EFSANE YAŞAYANDIR...
Xezal Ekin Özalp
Bizler çocukluğumuzu efsanelerle geçirdik. Hep o efsanelerin
kahramanları küçücük düşlerimizi süsler ve onların hayatlarına
ortak olurduk. Onlarla yatar, onlarla kalkardık, onlar bizlerden
biri gibi hayatımızın her anı bizlerleydiler. Güzellikleri ile
güzelleşir, iyilikleri ile beslenirdi kişiliklerimiz ve en
önemlisi de cesaretlerine hayrandık, hayran kalırdık.
Yürüyüşümüzü, gülüşümüzü, öfkemizi onlarınkine benzetir ve
onların solduğu havayla soluklanırdık, nefes nefese kalırdı
yüreklerimiz her defasında. Toprağı onlarla bir başka bilir,
asırlar öncesine gider ve gelirdik. Onlardı, bizim yaşamımıza
yön veren, onlardı bizi güzelliklere yönlendiren, onlardı bizim
efsanelerimiz. Çocuktuk işte, efsanelere kapılıp gitmiştik. Ve
bu efsaneler, bizim için gerçeklerdi. Yazamıyor, onları
yaşıyorduk anbean.
Her varlık gibi, büyüdükçe, gerçeklerle yüzleşinceye kadar, bu
hayallerimizin süsü olan kahramanlar, bize gülümseyip durdular
hep. Sonra bu gülümseyişler kesildi bir anda. Bizler anlamaya
çalıştıkça bu gidişi, onlar daha çok uzaklaşıyorlardı bizden. Ve
çocukluğumuzun efsaneleri bizlerden çok uzaklara dalıp
gitmişlerdi, kim bilebilir ki, belki de kaf dağının ardına gidip
oralardaki uzaklıklar diyarlarında gizlendiler. Onlarla uzaklara
giden bizim çocukluklarımız, umutlarımız ve sevinçlerimiz de
olmuştu. Kimler götürmüştü, nasıl gitmişti, hatta nasıl
yitirmiştik bilemiyorduk. Gitmişti işte… Çocukluğumuzdaki
efsanelerimiz yabancı olmuştu bize, bizlerde efsanelerimize.
Zaman ve zaman… Gökyüzünün gizemine, ormanların derinliklerine,
dağların doruklarına baktıkça, geçmişte bıraktıklarımız, çıkıp
geleceklermiş gibi hisler ile dolup, taşıyordu içimiz, onların
fısıltılı seslerini duyar gibiydik, ‘geleceğiz’, diyor
gibiydiler. Yitip kaybolan umutlarımızı yeniden, yeniden
yeşertmek isteyen, eski dostlarımızın hüznüyle dolardı içimiz ve
o günümüz sevinç hüzün karışımı gibi bir şey olurdu bizim için.
Yaşama anlam verdiğimizi sandığımız bir anda, zaman çarkının
parçaladığı insanlara dönüşmüş bir hal almıştı, yaşamımız.
Doğamız öldürülmüştü, kendimizden, çocukluğumuzdan, öz
benliğimizden koparılmıştık.
Bizden koparılan tarihimizdi, farkına varmadığımız ve anlam
veremediğimiz. Çünkü biz kadındık, tarifsiz ve tarihsizdik.
Karanlık bir yazgıdan başka, hiçbir hakkımızın kalmadığı bir
yalnızlıktı yaşam bize. Hayallerin, düşlerin gülüşlerin ve
efsanelerin kaybolduğu bir yaşam… Tutulacak, bakılacak ve gurur
duyulacak hiçbir yanı kalmayan bir yaşam. O bildik yaşam yaşanan
ama yanlış olan yaşam. Yaşamın doğru olanı çalınmış, gasp
edilmiş ve yalana, hileye kurban edilmişti. Bir yerden, bu
yaşama dur denilerek, vicdanların kapısı aralanmalıydı. Kapalı
kapıların ardına kapanmış bir ömrün izdüşümüyle bir kırıntının
kıpırdanışıydı yaşam.
Özgürlük hareketinin başlamasıyla kadın kalbinin en güzel
yerinde saklı duran, yurtseverlik duygularının kapısı açılmıştı.
Karanlıkları aşıp, aydınlığa nasıl koşulursa, kadın özgürlük
koşusuna da öyle başlamıştı.
90’lara gelindiğinde artık bentler yıkılmış ve kendi kaderini
paylaşan cinsine ulaşmak için kadın, kent, kır demeden
yürüyordu; geçmiş karanlık günlere inat, geçmişin yalanından,
baskısından ve inkârından intikam alırcasına, kadın duygusunu,
yüreğini güneşin yakıcılığına adayan bir özveriyle. Bunların
içersinde biri vardı toprak kokuluydu, toprak sevdalısıydı ve de
bir yezidi kızdı. Küllünden kendini yeniden yaratmasını bilen.
Sevdası ve sevgisi Mezopotamya’ da filizlenmişti. Kendi olan
biriydi ve efsaneleşiyordu. Bir kadındı bu efsane. Kendi
cinsinin örgütlenmesini, toplumun örgütlenmesi olarak gören, öz
benliğin verdiği histi. Halkına, toprağına, inancına,
mücadelesine sevdalı bir KADIN… Kadın olmak yeterdi inkâra ve
baskıya, yani Kürt halkına reva görülen kaderin ağır yükünü, en
çok Kürt kadını yüklenmişti. Çünkü yasaklı ülkenin kadınıydı.
Adı geçen ülkede, bırak düşünmeyi, Kürtçe gülmek, ıslık çalmak,
isim almak ve kim olduğunu bilmek bile yasaktı. Hele kadın isen
bu yasakların bin bir katı artardı. Gündüz gözü ile evinin
ötesine çıkması, izine tabiydi. Böyle bir süreçte bir kadın
evinin çok, çok ötelerine çıkmıştı ve tek başına yürümesini
biliyordu Kürdistan’da. Kadın esaret zincirlerini kırmış, yüzünü
aydınlığa çevirmişti. Kürdistan öyle bir coğrafyaydı ki, hiçbir
şeyi kolay değildi, hele ki yeni bir mücadele ve içindeki
kadınsa. Eğer bu özgürlük amansız mücadele istiyor ise, her şey
ortaya konulmalıydı, işte bu kadın, özgürlüğe yüreğini,
sevgisini renklerden birer demet yaparak, kır, kent, küçük
büyük, zor ve kolay demeden, Kürdistan’ın en ücra yerlerine
ulaşıp, kendi cinsini örgütlemek, cinsinin örgütlülüğü ile Kürt
halkını örgütlemeyi bir amaç edinmişti. Çalınan kapılar belki
yüzüne, yüzlerce defa kapanmıştı, ama o kavgadan yılmayarak, o
kapıları açıyor, inancını, irade olmayı hediye olarak sunuyordu.
Belki de bu inat, özveri ve tutku, bu gün büyük bir hareket
olmanın küçük adımlarıydı. Ama gücünü kendisine özgürlük
kapısını aralayan, Önder Apo ve PKK’den alıyordu. Korku ve kaygı
bitmişti. Yarının aydınlık sabahlarına daha bir umutla
yürüyordu. Çalıştığı alanlarda, kabul görmenin ötesinde,
efsaneleşiyordu. Efsane tarih öncesinde kalmamış, çocuklara
gelecek ve isim olmak için yeniden dönmüştü. Bu dönüş binlerce
yıllık tanrıçaların, kimlik ve özgürlük dönüşüydü. Uyanmıştı
artık ilk sömürge ulus, ilk köle toplum, kimlik ve benlik. Bu
toprakların ekmeğine tuz, aşına ateş, tarlasına emek vermiş,
insanlığın bu gününü yaratmıştı KADIN. O zaman kendi toprağının
ve emeğinin bereketinde paysız, çaresiz kalamazdı. Çaresizlikten
çare üreten bir hareketin kaygısız, örgütlemenin korkusuz
militanıydı artık o. Burada anlatmaya çalıştığım, bir yezidi
kadınıdır. Birlikte kalmadığım ama efsane olarak duyduğum Kürt
özgürlüğünün kadın militanıdır. Bu efsane kadın Kürdistan’ın
kadın gerçeğinin kendisidir. Ve tanrıçaların yurdu olan bu
toprakların yiğit, korkusuz kadınıdır. Kara perdeyi kendi
şahsında Kürt kadınını üzerinden kaldırıp, geleceğin ufkuna
uzanmıştır. Evet, bu kadın Bınevş Agal yani Berivan arkadaştır.
Berivan arkadaş, yasakların ve korkuların kol gezdiği bir
dönemin, korkusuz, yürekli bir o kadarda alçak gönüllü ve bir o
kadarda halkıyla bütünleşmesini bilen bir militandı. Onun için
kürt halkının kalbinde taht kurmuş, Kürdistan’ın efsanesi haline
gelmiştir. Berivanlaşıyor kır, kent ve dağlar, bu isimle bu
kadınla gerillayla gerçek anlamına kavuşuyordu. Bu gün bütün
Kürdistan’ın çocukları bu isimle çağrılıyor, bu isimle kimlik,
kişilik ve onur kazanıyor. Berivan arkadaşın, efsanevi yaşamı
ile büyüyorlar. Berivan sadece özgürlük mücadelesi yürüten bir
gerilla değildi ayrıca o bu özgürlük mücadelesinde bir kadın
gerillaydı, bir inat abidesiydi ve örgütleme tutkunuydu.
Yaşamına dayatılan asırların egemenlikli cinsiyetçi beş bin
yıllık sisteminin intikamı olmuş ve yüreğine aldığı insan
sevgisi, o arkadaşta büyük bir aşk’a ve o aşk, ülkeye dönüşte,
toprak sevgisine, mücadeleye ve kavgaya durmuştu.
Yurdu kendi yüreği bellemiş ve bu yüreği, ÖNDER APO’nun
felsefesi ile büyüterek, bir berivan olmuştur.
Onun için, yediden yetmişe, her mazlum insanın gözlerine,
kalbine ve gülüşüne Berivan efsanesi yansır. Ve Berivan efsanesi
serhıldan, tolhıldan simgesi olur Kürdistan topraklarında.
Geri Dön
|