ATEŞE KOŞAN KELEBEK....
Pelşîn
Koçer
Tüm
cesaretimi toplayıp dörtgen biçiminde yapılmış olan şehitlikten
içeri girdim. Gayri ihtiyari yavaşladı adımlarım. Burada acele
ve fazla olan her şey bu atmosferi çirkinleştirecek, biraz
yüksek çıkan ses saygısızlık olacakmış gibi geliyor. Mabette
tanrının karşısına çıkmaya hazırlanan insanın sorgusunu
yaşıyorum. Ne cehennem azabı ne de ahrette verilecek hesap
şehitlerin karşısındaki duygularımızı karşılamıyor. Tam ortada
şehitliğe ismini veren Şerif arkadaşın mezarı... O’nun sağından
ve solundan iki sıra halinde uzanan diğer şehit mezarları...
Karşılaşma anını geciktirmek istercesine ağır ağır gezdiriyorum
gözlerimi mezar taşlarında. Her isim beynimde nerede, nasıl
şehit düştü sorusuyla karşılaşıyor. Belki saldırıda en önde
giderken vurulmuştu. Veya bir düşman baskınında ya da en kötüsü
küçük bir dikkatsizlikti sebep. İmkânsızlıklardan, bir parça
pamuğun, bir kan iğnesinin bulunamayışından doğan bir şahadet de
olabilirdi. Kim bilir? Kurgularımla ve her ismin geride
bıraktığı ağırlıkla gözlerimle tavaf etmeye devam ettim
mezarları...
İşte orada.
Beyaz mermer taşın üzerinde sana ait olduğunu belirten kırmızı
boyayla yazılmış beş harf: BOTAN
Elim cebime uzanıyor. Defterine dokunuyorum güç almak için. En
son dün akşam okumuştum. Yazılı sayfaların en sonunda sanki
burada oluşunun nedenini açıklarcasına bize söylemek istediğin
son sözlerinmiş gibi bir şairin dizeleri:
İnsanlar için öleceksin
Hem de
Yüzünü bile görmediğin insanlar için
Hem de
Hiç kimse seni buna zorlamamışken
En gerçek şeyin
Yaşamak olduğunu bildiğin halde
Bu kadar sevilesi bir dünyada
Yaşadım diyebilmek için
Yaşamanın en gerçek şey olduğunu fark ettiğin anlarda koştun sen
de ölüme. Hem de yüzünü bile göremediğin insanlar için; hem de
kendinden yola çıkıp yaşanmamışları yaşatılmayanları geri almak,
zamanın kaybettirilen ruhunu bulmak için, tükenişe dur demek
istercesine yürüdün. İçindeki insan olma duygusundan başka
hiçbir şeyin hiç kimsenin seni zorlamamasına rağmen en önde
gitmek istemişsin. Çiçeği burnunda bir savaşçının gidemeyeceği
kadar önde... Eğitim sahasından ayrılışının ardından arkadaşlar
"bu coşkuyla bu sıcaklıkla çabuk atılacak savaşa, gözünü
budaktan ayırmadan bir yıl korursa kendini, ilk kurşunda
düşmezse, güçlü bir komutan olur“ demişlerdi. Ne kadar da haklı
çıkardın onları. Daha bir yılını doldurmadan buradasın işte;
karşımdaki soğuk kabrin içinde.
“Yaşamın anlamı ve nedeni” olarak gördüğün ve “selama durduğun”
Güneşin esaret altına alınışının zaten taşan öfkeni daha da
perçinleştirmesinden başka ne beklenirdi ki? Uygarlığın utancını
yırtmaktı Çoman’da B-7 kullanmak. Atılan her roket, yıldızların
geceyi aydınlatma çabasıyla ortaklaşıyor ve sen ve senin gibiler
bu utancı insanlığa yaşatmamak için kan-ter döküyordunuz.
Bırakılmazdı ütopyalar düşman eline ve çığlığı yanı başında
yoldaşlar. Ronahi arkadaşın çığlığına koşarken ilk kurşunda
düştün toprağa.
Adının kazındığı mermere dokunuyorum usuldan. Kar kaplamış
üzerini. Belleğimde sakladığım Botan’a ne kadar da yabancı bu
soğukluk. Beyni ve ruhuyla sürekli bir devinimde olan Botan’ın
enerjik coşku dolu gülümsemesine ne kadar da uzak. Ölümsüzlük
uğruna olsa da ölüme alışmak zor geliyor. Daha dün gibiydi
eğitim sahasına gelişin, katıldığın ilk içtimada hepimizi
güldüren asker selamın, kendini tanıtırken anlattığın satırla
faşist kovalama anıların, hemen spora katılışın ve skeçlerdeki
Tarkan Komutanımız... Herkesin gördüğü bir yönündü savaşma
arzun. Öyle ya ismin bile ona göreydi: Savaşın kalbi Botan...
Kendini eğitmekten dağ koşullarına göre ayarlamaya çalışmana
kadar tüm benliğinle savaşa kilitliydin. Kabul edemediğin, yaşam
adına sana yaşatılan çirkinliklere, arayışlardaki savruluşuna,
sevgisiz bırakılışına tepki değil miydi savaş? Yaratmak için
yaşanmamışların intikamını almak değil miydi? Ama birçoğumuzun
fark edemediği bu kararlılığa götüren iç mücadelenin derinliği,
savaşı ilkin kendinde başlatmandı. Eser arkadaştı modelin. O’nun
gibi arınmak, O’nun ruhuna ermekti amacın. Ve sen bunu ruhunun
en derin yerlerinde yaptığındandır, sesini duyamadık. En çok
ruhundaki savaşımın bedeninde yarattığı kıvranmalarda tanıdım
seni. Akşam saatlerinde attığımız sessiz voltalarda... Yine
sessiz bir dialogtayız. Sana, cesaretine, kahramanlığına ve
fedakârlığına tumturaklı sözler söylemek; kısa da olsa bir
zamanı paylaşmanın gururunu açığa çıkarmak için yaldızlı
cümlelerle yazmaya gerek yok. Biliyorum. Sen kendi sadeliğinde
kalmalısın, kendi duruluğunda. Her şey basit, basit olduğu kadar
soylu bir cümlede gizli değil mi zaten: Yaşamı anlamlı kılmak.
Yaşamının anlamını yakaladın sen yoldaş. Ülkede, insanda ve
savaşta. Onu yakalamanın coşkusuydu seni koşturan.
Mezarın üzerindeki karları elimle alarak buz tutmuş toprağından
küçük bir parçayı kâğıdın içine koydum. Defterinin arasına
yerleştirip sol göğsümün üzerindeki cebe bıraktım. Seni,
hayallerini, geride bıraktıklarını ve yapamadıklarını koydum
aynı yere. Belleğimde hep güleç yüzüyle kalacak Botan’la beraber
ve sol göğsümün üzerindeki ağırlıkla ayrıldım şehitlikten.
Geri Dön
|