Geri Dön

ÖZGÜRLÜK ŞEHİTLERİ  

‘‘Bir Gün Gelecek Bir Kürt Kızı Kalenin Güzelliğiyle Birleşti Diyecekler’’

Pelşin Tolhıldan

Newroz, diriliş bayramı, baharın gelişi, direniş, isyan. Zulme başkaldırı ve zafer. Hangi tanımlamayı yakıştırırsak yakıştıralım çekiciliğini, gizemini hiçbir kelime tam ifade edemiyor. Yaşamın canlılığına, enerjinin akışkanlığına kelimeler nasıl bir ‘kafes’ oluyorsa Newroz’un yaşamsal anlamına da dar geliyor tanımlamalar. Ama öyle kelimeler var ki kullandığınızda gözünüzde ve vicdanınızda bir şeyler harekete geçiyor. Serhıldanlaşan ilk Newroz demekle 1990- Nusaybin, 1992-Cizre-Şırnak demek aynı olmuyor. Bu yüzden Newroz’un tarihi ve kültürel anlamını belki birkaç seçkin kelime daha iyi anlatır; !’ eylül Vahşeti-Mazlum Doğan, Diyarbakır-Zekiye Alkan, Kadife Kale-Rahşan Demirel, Mannheim-Ronahi-Beriwan, Çanakkale-Sema Yüce… Belki de bazı kareler… 2008 Newroz’u desem akla ve yüreğe konuverir Cüneyt Ertuş’un o masum içimizi parçalayan gözleri, bakışları ve bir de kırılan kolunun sesi…
Newroz’u binlerce yıldır özünden uzaklaştıran her saldırı karşısında Kürt halkı 1990’lı yıllarla birlikte bedeller ödeyerek cevaplar yarattı. Kendi öz bayramını kutlayabilmek için çatıştı, meydanlara çıktı, coplandı, kurşunlandı, paletlerin altında çiğnendi, tekmelendi, tutuklandı… Bedenini Newroz yapıp alev alev yandı… Faşist zihniyetin zirvesini 3 kibrit çöpüyle tutuşturdu. Kale burçlarında, otobanlarda ve bir Avrupa parkında, bir zindan koğuşunda…
Bizden alınmak istenen direniş geleneğinin sembolü Newroz ateşini 1992 yılında yakmak daha büyük bir cesaret, bağlılık gerektiriyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel ‘in Newroz bayramını, isteyen herkesin özgürce kutlayacağını ‘müjdelemesi’nden alınan bir cesaret değildi elbette. Kürt halkı Newroz’un tarihsel olduğu kadar güncel siyasal anlamlıyla da ilgileniyordu artık. Vahşi-katı inkarcı bir rejimin elindeyken meydanlara çıkmanın bedelinin de 1992’de olduğu gibi Cizre-Şırnak-Nusaybin-Hakkari-Gercüş’te toplam 94 şehit olabileceğinin bilincindeydi. Asıl cesareti bu bedeli göze alarak kültürel-tarihi kimliğinin ifadesi olan Newroz’u kutlamayı göze almasındaydı. Halkına yaşatılan trajediyle yüreği yanan bir genç kadın da İzmir Kadife Kale’den katılıyordu bu cesarete… O köyünden, Nusaybin’inden koparılmış bir Kürt kızıydı, Rahşan’dı. Ne sürgünlüğü, ne köylerinin yakılmasını ne de asimilasyona tabii tutulan Kürtlüğü hazmedememişti. Arayışları onu dağlara ulaştırdı ama Şemdin çeteciliğinin ‘gerillada yapamaz’ deyip tasfiye etmek istediği kadınlardan biri oldu. Bir genç kızın ruhunda kopan fırtınalara halkının acılarını da ortak ettiğinde, özgürlük arayışına ait olduğu toplumunun özgürlüğünü kattığında uçacak kadar güçlendiğini bilemeyecek kadar kör bir zihniyet olan çetecilik onun o narin bedenini dağlara göre güçlü bulmadı ama şehirlerde yüz binlerce askerin karşısında savunmasız olduğunu hiç hissetmedi. Oysa dağlar onun için koparıldığı köyüne geri dönmekti, Nusaybin’e ve en önemlisi ondan çalınmak istenen kültürüne, diline yeniden kavuşmaktı. Olsun yine kavuşacaktı, arayış yüreğine, ruhuna yeni bir rota çizecekti. Rahşan tarihi bir şehrin kalesine hikâyesini kazıyacaktı, kendisinden çok önce yaşamış nice kadınların öyküsüne halkalanarak…
Önderliğimiz 1992 Mart konuşmalarında ‘Bir genç Cizre'de fırlamıştır, göğsünü açarak "beni vurabilirsiniz!" demiştir. Yine İzmir'de on sekiz yaşında bir genç kız Newroz ateşini kendini yakarak daha da gürleştirir. Bunlar tartışmasız ve herkesin her şeyden önce saygı göstermesi gereken olaylardır. Bunlar kutsal duygulara sığdırılacak ve her zaman bağlı kalınacak değerlerdir… Onlar kendilerini bayraklaştırırken geride kalanların da iyi yürümeleri gerekir.’’ sözleriyle onu ve eylemini tanımlayacaktı. Burçlarında bedenini ateşe verdiği kale kadar tarihe aitti artık. Birlikte kaleye çıktığı çocukluk arkadaşlarının huzurunda söylediği ‘‘Kale sen insanın başını döndürecek kadar güzelsin. Ama çevrende var olan kirlilik seni boğuyor. Fakat bir gün gelecek insanlar sana tapacak, insanlık için bir tarih olacaksın. Bir gün gelecek bir Kürt kızı kalenin güzelliğiyle birleşti diyecekler.’’ sözler, tarihle bir sözleşme gibi adeta. Belki de bu kaleyi seçmesinin ateşten mesajı için en uygun yer olduğunu düşünmesinin ona has çok özel nedenleri vardı. Şehir yaşamının karıncalaşan insanlarının farkında bile olmadan, dönüp bakmadan geçtikleri bu kaleyi öyküsüyle, tanıklığıyla yeniden insanların gündemine koymak istedi. Unutulanların yaşamın asıl değerleri ve özü olduğunu bedenini eriterek anlatmak istedi ki günlük yaşamın sığlığı bir daha insan duygularını esir almasın. Unutulan, görmezden gelinen her güzellik gibi bu kale de o’nun yüreğine ayrı, herkesin duyamayacağı bir sesle ulaşıyordu. Onu sarıyordu öyküsüyle, insanların görmemesi, inanmaması bu sesin ruhundaki fırtınaya ulaşmasını engellemiyordu. Kalede otururken birçok zaman belki de çeteciliğin layık görmeyip onu alaşağı ettiği dağlarının zirvesini soluyordu. Belki de ‘burada çok güzel bir prenses yaşarmış. Ölünceye kadar onu şu gördüğünüz mağaraya hapsetmişler’’ diye arkadaşlarına anlattığı masaldaki prensesi dinliyordu. Prenses ona unutulan acılarının hesabını kimin soracağını fısıldıyordu, kim bilir. Ve o bu kaleyle tarihe gidip gelse de bugün de yaşadığını unutmuyordu. Unutulmuş, hapsedilmiş ve çektiği acıların hesabı sorulmamış bir halkın kızı olduğunu iliklerine kadar hissediyordu. Koparıldığı köyün reyhanları kadar ince olsa da o dağlarında savaşabilirdi. Olmadıysa vazgeçecek değildi. Burada, İzmir’de köylerinden koparılıp getirilenlere unutulmaması gereken şeyler olduğunu unutulmayacak bir biçimde anlatmalıydı. Dil unutulamazdı. Yüreğimizi bahar tazeliği gibi sarhoş eden türkülerimiz, efsanelerimiz, ruhumuzun özgür olduğu dağlarımız, ovalarımız unutulamazdı. Bütün bunlar için binlerce güzel genç insanın savaştığı, bedel olduğu unutulamazdı. Öyle bir anlatmalıydı ki unutulmuş gibi dursa da varlığı ile şehrin arsız modernitesine inat dimdik ayakta her gün ‘ben varım’ diye haykıran Kadife Kale gibi unutulamamalıydı. Kadife Kale’deki tutsak prense dil, öykü olduğu kadar, yakılan köylerinin haykırışı, gazabı olmalıydı bu modern şehrin karanlık vicdanına. Öyküsünü birleştirdi Rahşan tutsak prensle ve dimdik ayakta duran Kadife kaleyle. Belki de halkı da böyleydi tarih boyunca. Tüm talanlara rağmen bir kale gibi dimdikti ama içinde kimsenin öyküsünü bilmediği, çektiği acıları unuttuğu bir tutsak prens vardı. Kimseler bilmese de prens tutsaklığının neyin bedeli olduğunu biliyordu. Rahşan halkının ve bu şehrin tarihini, değişik halkların güzelliğini, esir, unutulmuş, hapsedilmiş kadınların öyküsünü, tarihini birleştirdi narin elleriyle tutuşturduğu bedeninde. Ve tıpkı Rahşan’ın tutsak prensesin sesine kulak verdiği gibi 7 yıl sonra bir Amed kızı, onun yandığı burçlarda Esecekti. Esip o burçlardaki tüm öyküleri, kadınlar artık yanmasın diye sağır ruhlara taşıyacaktı. Halkına yapılan zulmün aşılmasında Esen de ateşten bir bedel olacaktı. Kadife kaleyle öyküsünü birleştiren ikinci Kürt kızı olacaktı.

Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır