ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

SABIRSIZ VE SÖZLEŞMİŞ BİR KUM TANESİ İDİ ŞEHRİSTAN...

Newroz Batman


Şehristan Botan
Nezahat Boyacı
1973 Cizre
1991 Haftanin
4 Mart1999 Batman Merkez Polis Karakolu


Söz yazmamızı istiyor. Oysa zaman öyle bir derinliktir ki çoğu kez sözü yutar. Mekânın genişliğinde kaybolur söz ve sözler. İnsan hayatını hangi söz tam anlatabilir ki. Hele o yaşam çok aceleci ise. Kum saatinde zamanın diğer tarafına geçmek için sabırsızlanan bir kum tanesi ise. O zaman söz artık anlama değer katmaz. Öyle bir hayatı anlatmak için sözden daha fazlası gerekir. Söz felsefesiz bir renk, susuz bir ses olma kabiliyetindedir. Oysa anlam felsefenin, feragatin, içimizdeki ateşin, suyun ve toprağın gizli bilgisine dayanır. Bunun için sözler anlama yetmeyebilir. Şehristan’ı hangi söz anlatabilir mesela. O sabırsız bir kum tanesi idi. Zamanın ve mekânın anlam olarak kesiştiği bir anda saatin diğer tarafına geçmek için öne geçti. Bir gün o saat ters çevrildiğinde yine bizden önde olacak. Yaşama yine ilk o akacak.
O Nuh peygamberin şehri Cizre’de doğdu. Buğday başakları sararınca doğmuş, öyle dermiş annesi. Doğduğu tarihe değil, şehrinin doğuş tarihine âşıktı. Bunun için kendini bir tarihe adamakta hiç tereddüt yaşamadı. Tufanla silinebilecek karanlık bir tarihe karşı durabilme cesareti de bu şehrin mirasıydı. 16 yaşına değin bu mirası gizli gizli yüreğinde taşıdı, ta ki 90’lı yıllarda serhildanlar Nuh’un kentinde sel oluncaya değin. Kendisi bu günleri şöyle anlatıyordu:
“İnsanların öfkesi küçük bir kıvılcım gibi görünüyordu. Sonra bir yangına döndü ve bu yangını başlatan bir kadındı. Nuh’un gemisini Cudi’ye vuran dalgalar gibi Bêrivan yoldaşın şahadeti de beni Zağroslara vurdu.”
Artık Şehristan yoldaş Cudi’ye ve Botan dağlarına olan sevgisini Zağros patikalarına yazacaktı. Tarihe anlam verme çabası burada başladı. 1992 yılında yaşanan ihanet savaşına Çukurca cephesinden katıldı. Bu savaş ‘Kürt nedir’ sorusuyla erkenden boğuşmasını sağladı. Kendi sözleriyle:
“Kürdüm demekle Kürt olunamıyor. Bazen, hatta çoğu zaman Kürtlerin içinden çıkan silahlar namlularını ve nişangâhlarını halkımızın üzerine çeviriyor. İşte ’92 Güney savaşı böyle bir savaştı. Tıpkı Mem ile Zin arasına giren Beko gibi onlarda halkımızla özgürlük arasına giren karaçalıydılar. Anladım ki önce bunlar sökmek gerekir. Çünkü Zin Beko’nun ihanetinden dolayı zehri içti, Bêrivan jandarma çemberinde vuruldu, Bêritan peşmergelerin savaşında kendini kayalardan attı. Aşkların önüne dikilenler demek ki bunlardı.” Gördüklerine anlamlar yükleyerek yalın cevaplar veriyordu sorularına. Hakikati ararken hak olan Kürtlüğün kim olduğunu sordukça toplumsal gerçeği anlamlandırmaya çalıştı. Hak olana hayranlık yalan olana öfke duyuyordu. Hakikatinden kopmuş olan her şeye karşı tavırlıydı. Tıpkı ailesi gibi. Ailesi Cizre’nin sayılı ailelerindendi fakat mücadeleye uzak oluşları onda öfke uyandırıyordu. Her fırsatta onları yine kendi deyimiyle “gafil Bekolar” olmaktan kurtarmaya çalıştı. Küçük çerçeveleri kırarak bir halkın tablosunda motif olmaya aile-aşiret kavgası vererek başladı.
Şehristan yoldaş, 7 yıl boyunca Zağros’un o gizemli ama sert güzelliğini soludu. Botan’ın Kürdistan’ın kalbi olduğunu biliyordu. Fakat Zağrosların insanlığın beşiği olduğunu hissetmişti. Bunun için Zağroslara bağlandı. Zağroslar da yaratılan kültür, Mezopotamyalı kadınların 5000 yıla rağmen yüreğinde gizlediği yazılmamış ama yaşanmış bir kültür. Özgürlüğün, emeğin, eşitliğin, yaratıcılığın, adaletin kültürü Şehristan yoldaşın emeği, cesaretli, fedakârlığı bu kadar güçlü sarmasının nedeni olan kültür. Onu tanıyan tüm yoldaşlar şunu söyler, “Çalışmaktan korkmayan, emek vermeyi seven, hiçbir zaman hak ettiğinden fazlasını istemeyen, adaleti herkes için isteyen biriydi.” O, alıp vermek, üretmekle hak etmek arasındaki ilişkiyi ruhuna gizlenmiş tanrıçaların kanunlarıyla kuruyordu.
İlk kez Zağroslarda bu tanrıçaların isimlerini duydu. ‘97-’98 kışında 2 taburluk kadın gücüyle Gaddarê alanında üstlenmişlerdi. Gaddarê, ismini kışın sert fırtınalarından, gaddarlığından almış bir Zağros yamacı. O kış o yamaçta narin kardelenler, ateş topu olacak ceylanlar Gaddarê fırtınalarıyla boğuştular ve İskender’e yol vermeyen karları baharla beraber yendiler. “Gaddarê’deki bu gücün bizim açımızdan çok farklı bir anlamı var” diyen Önderliğimiz Zağros yamaçlarını 5000 yıldır kaybettiklerimizi aramanın mekânı olarak göstermişti. Şehristan yoldaş buralarda duydu İştar’ı, tanrıça anayı.
Gaddarê Şehrıstan yoldaşın yaşamını her yönüyle değiştirdi. Bir hazine arayışının sözleşmesini Berwar ve Rojbin yoldaşlarla burada yaptı. 24 Aralık 1998 tarihinde Van’da fedai eylem yapan Berwar yoldaşla aynı takım yönetiminde yer almışlardı. Aralarındaki yoldaşlık “Nasıl Yaşamalıyız?” sorusunun tartışmalarıyla güçleniyor, birbirlerini duydukları sevgi derinleşiyor, hesapsızlık ve adanmışlıkta sözleşmeye kadar ulaşıyordu. O bunu şöyle anlatıyordu:
“Rojbin arkadaş diğer taburda Bölük komutanıydı. O gece bir toplantı için bizim tabura geldi. Gece Berwar arkadaşın mangasında oturduk. Tüm gece Önderliği konuştuk. Herkes yattıktan sonra tartışmaya devam ettik. Berwar arkadaş, ‘Zilan gibi kendimi vermek istiyorum’ dedi. Rojbin arkadaş “böyle bir günü özlüyorum’ dedi. Berwar arkadaşın elini tuttu. ‘Ben de’ dedim. Fanusun ışığında birbirimize baktık sanki gözlerimizde el ele tutuşup söz verdik.”
Belki de gözlerde sözleşmek Zağros tanrıçalarından kalma bir gelenekti. Rojbin, Berwar ve Şehristan yoldaş sözün anlamsız olmayacağı eski bir geleneği yerine getirmişlerdi. Yazılmamış bir geleneği hissediyorlardı, gizli bir pusula gibi hayatlarını o gelenek yönlendiriyordu. Öyle olmazsa, 5000 yıllık hırsın, bencilliğin, zalimliğin rüzgârlarından yaratılmış bu ataerkil çölün ortasında vaha olmaya kendilerini nasıl adayabilirlerdi ki!
Gaddarê’nin fırtınaları umutlu baharları besliyordu göğsünde.
Şehristan yoldaş bu umuttan payını alıp Botan yollarına düştü. Botan onun için bir özlemdi. Bir göçmen kuşun her iki yuvaya duyduğu özlem gibi, Zağros ve Botan sevgisini yüreğinde beraber taşıyor, hiçbir kıyaslama yapmıyordu. Cudi’ye gitmek istiyordu fakat düzenlemesi Gabar’a yapılınca hiç gücenmeden gitti. Bu onun halkın taş üstüne taş koyduğu her alanı yuva, yurt görmesinden kaynaklıydı.
Onu gördüğümde Gabar’a gelişi bir ay olmuştu. 1998 yılının Eylül ay idi. Bu kısa süreye rağmen yıllarca yaşamış gibi yoldaşları ve araziyi tanımıştı fakat kendisi için belirlediği rotayı hiç yitirmedi. Bundan dolayı 9 Ekim’le başlayan komplonun ilk günlerinde bireysel eylem için öneriler yaptı. Cizre bir kadının eylemi ile serhildanlara kalkmıştı, yeniden bir kadın tüm varlığını ortaya koyarak Cizre’yi serhildanların Cizresi yapabilirdi. Koşullar elvermediği için eylem önerisi gerçekleşmedi.
Şehristan yoldaş Rojbin arkadaşın mektuplarını çantasında taşıyor, sürekli okuyordu.
“Zaman geldi geçiyor. Rojbin ve Berwar yoldaşlar eylemlerini yaptılar. Arkadaşlarım sözlerine göre yaşayan kadınlardı. Sıra bende. Sözüm var” diyordu.
Gerillaya hiç sakınmadan tüm bereketini veren Gabar arazisinde o kış her ay bir çatışmayla geçti. Fakat sanki öfkelerin büyüğünü geleceğe saklamış gibi, günleri sakin adımlıyorduk. Her adımımızda tarihten direnişten konuşuyorduk, Gabar’da karşılaştığımız kaleler, sarnıçlar burada yaşanan tarihe çekiyordu bizi. Agit arkadaşın şehit düştüğü Meydin köyü, yaptığı sığınaklar, ismiyle anılan mağaralar direnişleri hep yad etmemizi sağladı. Bir de boşaltılmış köyler. Gabar’ın tüm köyleri 94 yılında boşaltılmıştı. Sadece bu bile bir gerillaya mücadele gerekçesini hatırlatıyordu. Şehristan yoldaşla boşaltılan Basret köyünün içinden geçtiğimiz bir gün yerde gördüğü çocuk ayakkabısını eline almış hüzünle yıkılmış evlere bakıyordu. “Bu çocuklar artık ağlamamalı, onlara güzel günler bırakmalıyız, öyle değil mi?” diyerek ayakkabıyı duvarın oyuklarından birine yerleştirdi. Sanki bir gün bir çocuk gelip giyecekmiş gibi sakladı. Köyün dışına çıktık döndü ve “sanki bir çocuk ağlıyor değil mi? Onu susturması gereken anası da ağlıyor. Onları güldürecek olanlar bizleriz, bizler eğer biz olmaya kendimizi verirsek.” O an orada hiçbir ses yoktu. O sesi yüreğinde duymuştu. Halkın acılarını hissediyordu. Bize yüreğinin sesinden hikâyeler, masallar anlatırdı. Mem û Zin’i, Cembeli û Binevş ve diğerlerini. Hep soruyordu neden bu aşklar bu kadar hüzünlü, neden hep ayrılıklar var. Mem ile Zin’in arasına, Adule ile Dervişin arasına, çocukla köyü arasına ve halkımızla özgürlük arasına giren kim? Bu bir kader mi?
O gün, o kara gün, günün yüzü hep yağmur, gök bir yas puşisi bağlamış gibi karabulutlarıyla kaplıyor üstümüzü. O gün her zamanki yalın günlerimizin ötesinde bir şeyler vardı. Sabah BBC’de Önderliğin Kenya’da olduğu haberinin verilmesinden olsa gerek. Sanki bir baykuş ötecek ve uğursuzluk saracak göğümüzü. Baykuş öttü, gök kara puşiyi üzerimize düşürdü. “Bir tufan kopsaydı, bir yanar dağ alevlenseydi, lav dalgalarına eriyip karışsaydık tutamadığımız sözlerle ve bent olsaydık o zalimlerin hükmü önünde” diye geçirdi yüreğinden her gerilla. Şehristan yoldaş, zalimlerin, komplocuların hükmüne karşı bent olmanın sözünü, halkının hükmü olma sözünü Rojbin ve Berwar yoldaşlarla vermişti. Hepimiz toplantı yerine doğru ilerledik, o kafileden bağımsız arkadan geliyordu. Yüzünden, gözlerinden binlerce tabloya esin olabilecek anlamlar gelip geçiyordu. Bin yıllardır çatlamayı bekleyen bir öfkenin sancısı, bir tayın koşma arzusu, bir annenin bebeğe olan şefkati, namlunun mermiyi özgür kıldığı anın kıvılcımı. Hepsi yüreğinden yüzüne vuran, saklanmış ama yaşanmaya hazırlanan istekler.
Toplantı yerinde ilerleyen zamanı tutup tarihten hesap sormayı bekledikleri bir pusudaymışçasına oturuyordu herkes. Şehristan zamanı yakaladı. Yazılmış tarihlerin ve yazanların önüne geçip “intihar eylemi yapmayı öneriyorum” dedi. O yaşadığımız an’a kendi sözünü yazdı. Zağroslarda olduğu gibi Rojbin ve Berwar yoldaşların gözlerinde tekrar sözleşiyordu.
Şehristan yoldaş eylem önerisinden sonra altı gün daha Gabar’da kaldı. O altı gün bir romanda anlatılabilecek kadar uzun, ama ona dayanamayacağımız kadar kısaydı. Geceleri mektuplarını yazıyordu. Mektuplarını yazdığı naylon manga tabiatın darbelerinden nasibini epey almıştı. Her yerden rüzgâr esiyor mektuplarını yazdığı sayfaları uçuruyordu. Yağmur damlaları naylonun yanmış yerlerinden içeriye girip yüzümüze vuruyordu. Her şey sanki o 15 Şubat’ın kara gün olduğunu hatırlatmak için keskin, karanlık, soğuk ve acı vericiydi. Heval Şehristan o gecelerde yağmura naylon mangayla, karanlığa ise mumla meyden okuyarak mektuplarını yazdı. Esen rüzgârlar mumu neredeyse her kelimeden sonra söndürüyordu. Şehristan yoldaş, elindeki çakmağı hiç bırakmadan ve bıkmadan rüzgârla eğilen bir buğday başağı gibi eğilip mumu yakıyordu. Sanki bir azizeydi ve mumu her yakışında, uygarlığın üzerimize bıraktığı günahlar eriyor, mangamız mabetlerin huşusuna bürünüyor, rüzgârlar bu mistik havaya eşlik edercesine hafifleyip ezgiye dönüşüyorlardı. Gecenin karanlık koynu sözleri yaktığı mum ve gülüşündeki o masum hilalle aydınlanıyordu. Sözleri yüreğinin o gizlenmiş ışıltısı yeryüzüne çıkmayı başarmış bir pınar gibi kelimelerine vuruyordu. Sorduğu tüm soruların cevabını kendisi veriyordu. Zin’in Mem’e neden kavuşamadığına, Adule’yi dağlara çıkaran ayrılığa ve bugün halkımızın çektiği acılara anlamlar veriyordu. Şöyle diyordu, “bu kadar acıya neden olanlar, bunca ayrılığı yaratanlar kendilerini dünyanın efendisi görüyorlar. Acı çektirdikleri insanların, insanlığın teslim alınabileceğine inanıyorlar. Bunun için bize de ‘gelin teslim olun’ çağrıları yapıyorlar” ve mektubunda şöyle cevap verdi o çağrılara:
 

“GELİYORUM AMA ATEŞTEN BİR TOP OLARAK GELİYORUM.”

Eskiden eğer hakikat bir arayışsa neden her arayış bir nihayete varmaz ki diye sorardım kendime. Heval Şehristan’a her baktığımda, ‘arayış, menzilin dışına çıkmakla buluyor hedefini’ diye bir his düşerdi yüreğime. Onu şimdi her düşündüğümde aramanın bulmaktan daha önemli olduğunu ve onun bulduklarını nihayet saymadığını anlıyorum. O arayışçıydı, her şeyi hissederek büyük bir aşkla anlamaya çalışıyordu. Arama aşkı bulma aşkıdır ama bulmanın kendisi değildir. Buldum dediğin an kaybetme anıdır. Heval Şehristan eylemi için mektuplarını yazarken hazırlık yaparken dahi hiç buldum demedi. İçinde hala kanat çırpmayı öğrenmeye çalışan bir kuş yavrusunun coşkusu vardı. Bir sona değil yeni bir başlangıca gider gibi hazırlandı. Sanki uzun bir yol yürüyüşüne çıkacak gibiydi. Evet, aslında gözlerin göre bildiği, çok az yüreğin hissedebildiği menzilin ötesindeki bir yola çıkacaktı. Bunun için sabırsız bir kum tanesi gibiydi. Saatin diğer tarafına geçmek için coşkuluydu.
Onu tabur olarak yaptığımız bir içtima ile uğurladık. Taburun tekmili ona verildi, o komutanımızdı çünkü. Hakikat yolu zorludur, kasırgalar, uçurumlar, yangınlar yürüyenleri hep caydırmak ister. İnsanoğlu bazen dönüp arkasına bakmak ister, caymak ister. Eğer yolda ışık olanlar varsa geriye dönmekten alıkoyar insanı. Maşuk aşığın, âşık maşukun yolunu aydınlatır. O bizim yolumu aydınlatan hem âşık hem maşuktu. Hem âşık hem maşuk olan Şehristan heval içtimaının önüne gelerek sade ama seçkin edası ile gülümseyerek şöyle söyledi:
“Ben Başkan Apo’nun bir militanıyım, kendimi ondan bir parça haline getirip ona layık olmak istiyorum, siz yoldaşlarıma ve komutanlarıma layık olmak istiyorum.
BIJİ SEROK APO”
Bu sözlerin ardından arkadaşlarla vedalaştı. Törenden sonra onunla bir müddet yürüdük. Ayrılacağımızda bize dönerek “beni unutabilirsiniz ama bu halkın acılarını ve Önderliğin esaretini asla unutmayın” diyerek gitti.
Bizden ayrılıyordu ama kendi zamanını bulmuştu. Eylem yapmadan bir gece önce Şehristan yoldaş yeni doğmuş bir bebeğe “Demhat” adını veriyor. “Zaman geldi.” O yüreğinin inceliklerinde yaşadığımız çağın, tanrıçaların kanunlarıyla yaşama çağı olduğunu anlamıştı. Bu kanunlardan biri özgürlüğün, eşitliğin, adaletin, önünde dikilen engeller, ister bizden ister dışarıdan kaynaklı olsun, hiç gözünde büyütmeden, hep böyle olacak demeden onları kaldıracak bir yürüyüşü yapabilecek güce ulaşmaktır. Şehristan yoldaş 4 Mart günü saat 14.15’te Batman Merkez Polis Karakoluna doğru yürürken bu kanunu adımladı. Ve bizden ayrıldı. Belki de ebediyen bizimle kaldı demek daha doğru olur. Çünkü o Botan’dan, Zağros’tan, türkülerden, efsanelerden, ateşten, topraktan, sudan, gerilladan ve Önderliğin destansı çalışmam dediği kadın militan yaratma çabasından topladığı benliğini, hakikat yoluna, halkının özgürlüğüne bağışladı. Bunun için her özgürlük isteminin ruhunda var olacak. O bir kum tanesi idi. Hakikat yolunda sabırsız bir kum tanesi.
Şehristan gibi yürürken ölüm ancak kum saatinde saatin diğer yarısına geçmektir, ölümü yenmektir. Ve o saat bir gün ters çevrildiğinde yine önde olmak, yaşama ilk akanlardan olmak demektir.

                                                                                       Geri Dön
 

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır