|
|
Adı Soyadı: Hamdiye Kapan
Kod Adı: Berwar
Doğum Yeri-Tarihi: Çukurca, 1974
Partiye Katılışı: 1993
Şahadet Tarihi: 24 Aralık 1998-Van |
YAŞAM KENDİ İPEK TENİNDE ÖZENLE DOKUMUŞTU ONUN
YÜREĞİNDE
Pelşin
Tolhıldan

Zağroslar… Bir Ekim ayı…Yıl 1998…Dê köyündeyiz… Eyalet
konferansı yeni bitmiş. YAJK Zağros konferansındayız. Onlarca
kadın gerilla olarak kadın olmanın, dağlarda bir de Zağros
dağlarında yaşamanın keşiflerindeyiz. Heyecanlıyız. Coşkuluyuz.
Kendimizi kendimizle tartışmanın açıklığındayız…kadın kurtuluş
ideolojisinin anlamını derinliğine kavramamış olsak da bu adımın
tarihselliğini hissediyoruz. O zamanlar daha çok hissederdik.
Tarihi, yaşamı, kadın olmayı… tüm ülke genelinde kadın
konferansları yapılmasını belirtmişti Başkan. Bizimki de bu
konferans dizilerinin Zağros ayağıydı. Henüz neden buna ihtiyaç
duyulduğunu yeterince kavramış değildik. O gün hissedecektik,
bir hafta sonra anlayacaktık. Sonbahar güzeldir Zağroslarda.
Sonbahar bereketlidir Zağroslarda.. her ne kadar gerici erkek
zihniyeti bizi yokluğa mahkum etmek istese de Zağros cömerttir
sonbaharda. Dê’nin bereketi de cevizleriydi. Bizi aç
bırakmıyordu. Bir de cevizi dalından koparıp yeme zevkini
yaşıyorduk. Tek derdimiz bu cevizleri yetiştiren ama şimdi
topraklarından uzakta yaşayan köylüler için duyduğumuz
üzüntüydü. Bunu ancak Dê köyünün güzelim cevizlerini görenler
anlar. Kim emek verdi bunlara bu kadar büyüttü sorusunu sordurur
o ceviz ağaçları size… köyün ismi üzerine yorumlar yapıyorduk.
Bir arkadaş Dê’nin anne demek olduğunu konferansımızı bu köyde
yapmamızın anlamlı olduğunu söyledi. Güzel bir yorumdu. Benim
çok hoşuma gitti. Yaşamı yeni yeni kadın gözleriyle
yorumluyorduk. Kadın elleriyle, kadın yüreğiyle dokunuyorduk
terkedilmiş, öksüz Dê köyüne. Belki de bu yüzden cevizlerini
bırakıp giden köylülere yüreğimiz yanıyordu. Bu köyü ilginç
kılan şeylerden birisi ev kapılarının çok alçak olması ve
şekillerini farklı olmasıydı. Tıpkı camii kapıları gibi üst
tarafları yuvarlaktı. Ve bazı duvarlarında, kapılarında değişik
yazılar şekiller vardı. Ya da biz o zamanki meraklılığımızla
aşırı yorumluyorduk. Bu köyde yaşayan insanların yarım saat
yirmi dakika uzaklarındaki Satê (İkiyaka) köyünde yaşayan
insanların aksine çok kısa boylu oldukları söyleniyordu. Ve en
ilginç olanı da fiziksel olarak Kürtlere çok benzemedikleri
çekik gözlü oldukları vb söyleniyordu. Biz de tarihe dalıp
yorumluyorduk. Bunlar Tatarların Kürdistan’a yönelik katliam
geliştirdiği süreçlerden kalan Tatarlar olabilir vb… Bu köy ve
komşu köy Satê kuzey-güney sınırındaki (Irak-Türkiye) Kuzey
köyleriydi. yani doğayla, emekle, tarihle iç içe bir konferans
yapıyorduk Dê köyünde. Sıkıntımız erkek zihniyetinin bu iç
içeliği daha derin yaşamamıza izin vermeyen politikalarıydı.
Kadın örgütlülüğünden, bu yüzden de konferanstan rahatsızlık
duyan erkekler vardı eyaletimizde. Ve konferansın hazırlık
aşamasında da konferans esnasında da bu rahatsızlığı bize de
yaşatmak istiyorlardı. Moralimiz o kadar güçlüydü ki biz
bunların hepsini espiri konusuna dönüştürüp gülüyorduk. Onları
alt etmenin inceliğini örgütlüyorduk. Ama mücadele konferans
boyunca devam edecekti. Konferans tartışmaları sonuçlandığında 2
günlük mitoloji eğitimi görecektik. Mitoloji yeni yeni
yaşamımıza giriyordu. Heyecanlıydık. Çünkü biliyorduk ki kadın
bir zamanlar Tanrıça kültürüyle bu topraklarda güçlü değerler
yaratmışlardı. Biz de şimdi Tanrıçalık kültürünün doğduğu
topraklarda, Zağroslar’ın eteklerinde Tanrıçaları anlatan
mitolojiyi öğrenecektik. Ama tarihimizle aramıza yine erkek
oyunları girecekti. Konferansın bittiğine dair tekmili Başkan’a
iletmiştik. Telefon bekliyorduk… ama bu arada düşmanın özellikle
bizim konferans yaptığımız alanın yakınlarına operasyon yaptığı
bilgisi bize erkek arkadaşlarımız tarafından iletildi. Biz de
ciddiye aldık. Mitoloji eğitimimizi iptal ettik. Telefon
görüşmesinden sonra yerlerimize gitmek üzere alanlarımıza
gidecektik. Telefon öğleden sonra bir saatte geldi. Eyalet
sorumlumuz konuştu. Normalde bu tür konferans, toplantı sonrası
telefonlarda Başkan tek tek arkadaşlarla uzun diyaloglar
yapardı. Ama o gün öyle yapmadı. Bir tuhaflık vardı. Sorumlu
arkadaşla konuşurken ‘‘tamam sizinle konuşmamız yeterlidir.
Diğer arkadaşlara gerek var mı?’’ Anlaşılıyordu. Başkan başka
arkadaşla konuşmayacaktı. Şaşırdık ama ciddi bir neden, engel
olmadan böyle bir şey yapmayacağından emindik. Bundan dolayı
yavaş yavaş kaygılanmaya başladık. Birbirimizin yüzüne
gözlerimizde soru işaretleri ve yüreğimizde derin endişelerle
bakıyorduk. Birazdan daha da derinleşecek olan bir endişeyle.
Başkan çok farklı bir frekanstan konuşuyordu. Alışık olmadığımız
bir frekanstan. Başkan’ın konuşma üslubundan daha önce
yaşamadığımız, ciddi bir tehlikeyi seziyorduk. Aslında Başkan
bunu istiyordu. ‘‘Bu defa işler ciddi.’’yi iliklerimize kadar
hissetmemizi istiyordu.
‘‘Aslında kadınlara ilişkin çok güzel projelerim var. Ama düşman
bırakmayacak. Yarım kaldı. Neyse siz bugüne kadarkileri
tamamlayın,anlayın, hakkını verin. Biz sonra yine devam
ederiz.’’ Yarım kalmak? Düşman bırakmayacak? Şaşırıyorduk. Çünkü
bunlar çok kesin ifadelerdi. Neler oluyordu? 1996 yılı geliyordu
aklıma. 6 Mayıs saldırısı, sonrasında Önderliğe Suriye’den
ayrılmanın dayatılması. Yoğunlaşma evine ilk gittiğimizde
başkan’ın ‘‘tamam ev sizin. Siz kalıp yoğunlaşırsınız artık. Ben
burada olmayacağım. Gitmem lazım. Ne olur bilinmez’’ sözleri
geliyor. Ve yüzümüzdeki korkuyu görür görmez ‘‘canım yok şimdi
öyle bir şey bakalım ne olacak. Net bir şey yok şimdilik.
Kaygılanacak bir şey yok. Ama siz her zaman kendinizi benim
yokluğuma göre, benim yokluğumda kendinizi nasıl ayakta
tutacağınıza göre planlamalısınız. Her zaman ben olacak değilim
ya?’’ Sözleri, mimikleri, gülüşleri muzip çocuksu bakışları ışık
hızıyla geçiyordu kafamdan. Ve yüreğim bana yaşamak
istemediğimiz şeylerin bizi beklediğini söyleyip beni daha çok
korkutuyordu. Telefon görüşmesi sürüyordu. Başkan genel durumu
daha objektif değerlendirmek için sürekli herkesten görüş
alırdı. Şimdi de kadınlardan eyaletteki genel durumlara ilişkin
bilgi istiyordu. Aynı esnada erkek arkadaşlarımız bizimle cihaz
bağlantısı kurup yakınımızdaki Dola Çınara boğazına düşmanın
indirme yaptığını ve kapsamlı bir operasyonun geliştiğini
söyleyerek, düşmanın indirme yaptığı yerleri belirtmeye
başladılar. Bir kadın arkadaş cihazdan dinliyordu, söylüyordu ve
aynı anda YAJK eyalet sorumlumuz Başkan’a telefon üzeri
aktarıyordu. Başkan çok soğukkanlı bir biçimde dikkat etmemizi
söyledi. Sonra konuşmasını bitirdi. Alkışladık. Slogan attık.
Usulen Başkan telefonu kapatmadan biz kapatmıyorduk. Alkışlar
dindi. Sloganlar sustu. On dakika geçmesine rağmen Başkan
telefonu kapatmıyordu. Hiçbir şey demeden öylece açık tutuyordu.
Bu daha önce hiç yaşanmamıştı. Anlamıyorduk. Ama bize Önderliğin
bir mesaj verdiğini derinden hissediyorduk. Bu mesaj bir tehlike
mesajıydı. Bu tehlike karşısında bizi ciddiyete çağıran bir
mesajdı. Bizimle kadın ve önderlik arasında kurulan özgün dille
bir şeyler anlatıyordu. Hepimiz susuyorduk. Birkaç saniyeliğine
birbirimize gözlerimize sorular gönderip endişeleri
paylaşıyorduk. Sorumlu arkadaşımız fısıltıyla ‘‘başkan telefonu
kapatmıyor. Dinliyor’’ diyordu. Çok olağanüstü bir durumdu.
Tarihi bir an olduğunu hissedersin de anlatamazsın ya da anlatıp
gizemini bozmak istemezsin ya öyle işte. Sözün bozacağı anlardan
biriydi. Kadın yüreklerimiz hep birlikte bunu anlamıştı ki
susuyorduk. Sonunda telefon kapandı. Başkan kapattı. Bu tarihi
bir sessiz vedalaşmaydı, her ihtimale karşı. Bir son telefon
konuşması olma ihtimaline kaşı da…hayatım boyunca unutamayacağım
vedalaşma anı! O gün 7 Ekim 1998 yılıydı. Biz komplonun ulaştığı
sınırlardan habersizdik. Bizimle bu telefon konuşmasının hangi
koşullarda yapıldığını bilmiyorduk. Başkan bize açık açık
söyleyemezdi. Açıkça vedalaşamazdı. Bizimle konuşmayı bile büyük
bir yükü göze alarak gerçekleştirmişti. 7 Ekim. İki gün sonra
Başkan 18 yıl kaldığı Suriye’den, Şam’dan ayrılacaktı.
Havalanacaktı bir bilinmeze. Mayın tarlalarından geçerek geldiği
Suriye’den bilinmeze uçan bir uçakla ayrılacaktı. Üstelik bu
defa yanında mayın ustası Ethem ark da yoktu. Kim bilir yaşam
nereye nasıl çarpacaktı? Ya da kim bilir yaşam nerede akacağı
yeni bir yatak bulacaktı. Belli değildi. Ve biz bu
belirsizliklerle de olsa iki gün sonra Başkanın büyük yaşamsal
riskleri göze alarak Şam’dan ayrılacağını bilmeden bu telefon
konuşmasındaki gizemli vedalaşmayı çözmeye çalışıyorduk. Telefon
kapandığında hepimizde acayip duygular gelişti. Hepimiz
kaygılıydık ama hem önderliğin her koşul altında başaracağına
olan inancımızdan hem de komplonun uluslararası kapsamından
bihaber oluşumuzdan dolayı içimizde bizi rahatlatan bir umut da
vardı. Ama yaşam bize büyük bir bedelle çok trajik bir sahne
gösterecekti. Çok acı bir ders verecekti; umutlu olmakla gafil
olmak arasındaki ince çizgiyi ayırt edemeyenlere, unutanlara. O
gün içimizde öyle biri vardı ki bu dersten muaf olacaktı. Çünkü
o yüreğiyle dinlemişti ve çok net hissetmişti ki büyük bir
tehlike var. Eğer şimdi bir şeyler yapılamazsa Önderliğin yaşamı
tehlikede olacak. Berwar arkadaş. Telefon görüşmesi bittiğinde
Berwar arkadaş gelip ‘‘arkadaşlar kaseti ben çözmek
istiyorum(Başkanın telefon konuşmaları sürekli kasete
alınırdı)hem bir kez daha dinlemek istiyorum hem de daha iyi
anlamak istiyorum’’ dedi. Aldı ve hemen çözmeye başladı. O gece
erkek arkadaşlarımızın ‘‘operasyon’’hikayesi yüzünden
bulunduğumuz Dê köyünden ayrılıp Çarçella’ya çıkmaya başladık.
Önderliğimizle tarihi sessiz vedalaşmamızı ana ismini taşıyan
bir köyde yapmamız bugün düşündüğümde bana çok ilginç geliyor.
Belki de bir ana kucağı avutabilir ancak büyük ayrılıkların
acısını… Ya da bir ana basar bağrına yetim kalan kızlarını… Ana
anlar. Ana korur…
O gece sabaha kadar yürüdük. Yolumuz hep yokuştu. Ve düz
kayalıklardı. Volkanik patlamaların üzerinde bıraktığı fi
tarihindeki izler kayalıklara ilginç renkler ve şekiller
bırakmıştı. Bize hep çikolatalı dondurmayı ve pastaları
hatırlatan bu şekiller üzerine espriler yaparak çıkıyorduk
yokuşu. Ekim ayı Dê köyünde ayrı bir sıcaklıkta Çarçella’nın
doruğunda ayrı bir sıcaklıkta yaşanır. Çarçella’ya tırmandıkça
soğuğu daha fazla hissediyorduk. Üşüyorduk. Kafamızdaki sorular
kaygılar korkular bizi daha çok üşütüyordu. Belirsizlik en
kötüsüydü. Tırmanıyorduk Çarçella’ya; yaşamın yokuşlarından,
Kürt halkı olarak mahkûm kılındığımız kaderin yamaçlarından,
kadınlar olarak bundan sonra yaşayacaklarımızın korkularından,
zorluklarından tırmanıyorduk sanki. Ve üşüyorduk. Güneş
gökyüzüne küsmüştü sanki. Güneş bize küsmüştü sanki. İçimizde
bir yerler üşüyordu hala güneş yükselip ısıtmaya başladığı halde
biz ısınamıyorduk. Berwar arkadaşla o yüzden birkaç
battaniye’nin altında yan yana oturmuş ısınmaya çalışıyorduk.
Zağroslar’ın soğuk bir öğlen vaktiydi. Battaniyelerin altında
ısınmaya çalışıyorduk. Ama aklımız dünkü telefon konuşmasında.
Özellikle Önderliğin neden telefonu o kadar süre açık
tuttuğundaydı. Bize neyi anlatmak istiyordu? Ve biz anlıyor
muyduk gerçekten? Bu düşünceler içinde Berwar arkadaşa ‘‘böyle
olmaz bir şeyler yapmamız gerekiyor’’ dedim. Öyle çok planlı
söylediğim bir şey değildi. Aslında içinden geçtiğimiz dönemin
ağırlığını, tehlikesini hissediyordum ama aynı derecede bir
çözümsüzlük, öfke de vardı. Bunu paylaşmak için söylediğim bir
sözdü. Kulağıma eğilip sadece benim duyabileceğim bir sesle
‘‘Bence de. Ben hazırım’’ dedi. ‘‘Nasıl? Neye
hazırsın?’’dediğimde gözlerimin içine bakıp gülümsedi sadece…
İlk başta anlamadım. Afaladım. O hala kendinden son derece emin
gülümsüyordu. Ben ise şaşkındım. Kendi düşüncelerimi anlatmaya
çalıştım süreçle ilgili. Ama yok. O bambaşka bir şeyden
bahsediyordu. Bir çıkıştan. Bir eylemden. O an aklıma bir
arkadaşın ‘‘Berwar arkadaş Zilan arkadaşın eyleminden çok
etkilenmişti. Ve iki yıldır sürekli intihar eylemi yapmak için
rapor yazıyor ama örgüt kabul etmedi. Fakat kendisi çok
kararlı’’ sözleri geldi. Yavaş yavaş anlamaya başlıyordum
anlamlı gülümsemelerini. Ya Star! İnsan bu kadar mı mutlu ve
emin olur böyle bir öneri yaptığında? Berwar arkadaşla son
bir-bir buçuk aylık süreçte birlikteydik. En son kaldığı alanda
geri erkek yaklaşımlarından dolayı çok zorlanmıştı. Çok derin
sonuçlar çıkarmıştı. Yaklaşımları özleştiriseldi. Yaşam
yaklaşımı çok ciddiydi. Dün akşam geldi aklıma. Telefon
konuşmasından sonraki durgunluğu, bir an önce konuşmayı
çözmedeki aceleciliği. Eyleminden sonra okuyacaktım 6 -7 satırla
eylemine o gün karar verdiğini. Küçücük bir deftere çok net bir
iki cümle ile eyleminin kararlılığını not düşmüş ve Önderlikle
sözleşmesini yapmıştı. Bu süreçte Önderliği yalnız bırakmanın,
yaşananlara sessiz kalmanın ihanet olacağını ve hepimizin Fikri
Baygeldi yoldaşın ‘‘hepimizin bir B-7 roketi olup düşmanın
beyninde patlamamız gerekiyor’’ sözüne göre yaşamamız
gerektiğini yazmıştı. Ve kendi kararlılığını not düşmüştü. Ama 8
Ekim’de biz bunları bilmiyorduk. O an bildiğim tek şey Berwar
arkadaşın gözlerindeki kararlılığın emir talimat dinlemeyeceği
ve kendi emrini Önderlikle atan yüreğinden aldığı, henüz bizim
yeterince farkında olmadığımız bir tehlikeyi iliklerine kadar
hissetiği ve bunun karşısında eylemsiz kalmayacağıydı. Bana
inatçı gözleri ve gülümsemesiyle bakmaya devam ediyordu. Bir
süre sonra ‘‘ben ciddiyim. Ve bu önerimi tartışmanızı istiyorum.
Ama çok kararlı olduğumu ve hiç kimsenin beni
engelleyemeyeceğini bilmenizi istiyorum. Ve ben gerçekten
hazırım’’. Bu ne garip bir diyalogtu. Ne o önerinin ne
olduğundan bahsediyordu. Ne ben soruyordum. Netti. Gözlerim
doldu. ‘‘Ben ne diyeceğimi bilmiyorum. Bu çok ağır bir
sorumluluk. Ben yalnız başıma bir şey diyemem. Heval Sakine
gelsin tartışalım’’ dedim çok zorlanarak. Sakine geldiğinde
tartıştık. O çok normal karşıladı. Hemen planlamaya girişti. Ben
adını koyamadığım garip duygular yaşıyordum. Bir yanım Berwar’a
müthiş bir saygı duyuyordu. Bir yanım O’nu şimdiden korkunç
özlüyordu ve bu kararını benimsemiyordu. O’nu kimsenin
durduramayacağını bilsem de içimde bir ses sürekli ‘‘böyle olmak
zorunda mı’’ diyordu. Bulunduğumuz yüksek ve soğuk yerden daha
aşağılarda kısmen daha sıcak bir noktaya gittik. Zaten erkek
arkadaşlarımızın cihazdan söyledikleri operasyon yoktu
ortalıklarda. Konferansımızı sabote etmek için bazı geri
erkeklerin uydurduğu bir senaryoydu. Çok öfkeliydik. Ama boşa
çıkarmıştık çünkü konferansımızı tamamlamıştık. Kızgındık çünkü
biz de bu senaryodan habersiz Önderliğe yanlış tekmil vermiştik.
Bu tür durumlar Heval Berwar’ı da çok etkiliyordu. Ama o şu anda
öyle farklı bir dünyaya kilitlenmişti ki, bu tür şeylere gülüp
geçiyordu. Gittiğimiz noktada bir haftaya yakın kaldık. Ve 16
Ekim günü 15 Ekim’de Medya TV’de yayınlanan panel konuşmasını
dinledik. Önderliğin Suriye’den ayrıldığını bir hafta sonra
öğrenebildik. Ve telefon konuşması kafamızda netleşiyordu. Heval
Berwar’ın eylem kararlılığı derinleşiyordu. Bu paneli radyodan
dinledikten sonra bir tartışma yaparak Heval Berwar’ın önerisini
ele aldık. Şehit Rojbin arkadaş (17 Kasım da Gever’de intihar
eylemi gerçekleştiren arkadaş) bunu duyar duymaz refleks
gösterdi. ‘‘Hayır katılmıyorum. Bence böyle bir şeyi ben
gerçekleştirmeliyim. Eğer Önderlik üzerinde böyle bir komplo
varsa tüm Ortadoğulu halklara bir mesaj vermek için benim yapmam
daha doğru olur. Ben bir Arap kadınım. Daha etkili olur. Berwar
arkadaşın yapmasına katılmıyorum’’ diyerek kendisini önerdi.
Hazır olan başka bir arkadaş da kendisini önerdi. Heval Berwar
her ikisine de tavır koyup kendisinin uzun zamandır böyle bir
hazırlığı olduğunu arkadaşların ise duygusal yaklaşımlarla ele
aldığını kesinlikle tartıştırmayacağını ve kendisinin gideceğini
çok kesin bir dille ortaya koydu. Çok ağır bir tartışmaydı.
Rojbin ve Berwar arkadaşın çok güçlü bir diyalogları,
dostlukları vardı. Çıkarsız, tertemiz bir sevgileri vardı.
Rojbin arkadaş Berwar arkadaşın böyle bir eylem önerisiyle
sarsılmış O’nun yerinde olmak istiyordu. Berwar arkadaş bunu
hissetiği için tavrını keskin koydu. 9 Ekim komplosunun, ilk
cevabını Berwar arkadaş yüreğinde örgütlediği biçimiyle adım
adım geliştiriyordu. Sürecin ağırlığını bildiği için çok acele
ediyordu. Ama elinde olmayan koşullardan dolayı eylemini 24
Aralıkta geliştirebilecekti.
Komplonun Önderliği mahkûm etmek istediği yalnızlığı o
hepimizden önce hissetti, hızlı koşan kadın yüreğiyle. Ve bu
hissedişle yaşayıp da bir şeyler yapamamak O’nu kahrediyordu. O
Zağrosların kızıydı. Sümbül’ün, Cilo’nun, Çarçella’nın narin
çiçeklerindendi. Yaşam doluydu. Çocuksuydu. Çocuk yüreğini
komploculardan, hainlerden, erkek zihniyetli her şeyden iyi
saklamıştı. Oyun arkadaşını, özgürlük tutkunu kadın yoldaşını
böyle bir komployla yalnız bırakmayı kabullenmeyişi de bundandı.
Ancak çocuk yüreğinin saflığı bilir bu dostluğu. O taşır
sevginin pırıl pırıl gözlerinde ‘‘yanındayım’’ demenin onurunu.
Gösterişsiz. Sade. Yalın. Mütevazi… Önderlik bu yüzden Berwar
arkadaşla, Şehit Rojbin ve Bınewş arkadaşları ‘‘önderlikle
gerçek yoldaş olmanın şehitleri olarak’’ tanımladı.’’Onlar
yürekleriyle gördüler komployu. En çirkin şeyi, en kirli şeyi en
temiz yanlarıyla gördüler. Yürekleriyle. Saflıkta yansır
kurnazlık. Bir şey ne kadar beyazsa yanındakinin kiri o kadar
belirginleşir. Bir şey ne kadar parlaksa yanındakinin matlığı o
kadar göze çarpar. Komplonun uluslararası boyutlarını,
kapsamını, yöntemini anlayalım öyle yürüyelim demediler bu
yüzden. Öyle kirliydi ki ve öyle acımasızdı ki biliyorlardı.
Çünkü öyle temizlerdi ki öyle şefkat dolu sevgi doluydular ki…
Evet bir ekim günü. Ekim’in son günleri. Mektuplarını, konuşma
kasetlerini ve Çarçella’nın o nadide çiçekleriyle yüreğini
bıraktı bize Önderliğe göndermemiz için. Çiçeklerden bir
koleksiyon yapıp kendi elleri ile hazırladığı zarfa yerleştirdi.
Özenle, sevgiyle ve büyük bir duygu gücüyle hazırlıklarını
bitirip vedalaştığımızda ekim’in son günleriydi. Önderlikten
haberimiz yoktu. Türk ordusunun operasyonları var gücüyle
sürüyordu. Yüreklerimiz Önderliğin peşinden bilmediğimiz
diyarları geziyordu. Ve Önderlikle oyun arkadaşlığı özgürlük
arkadaşlığı yapan bir kadın eylem için bizden ayrılıyordu.
Sarıldığımda ona bir soğuk Çarçella sonbaharıydı. Onun gözleri
sıcacıktı. Ayrılığa yakılmış tüm türkülerin lâl olduğu bir andı.
O kendi türküsünü bestelemişti. Ne orkestra istiyordu ne şef ne
koro. Türkü onundu ve hep söyleyecekti. Sesim çıkamıyordu
boğazımdan. Sessizliğimi bıraktım gözlerimle Onun gözlerine ve
Çarçella’nın asi doruklarına. O üç vasiyetini bıraktı
Çarçella’nın tanıklığında kulaklarıma. Ve sımsıcak sarılmalarını
boynuma. Içimde ki benimsemeyen ses haykırmak istiyordu. ‘‘Dur
gitme! Sen yaşamınsın! Nereye! Duuuuurrrrrrr!’’ sesim içimdeydi
zaten ve orada kaldı. Yine sessizliğimi bıraktım Çarçella’nın
doruklarına. Gözler ağıt yakar mı bilmem ama bir tek Çarçella
duydu yüreğimin yaktığı ağıdı. Tanrıça’nın elleri yaratmıştı bu
diyarlarda yaşamı. Sonra erkek komploculuğu yıkım getirdi. İşte
şimdi heval Berwar’ı yola koyan bu yıkım getiren komploculara
21. yüzyılda Tanrıçalar adına bir cevap vermekti. Yüzlerce kadın
gerillayla bir kadın gerilla olarak yıllardır dağlarda yaşadım.
Hiçbirinde ölmekten öldürmekten zevk alan bir ruha rastlamadım.
Erkek komploculuğunun yıkıcılığı bize başka bir şans bıraksaydı
Berwar şimdi tüm dünya kadınlarının oyun arkadaşlığı nasıl
yaratılır, kadınla erkek nasıl dost olur, sevgi her derdin nasıl
devası olur, gözlerinde kadınlar nasıl uçurtma uçurur, yaşam bu
kutsal coğrafyaya layık nasıl yaşanır anlatıyor olacaktı.
9 Ekim kapımıza gelip dayandığında gafildik. Berwar’la
uyanıyorduk. ‘‘Oyun arkadaşımı yalnız bırakmamalıyım’’ deyip bir
çocuk doğallığıyla, yaramazlığıyla, neşesiyle bizden ayrılışıyla
uyanıyorduk. O’nun geçen her saniyeyi gecikmeden sayan,
ihanetten sayan koşmak isteyen, bir yangını söndürmek isteyen su
sesinden öğreniyorduk komplonun ciddiyetini. Ve
gecikmişliğimizi. Çiçeğin, böceğin, rüzgârın, türkünün dilinden
anlayan, çocuk dünyasını yüreğinde yaşatan can bir kadın başka
türlü nasıl yaşamı bırakırdı ki? Onunla kalan her kadın yürekten
hissederek bilir ki, 24 Aralık 1998 gününe kadar o yaşama aşkla
baktı. Gözleri aşkla vedalaştı Van gölünün Tamara’sıyla. Yaşam
kendi ipek teninden özenle dokumuştu onun kadın yüreğini. 24
Aralık’daki vedası bile yaşamı besleyen barış çağrısı ileydi bu
yüzden.
Bazen hayal ederim. Birbirine silah sıkmak zorunda bırakılanlar
bir gün bambaşka bir ortamda salt insan kimliği ile tanışsalar
ne olur acaba diye... Berwar arkadaşla savaş koşullarında
tanıştım. Ve en zor koşullarda insan kalan çocuk kalan yüreğiyle
karşılaştım… O’nunla Çarçella’nın doruklarında vedalaştık. O
Çarçella ki Önderlikle buluşma hayallerimizin mekanı. Göllerinde
yüzdürdük hayallerimizi. Öyle çok emanetimiz var ki onda günü
geldiğinde geri alacağımız. Vedalaşmalarımız, ayrılıklarımız
bitmedi hala. Ama gün gelir de o göllerde çocuklar gökyüzünden
korkunç ölüm uçakları geçmeyeceğinden emin pırıl pırıl bir
gökyüzünün altında yüzerlerse, Berwar doruklardan geçen bir
bulutun sırtında onlarla olacak. Bıraktığı veda emanetini alıp
yerine bir merhaba bırakacak. Çarçella var oldukça var olacak
bir buluşmanın başlangıcı olarak. Çocuk dünyasının oyun
arkadaşını yalnız bırakmamasının armağanını barışı yaratarak
veren çocuklara gülümseyerek katılacak evrenin sonsuz enerji
akışına… Belki o zaman -gökten uçakların, kobraların, bombaların
yerine sadece kuşların geçeceği o şiir tenli zaman- Çarçella’nın,
Sümbüller’in mavi gözlü kadife tenli bir çocuğu üzüm gözlü bir
diğer çocuğa heyecanla seslenecek ‘‘Bak bak bir yaban ördeği
kondu göle gördün mü?
Ş.
BERWAR
ANISINA YAZILAN YAZILAR
SEVGİ YARATICISININ ARKADAŞI BERWAR YOLDAŞ
Sevmek
yaratmaktır” diyerek toprakla sohbetine ara verdi. Toprak onun
arkadaşıydı ve
ona duyduğu
sevgidendi özgürlüğe
adım atışı. Toprağı tutsaktı, sevgisi tutsak. Toprak kadar acı
çekmişti, çünkü bu toprakların çocuğuydu Berwar Yoldaş.
Toprakla
her sohbeti onu düşünceler deryasına daldırırdı. Toprağın
tutsaklığına son vermek için nice insanlar adım atmıştı. Oysa bu
tutsaklığa son vermek yüreğinin ve beyninin tutsaklığına son
vermekle mümkündü. Berwar, ‘bunu başaran insanın öğrencisi’
olmak için yola koyulmuştu. Sevgiyi öğretmişti, katıksız,
yücelten sevgiyi Sevginin Yaratıcısı. ‘Ne kadar dolu dolu
seversen o kadar özgürsün demektir. Tabii beyninle seveceksin’
diyordu. Berwar Yoldaş doğru sevgiye ulaşmak için kararlıydı.
Bir de, her şeyin emekle yaratıldığı gibi arkadaşlıklar da
kutsal anlamların, büyük amaçların, kendinden katıksız verme
çabasıyla paylaşılır. Berwar Yoldaş da ancak böyle bir arkadaş
olunabileceğinin bilincindeydi Sevgi Yaratıcısıyla.
Tabii ki Berwar Yoldaşı anlatmak, belki de imkansız bir şeyleri
yaratmak kadar zordur. Hangi sözcükler, hangi kavramlar
yüreğinin derinliklerindeki anlamın güzelliğini, yaşamı
yaratmanın erdemini, tarihin kayıp sayfalarında yitirilmiş,
yaşama dair bütün değerlerin elinden alındığı bir halkın ‘varım
ben’ sözcüklerini kızıl kanla mısralaştırmanın gerçek
kahramanlığını ifade edebilir? Berwar Yoldaş ‘her şey sevgiyle
başarılır’ derdi, öyle ya insanoğlu bir şeyi gerçekte
hissettiği, arzuladığı zaman kusursuz gerçekleştirebilir.
Sevilmeyen bir işte başarılı olmak nasıl ki imkansız ise
sevilmeyen bir ülkeyi yaratmak, onun için mücadeleyi göze almak
çok daha imkansızdır. Zaten insan olmanın temel özelliği
kendinin farkında olarak temel bazı olgular üzerine kurulur;
bilgelik, çalışma ve sevgi gibi. Bu olguları kendisinde
gerçekleştirme, somutlaştırma arayışı ve çabası olan insanın
hayat yolculuğunda başarılı ve anlamlı bir yaşamın sahibi
olmaması imkansızdır. Berwar Yoldaş da bilinçli eylemin ve
yaşamı yeniden büyük sevgiyle yaratmanın ifadesidir.
Sağır-dilsiz ve ölümle yüz yüze kalmış bir halkı yeniden yaşamla
buluşturmanın büyük acılar, büyük bedeller gerektirdiğinin
farkında olarak, bunun yürekliliğini kendi somutunda göstermenin
ifadesidir Berwar Yoldaş. Devrimci hayatı boyunca nasıl, niçin
yaşanması gerektiğinin belki de somut bir örneğidir; çünkü o
yaşamın ancak özgür mekanlarda kendi dili-kimliği ile kendisini
ait hissedeceği, ruhunu topraklarla besleyeceği ülke gerçeğiyle
yaşayabileceğinin bilicindedir. Bu nedenle, daha başlangıçta
çevresini, olay ve olguları kavrama yeteneğini kazanır kazanmaz
‘ben kimim?’ sorularına cevap arayan gerçeği ile yaşama atıldı.
Berwar Yoldaş nice medeniyetlere kucağını açmış, bağrında nice
savaşların yürütüldüğü, ancak her zaman Kürdün kendini kuşaktan
kuşağa aktarmanın tek güvencesi olmuş bütün çağların üstünden
geçip de bir türlü eksiltmediği yaşam coşkusuyla, halen de yeni
yaşamı yaratmanın yegane mekanı olan kutsal topraklarda dünyaya
geldi. Dört bir yanı dağlarla çevrilmiş, verimli toprağı, sıcak
insanıyla Çukurca’da doğdu. Daha çocuk yaşta Sümbül Dağı’na
bakarak, eksik bir şeylerin olduğunun, yitik birçok yanının
orada saklı olduğunun duygularıyla büyüdü. Sümbül, onun için hep
bir özlem, toprağına ve insanına duyduğu sevgisinin bir imgesi
haline gelmiştir. İlk, orta ve liseyi aynı mekanda ve kendine
duyduğu özlemle tamamladı. Hep eksiğini hissettiği kendisini ve
içinde yaşadığı çevresini derinlikli kavrama, az da olsa sevdiği
çevresiyle somutlaşmış, halkı adına bir şeyler yapmak için
bilinçlenip meslek sahibi olmak istemişti, özellikle de çocuk
öğretmeni. Bunun için Diyarbakır’da üniversite sınavlarını
kazanır ve okula başlar. Ancak, Berwar Yoldaş bilinçlendikçe,
okuyup meslek sahibi olmakla istediklerini
gerçekleştiremeyeceğini fark ettiği gibi eksiğini hissettiği
gerçekliğin tarihsel ve toplumsal yaralarının ne denli derin
olduğunu anlar. Bir halkın yitik umutlarını yeniden yaratmak
için büyük sevmek gerekirdi. Büyük emek ve o asi dağların çılgın
rüzgarlarına göğüs germek gerekirdi. Özgür yaşamanın tek yolu
özgürlük melodisini mırıldanan asi dağların çocuklarına
katılmaktı. Bunun farkına varan Berwar Yoldaş bir grup
arkadaşıyla ’92-93 yıllarında yaşamında yeni bir sayfa açarak,
yeni bir başlangıç yaparak her zaman kendine duyduğu özlemin,
asıl kendini yaratarak bulabileceğinin farkına varır. Bunun
amansız savaşımının verildiği, ilk yaşamın, barışın, erdemin,
aşkın, tanrıçaların, aydınlık çağların yaratıcısı, günümüzün
özlemi olan kültürün mekanına adım atmıştı. Geçmişi bugünde
canlandıran ve geleceğin ustaları olarak.
Berwar Yoldaş, mücadelenin yakıcı ihtiyacını hissederek,
devrimci yaşamı boyunca sonsuz bir merakla, her şeyi öğrenme
çabasıyla güçlü bir iradenin yüksek coşkusuyla, derin emek
anlayışıyla yaşama yönelmiştir. Birçok konuda yaşadığı
zorluklar, acılar onun için hep daha güçlünün, daha yenisinin,
daha iyisinin bir başlangıcı olmuştur. Yaptığıyla yetinmeyen,
sıradanlığa asla gelemeyen, karakter gerçeği ile çok kısa
zamanda aktif ve etkileyici bir katılımın sahibi olmuştur. Bir
kadın olarak özgürlüğe, güzelliğe sarılmanın sadece
yetmeyeceğinin, yaşamın ayrıntılarında bile bir şeyleri
yaratmanın ilmik ilmik bir danteli örmek gibi büyük sabır, büyük
çaba ve ustalık istediğini Önderlik Sahasında çok daha yalın
anlar Berwar Yoldaş. Nice zorlukları, acıları yaşayarak ama aynı
zamanda büyük bir yaşam deneyimiyle, Özgürlük Öğretisinin
Yaratıcısıyla buluşmanın büyük anlamlılığıyla bir çok konuda
güçlenir ve olgunlaşarak ama ‘Önderliğe nasıl arkadaş
olabilirim?’ sorusuyla ülkeye döner. Kendisi için birinci doğuş
yeri dediği Önderlik Sahası, daha sonra da ikinci doğuş yeri
olarak “Gadarê” diyecekti.
Gadarê, bin yıllık köleliğin öfkesiyle özgürlüğe yol almanın
eteklerinde tarihin yeniden dillendiği yer olmuştur. Hem
geçmişiyle hem bugünüyle, Gaderê kadın tarihinde derin izler
bırakacaktı. Oluşturulan sevgi çemberiyle ilk kez, kendisiyle
yeniden buluşmanın, tanışmanın fırsatı yakalanırken ne zemheri
karakış, ne de ardı arkası kesilmeyen çığlar önünü alamadı sevgi
ve özgürlük çığlıklarının; çünkü bir nebze de olsa
soluyabilmişlerdi özgürlüğü. Bunun dışındaki her şey anlamını
yitiriyordu. Tarihte hiçbir savaşa, hiçbir güce başını eğmeyen
Gadarê, kendi bağrında büyütmüş olduğu kızlarına boyun eğmişti.
Ve belki de geleceğin ‘dört kahramanına’ (Berwar, Rojbin,
Şehristan, Bermal) ev sahipliği etmenin görkemiyle ağırlıyordu
kızlarını. Berwar Yoldaş, bulunduğu her alanda özgürlüğün
ilkelerine bağlılığı ve mücadele gücüyle Gadarê’de güçlü bir
katılımın sahibi oldu. Çevresine güç, coşku ve güven veren
duruşuyla saygı ve sevgiyle karşılanmıştı. Hayatta erdemli
olmanın, anlamlı yaşamanın derin sorgusu ve arayışı içinde
yaşama yönelmişti. İnsana ve yaşama duyduğu büyük sevginin ancak
ilkesel ilişkilenmekle, zayıf olanı güçlendirip sürekli insanda
ve yaşamda iyi, doğru, güzel olanı yaratma çabasından geçtiğini
biliyor ve bunun çabasını gösteriyordu. Benimsediği büyük
amaçların sıradan çabalarla gerçekleşmeyeceğinin ve Önderliğe
arkadaş olmanın da büyük eylem sahibi olmakla mümkün
olabileceğinin bilincindeydi. Bunu, Önderliğe karşı gelişen
yönelimlerle daha yakıcı kavrayarak, özgürlüğe dayatılan savaşın
acımasızlığına cevap olmanın yoğunlaşması içine girmişti.
Aslında her zaman Zilanlar gibi özgürlük eyleminin sahibi olmak
istemişti. Çünkü O, arkadaş olmanın kuralları olduğunu
anlamıştı. Büyük ideallerin gerçekleşmesinin büyük özveri,
keskin mücadele, bilinçli eylem gerçeğinde olduğuna inanıyordu.
Bir kadın olarak, “Özgürlük Yaratıcısına Arkadaş Olma”nın ancak
kutsal bir eylemin sahibi olarak gerçekleştirebileceğinin
bilinciyle karar alarak, 24 Aralık’ta ülkesinin en çok sevdiği
şehirlerinden biri olan Van merkezinde eylemini gerçekleştirdi.
Böylece, Berwar Yoldaş eylemiyle bin yıllardır halkına,
toprağına, sevgisine dayatılan tutsaklığın paramparça edilerek,
yeni umutların, özgür yarınların ancak kendini büyük eylemlerle
ifade ederek mücadeleye yönelmekten geçtiğini kanıtlamıştı. Ve
O, kutsal ananın sadık kızı, Sevgi Yaratıcısının Arkadaşı ve
halkının gerçek kahramanı olmanın ifadesi olmuştu. Geriye kalan
sadece bir tutam saç ve parçalanan bir beden değil, tarihin
sayfalarında mısralaşarak kahramanlığın, özgürlüğün gerçek
anlamı olarak her zaman yaşamaktır.
Şunu biliyoruz ki: sana ve senin gibi nice kahramanlık abidesine
verilecek tek söz özgür yarınlarda buluşma sözüdür.
SEN GİDERKEN
Yorgun
adımlarla, Botan’ın bembeyaz karları artık sıkıca örtünmüş zozan
silsilelerinde on günlük yürüyüşün sonuna doğru, ağır bir
tempoyla önümüzdeki son tepeyi tırmanıyoruz. Geçen geceden beri
gökyüzü gözlerimizi kendisine sık sık takılı bırakan bir
berraklıkta.Başımızın üstünde engin bir mavi, önümüzde hep
beyazlık…Ama çok yükseklerdeyiz ve sanki rüzgar tüm dans
figürlerini burada deniyor. En küçük bir esintiyle bile uçuşan
toz inceliğindeki karlar her defasında bir bıçak keskinliğiyle
yüzümüze çarpıyor. Gözlerimiz yorgunluktan, uykusuzluktan, kar
beyazlığından ve bu deli fırtınadan açılamıyor. Ama içimizi
ısıtan bir sevinçle fazla önümüze bakmadan yürüyebiliyoruz,
çünkü yakınlaştığımız kampta kalan yoldaşlarımızın açtığı yolda
yürüyoruz artık. Böyle tehlikeli ve zorlu bir yürüyüşün bu
aşaması her zaman olduğu gibi güvenin, özlemin, merakın
harmanlanmasını büyütüyor.
Tepenin üzerine ulaştığımızda, çok engin bir beyazlık deryasına
dönüşmüş çepeçevre dağları gören bu yükseltinin kendi yapısının
büyüleyiciliği, rüzgarın önüne kattığı küçük beyaz zerrecik
sürüleri gibi savrulan karlar arasında garip bir mistik hava
yaratıyor. Gri ve ağırlıklı olarak çeşitli tonlarda açık
kahverengi, hatta yer yer turuncu tonda renklerde taşların
birleşmesinden oluşmuş mozaik yapılı kayaların birleşik, ayrı
ayrı figür cümbüşü arasında yürürken, artık başka bir
dünyadayız...Duman kokusu, eski manga yerleri, daha taze ve
yoğun izler, kampa çok yaklaştığımıza işaret ediyor.Grubun
tümünde karşılaşılabilecek arkadaşlara ilişkin tahminler
gelişmeye başlıyor. Arada, bu kampa ilişkin önceden bilinip
duyulanlardan da bahsediliyor. Bu konuşmalar arasında, önce
uzaktan gördüğümüz, sonra karşılaşmaya başladığımız
arkadaşlarla, hoş bir heyecan ve içtenlikle selamlaşıyoruz.
Birazdan kadın arkadaşlar görünüyor ve özlem gülüşmeleri
arasında sıcacık, sıkı sıkıya sarılmalar ...Ama öyle perişan
haldeyiz ki, her karşılaştığımız arkadaş bizi hemen mangalara
davet ediyor ve sonunda güzelce yapılmış mangalarda çevremizi
saran arkadaşlar arasında sürekli değişen şeyler konuşuyoruz.
Tanıdığım bir çok arkadaş var. Biz yolculuğumuzu, onlar ise kamp
meselelerini anlatıyor. Herkes birbirine sorular sorup cevaplar
verirken, oluşan karmaşadan kimse rahatsız olmadığı gibi, her
nasılsa herkes birbirini duyabiliyor da. Manganın salonunda
adımın sorulduğunu da duyuyorum bu ara. Ses çok tanıdık geliyor.
Bir iki saniye sonrası gördüğüm yüz beni doğruluyor.Gelen BERWAR...
’98 Aralık başındayız ve bir buçuk yıldan fazladır
görüşmemiştik. Mücadelenin oldukça zorlu bir kesitinde
tanışmıştık. İnsanların gerçeğini turnusol kağıdı gibi
ayrıştıran böyle zamanlardır ve Berwar özünün güzelliğini,
doğruluğunu, biraz da delikanlı asiliğinde ortaya koymuştu o
zaman. Halbuki görünüşte sakin biri sanırdınız onu. Sakin, sade
ve gülen gözlü...Ama yanlışlar, haksızlıklar karşısında cesaret
ve kararlılığını hiçbir bireysel kaygı duymadan ortaya koymaktan
çekinmemişti.Yoldaşlar arasında güven ve sevgi üretmeyi böyle
başarıyor, dostça paylaşımlara çekiyordu hepimizi. Usul usul
sohbetlerinde hep sade, ama ısrarlı bir anlam arayışının
sorgulamaları, çocuk hayallerinden vazgeçmemişliğin coşkusu ve
umutluluğunun eşliğinde dolu dolu ilerlerdi. Bu ilerleyişte yüzü
henüz görmediği Başkan APO’ya dönüktü hep. Çok hayati anlar
yaşanırken halkının önünde yürüyenlerin arasında da böyle
yürüdü. ’95 yazında KDP peşmergelerinin Etruş kampında yaşayan
halkımıza silahlarla saldırısı karşısında en önde giden Şehit
Jiyan’ın yanındaydı Berwar. Köklerini 15 bin yıllık çınarın
damarlarına bağlamış o fidan göğsünden vurulup düştüğünde, onun
söyleyemediği son sözlerin peşine tüm benliğiyle düştü. Bu
‘gerçeğin ve adaletin arayışı’yla Başkan APO’yu anlama ve
hissetmeyi hep geliştirdi. Şehit Jiyan’ın Önderliğe son
raporunda Berwar Arkadaşı Önderlik eğitimine önermesi, aynı
gerçeğin ekseninde yürüyenlerin, birbirlerine yakınlaştıkça o
gerçeğe de birbirlerini yakınlaştırdıklarının herhalde en güzel
örneklerinden biridir. Başkan APO’nun bir vasiyet olarak ele
aldığı bu öneriyle,Berwar arkadaşın hep en özel olan hayali
gerçekleşti ve ’96 yaz sonunda Akademi sahasına gitti.Döndüğünde
gördüm onu.Gözlerindeki ışıltı kadar sözlerindeki anlam yükünün
ne kadar artığını görmeyen,fark etmeyen yoktu.’Orada tam cevap
olamadım, birçok konuda donanımımın yetersizliğini fark
ettim,ama bunu gidermek zaman istiyor.Bunu dağlarda
tamamlayacağım ve Önderliğe sesimi duyuracağım.’derken
iddiasındaki içtenliği ve Önderlikle kurduğu bağın sağlamlığını
ifadelendiriyordu.Fiziksel zorlanmasına rağmen bir tutku gibi
yaşadığı Zagros’un dağlarında savaşabilmek için ısrarını ortaya
koydu ve Herki’den Hope’ye ,Oramar’dan Avaşin’e dört bir yanını
bir yılda dolaştı Zagros’un...Mücadeleciydi; doğanın
zorlukları,iç mücadelemizin büyüyen cins savaşımıyla
karmaşıklaşarak boyutlanması, onu geriye çekmemişti.Bir kadın
olarak kendini doğru tanımlamanın,ifadelendirmenin, bu
mücadelenin başarısında olduğunu çok özde ve güçlü fark
etmişti.Kendini yaratmanın coşkusuyla hep daha ileri ve doğru
olanı yaşamaya, yaratmaya çalıştı.Çok sevdi her
şeyi;dağları,suları,ağaçları,insanları...Sevdiği kadar sevdirdi
ve sevildi de.Hesapsız katılımın,mücadelenin bir özgürlük
militanındaki katıksız halinin yarattığı güzellemeydi bu..
Evet, kapıdan tüm yüzüyle gülümseyebilen insanların güzelliğiyle
girerken, şaşkınlık ve sevinci bir arada yaşıyorum. Uzun uzun
sarılıyoruz. Ama şaşkınlığım geçmiyor, çünkü biz Botan
Eyaleti’ndeyiz ve görevlendirmesinin Botan’a yapılmış olması çok
uzak bir ihtimal.Üstelik sivil giyimli! Bu şaşkınlığımı ifade
eden bir çok soruyu bir arada soruyorum. Kulağıma ‘kitle
çalışması yapmaya gideceğim’ diyor. Hemen, eylemini Zagros
Eyaleti’nden giderek gerçekleştiren ve ortak tanıdığımız Ş.Rojbin’i
soruyorum. ‘Sırasını beklemedi’ sözleri gayri ihtiyari çıkıyor
ağzından. Aynı anda hata yapmış gibi kaçamak bir bakış atıyor
gözlerime. Merakım sorularımı arka arkaya sıralıyor. Mimikleri,
gözleri ele veriyor onu. Sanırım çok saklamayı da düşünmüyor.
Rojbin onun sırasını almıştı! Duyduklarım şaşkınlığımla iç içe
geçen birçok duyguyu ekliyor yüreğime. Sabit bir şey
düşünemiyorum. Ş.Rojbin eylem yapalı bir ay olmamıştı. Onunla
ilgili her şey henüz çok tazeydi. Kendini bir gerçeğe adamada
çok yalın olabilecek özellikte olan bu insan özünün,
hafızalarımızdan silinmesi artık hiç mümkün değil zaten. Çok
zorlandığı zamanlar, en güçsüz olduğu anlarda bile tutarlılığını
koruyarak, bir yoldaş, bir kadın yoldaş olarak her koşul ve
zeminde, kendisi açısından da, bulunduğu ortam açısından da
güveni sürekli kılabilmenin gücü, kahramanca eyleminin
tohumlarıydı aslında.
Berwar arkadaş, Rojbin arkadaşla birlikte yaşadıklarını tüm
ayrıntılarıyla anlatıyordu. Genelde ve Zagros’ta savaş ve cins
mücadelesi açısından son derece zorlu geçen ’97 yılı sonunda,
eyaletin tüm kadın gücü, büyük özveri gerektiren koşullarda, ama
Önderlikten ve birlikteliklerinden aldıkları güçle çok
çarpışmalı, çok arayışlı, dolayısıyla çok sonuçlu bir eğitim
süreci yaşamıştı. Bu süreci anlatırken Berwar’ın yüzü coşkudan
öfkeye tüm duyguları öyle canlı yansıtıyor, öyle her şeyi
yeniden yaşıyordu ki, hemen hemen hepsini tanıdığım arkadaşlarla
o süreci yaşamış gibi oldum. Önderlik, kadına çok tarihi
perspektiflerini bu süreçte verirken, ‘kadın baharlaşmasının ilk
şiirsel ifadelerini bu kadın gücüne söylemişti. ‘Bunların bizde
oluşturduğu ruhla, bilinçle anladıklarımızı uygulamanın azmini
çok güçlü hissediyorduk’ diyordu Berwar arkadaş. Tüm bunları
Rojbin arkadaşla birlikte yaşamışlardı ve yoldaşça, kadınca
paylaşımı çok güçlendirmişlerdi. Aynı ışığın aydınlığında
yürürken dokunmuşlardı birbirlerine. Kendilerini, yaşamı,
mücadele kararlılıklarına, insan ve kadın sevgilerine dayanan
umutlarıyla baktıkları geleceği, Kadın siluetlerini özgür
bilinçleriyle yeniden ve kendi gerçeğiyle tarihe yazarak
geçmişi, tüm bunları içinde Önderliği... tartışmışlar, anlamaya
çalışmışlardı. ’98 yılı baharında, üzerine söz söyleyip umut
büyüttükleri, hayal kurup kucak açtıkları, el uzatıp bağ
kurdukları her şeyi yaşamsallaştırmanın adımları için, yine
Zagros’un o ulaşılmaz gibi görünen asi ve baktığında güzelliği
yüreği durdururcasına dolduran görkemli dağlarına dönmüşlerdi.
Zor bir mücadele yılıydı ’98. Uluslar arası komplo tüm
yönleriyle harekete geçmiş ve Önderliğe kilitlenmişti.
Geriliklerimiz, yetersizliklerimiz, yüzeyselliklerimizle
Önderliği yalnız bırakmanın yanında, başarısızlıklarımız,
kayıplarımızla adeta komplonun işini kolaylaştırıyorduk. Buna
rağmen Önderlik, yalnız bırakılışının sosyolojik, psikolojik,
ideolojik, siyasal çözümlemesini çok daha derinleştirerek,
‘Önderlikle arkadaş olmanın’ gerçeğini yeniden tanımlıyordu.
Kadınla yaptığı tartışmaların ana teması buydu ve Önderliğe
güçlü cevaplar verememenin acısı ve yükü çok ağırdı. O kadar
komple bir gelişim ve güç istiyordu ki süreç, bunu yaratmış
olmaktan henüz uzaktık. Bu yakıcı çelişkinin doruğunda
Önderlikle son konuşmasını yapan Eyalet YAJK gücünün içinde
bulunan Berwar ve Rojbin arkadaşlar, bir süredir yoğunlaştıkları
Zilan tarzı bir eylemle sürece cevap olma konusunda tam bir
kararlılığı yine birlikte yaşarlar. Yine tüm boyutlarını
birlikte tartışırlar.
’Tek görüş ayrılığımız kimin önce eylem yapacağındaydı’ diyor
Berwar arkadaş. ‘Uzlaşma olanağımız olmadığı için çöp tutarak
önceliği belirledik’ derken, bir insanın tamamen kendi kararıyla
yaşamını bir tek eylemde tüm anlamına kavuşturacağına olan
inancı, bilinç netliğinin rahatlığıyla konuşuyor. Savaşta, her
ölüm-kalım anında yaptığına inançla, en dingin tavırlarla
hareket eden yoldaşlara tanıklık etmiş olmaktan daha farklı bir
şey bu. Eyleme onu götüren düşüncelerini, duygularını uzun bir
ömür sürecek gibi öyle bir yaşam dolulukla anlatıyor ki, ona söz
söyleyemiyorum. ‘En büyük korkum, eylemi engelleyecek bir
durumun yaşanması. Bu eylem benim için ‘olmayabilir’ ihtimaliyle
düşüneceğim bir şey değil. Kendime, yaşamıma anlam kazandırma
konusunda öyle bir yoğunlaşma yaşadım ki, bunun gerisine düşerek
yaşayamam. Biliyorsun ki sürüp giden yaşamın karmaşık gerçeği
karşısında aynı anlam yaratma düzeyini koruyamıyoruz. Ben, tüm
yaşam gücümü tüm boyutlarıyla zirveleştirerek bu eylemde ortaya
koymadan ruhumu, vicdanımı rahat tutamam. Tüm yoğunlaşmalarım
beni buraya getirdi. Başardığımda, ki başarmama seçeneğini yok
etmeden eylem yapmayacağım, bir ömürle vereceğim cevaptan,
yaratacağım değerlerden daha fazlasını gerçekleştireceğime
inanıyorum. Buna inanmadan insan asla böyle bir karar veremez ve
o kararı gerçekleştiremez’ diyor. Bu noktadan sonra eylemin
etkili ve kapsamlı olması gereği, koşulları üzerinde
tartışıyoruz. ‘Yaşam sevincim, umudum hiçbir koşul altında
zayıflamadı bilirsin. Şimdi bunu dorukta yaşıyorum. Çünkü her
şeyimi bir hedefte topladım. Önderliğe yalnız olmadığını
söyleyebilmek şu anda her şeyden daha önemli. Ben son sözümde
bunu haykıracağım ve sözümle eylemim en güçlü şekilde bir
olacak. Bu nedenle eylemi en etkili ve kapsamlı şekilde yapmayı
hedefliyorum. Komplocular bizdeki yüreğin, iradenin gücünü çok
ağır hissetmeliler... ‘Uzun uzun bunları konuşmakla birlikte
artık ona hiçbir şey söyleyemiyorum.Ona yapacağı şeyin anlamını
ondan daha fazla, farklı söyleyebilir miyim? Bu mümkün değil!
Ona başka şeylerden bahsedebilir miyim? Onun söylediklerinden
başka bir şey düşünemiyorum ki. Sadece onu izliyor,
söylediklerini beynime işleyip, ruhumun derinliklerine
yerleştirmeye çalışıyorum. Bunu anlamış olmalı ki; ‘Biliyor
musun ne istiyorum? Sizlerle geçireceğim son günde her şeyi en
doğal şekilde, bir alana çalışmaya gidiyor gibi geçirmek
istiyorum. Zaten diğer arkadaşlar öyle zannediyor, sen de öyle
ele al ve son günümüzü böyle geçirelim’ diyor. İçimden böyle
yapmam mümkün olmasa da, ‘tamam’ demek dışında bir şey söylemem
ve yapmam mümkün değil. Dediği gibi yapıyoruz...
Bütün gece uyuyamıyorum. Yarın gidecek. Nefes alış verişini
dinliyor, yüzünü izliyorum. Saçlarıyla kapanan bir bölümünü
göremiyorum yüzünün. İri dalgalı ve gür saçları var. Kulağının
altından küt kesmiş. Neler geçmiyor ki aklımdan... Her şeyin
anlamı üzerine düşünceler işgal ediyor beynimi ve her çarpışma
sonuçlandığında borçlu çıktığımı görüyorum. Yaşamak; çok daha
ağır yükleri olan bir iş ve arınmak kirlerinden, daha büyük
hesaplaşmalar gerektiriyor artık...
Sabah, yine mavinin yukarıda, beyazın aşağıdaki enginliğiyle
karşılıyor bizi. Rüzgar burada hiç dansına ara vermezmiş zaten.
Yine beyaz zerrecikleri uçuşturuyor. İki günlük yol gidecekler.
Kuryeler atla gidilmesi gerektiğini söylüyorlar ve biraz sonra
iki tane at getiriyor arkadaşlar. Berwar arkadaş hemen refleks
gösteriyor ve ata binmekten korktuğunu söylüyor. Ne garip! En
büyük cesareti en basit bir iş yapma sadeliğiyle gösterirken,
ata binmekten korkuyor. Israrlarımıza rağmen binmiyor ata.
Vedalaşırken ‘eylemden önce mutlaka size yazacağım ve mutlaka
başaracağım’ diyor kulağıma. Defalarca sarılmaktan kendimi
alamıyorum. Herkesle vedalaştıktan sonra, bembeyaz renkteki
atının ipini alıp ilerliyor. Gülüşüyoruz hep birlikte. Tepeyi
aşıncaya kadar dönüp dönüp el sallıyor. Bir delikanlı coşkusuyla
dinmek bilmez bir rüzgarı yararak gidiyor. Bu görüntü hafızama
kazınıyor...11 Aralık 1998 sabahı.
24 Aralık 1998. Tarihi Van şehri, bağrında neyin patladığını
başka bir zamanda anlayabilecek. Berwar ise tek başına, ama
kendisini ayırdığı zerreciklerden daha fazla çoğalarak şimdiki
her şeyin anlamı...
Uçuşmak;
Sonbahar yaprakları gibi hafif, nazlı, son rengin
güzelliğiyle...
Kopmak;
Artık can alınmayan kökten;
YENİ DOĞACAK CAN İÇİN...
Amacına ve zamanına uygun bir bitişin
Yeni bir başlangıcın anası toprağa sonsuzca katılışı...
Yazsam, yazdıklarımdan daha fazlasını ifade edemem; biliyorum.
Bu yüzden beş yıldır her defasında içimde taş gibi bir ağırlıkla
yazamadım. Bu hala geçerli, çünkü onu değil, onun gidişini
yazdım sadece. Yine biliyorum ki; Berwar’ı anlatmak, onun
gerçeğiyle yaşamaktır...
|