ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

ATEŞİN TARİHİNDE YÜCELEN VE OD’A DÖNÜŞEN BİR KADIN: Rahşan Demirel

Zin Evinawelat
 

Kürdistan tarihinde 15 Ağustos, koca bir anlam taşıyordu. Bir doğuş demekti ya… Kürt halkının mücadelesi gibi, o da 15 Ağustos’ta doğmuştu. Çığlıklarımın Mardin’ in Nusaybin İlçesini doldurup, taşırdığı yıl, 1975’ti. İlk doğduğu zaman, benim annem Rahşan’a bakıp ‘bunun gözleri nakışlıdır, ateş fışkırıyor bu kızın yüzünden’ demişti. Biz annemin sezgilerine çok güvendiğimiz için Rahşan’ın ileride bizim başımıza farklı sorunlar açacağını düşünüyorduk. Toplumumuzda, ‘namus’ kavramının nasıl anlaşıldığını ve önemini anlatmaya gerek yok sanırım. Ben de annemin sözünü, ‘Rahşan birisine âşık olur, bir erkeğin peşinden gider, başına bir iş gelir’ diye ele almış ve korkmuştum.
Türk basının ‘terör’ dediği, bizim için ise ‘uyanış’ diye tanımladığımız o dönemler, öyle çok zorla yerinden yurdundan edilen insan olmuştu ki. Bizimde o kervana sürüklenmemiz, gecikmeyecekti. Rahşan daha 1 yaşındaydı. Ve biz çoktan İzmir’ in yolunu tutmuştuk. Kürtler neden her gittikleri yerde, oraların kentli yaşamına dahil olmazda, dağlık, tepelik yerleri arayıp, bulurlar bilmem. Herhalde bu, araştırmaya değer bir konudur. Ama bildiğim bir şey varsa, o da nerede olursam olayım, yakınımda dağı hissetmem gerçeğiydi. Duyumsamalıydım ki, başım sıkıştığında ona sığınabileyim. Çünkü dağlar tanır biz Kürtleri. Ve her zaman bağrına basar. Korur. ‘Burada özgürce nefes alabilirsin’ der. Hani bir şair diyor ya “Bu dağlar, dost dağlardır” (A.Arif) İşte ondandır ki, kocaman kentte, gidip Kadifekale’ ye yerleşmemiz.
Bir tanıdık aracılığıyla Tekel fabrikasında çalışmaya başlamıştım hem ben, hem de Rahşan’ ın babası Süleyman. Çocuklara iyi bakmaya, onları hiçbir şeye muhtaç etmemeye çalışıyorduk. Kürt olduğumuz için yaşadığımız zulme, bir de ekmek parası derdi eklenmişti. Rahşan 4 yaşlarındaydı. Öyle sıcakkanlı, sevilen bir çocuktu ki. Bazen hiç beklenmeyen yerde, ağzından çıkan sözler, hepimizi şaşırtıyordu. Bir gün, bizim bir akrabamızı ziyarete gidecektim. Büyük kızıma, ‘Sen bu çocuklara sahip çık, ben gelirim birkaç saate kadar’ dedim. Rahşan beni duymuş… Peşimden geldi, ağlamaya başladı. ‘Bende geleceğim, bende geleceğim’ diye ağlıyordu. Ben sinirlendim, ‘Ne işin var, ben gidip geleceğim’ dedim. Rahşan gelmek için diretince elime geçirdiğim tahta bir cetvelle ayak parmaklarına vurdum birkaç kez… ‘Gelmeyeceksin, burada oturacaksın, söz mü’ dedim. Rahşan’ın biraz gözleri doldu ve sert bir ses tonuyla, ‘Tamam gelmeyeceğim’ dedi. Ben ‘Söz mü’ diye dayatınca, ‘Ya tamam, bekâretim üstüne yemin ediyorum gelmeyeceğim’ demişti. Ben bu cevap karşısında dondum… Böyle bir sözü daha önce hiç duymamıştım.
İzmir’ deydik ama, Nusaybin ile bağlarımız güçlüydü. İmkanlarımız el verdiğince gidiyor, basından oradaki durumları yakından takip ediyorduk.
Rahşan’ a gelince. Maceracılığı günden güne artıyordu. Sene 1980 olmuştu. Rahşan 6 yaşlarındaydı. Biz Kadifekale’ den, Gülçeşme’ ye taşınmıştık. Ben hala tütün fabrikasında çalışıyordum. İş yerime bir kızım koşarak geldi. ‘Anne Rahşan trenin altında kaldı, çabuk gel’ diye ağlıyordu. Yeni taşındığımız evin yakınlarında tren rayları vardı. Rahşan arkadaşlarıyla birlikte bu rayların üstünde oynamaya gitmiş. O sırada karşıdan trenin geldiğini görmüşler. Yanındaki arkadaşları treni görünce kaçmışlar ama Rahşan rayların arasına oturmuş, kalkmamış. Trende hızlı geldiği için fren yapamamış. Rahşan rayların ortasına yatmış ve üzerinden 4 vagon geçene kadar tren duramamış. Tren durduğunda Rahşan’ın öldüğünü düşünmüşler. Ama trenin altına baktıklarında, Rahşan’ın onlara gülümsediğini görmüşler. Biz bu olaydan sonra, Rahşan’ı hastaneye götürdük ama doktorlar ‘Bir şeyi yok’ deyip bizi gönderdiler. O zamanlar gazeteler ‘Mucize Çocuk’ diye vermişti Rahşan’ı… Biz Rahşan’a, ‘Kızım niye kaçmadın diğer arkadaşların gibi? Hadi tren çarpsaydı’ diye sorduk. Rahşan gülerek, ‘Ben zaten, tren nasıl çarpar diye merak ettiğim için kaçmadım’ diye cevap vermişti. Bu ifadesini, makinisti mahkemeye çıkarttıklarında da hâkime söyledi. Söylediği bu cümle sayesinde, makinist beraat etti. Mahkeme sonunda hakim, kızımın yanına geldi. “Bir daha yapacak mısın?” diye sordu. Rahşan; “Yok, hâkim amca. İnsan bir kere utanmazsa, 2’incisin de de utanmaz…” dedi.
Çocuklarım küçüktü. Bu olaydan sonra Gülçeşme’ de kalmak istemedik. Tren rayları bizi endişelendirmişti. Tekrar Kadifekale’ ye taşınmayı uygun gördük. Günler bir birini kovalıyordu. Çocuklarımızın yaşı ilerliyor, bizimde sorumluluklarımız artıyordu. Başka bir bölgeye geldik diye, çocuklarımızın asimile olmasını istemiyorduk. Bizlere yapılan haksızlıkları onlara anlatmasak da, onurlu bir şekilde yetişmeleri için öğütlerle doldurmayı ihmal etmiyorduk heybelerini. Ben ve Süleyman özgürlük hareketine sempati duysak da, çocukların bu nedenden dolayı zarar görmesini istemiyorduk. Onları bu konulardan uzak tutmaya çalışıyorduk. “Kimsenin, her ne nedenden olursa olsun, size karşı haksızlık yapmasına izin vermeyin” diyordum sadece. Yaşamlarının her alanına uygulayabilsinler bu sözü diye. Yorumlasınlar diye. Her annenin göreviydi bunu çocuklarına öğretmek.
Aradan bir yıl geçmişti. Rahşan, okula başladı. Okul döneminde de vukuatları bitmedi tabi. Evin içinde, mahallede konuşulanları nasıl kaydediyorduysa beynine, ne zaman bir elbise almaya gitsek O’na, tuttururdu Sarı-Kırmızı-Yeşil olacak diye. Yoksa giymiyordu zaten. İnatçı bir çocuktu. “Anne benim ki, bizim renklerimiz olsun” diyordu ve noktasını koyuyordu. Artık tartışmaya girmek gereksiz. Biz de onun istediği gibi almak zorunda kalıyorduk. Çare yok. Sadece evde değil, okula giderken üç renk giyerdi hep. Ama o dönemler, olaylar gün geçtikçe büyüyor ve yaşamın her alanında Kürt hareketi gittikçe yayılıyordu. Bu renklere de tepkiler, karşı taraftan arttıkça, artıyordu.
O gün okula gittiğinde, yine sarı-kırmızı-yeşil giymiş. Okuldaki öğretmeni “Rahşan, niye sadece üç renk giyiyorsun” demiş. Rahşan’da “Bu bizim rengimiz” diye yanıt verince, öğretmen ona bir tokat vurmuş. Eee, bizim kız durur mu? Öylesine hırçın dı ki, o yaşta O’ da öğretmene vuruyor. Öğretmen aldığı cevap karşısında şaşkın. Ne söyleyeceğini bilemiyor. Bir süre sonra, “Niye bana vurdun, Rahşan?” diye sormuş. Rahşan’ da “Ben sana vurmazsam, annem de bana vurur. Çünkü annem, ‘Biri size haksızlık ettiyse, cevabınızı verin’ demişti.” diye yanıtlamış.
Haberler her gün sıcak bir gelişmeyi aktarıyordu. Türk basınının aktarımlarının çoğu çarpıtılarak, veriliyordu. Biz Kürtler, kendi içimizde olayların doğrularını söylüyor, kulaktan kulağa sıçratıyorduk gerçekleri. Diyarbakır Cezaevi’nden bir haber gelmişti. 1982 yılıydı. Cezaevinde yaşanılan yoğun baskı ve işkenceyi protesto etmek için, Mazlum Doğan’ın, 21 Mart Newroz sabahı üç kibrit çöpüyle önce Newroz’u kutladığı, ardından da yaptığı eylem, her tarafta yankılandı. Büyük bir direnişti bu. Herkes, her Kürt kendi cephesinden yanıtlamaya çalışıyordu, yapılan bu eylemin vicdanlarında yarattığı büyük etkiyi. İşte Kürt çocukları, bu haberlerin arasında yetişiyordu, şekilleniyordu. Rahşan’ da bu çocuklardan biriydi.
Yaz ayları gelmişti. Rahşan 15 yaşlarındaydı. Biz her yaz yaptığımız gibi, Nusaybin’ e gitmek için yola koyulmuştuk. Daha arabadan inmemiştik. Nusaybin’e kısa bir mesafe kalmıştı. O dönemler yollarda aramalar çok yoğundu. Her 10-15 dakika da bir askerler paldır-küldür arabaya binip, aramalar yapıyor, kimlikleri kontrol ediyorlardı. Yolda, araçtaki bir kadın yolcunun doğum sancısı tuttu. Ne yapacağımızı bilemedik. Askerler bizi çevirdi. Dedik ki Nusaybin’e yetişmemiz gerekiyor. Asker ‘Hayır gebersin’ diye sert çıktı. İşte bu cümle, Rahşan’ı çok etkilemişti. Bana döndü dedi ki, “Anne, bu askerler bizi korumak için mi var, yoksa öldürmek için mi?” Ben de ona, ‘Komutanlarından izin almaları gerekiyor, o yüzdendir’ dedim. Yüzüme derin derin baktı, bir iç çekti “Yok anne” dedi. “Yok!”
Kendi iç dünyasına gömmüş her şeyi. Meğer hep içine atmış, öğretmeninden sarı-kırmızı-yeşil renkler için yediği tokadı, televizyonlardan duyduğu katliam haberlerini, askerin yanındaki başka bir Kürde verdiği cevabı ve kim bilir daha neleri, niceleri...
Gördükleri, Yaşadıkları, Başka bir yolculuğa çıkartmaya hazırlamış onu…
İzmir’ e döndüğümüzde Rahşan artık eylemlerin merkezinde ki kız olmaya başlamıştı. Bana göre Rahşan, evde börek, çörek yapandı. Ama Kadifekale’ de ki halkımıza göre ise o, eylemlerin önünde, elindeki taşla, polisle çatışandı. O’nun yaptıklarını hep en son duyan oluyorduk. O dönemler Zekiye Alkan’ın Amed surlarında bedenini ateşe verdiği günlerdi. Biz güya, kendimiz haklarımız için mücadele etsek bile, çocuklarımızı uzak tutmaya çalışıyorduk. Ama buna rağmen de, Rahşan büyürken, kendisiyle birlikte içinde bir şeylerinde büyüdüğünü fark ediyordum. Ve bu beni çok korkutuyordu.
Bazen dağa gitmek istediğini söylüyordu. Biz kızıyorduk. Direk ‘Gidemezsin’ demiyorduk da, “Gidip başlarına belamı olacaksın? Sen şehir kızısın, yapamazsın.’ diyorduk. O’ da zaten bizim bu tavrımızı gördükten sonra, bir daha bir şey söylememeye başladı. Akşamları genelde benimle birlikte yatmak isterdi. Sık sık beraber uyurduk. O günlerin birinde bir defasında, bu tür konuları bizimle konuşmama kararını bozmuştu. Akşam yatmadan önce bana, “Cizre’de halkımızı katlediyorlar. Kürtleri öldürüyorlar. Biz niye bir şey yapmıyoruz, anne” diye sordu. Ben de kafasına böyle şeyler sokmasın diye, “Aman boş ver, yat hadi” diye kızdım. Soruyu sorarken öyle bir iç çekmişti ki, meğer içindeki ateş, o zamanlar yanmaya başlamışta, ben fark edememişim…
Yıl 1992 idi. Ramazan ayıydı. Oruçluyduk. Kızım kendini yakacağı günün sabahında, bir halımız vardı onu yıkamıştı. İki erkek o halıyı zorla taşıyabiliyordu. Rahşan halıyı tek başına aşağı indirip yıkadıktan sonra yukarıya çıkartıp balkona sermişti. Ben komşulardaydım. Eve geldiğimde “Gel bakalım, sen gez, ben senin halını yıkadım” diye şakalaştı benimle. Bende hayret ettim. Çünkü çok büyük bir halıydı. Onu tek başına indirmesi zordu. Bende ona, ‘Halıyı suya batırıp, çıkartmışsındır’ diye cevap verdim. Yukarı çıktığımda halının çok temiz yıkandığını görünce sevindim. O gün evi düzenledi, sildi süpürdü… Eşyaların yerini değiştirdi. Bayram için yapıyor sanıyordum. Gizlice, evdeki Barbaros Hayrettin Paşa’nın kasetine alelacele sesini kayıt yapmış. Eşyalarını ekmek poşetine koymuş, kendi hazırlığını bitirmişti.
Rahşan’ın babası o akşam bize balık getirmişti. Ben onu pişirmek için mutfağa gittim. Rahşan’da o arada bize kek yaptı. Dükkâna gidip bir de gazoz aldı. Akşam olduğunda hep birlikte yemeğimizi yedik. Üstüne kekimizi yedik, gazozumuzu içtik.
O gün Cizre’de ‘Kanlı Newroz’ diye tarihe geçen olaylar yaşandı. Gazeteci İzzet Kezer ve onlarca kişi yaşamını yitirdi. Televizyonlarda yapılan yayınları izledik hep beraber. O gece evden çıkmadık hiç. Cumartesi günüydü. Yatsı namazını kılmadım. Bir uyku bastırdı beni. Olduğum yerde sızmışım. Rahşan beni kaldırdı, “Şırnak, Cizre kana bulanmış, uyan anne” dedi. Ben de, kızımın aşırıya gitmesini istemediğim için, televizyonu kapattırdım.
Sahur vakti geldi. Yemek hazırlamıştı Rahşan. “Anne” dedi. “Şırnak, Cizre gibi, benimde içimde kanlar kaynıyor’”
O sırada Rahşan’ın ablası Türkan, “Bizim evimiz petrol gibi kokuyor, sanki benzin dökülmüş” dedi. Biz de kokladık. Gerçekten benzin kokusu vardı. Rahşan, koşarak kalktı mutfağa gitti. Meğer tüpü açıp, geri gelmiş. Biz kokunun nereden geldiğini araştırırken, Rahşan bize seslendi, “Gelin gelin, tüp açık kalmış. Onun kokusu” dedi. Biz mutfağa gittik. Gerçekten de tüp açıktı. Yani, Rahşan tüpü açık bırakarak, bizim dikkatimizi dağıttı, hiç anlamadık. Çünkü aynı akşam çay doldururken, dizine çaydanlığın altındaki su damladı, biraz yandı. Hemen yerinden sıçradı. Bende ‘Canın ne kadar tatlıymış, bir damlacık su’ dedim. O da bana, “Anne, boşu boşuna asla canımı yaktırmam kimseye” dedi. Boşu boşuna bir parçacık tenini yaktırmazmış evet. Ama dev gibi bir anlam, bir direniş, bir mücadele, bir halk için tüm bedenini yakarmış oysaki. Bilemedim, anlayamadım işte. O zaman böyle düşünemedim ki…
21 Mart gecesiydi tüm bu konuşmalar. Rahşan’ı o gece haberleri izlerken en çok etkileyen, Cizre’de tarama olduğun da, bir savcının evine kurşunlar isabet etmesine ilişkin verilen haberdi. Olay şöyleydi. Kurşunlardan biri, savcının eşinin dolabındaki elbisesine denk gelmişti. Savcı ise, o elbiseyi kameralara gösteriyordu. İşte Rahşan’ı en çok bu üzmüştü… Bana, “Anne” dedi. “Sana bir şey diyeceğim. Hiçbir şey kanıma dokunmadı ama o savcı, eşinin elbisesini çıkardı ya. Cizre’de, bunun manevi değeri olabilir, ama o kurşunlar çoluk çocuğu tarıyor bunu göstermiyorlar da, bir savcı, hukukçu bir adam, o eşinin ceketini kaldırdı da kameraya gösterdi ya, bana dokundu. Çok gücüme gitti” Bu sözleri söylerken içinin nasıl yandığını derinden hissetmiştim.
Bu sözlerin üzerine dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in de “Bu yıl Nevruz kutlanmayacak. Kutlayan olursa da, gereği yapılacaktır” deyişi, kızımın kendini ateşe vermeden önce duyduğu son söz olmuştu. Sonra hepimiz yattık. Ben hiç olmadığı kadar derin uyumuştum o gece… Sabah namazına kalktım. Namazımı kıldıktan sonra tekrar uyudum. Rüyamda Rahşan’ı gördüm. Rüyamda, tüplü şofbenimiz patlıyor, Rahşan yanıyor. Birden Rahşan’ın ‘Anneeeee’ diye bana seslendiğini duyarak yatağımdan sıçradım. Baktım benim küçük kızım ağlıyor. Küçük kardeşine ne söyledi bilmiyorum ama sabah erkenden çıkmıştı evden. 22 Mart sabahı. Kardeşi Nalan yanıma geldi, anne Rahşan yok, gitmiş. Ama gözyaşları nasıl akıyordu. Belli ki Nalan her şeyi biliyordu. ‘Ne oldu, niye ağlıyorsun’ dedim. Küçük kızım, ‘Rahşan ablam evden kaçtı’ dedi. Ben yataktan fırladım, bütün odaları dolaştım ama Rahşan yok… Ben kendi kendime, ‘Belliydi bunun kaçacağı, namusumuzu beş paralık etti’ diye düşünüyorum. O esnada vitrinde, bir kartona keçeli kalemle yazılmış bir not gördük. Büyük kızım geldi. ‘Oku’ dedim. Kızım okudu,
“Ben kendimi Newroz yapıyorum Kadifekale’ de.
Cizre, Mardin ve Nusaybin’in cevabını vermek zorundayım”
Yazmış. Biz onun bu notunu aldıktan sonra kartonu aldık, Kadifekale’ ye doğru çıkmaya başladık. Ama biz hala bir insanın kendini yakabileceğini düşünemiyoruz. Sonra biraz şoku atlattıktan sonra etrafımıza baktık ki, ne görelim… İzmir’de yaşayan bütün yurtsever halkımız Kadifekale’ yi sarı-kırmızı-yeşil bayraklarla donatmış. Herkesin haberi olmuş, binlerce insan Kadifekale’ ye akın etmiş. Yani, biz en son öğrenen olduk. Kadifekale’ nin her tarafını polisler tutmuştu. Biz zorlayarak içeriye girdik. Ben bizim bir ekmek poşetimiz vardı, onu gördüm. Polis bizi yaklaştırmak istemiyordu. Ben ‘Bu kız benim kızım, bırakın’ dedim. Polis, ‘Nereden biliyorsun’ dedi. Ben elimdeki kartonu ona gösterdim. Sonra Rahşan’ın başına gittim. Üst tarafı yanmıştı ama iki eli ile zafer işareti yaparak kalmıştı. Kadifekale’ de bıraktığı not duyduğu son ses olan İçişleri Bakanı İsmet Sezgin’in “Bu yıl Nevruz kutlanmayacak. Kutlayan olursa da, gereği yapılacaktır” İsmet sözüne bir yanıttı.
“İsmet Sezgin’e haber veriyorum Newroz kutlanacak…
Lastikle olmazsa bile, canımızla kutlanacak!’”
Dizlerim yerlerde. Ağacın dibine oturdum. Bir çocuk geldi, kulağıma dedi ki, “Bu cenazeye sahip çıkmazsan, hesabını başka dünyada vereceksin.” Onu duyar duymaz, ben o an düşündüm, ‘Şimdi ne yapmak gerekiyor’ diye… Çok geçmeden karar verdim, ‘Madem kızım böyle bir karar vermiş, kendini halkına adamış, bundan sonra bize düşen onun anısına sahip çıkmak olmalı’ dedim. Kızımın yanına gittim. İlk sloganımı attım. İş başa düşmüştü.
Rahşan’ı tüm dünya duymuştu. Güvenlik güçleri ise kimseye haber vermeden gömmek istiyorlardı. Polis otopsi için Rahşan’ı almak istedi. Hastaneye götüreceklerdi, ama orada da yok edeceklerdi. Ben izin vermedim. ‘Onu alırsanız, bende kendimi yakarım’ dedim. Sonra binlerce yurtsever insanla birlikte Rahşan’ın cenazesini oradan aldık. Kadifekale camisine götürdük. Sonra da Nusaybin tabii. Kızımın doğduğu topraklara. O Nusaybin âşığıydı, tapıyordu sanki.
Yola çıkışımızda bir hayli sorunlu olmuştu. Viranşehir’ e vardığımızda, Cizre’de gazeteci ölmüştü. Çocuklar ölmüştü. Olağanüstü haldi, her yer. İki asker, bir astsubay bizi durdurdu. Nusaybin Tabur Komutanı yaklaştı bana, tanıdım Veli Küçük’ tü. “Cenazeyi bize verin” diyorlardı. Ben de ‘Nusaybin’e sokacağım’ diye üsteledim. Ama izin vermediler. Bir ambulans geldi, kızımı aldılar. Biz de bindik tabii. Nusaybin’e doğru yola çıktık. Bizi karakola soktular. Bir baktım karakoldaki tüm arabalarda ‘Ölürüm Türkiyem’ çalıyor. Beni çektiler, karakola. Kızımı Nusaybin’ e götürmek istediğim ve onlara vermediğim için, beni saatlerce dövdüler. Karakoldan çıktığımda birçok yerim ve kaburgam kırılmıştı.
Dinimizde Allah’a isyan etmek günahtı ve ben inancıma çok bağlı biriydim. Ama başımıza gelen onca şeyden sonra, karakoldan çıktıktan sonra artık isyan ettim. “Bu zulmü bana ediyorsunuz. Acım büyük. Eğer Allah bu yaptıklarınızı yanınıza bırakıyorsa, ben o Allah’ı tanımıyorum” diye bağırıyordum, sürekli. Bizi bekletmeye devam ettiler. Sonra Veli Küçük yine yanıma geldi. ‘Rahşan’dan çok söz ediyorlar, fotoğrafına bakmak istiyorum’ dedi… Baktı ve dedi ki, ‘Ne güzel kızmış. Neyin uğruna? Değer mi?’ Ben de yerden bir avuç toprak avuçlayıp gözünün önünde akıttım; ‘Bunun uğruna’ dedim. ‘Bu toprak uğruna değer…’ Sustu.
Rahşan’ ı, Nusaybin’de yoğun askeri kuşatma altında toprağa verdik. İzmir’e döndük. Artık bize ne işveren verdi, ne de başka bir şey. Çalıştığımız Tekel firmasından kovulmuştuk. Eve, taziyeye gelenler ise kolayca ‘terörist’ damgasını yiyordu. Artık bu sürece katlanamadık. Yakınlarımıza da zarar vermek istemiyorduk. Adana’ya taşınma kararı aldık. 4 yıl Adana’da kaldıktan sonra, içimde bir şey Kadifekale’ ye geri dön diyordu. Sanki Rahşan böyle istiyordu. Ailece karar verdik ve kızımın büyük eylemini gerçekleştirdiği yere geri döndük.
1982’ de Mazlum Doğan Diyarbakır Zindan’ın da, 1990’da Zekiye Alkan Amed surlarının üzerinde, 1992’de kızım Rahşan Demirel İzmir Kadifekale’ de, 1994’te Ronahi ve Berîvan Almanya-Mannheim’ da tam da Newroz bayramının olduğu gün, kendilerini Newroz Ateşi yaptılar. Rahşan, doğduğu günden bugüne kadar bir volkandı. Ve henüz 17 yaşında olmasına rağmen, en son en anlamlı şekilde kendini patlattı. Ufkundaki genişlik onu böyle bir eyleme zorlamıştı. Halkına sevgisini böyle gösterdi. Biz onun mücadelesi önünde saygıyla eğiliyoruz. Öyle bir kızım olduğu için çok mutluyum…

 

 Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır