ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

ÖNDERLİKLE YOLDAŞ OLMANIN BÜYÜK ARAYIŞÇISI: NUCAN ARKADAŞ

Emek Adır

Bazı gerçeklikler vardır hiç dokunulmadan kalsın istersiniz. Hem mahrum kalmamak için uzaklaşmak istemezsiniz hem de zarar vermekten korktuğunuz için kendi kendinize karşı bile koruma gereği duyar, hep mesafeli yaklaşma gereği hissedersiniz. Herkesin de öyle yaklaşmasını istersiniz. Kendi varlıklarıyla, duruşlarıyla güzelliğin zirveleşmesidirler çünkü. Kendi yollarını o kadar net belirlemişlerdir ki berrak bir güzellikle doldururlar yaşamı. Kimsenin aksini iddia edemeyeceği, her görene ‘ne kadar da güzel’ dedirten, özgürlük yürüyüşünün güzelliğini kendi şahsında kanıtlayan coşkun bir ırmak gibi sürekli beslerler yaşamınızı. Kendi varlıklarıyla, duruşlarıyla size yoldaşlık görevlerini sürekli hatırlatan bir güç olarak görürsünüz onları. Yoldaşlığın ne denli güzel, yaşamın anlamını dolu dolu hissettiren
Bazı gerçeklikler vardır hiç dokunulmadan kalsın istersiniz. Hem mahrum kalmamak için uzaklaşmak istemezsiniz hem de zarar vermekten korktuğunuz için kendi kendinize karşı bile koruma gereği duyar, hep mesafeli yaklaşma gereği hissedersiniz. Herkesin de öyle yaklaşmasını istersiniz. Kendi varlıklarıyla, duruşlarıyla güzelliğin zirveleşmesidirler çünkü. Kendi yollarını o kadar net belirlemişlerdir ki berrak bir güzellikle doldururlar yaşamı. Kimsenin aksini iddia edemeyeceği, her görene ‘ne kadar da güzel’ dedirten, özgürlük yürüyüşünün güzelliğini kendi şahsında kanıtlayan coşkun bir ırmak gibi sürekli beslerler yaşamınızı. Kendi varlıklarıyla, duruşlarıyla size yoldaşlık görevlerini sürekli hatırlatan bir güç olarak görürsünüz onları. Yoldaşlığın ne denli güzel, yaşamın anlamını dolu dolu hissettiren bir güç olduğunu böyle duruşlar karşısında daha fazla hissedersiniz.
Nucan arkadaş da bu gerçekliğin en özlü, sade, bu yüzden de zirvesel ifadesi olan bir gerçekliktir. Şahadetini duyduğumda onu tanıyan birçok arkadaş gibi benim de ilk hissettiğim duygu şuydu: keşke her şeyi değiştirmeye muktedir bir güç ve tercih hakkımız olsaydı da ömrümüzün kalan kısmını onların ömrüne ekleyebilseydik. İdealizmden ya da güçsüzlük duygusundan değil, Nucan arkadaşın geleceği yaratma gücüne dair oluşan inancımızdan. Gelecek kokuyordu çünkü Nucan. Nucan’ı yaşatmak, geleceği yaşatmak anlamını ifade ediyordu bizim için. Her tartışmada, birlikte yürüdüğünüz her dakikada mutlaka sizde bir sorgulama, bir yenilenme yaratıyordu. Çünkü çok kaygısız, korkusuz, o yüzden de çok gerçekçi ve adildi. Bireysel hesap, çıkar, kaygı ve bunlara dayalı yalan denen olgu onun lügatinde yoktu. Yaşamımızı gerçek yaşam olarak sözde değil yürekten sevmesi ve çok güçlü bütünleşmesinden kaynaklanıyordu bu durum. Bu nedenle her koşul altında yapıcı bir keskinlik duruşu hiç eksik olmuyordu onda. Tanık olduğunuz ama nasıl yaklaşım göstereceğinizi kestiremediğiniz birçok anda onun ağzından dökülen bir cümle bir kılavuz gibi yetişiyordu imdadınıza. Bir halk sözü vardır, kitabın diliyle konuşmak. Nucan arkadaş da öyle bir yaşam diline sahipti. Yaşamın koruyucu meleği olarak adlandırılmayı hak edecek bir sadelik ve bütünleşme örneğiydi.
Gerilla saflarına katılalı henüz iki yıl olmamıştı ilk tanıştığımda. Nasıl bu kadar derin olabiliyor, yaşamsal sorunlara hâkim olabiliyor diye bende sürekli bir anlama-tanıma istemine yol açmıştı bu nedenle. Nucan arkadaş şahsında saflığın, temizliğin, Önderlik ve şehitlere bağlılığın insanı ne kadar erken geliştirdiğini, onu biraz daha tanıdıkça daha iyi anladım. Gelişme adına yitirilen, yitirdiğimiz değer yargılarını ve içine düşülen subjektivizmi düşündükçe ‘kısa bir süre sonra pratik tecrübe de edinse saflarda kadın komutanlığını, hakkını vererek güncel duruşlarımıza dayatacak büyük bir güç’ olarak Nucan arkadaşa dair düşüncelerimde birçok arkadaş gibi ben de daha bir netleştim. Ona baktıkça geleceğin komutanını görüyordum. Duruşu bir komutanda olması gerekenlere dair özelliklerin bir özeti gibiydi zaten. Tek zorlanacağını düşündüğümüz nokta pratik tecrübe yetersizliğiydi, onu da büyük bir doyumsuzlukla her şeyi, yaşamın en küçük gereksiniminden tutalım en genel mücadele sorunlarımıza kadar her şeyi bir anda kavrama istemiyle çok kısa sürede aşacağına dair inancımız sonsuzdu. Sabırsızlıkla büyümesini beklediğimiz bir çocuk gibi gelişmesini izliyorduk. Sadece bizde değil, gittiği her ortamda uyandırdığı kanı buydu. Çünkü o sadece bizim gözümüzde değil herkesin gözünde geleceğe dair umudu büyüten bir besin kaynağıydı. Gencecik ömrüne ve henüz iki yılı dolmamış katılımına rağmen böyle bir misyonu yüklenmiş, omuzlarının küçüklüğüne inat kendi kendine devrimci sorumluluğunu sürekli büyütmüştü. Adeta büyümesini kendi kendisine bu görevi yüklemek ve yerine getirmekte arıyor gibi zamanla yarışıyordu. Sahte bir büyüme değil gerçekten de her geçen gün büyüdüğünü hissettiriyordu bu duruşuyla.
İlk karşılaştığımızda bir de coşkusu ve girişkenliği çok dikkatimi çekmişti. Mücadele saflarına ilk katıldığım yılları yeniden hatırlattı bana. Çoğu zaman yeni dönem gençliğinin içine çekildiği durumu düşünüp geleceğe dair kaygılarımın büyüdüğü olmuştur. Kendi kuşağımızı da öncekilerle kıyasladığımda aynı duyguyu hissediyordum. Sanki bizim şahsımızda onur, cesaret, yiğitlik denen olgular giderek zayıflatılmaya, ortadan kaldırılmaya çalışılıyordu. Bizim şahsımızda gelecek karartılmaya çalışılıyordu. Bu amaç için her kuşak kendisinden öncekilerden daha tehlikeli tuzaklarla kuşatılıyordu. Gençlik şahsında her geçen gün köklerimiz biraz daha kurutulmak isteniyordu. Belki de bu gerçekliğin, varlığını en uzun dönem sürdürecek ve ne kadar mücadele edilirse edilsin hep bir oranda kendisini dayatacak bir gerçeklik olduğu gençlik döneminin iki yönlü doğası gereği doğrudur. Ancak Nucan arkadaş bunu da parçalayarak karşıtını ispat eden çok canlı bir kanıt olarak çarptı zihnime. Sanki o bütün bu tanımlara yabancıydı. Bunların hiçbirini tanımadan kendi kökleri üzerinde yeşermiş, o yüzden de sınırsız güzellik yansıtan, çok derin tarih kokan ve bu nedenle de gelecek ütopyalarına dair inancı besleyen somut bir duruştu. Canlılık ve coşkusu çok köklü, çok derinlikli ve çok doğal bir çekicilik yaratıyordu. Su gibi akışkan bir katılımı vardı. Kaynağını sürekli hatırlayan ve hatırladıkça daha da coşan bir ırmak gibiydi. Birçoğumuzun yüreğini ve beynini işgal eden ve aslında en temel sorun olarak özgürlükle aramızdaki sınırların varlığına işaret eden, ütopyaları sınırlandıran zorlanma, yapamama vb. kavramlara yabancıydı. Bu tür kavramlarla her karşılaştığında çocuksu tazeliği ve saflığı ile hep ‘ben anlamıyorum, arkadaşlar niye öyle söylüyor, o zaman nasıl öğreneceğiz, nasıl geliştireceğiz kendimizi’ diye hayretler içinde sorardı. Gerçekten böyle zamanlarda bambaşka bir atmosfer kaplardı yüreğinizi. Buz tutmuş yürekler ısınır, kireç tutmuş beyinler bu çocuk temizliği karşısında açılırdı. Yaşamın nefes borusu diye tabir ettiğimiz türden bir temizlik, bir besin kaynağı idi gittiği her ortamda.
Ana tanrıça döneminden besleniyordu sanki. Düşüncesi, yüreği ana tanrıçaya aitti. Erkek tanrılar tarafından kirletilmiş hiçbir değer yargısına yer vermiyordu. Erkek tanrıların yarattığı gençlik ideallerine karşı hep bir yabancılık duygusu ile mesafeli duruyor ve ‘yitirilen gençliğinizi size göstereceğim, size gerçekten gençliğin ne olduğunu kanıtlayacağım’ der gibi, ana tanrıça dönemine büyük bir sadakatle yaklaşarak, onun tüm değerlerini kendinde yaşatarak dayatmaya çalışır gibi bakıyordu. Her adımında bunu hissetmek mümkündü. En çok da kadın kimliğini sahiplenme, bir kadın olarak kendi öz gücü üzerinde büyüme istemi ve azminde yansıtıyordu. Kadın olmak, kadın özgürlük militanı olmak gerçekten de çok derin bir onur duygusu yaratıyordu onda. Kadınlık sevgi, yaratıcılık, bütünlük, her türlü güzellik olarak anlam kazanıyordu onun zihninde ve yüreğinde. Erkek egemen düzenin yaptığı hiçbir tanımla sınırlar çizmiyordu kendi kimliğine ve tarihine. Önderliğin öncelikle erkek egemen sistemin yarattığı kadın tanımlamasını reddetmek gerektiğine dair yaptığı tespit onda doğal refleks halini almıştı. Kadınlık, son tahlilde insanlığa dair ne varsa hepsinin toplamıydı. Kadın kelimesini her telaffuz ettiğinde çok derin tarihsel anlamlar yükleyerek, derinlikli duygular besleyerek konuşuyordu. Bize yutturulmaya çalışılan güncele inat, O yaşamı ve kadını öylesine bütünlüklü algılıyordu ki, hiçbir yapaylık yansıtmıyordu sözleri. Yaşamın can damarına iniyordu. Kadının en küçük bir eylemine karşısındakini şaşırtacak kadar derin anlamlar yüklüyordu. Şehit Yıldız bölüğünde kaldığı dönemler bu anlamı daha da derinleştirmişti. Kendisini tanımakta, gücünü ve yetersizliklerini ortaya çıkarmakta kadın ortamında olmanın nasıl bir anlam ifade ettiğini her fırsatta dile getirerek diğer arkadaşları da bu gerçeğin daha güçlü bilincine varmaya ve pratikleşmeye çağırırdı. Diğer tüm noktalarda ortaya çıkardığı iradi duruş bu noktadan beslenir gibiydi. En çok çelişki yaşadığı konulardan biri, kadının bu konuda kendi kendisine sınırlar çizmesi, erkek dünyasına geçit vermesiydi. İradi duruşu sınırlandıran her türlü erkek egemen ve geleneksel kadın duruşuna karşı yaşamda cesur bir mücadeleciydi. Bir de bunu yaşından beklenmeyen bir olgunlukla, mücadele tarihimizin tümüne tanıklık etmiş gibi usta bir yapıcılıkla gerçekleştiriyordu.
Tüm bunların da temelinde onun Önderlik ve şehitlerle olan güçlü bağları yatıyordu. Yaşamını Önderlik ve şehitler dolduruyordu. Hiçbir yapay gündeme yer yoktu. Sanki düşmana karşı pusuda bekler gibi Önderliğin durumunu sürekli anlamaya çalışıyor, Önderlikle yaşıyordu. Önderliği anlamak büyük bir eylem coşkusu ile özdeş yansıyordu onda. Her şehit düşen arkadaşın –tanısın ya da tanımasın fark etmez- ifade ettiği değeri koruma altına almaya çalışır gibi hazırda bekler, tanımadıklarını sorar, tanıdıklarına dair mutlaka tarihsel anlamını ifade edecek bir pratik sahibi olurdu. Ya günlüğüne duygu ve düşüncelerini yazar, ya bir şiirle-şarkıyla dile getirir, ya da yaşamda tartışarak anlamaya, anlatmaya çalışır, mutlaka her şehidi kalıcılaştırmaya çalışırdı. En çok dikkatle dinlediği tartışmalar da şehit arkadaşlara yönelik tartışmalardı. Öyle büyük bir dikkatle dinlerdi ki, sanki birçoğuyla aralarına zamanın sınır koyduğu tüm şehit arkadaşları görmüş, birlikte yaşamış gibi tanıyarak boşluğu doldurmaya çalışırdı. Her şehit arkadaşı kendisinin tanıması şartı aramadan tarihe kazımak ister gibiydi. Sanki kendi tarihine ihanet edenlerin geleceklerini yitirme risklerine dair tarih hükmünü o zaten çocukluğundan beri beynine ve yüreğine kazıya kazıya büyümüştü.
Bazen de mücadeleye ilk katılan arkadaşların şimdi neler hissettiklerini, mücadelenin her safhasını yaşamış olmanın nasıl bir duygu olduğunu merak ettiğini söylerdi. Sanki ‘geç kaldım’ der gibi zamana inat yine bu boşluğu doldurmaya çalışırdı. Gerçek anlamda gelecek kaygısının ve sorumluluğunun derinliği ile anlama kaygısı onda böyle bir merakı hep canlı tutardı. İlk mücadele tohumlarının atılmasından tutalım, içimizde kadın özgürlüğünün serpilip büyümesine kadar, ilk karşılaşılan engelden tutalım şimdi karşı karşıya kaldığımız sorunlara kadar hepsi onun sorumluluk alanına girerdi. Belli ki onun asıl sorunu kendisini ölçü alarak gelişmek değil, mücadelenin ruhuna inmek, sonuna kadar sağlam ve sürekli gelişim kaydeden ivmeli yürüyüş sahibi olmaktı. Tarihin derinliklerine kök salarak büyümek, kalıcılaşmaktı. Önderliğimizin tanımladığı gerçek yoldaşlığa ulaşmanın büyük bir arayışçısı olmayı başarıyla yerine getirmekti.
Bu yüzden çok erken gelişti. Zamanın darlığını hisseder gibi iki yıllık kısa bir süre içinde kendisini tanıyan herkeste iz bırakacak bir gelişim kaydetti. Mücadele öncesi yoktu sanki onun için. Mücadele öncesi yaşama hiç ısınamamış gibiydi. Parti ile yaşamını örmeye başlamış, parti ile şekil almıştı. Militanlık tanımını içini doldura doldura, büyük bir özenle yaklaşarak bir nakış gibi işleye işleye kendi şahsında somutlaştırmaya ve yaşamını bu doğrultuda tanımlamaya, kendisini yaratmaya çalışıyordu. Bu yüzden gerçekten de adı gibi yeni bir yaşamın müjdeleyicisi, somut bir güçtü hepimizin yaşamında. İnsanlık varlığını sürdürdükçe de öyle kalmaya ve yolumuzu aydınlatmaya devam edecek.
 

 Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır