ATEŞİN TARİHİNDE YÜCELEN VE OD’A DÖNÜŞEN BİR
KADIN: Rahşan Demirel
Zin
Evinawelat
Kürdistan
tarihinde 15 Ağustos, koca bir anlam taşıyordu. Bir doğuş
demekti ya… Kürt halkının mücadelesi gibi, o da 15 Ağustos’ta
doğmuştu. Çığlıklarımın Mardin’ in Nusaybin İlçesini doldurup,
taşırdığı yıl, 1975’ti. İlk doğduğu zaman, benim annem Rahşan’a
bakıp ‘bunun gözleri nakışlıdır, ateş fışkırıyor bu kızın
yüzünden’ demişti. Biz annemin sezgilerine çok güvendiğimiz için
Rahşan’ın ileride bizim başımıza farklı sorunlar açacağını
düşünüyorduk. Toplumumuzda, ‘namus’ kavramının nasıl
anlaşıldığını ve önemini anlatmaya gerek yok sanırım. Ben de
annemin sözünü, ‘Rahşan birisine âşık olur, bir erkeğin peşinden
gider, başına bir iş gelir’ diye ele almış ve korkmuştum.
Türk basının ‘terör’ dediği, bizim için ise ‘uyanış’ diye
tanımladığımız o dönemler, öyle çok zorla yerinden yurdundan
edilen insan olmuştu ki. Bizimde o kervana sürüklenmemiz,
gecikmeyecekti. Rahşan daha 1 yaşındaydı. Ve biz çoktan İzmir’
in yolunu tutmuştuk. Kürtler neden her gittikleri yerde,
oraların kentli yaşamına dahil olmazda, dağlık, tepelik yerleri
arayıp, bulurlar bilmem. Herhalde bu, araştırmaya değer bir
konudur. Ama bildiğim bir şey varsa, o da nerede olursam olayım,
yakınımda dağı hissetmem gerçeğiydi. Duyumsamalıydım ki, başım
sıkıştığında ona sığınabileyim. Çünkü dağlar tanır biz Kürtleri.
Ve her zaman bağrına basar. Korur. ‘Burada özgürce nefes
alabilirsin’ der. Hani bir şair diyor ya “Bu dağlar, dost
dağlardır” (A.Arif) İşte ondandır ki, kocaman kentte, gidip
Kadifekale’ ye yerleşmemiz.
Bir tanıdık aracılığıyla Tekel fabrikasında çalışmaya
başlamıştım hem ben, hem de Rahşan’ ın babası Süleyman.
Çocuklara iyi bakmaya, onları hiçbir şeye muhtaç etmemeye
çalışıyorduk. Kürt olduğumuz için yaşadığımız zulme, bir de
ekmek parası derdi eklenmişti. Rahşan 4 yaşlarındaydı. Öyle
sıcakkanlı, sevilen bir çocuktu ki. Bazen hiç beklenmeyen yerde,
ağzından çıkan sözler, hepimizi şaşırtıyordu. Bir gün, bizim bir
akrabamızı ziyarete gidecektim. Büyük kızıma, ‘Sen bu çocuklara
sahip çık, ben gelirim birkaç saate kadar’ dedim. Rahşan beni
duymuş… Peşimden geldi, ağlamaya başladı. ‘Bende geleceğim,
bende geleceğim’ diye ağlıyordu. Ben sinirlendim, ‘Ne işin var,
ben gidip geleceğim’ dedim. Rahşan gelmek için diretince elime
geçirdiğim tahta bir cetvelle ayak parmaklarına vurdum birkaç
kez… ‘Gelmeyeceksin, burada oturacaksın, söz mü’ dedim.
Rahşan’ın biraz gözleri doldu ve sert bir ses tonuyla, ‘Tamam
gelmeyeceğim’ dedi. Ben ‘Söz mü’ diye dayatınca, ‘Ya tamam,
bekâretim üstüne yemin ediyorum gelmeyeceğim’ demişti. Ben bu
cevap karşısında dondum… Böyle bir sözü daha önce hiç
duymamıştım.
İzmir’ deydik ama, Nusaybin ile bağlarımız güçlüydü.
İmkanlarımız el verdiğince gidiyor, basından oradaki durumları
yakından takip ediyorduk.
Rahşan’ a gelince. Maceracılığı günden güne artıyordu. Sene 1980
olmuştu. Rahşan 6 yaşlarındaydı. Biz Kadifekale’ den, Gülçeşme’
ye taşınmıştık. Ben hala tütün fabrikasında çalışıyordum. İş
yerime bir kızım koşarak geldi. ‘Anne Rahşan trenin altında
kaldı, çabuk gel’ diye ağlıyordu. Yeni taşındığımız evin
yakınlarında tren rayları vardı. Rahşan arkadaşlarıyla birlikte
bu rayların üstünde oynamaya gitmiş. O sırada karşıdan trenin
geldiğini görmüşler. Yanındaki arkadaşları treni görünce
kaçmışlar ama Rahşan rayların arasına oturmuş, kalkmamış. Trende
hızlı geldiği için fren yapamamış. Rahşan rayların ortasına
yatmış ve üzerinden 4 vagon geçene kadar tren duramamış. Tren
durduğunda Rahşan’ın öldüğünü düşünmüşler. Ama trenin altına
baktıklarında, Rahşan’ın onlara gülümsediğini görmüşler. Biz bu
olaydan sonra, Rahşan’ı hastaneye götürdük ama doktorlar ‘Bir
şeyi yok’ deyip bizi gönderdiler. O zamanlar gazeteler ‘Mucize
Çocuk’ diye vermişti Rahşan’ı… Biz Rahşan’a, ‘Kızım niye
kaçmadın diğer arkadaşların gibi? Hadi tren çarpsaydı’ diye
sorduk. Rahşan gülerek, ‘Ben zaten, tren nasıl çarpar diye merak
ettiğim için kaçmadım’ diye cevap vermişti. Bu ifadesini,
makinisti mahkemeye çıkarttıklarında da hâkime söyledi.
Söylediği bu cümle sayesinde, makinist beraat etti. Mahkeme
sonunda hakim, kızımın yanına geldi. “Bir daha yapacak mısın?”
diye sordu. Rahşan; “Yok, hâkim amca. İnsan bir kere utanmazsa,
2’incisin de de utanmaz…” dedi.
Çocuklarım küçüktü. Bu olaydan sonra Gülçeşme’ de kalmak
istemedik. Tren rayları bizi endişelendirmişti. Tekrar
Kadifekale’ ye taşınmayı uygun gördük. Günler bir birini
kovalıyordu. Çocuklarımızın yaşı ilerliyor, bizimde
sorumluluklarımız artıyordu. Başka bir bölgeye geldik diye,
çocuklarımızın asimile olmasını istemiyorduk. Bizlere yapılan
haksızlıkları onlara anlatmasak da, onurlu bir şekilde
yetişmeleri için öğütlerle doldurmayı ihmal etmiyorduk
heybelerini. Ben ve Süleyman özgürlük hareketine sempati duysak
da, çocukların bu nedenden dolayı zarar görmesini istemiyorduk.
Onları bu konulardan uzak tutmaya çalışıyorduk. “Kimsenin, her
ne nedenden olursa olsun, size karşı haksızlık yapmasına izin
vermeyin” diyordum sadece. Yaşamlarının her alanına
uygulayabilsinler bu sözü diye. Yorumlasınlar diye. Her annenin
göreviydi bunu çocuklarına öğretmek.
Aradan bir yıl geçmişti. Rahşan, okula başladı. Okul döneminde
de vukuatları bitmedi tabi. Evin içinde, mahallede konuşulanları
nasıl kaydediyorduysa beynine, ne zaman bir elbise almaya gitsek
O’na, tuttururdu Sarı-Kırmızı-Yeşil olacak diye. Yoksa
giymiyordu zaten. İnatçı bir çocuktu. “Anne benim ki, bizim
renklerimiz olsun” diyordu ve noktasını koyuyordu. Artık
tartışmaya girmek gereksiz. Biz de onun istediği gibi almak
zorunda kalıyorduk. Çare yok. Sadece evde değil, okula giderken
üç renk giyerdi hep. Ama o dönemler, olaylar gün geçtikçe
büyüyor ve yaşamın her alanında Kürt hareketi gittikçe
yayılıyordu. Bu renklere de tepkiler, karşı taraftan arttıkça,
artıyordu.
O gün okula gittiğinde, yine sarı-kırmızı-yeşil giymiş. Okuldaki
öğretmeni “Rahşan, niye sadece üç renk giyiyorsun” demiş.
Rahşan’da “Bu bizim rengimiz” diye yanıt verince, öğretmen ona
bir tokat vurmuş. Eee, bizim kız durur mu? Öylesine hırçın dı
ki, o yaşta O’ da öğretmene vuruyor. Öğretmen aldığı cevap
karşısında şaşkın. Ne söyleyeceğini bilemiyor. Bir süre sonra,
“Niye bana vurdun, Rahşan?” diye sormuş. Rahşan’ da “Ben sana
vurmazsam, annem de bana vurur. Çünkü annem, ‘Biri size
haksızlık ettiyse, cevabınızı verin’ demişti.” diye yanıtlamış.
Haberler her gün sıcak bir gelişmeyi aktarıyordu. Türk basınının
aktarımlarının çoğu çarpıtılarak, veriliyordu. Biz Kürtler,
kendi içimizde olayların doğrularını söylüyor, kulaktan kulağa
sıçratıyorduk gerçekleri. Diyarbakır Cezaevi’nden bir haber
gelmişti. 1982 yılıydı. Cezaevinde yaşanılan yoğun baskı ve
işkenceyi protesto etmek için, Mazlum Doğan’ın, 21 Mart Newroz
sabahı üç kibrit çöpüyle önce Newroz’u kutladığı, ardından da
yaptığı eylem, her tarafta yankılandı. Büyük bir direnişti bu.
Herkes, her Kürt kendi cephesinden yanıtlamaya çalışıyordu,
yapılan bu eylemin vicdanlarında yarattığı büyük etkiyi. İşte
Kürt çocukları, bu haberlerin arasında yetişiyordu,
şekilleniyordu. Rahşan’ da bu çocuklardan biriydi.
Yaz ayları gelmişti. Rahşan 15 yaşlarındaydı. Biz her yaz
yaptığımız gibi, Nusaybin’ e gitmek için yola koyulmuştuk. Daha
arabadan inmemiştik. Nusaybin’e kısa bir mesafe kalmıştı. O
dönemler yollarda aramalar çok yoğundu. Her 10-15 dakika da bir
askerler paldır-küldür arabaya binip, aramalar yapıyor,
kimlikleri kontrol ediyorlardı. Yolda, araçtaki bir kadın
yolcunun doğum sancısı tuttu. Ne yapacağımızı bilemedik.
Askerler bizi çevirdi. Dedik ki Nusaybin’e yetişmemiz gerekiyor.
Asker ‘Hayır gebersin’ diye sert çıktı. İşte bu cümle, Rahşan’ı
çok etkilemişti. Bana döndü dedi ki, “Anne, bu askerler bizi
korumak için mi var, yoksa öldürmek için mi?” Ben de ona,
‘Komutanlarından izin almaları gerekiyor, o yüzdendir’ dedim.
Yüzüme derin derin baktı, bir iç çekti “Yok anne” dedi. “Yok!”
Kendi iç dünyasına gömmüş her şeyi. Meğer hep içine atmış,
öğretmeninden sarı-kırmızı-yeşil renkler için yediği tokadı,
televizyonlardan duyduğu katliam haberlerini, askerin yanındaki
başka bir Kürde verdiği cevabı ve kim bilir daha neleri,
niceleri...
Gördükleri, Yaşadıkları, Başka bir yolculuğa çıkartmaya
hazırlamış onu…
İzmir’ e döndüğümüzde Rahşan artık eylemlerin merkezinde ki kız
olmaya başlamıştı. Bana göre Rahşan, evde börek, çörek yapandı.
Ama Kadifekale’ de ki halkımıza göre ise o, eylemlerin önünde,
elindeki taşla, polisle çatışandı. O’nun yaptıklarını hep en son
duyan oluyorduk. O dönemler Zekiye Alkan’ın Amed surlarında
bedenini ateşe verdiği günlerdi. Biz güya, kendimiz haklarımız
için mücadele etsek bile, çocuklarımızı uzak tutmaya
çalışıyorduk. Ama buna rağmen de, Rahşan büyürken, kendisiyle
birlikte içinde bir şeylerinde büyüdüğünü fark ediyordum. Ve bu
beni çok korkutuyordu.
Bazen dağa gitmek istediğini söylüyordu. Biz kızıyorduk. Direk
‘Gidemezsin’ demiyorduk da, “Gidip başlarına belamı olacaksın?
Sen şehir kızısın, yapamazsın.’ diyorduk. O’ da zaten bizim bu
tavrımızı gördükten sonra, bir daha bir şey söylememeye başladı.
Akşamları genelde benimle birlikte yatmak isterdi. Sık sık
beraber uyurduk. O günlerin birinde bir defasında, bu tür
konuları bizimle konuşmama kararını bozmuştu. Akşam yatmadan
önce bana, “Cizre’de halkımızı katlediyorlar. Kürtleri
öldürüyorlar. Biz niye bir şey yapmıyoruz, anne” diye sordu. Ben
de kafasına böyle şeyler sokmasın diye, “Aman boş ver, yat hadi”
diye kızdım. Soruyu sorarken öyle bir iç çekmişti ki, meğer
içindeki ateş, o zamanlar yanmaya başlamışta, ben fark
edememişim…
Yıl 1992 idi. Ramazan ayıydı. Oruçluyduk. Kızım kendini yakacağı
günün sabahında, bir halımız vardı onu yıkamıştı. İki erkek o
halıyı zorla taşıyabiliyordu. Rahşan halıyı tek başına aşağı
indirip yıkadıktan sonra yukarıya çıkartıp balkona sermişti. Ben
komşulardaydım. Eve geldiğimde “Gel bakalım, sen gez, ben senin
halını yıkadım” diye şakalaştı benimle. Bende hayret ettim.
Çünkü çok büyük bir halıydı. Onu tek başına indirmesi zordu.
Bende ona, ‘Halıyı suya batırıp, çıkartmışsındır’ diye cevap
verdim. Yukarı çıktığımda halının çok temiz yıkandığını görünce
sevindim. O gün evi düzenledi, sildi süpürdü… Eşyaların yerini
değiştirdi. Bayram için yapıyor sanıyordum. Gizlice, evdeki
Barbaros Hayrettin Paşa’nın kasetine alelacele sesini kayıt
yapmış. Eşyalarını ekmek poşetine koymuş, kendi hazırlığını
bitirmişti.
Rahşan’ın babası o akşam bize balık getirmişti. Ben onu pişirmek
için mutfağa gittim. Rahşan’da o arada bize kek yaptı. Dükkâna
gidip bir de gazoz aldı. Akşam olduğunda hep birlikte yemeğimizi
yedik. Üstüne kekimizi yedik, gazozumuzu içtik.
O gün Cizre’de ‘Kanlı Newroz’ diye tarihe geçen olaylar yaşandı.
Gazeteci İzzet Kezer ve onlarca kişi yaşamını yitirdi.
Televizyonlarda yapılan yayınları izledik hep beraber. O gece
evden çıkmadık hiç. Cumartesi günüydü. Yatsı namazını kılmadım.
Bir uyku bastırdı beni. Olduğum yerde sızmışım. Rahşan beni
kaldırdı, “Şırnak, Cizre kana bulanmış, uyan anne” dedi. Ben de,
kızımın aşırıya gitmesini istemediğim için, televizyonu
kapattırdım.
Sahur vakti geldi. Yemek hazırlamıştı Rahşan. “Anne” dedi.
“Şırnak, Cizre gibi, benimde içimde kanlar kaynıyor’”
O sırada Rahşan’ın ablası Türkan, “Bizim evimiz petrol gibi
kokuyor, sanki benzin dökülmüş” dedi. Biz de kokladık. Gerçekten
benzin kokusu vardı. Rahşan, koşarak kalktı mutfağa gitti. Meğer
tüpü açıp, geri gelmiş. Biz kokunun nereden geldiğini
araştırırken, Rahşan bize seslendi, “Gelin gelin, tüp açık
kalmış. Onun kokusu” dedi. Biz mutfağa gittik. Gerçekten de tüp
açıktı. Yani, Rahşan tüpü açık bırakarak, bizim dikkatimizi
dağıttı, hiç anlamadık. Çünkü aynı akşam çay doldururken, dizine
çaydanlığın altındaki su damladı, biraz yandı. Hemen yerinden
sıçradı. Bende ‘Canın ne kadar tatlıymış, bir damlacık su’
dedim. O da bana, “Anne, boşu boşuna asla canımı yaktırmam
kimseye” dedi. Boşu boşuna bir parçacık tenini yaktırmazmış
evet. Ama dev gibi bir anlam, bir direniş, bir mücadele, bir
halk için tüm bedenini yakarmış oysaki. Bilemedim, anlayamadım
işte. O zaman böyle düşünemedim ki…
21 Mart gecesiydi tüm bu konuşmalar. Rahşan’ı o gece haberleri
izlerken en çok etkileyen, Cizre’de tarama olduğun da, bir
savcının evine kurşunlar isabet etmesine ilişkin verilen
haberdi. Olay şöyleydi. Kurşunlardan biri, savcının eşinin
dolabındaki elbisesine denk gelmişti. Savcı ise, o elbiseyi
kameralara gösteriyordu. İşte Rahşan’ı en çok bu üzmüştü… Bana,
“Anne” dedi. “Sana bir şey diyeceğim. Hiçbir şey kanıma
dokunmadı ama o savcı, eşinin elbisesini çıkardı ya. Cizre’de,
bunun manevi değeri olabilir, ama o kurşunlar çoluk çocuğu
tarıyor bunu göstermiyorlar da, bir savcı, hukukçu bir adam, o
eşinin ceketini kaldırdı da kameraya gösterdi ya, bana dokundu.
Çok gücüme gitti” Bu sözleri söylerken içinin nasıl yandığını
derinden hissetmiştim.
Bu sözlerin üzerine dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in de
“Bu yıl Nevruz kutlanmayacak. Kutlayan olursa da, gereği
yapılacaktır” deyişi, kızımın kendini ateşe vermeden önce
duyduğu son söz olmuştu. Sonra hepimiz yattık. Ben hiç olmadığı
kadar derin uyumuştum o gece… Sabah namazına kalktım. Namazımı
kıldıktan sonra tekrar uyudum. Rüyamda Rahşan’ı gördüm. Rüyamda,
tüplü şofbenimiz patlıyor, Rahşan yanıyor. Birden Rahşan’ın
‘Anneeeee’ diye bana seslendiğini duyarak yatağımdan sıçradım.
Baktım benim küçük kızım ağlıyor. Küçük kardeşine ne söyledi
bilmiyorum ama sabah erkenden çıkmıştı evden. 22 Mart sabahı.
Kardeşi Nalan yanıma geldi, anne Rahşan yok, gitmiş. Ama
gözyaşları nasıl akıyordu. Belli ki Nalan her şeyi biliyordu.
‘Ne oldu, niye ağlıyorsun’ dedim. Küçük kızım, ‘Rahşan ablam
evden kaçtı’ dedi. Ben yataktan fırladım, bütün odaları dolaştım
ama Rahşan yok… Ben kendi kendime, ‘Belliydi bunun kaçacağı,
namusumuzu beş paralık etti’ diye düşünüyorum. O esnada
vitrinde, bir kartona keçeli kalemle yazılmış bir not gördük.
Büyük kızım geldi. ‘Oku’ dedim. Kızım okudu,
“Ben kendimi Newroz yapıyorum Kadifekale’ de.
Cizre, Mardin ve Nusaybin’in cevabını vermek zorundayım”
Yazmış. Biz onun bu notunu aldıktan sonra kartonu aldık,
Kadifekale’ ye doğru çıkmaya başladık. Ama biz hala bir insanın
kendini yakabileceğini düşünemiyoruz. Sonra biraz şoku
atlattıktan sonra etrafımıza baktık ki, ne görelim… İzmir’de
yaşayan bütün yurtsever halkımız Kadifekale’ yi
sarı-kırmızı-yeşil bayraklarla donatmış. Herkesin haberi olmuş,
binlerce insan Kadifekale’ ye akın etmiş. Yani, biz en son
öğrenen olduk. Kadifekale’ nin her tarafını polisler tutmuştu.
Biz zorlayarak içeriye girdik. Ben bizim bir ekmek poşetimiz
vardı, onu gördüm. Polis bizi yaklaştırmak istemiyordu. Ben ‘Bu
kız benim kızım, bırakın’ dedim. Polis, ‘Nereden biliyorsun’
dedi. Ben elimdeki kartonu ona gösterdim. Sonra Rahşan’ın başına
gittim. Üst tarafı yanmıştı ama iki eli ile zafer işareti
yaparak kalmıştı. Kadifekale’ de bıraktığı not duyduğu son ses
olan İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in “Bu yıl Nevruz
kutlanmayacak. Kutlayan olursa da, gereği yapılacaktır” İsmet
sözüne bir yanıttı.
“İsmet Sezgin’e haber veriyorum Newroz kutlanacak…
Lastikle olmazsa bile, canımızla kutlanacak!’”
Dizlerim yerlerde. Ağacın dibine oturdum. Bir çocuk geldi,
kulağıma dedi ki, “Bu cenazeye sahip çıkmazsan, hesabını başka
dünyada vereceksin.” Onu duyar duymaz, ben o an düşündüm, ‘Şimdi
ne yapmak gerekiyor’ diye… Çok geçmeden karar verdim, ‘Madem
kızım böyle bir karar vermiş, kendini halkına adamış, bundan
sonra bize düşen onun anısına sahip çıkmak olmalı’ dedim.
Kızımın yanına gittim. İlk sloganımı attım. İş başa düşmüştü.
Rahşan’ı tüm dünya duymuştu. Güvenlik güçleri ise kimseye haber
vermeden gömmek istiyorlardı. Polis otopsi için Rahşan’ı almak
istedi. Hastaneye götüreceklerdi, ama orada da yok edeceklerdi.
Ben izin vermedim. ‘Onu alırsanız, bende kendimi yakarım’ dedim.
Sonra binlerce yurtsever insanla birlikte Rahşan’ın cenazesini
oradan aldık. Kadifekale camisine götürdük. Sonra da Nusaybin
tabii. Kızımın doğduğu topraklara. O Nusaybin âşığıydı,
tapıyordu sanki.
Yola çıkışımızda bir hayli sorunlu olmuştu. Viranşehir’ e
vardığımızda, Cizre’de gazeteci ölmüştü. Çocuklar ölmüştü.
Olağanüstü haldi, her yer. İki asker, bir astsubay bizi
durdurdu. Nusaybin Tabur Komutanı yaklaştı bana, tanıdım Veli
Küçük’ tü. “Cenazeyi bize verin” diyorlardı. Ben de ‘Nusaybin’e
sokacağım’ diye üsteledim. Ama izin vermediler. Bir ambulans
geldi, kızımı aldılar. Biz de bindik tabii. Nusaybin’e doğru
yola çıktık. Bizi karakola soktular. Bir baktım karakoldaki tüm
arabalarda ‘Ölürüm Türkiyem’ çalıyor. Beni çektiler, karakola.
Kızımı Nusaybin’ e götürmek istediğim ve onlara vermediğim için,
beni saatlerce dövdüler. Karakoldan çıktığımda birçok yerim ve
kaburgam kırılmıştı.
Dinimizde Allah’a isyan etmek günahtı ve ben inancıma çok bağlı
biriydim. Ama başımıza gelen onca şeyden sonra, karakoldan
çıktıktan sonra artık isyan ettim. “Bu zulmü bana ediyorsunuz.
Acım büyük. Eğer Allah bu yaptıklarınızı yanınıza bırakıyorsa,
ben o Allah’ı tanımıyorum” diye bağırıyordum, sürekli. Bizi
bekletmeye devam ettiler. Sonra Veli Küçük yine yanıma geldi.
‘Rahşan’dan çok söz ediyorlar, fotoğrafına bakmak istiyorum’
dedi… Baktı ve dedi ki, ‘Ne güzel kızmış. Neyin uğruna? Değer
mi?’ Ben de yerden bir avuç toprak avuçlayıp gözünün önünde
akıttım; ‘Bunun uğruna’ dedim. ‘Bu toprak uğruna değer…’ Sustu.
Rahşan’ ı, Nusaybin’de yoğun askeri kuşatma altında toprağa
verdik. İzmir’e döndük. Artık bize ne işveren verdi, ne de başka
bir şey. Çalıştığımız Tekel firmasından kovulmuştuk. Eve,
taziyeye gelenler ise kolayca ‘terörist’ damgasını yiyordu.
Artık bu sürece katlanamadık. Yakınlarımıza da zarar vermek
istemiyorduk. Adana’ya taşınma kararı aldık. 4 yıl Adana’da
kaldıktan sonra, içimde bir şey Kadifekale’ ye geri dön diyordu.
Sanki Rahşan böyle istiyordu. Ailece karar verdik ve kızımın
büyük eylemini gerçekleştirdiği yere geri döndük.
1982’ de Mazlum Doğan Diyarbakır Zindan’ın da, 1990’da Zekiye
Alkan Amed surlarının üzerinde, 1992’de kızım Rahşan Demirel
İzmir Kadifekale’ de, 1994’te Ronahi ve Berîvan Almanya-Mannheim’
da tam da Newroz bayramının olduğu gün, kendilerini Newroz Ateşi
yaptılar. Rahşan, doğduğu günden bugüne kadar bir volkandı. Ve
henüz 17 yaşında olmasına rağmen, en son en anlamlı şekilde
kendini patlattı. Ufkundaki genişlik onu böyle bir eyleme
zorlamıştı. Halkına sevgisini böyle gösterdi. Biz onun
mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz. Öyle bir kızım olduğu
için çok mutluyum…
|