü..."
haberi bile dindirememişti.
Öfken, an an büyüyordu.
Ruhundaki arayışın şiddeti an an artıyordu.
İyice yaklaştığını hissediyordun.
Artık "vardım sayılır" diyordun içinden.
O geceki Newroz Bildirisi'ni de kendin okumak,
yüreğinin sesini orada dillendirmek istedin.
Kutlama boyunca Mazlum'la, Zekiye'yle,
Rahşan'la, Ronahi, Berivan ve Zilan'laydın.
Hepsinden bir parçayı, kendi içine almış ve
büyütmüştün.
O gece TV'lerdeki Newroz haberlerini bekliyordun
sabırsızlıkla. Görmek, biraz daha güç almak için
belki de. Düşmanla bir kez daha muharebeye
tutuşmak istiyordun bu haberlerde. Ve işte Amed,
Van, Siirt, ülkenin tüm sokakları, caddeleri,
meydanları...
Çocuk ellerin havaya kalkmış zafer işareti yapan
parmakları, dillerden dökülen "Bijî Newroz!",
"Şehit namırın!", "Kürdistan faşizme mezar
olacak!" sloganları ve tarihsel bir barbarlıkla
çocukların, anaların üzerine olanca hışmıyla
yürüyen panzerler, bir de çocuk mahsumiyetine
alçakça inen faşizmin kara copları!.. Tüm Ülke
ayaktaydı, bütün ülkemiz serihıldandaydı.
Duygular bilenmiş!
Öfkeler şaha kalkmış!
Ve hepsi, bütün bir ülke yüreğinde ve
beynindeydi şimdi. Bedenine sığmaz bir yürek ve
fırtınalarda bir ruh!
Yüzbinlerin gürleştirdiği diriliş ateşini
yüreğinde bir yangın yerine çeviren ruh!
Şehitlere selama durmuş yüce bir ruh!
Yüreğindeki o dinmeyen fırtına, o gece kağıda
döktüğün şu sözlerle taşmıştı dışarı: "Tüm Ülke,
tüm Anadolu, Ortadoğu. Dünya, dünya Newroz'a
aktı bugün. Çocuk bedeni yaraladı coplar, ama
bedenlerinde kızıl güller açıyordu. Van'dan,
Diyarbakır'dan, Siirt'ten, Çukurova'dan,
İstanbul'dan, dört bir yandan Newroz çiçekleri
uçup geldi. 'Newroz yaptım kendimi' diyordu, bir
KADIN!.."
Zaman ise akıp gidiyordu. Geceyi gündüze
kavuşturmak, karanlığı aydınlığa boğmak
üzereydi.
Zamanla birlikteydin sen de.
Beraber yürüyordunuz aydınlığa ve yakalamak için
o AN'ı.
Ve saatler 05:18'i gösterdiğinde, tarihin en
görkemli buluşması gerçekleşiyordu. Asırlardır
beklediğin o AN'la buluşuyordun.
Ateş oluyordun!
Ve yaratıyordun yaşamı kendinde.
Tanrılar katındaydın şimdi. Yaratma gücünün
sırrına kavuşmuş ve gerçekleştirmiştin kendini.
"Bu Newroz'da ayağa kalkan binlerce çocuk
yüreğinin masumiyetiyle buluşmak" ve "Küllenen
Kürt ateşinin kıvılcımlarıdır" dediğin
KADINLAR'ın tarihsel yürüyüşünü hızlandırmak
için haykırıyordun:
"İhanete geçit vermeyeceğiz, çocuklarımızı
coplatmayacağız!.."
Evet yoldaş;
İhanet, ateşten bir dağ olup dikilen bedene
çarpıp param parça oldu.
"Çocuk bedenlere" inen her copun yerinde,
geleceğimizi güzelleştiren "kızıl güller" açtı.
Açmaya da devam ediyor. Ülkemiz, şimdi bir gül
bahçesi ve dal dal yeşeriyor, her geçen gün
filize duruyor yeni güllerimiz. Yayılıyor tüm
Ortadoğu'ya ve oradan dünyamızın en eski
köşelerine. Dediğin gibi artık bütün bir dünya
Newroz akıyor, yeni yaşama duruyor. Kadınıyla,
çocuğuyla, yaşlısıyla, genciyle artık yeni bir
dünya yaratılıyor.
Ve sen köprü oldun, bütün bir insanlığın,
üzerinden geçmesi ve özgürlükle buluşması için.
Yiğit bir Kürt kızı olarak, bütün insanlığa
aitsin şimdi. Onlar kendilerini sende, seni de
kendilerinde görüyorlar artık.
"...Beynimi, yüreğimi ve bedenimi 8 Mart'tan, 21
Mart'a ulaşan ateşten bir köprü yapmak
istiyorum. Çağdaş Kawa Mazlum Doğan'ın ve diğer
tüm şehitlerimizin iyi bir öğrencisi olmak için
Zekiye gibi yanmak, Rahşan gibi Newroz'laşmak
istiyorum. Diğer Newrozlaşan Berivan, Ronahi,
Mirza Mehmet ve Eser yoldaşların izinde
kararlıca yürümek istiyorum" demiştin.
Büyük gerçekleşmenin kararlılığı ve irade gücü
de büyük oluyor yoldaşım. Bunun en güzel
örneğini ise, kendini gerçekleştirdiğin an'ın
üzerinden geçen 88 gün boyunca gösterdiğin büyük
irade gücüdür. Mart'ın 21'inden Haziran'ın
17'sine uzanan büyük yaşam yürüyüşün, bizlere
nasıl direnileceğini en görkemli bir biçimde
öğretti. Önderliğe gönderdiğin bir mesajında "en
son hücreme kadar direneceğim" demişsin.
Bunu başardın Heval! Hücre hücre direndin.
88 gün boyunca dosta-düşmana, bunun sanatını
sergiledin.
Direnişi, bir sanatçı ruhuyla an an ördün.
Ve yine bir Haziran gününde Zafer Tanrıçamız
Zilan yoldaşla buluştun.
Zilan'la başlayan "Yaşamda Özgürlük, Savaşta
Zafer" sürecine bir halka da sen oldun.
Zilan Zafer Tanrıçamız,
Sen de Özgürlük Tanrıçamız oldun.
O, Sen'den bir parçayı, Sen de O'ndan bir
parçayı taşıyordun. Şimdi bütünleştiniz
yoldaşım. Sen ve Zilan, "Yaşamda Özgürlük,
Savaşta Zafer" tanrıçalarımız oldunuz.
Yaşamı kendinizde yeniden yaratarak, bir insanın
nasıl tanrılaşabileceğini hepimize, bütün
insanlığa gösterdiniz.
Evet Sema heval;
Sen de dememiş miydin, "hergün, her an devrim
ateşinde yürüyerek yanmayı, bunun sırrını
kavramayı çok istedim. Gördüm ki bu, kendini
aşan insan eylemidir" diye.
Sen kendini aştın Sema yoldaş!
Mazlumlar'ın, Zekiyeler'in, Rahşanlar'ın
Ronahi ve Berivanlar'ın
Mirza Mehmetler'in
Eserler'in
Ve Zilanlar'ın yolunda yürüme gücünü ve
kararlılığını gösterdin.
Yoldaşların olarak bundan gurur duyuyor ve güç
alıyoruz. Bizler de and içiyoruz ki Sema heval,
seni her an'ımızda yaşatacak ve bir yaşam
gerekçemiz yapacağız. Yıllar önce dediğin gibi,
anılarını canlı yaşayarak, Onlar'a ters
düşmeyerek yaşamımıza yön vereceğiz.
Kendimizi aşarak sana ulaşacağız!
Asla, ama asla unutmayacağız!
Hep yaşayacak ve yaşatacaksın!
"Güneşin doğduğu yerde bir daha buluşmak üzere"
Sema heval!...
|