|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
ÖNDERLİKTEN PERSPEKTİFLER
|
ÜVEYŞ ANA BİLİNÇSİZ BİR İSYAN DOĞURUCUSUDUR...
Çocuğun kimlik kazanmasını daha yakından belirleyen bir etken
ailedir; ailenin de içinde yer aldığı köy toplumudur. Çizilen
çerçeveden de anlaşılacağı gibi, köy toplumumuz binlerce yıl
öncesinin neolitik kültürünün etkisi altında, feodal
İslamiyet’in inançlarını pek anlamadan yaşamaktadır. Aralarında
sınıf farkı olmayan, kendilerini idare etmeye yetmeyecek kadar
az mülkü bulunan, dışarıda işçilik ve ırgatçılık yapan yoksul
karakterli ailelerden oluşmaktadır.
Bu gerçekliği paylaşan bir aileden gelmekteyim. Fakat toplumsal
genlerin de etkili olabileceğine dair bazı kavramlarla
düşündüğümde, ailenin daha yakın incelenmesi gerektiğini fark
ettim. Klan veya hanedan kökenli olduğuna dair pek veri yoktur.
İkisi ortası bir familia, soylu aile olma ihtimali vardır.
Kürtçe ‘Mala Ocê’ denmektedir. ‘Mal’ı, familya anlamında
kullanabiliriz, ‘Ocê’ bilinen en eski atamız olmaktadır. ÖCALAN
soyadının bu ataya dayanarak verildiği kanısındayım. Ocê’nin
Hüseyin ve Abdullah adlı iki çocuğuna dayalı aileler
oluşmaktadır. Babam Abdullah’ın oğlu oluyor, adı Ömer’dir. Benim
adım, dedem Abdullah’tan kalmadır. Babamın silik, ama kesin
inançlarına bağlı, dürüst, namuslu, hiç kimseye kötülük
düşünmeyen bir karakterde olduğuna ben de tanık oldum. Sanki
koşulları olsaydı, bu özellikleriyle tarihsel çıkışlara
katılmaktan çekinmeyecek biri gibi gelirdi bana. Aslında arifti.
Beni tanımada ileri düzeydeydi. İş yapmamın çok temiz ve
tarzımın fethedici olduğunu bir fıstık ağacı altında söylerken
-halen hatırımdadır- güçsüzlüğün derin acısını çekerdi. En
unutamadığım anımı belirtsem yerinde olur: Kadastro memuru
olarak Diyarbakır’da bulunurken, kendisini vilayetin duvarı
üstünde buldum. Bir kavun kesip yediğimizde memnuniyetini
belirtti. Bu haline üzülmüştüm. Emekle kazanmak en çok önem
verdiği husustu. Bize kızdığında haklı olarak yaptığı beddua
şuydu: ‘Ekmek tavşan, siz de tazı olup peşine düşesiniz.’ Ekmek
kavgasını kavratmak istiyordu. Ama o anlayış gücümüz yoktu.
Bana, “Ben ölürsem gözlerinden bir damla yaş gelmez” derken de
arifçe konuşuyordu ve doğru söylemişti.
Ana tarafımız daha karmaşıktır. Babamın anası Besey, Halfeti’nin
güneyinde Birecik etrafından Arap mıntıkalarına kadar yayılan
çok dövüşken Gedikan aşiretinin Şabikan kolundandır. Kendi
kendine ölmeye ‘murdar’ (haram, pis ölüm) demektedirler. Anamdan
dedem Hamit ise Arah Türkmen köyünden Havva ile evlenmekte olup,
anam Üveyş ondan doğmaktadır. Havva ve Üveyş ailede de etkili,
güçlü kadını temsil etmektedir. Kendilerini kesinlikle
koca-erkekten aşağı kabul etmezlerdi. Denilebilir ki,
kadın-erkek çelişkisinden kaynaklanan bir sosyal mücadeleyi en
ilkel biçimiyle yaşamaktaydılar. Kurulan denge bir egemenlik
biçiminde değildi, bir uzlaşmayı andırıyordu. Ama her an bir
çatışma tohumunu içinde barındırıyordu. Ailemizin başka tür
kökenli kadınlarla da evliliklerinin olmasının, aralarında bir
yakınlık ve uzlaşma sağlama ihtiyacına ve anlayışına dayandığı
açıktır. Geleneksel kavgaya son vermenin bir yolu da kız alıp
vermedir. Bu yöntemin oldukça kullanıldığı anlaşılmaktadır.
Kısaca çerçevesini böyle çizebileceğim ailede ben doğduğumda,
aslında klanın ve familyanın son kalıntısını temsil etmekteydim.
Daha doğar doğmaz ve kendimi tanır tanımaz, kendimi aile ve köy
devriminin ortasında buldum. Bağlanacağım ne aşiret, ne de
sınıfsal ve ulusal amaçlar vardı.
Anamın, üzerimdeki sahiplik iddiasını tepkiyle karşılardım.
Kendi kendimin sahibi olmak benim için bir hedefti. Anayla bu
yüzden çelişkiler yoğundu. Babanın iddiaları daha sınırlıydı.
Kardeşlerle iyi iş yapma konusunda çelişkiliydim. Çatışmamız
olurdu. Aile ataerkil olmaktan uzaktı. Anamın büyük dik
başlılığı kesin bir denge kurmuştu. Bu denge özgür yetişmemde
uygun koşul yaratacaktı. Ana-baba otoritesinin ailede
kilitlenmesi bir boşluk yaratıyordu. Bu boşluktan yararlanmam,
özgürlük yürüyüşümün ilk fırsatı olarak görülebilir. Dayılarımı
bir güç kaynağı olarak gördüm. Köy otoritesine sarsıcı etkide
bulunmalarıyla köy koşullarına kafa tutmamda etkili olmuşlardır.
Dayı edebiyatının boş olmadığı anlaşılmıştı. Köyden ve aileden
ilk ciddi kopuş bir aile içi isyanla başladı.
Anamın bana çok iyi sahip çıktığını ve övdüğünü hatırlarım.
Karşı koyma anlayışımın gelişiminde, babamın çaresizliğiyle
anamın sınır tanımaz hak bildiği yoldaki isyancılığı etkili
olmuştur. Anamın bana karşı izlenimleri, daha sonra duyduğum
kadarıyla olumlu ve olguncaydı. Sanırım Urfa Tugay Komutanının
sorusu üzerine, “Dizimin dibinde tutmak için çok çaba harcadım,
ama başaramadım” demesi doğruyu ifade ediyordu. Tarzımın beni
yalnız bırakacağını ilk fark eden ve söyleyen oydu. Sözü
şöyleydi: “Herkes senden yararlanacak, ama senin gibi seninle
çalışmayacak.” Dediği olduğu gibi çıkacaktı. Ayrıca benim
hakkımdaki son değerlendirmesi, “O benim için bir taneydi, yeri
ve kendisi bambaşkaydı” biçiminde olmuştur. Öldüğünde son
sözleri “Sürekli dua edin, herkese hayır (bağış) yapın”
olmuştur. Daha sonra ana ve kadın değerlendirmemdeki rolünü
değerlendirdiğimde, basite almamak ve hakkını vermek gereğini
duydum. Kadınlara ilişkin şu değerlendirmesi de hayli arifçeydi:
“Bu kafa ve kişilikle zor kadın (evlilik anlamında) bulursun.”
Öfkeden başka bir özelliği yok dediğim anamın aklını kabul
etmeliydim. Körleştiren tarih yüzünden birbirimize
yabancılaşmıştık. Ama dönüp geriye baktığımda, onun ana tanrıça
kültürünün soylu bir sesi olduğunu ve bu sesi bana ulaştırdığını
büyük bir minnetle anacak ve kabul edecektim. İsyan ettiğim anam
değil, kadını, anayı hiçleştiren erkek egemen toplumun zalim,
yabancılaştıran, ikiyüzlü düzeniydi. Anamın iyi oğlu olduğumu,
birbirimizle kutlamasak da, kanıtlamıştım.
İsteseydi de anamın bana vereceği bir toplumu yoktu. Çoktan
dağıtılmıştı. Onun yapmak istediği bir yaşam tutamağıydı.
Kendisi elde edemeyip bana vermek istiyordu. Babanın hikâyesi
değişik de olsa benzeriydi. Oldum olası aile gerçekliğimi klan
kültünün kalıntısına kendini dayatan, güçten düşmüş, dağılmış,
atalardan kalma bir kültürün en iddiasız mirası biçiminde
değerlendirdim. Köy toplumunu ve ilkokulla başlayan resmi devlet
toplumunu hiç sıcak bulmadım. Pek bir şey de anlayamadım.
Görünüşte Türkiye’nin en eski ve tanınmış Siyasal Bilgiler
Okulunun son sınıfına kadar üstün başarıyla tırmanmıştım. Sonuç,
öğrenme yeteneğinin ölümcül bir darbe yemesiydi. Daha sonra
seçtiğim devrim okulu, yaşamı daha da öğüten bir acımasız
değirmen çarkıydı. Dağ tutkumu baştan esas alsaydım, trajediyi
belki yırtardım. Ama buna da arkadaş kurtarma, yaratma endişesi
asla fırsat vermedi. Uygarlığımızın son temsilcisi Avrupa’nın
hem doğu hem batı kapısına kendimi attığımda, buz gibi
sermaye-kâr hesapları ortamında kendimi cascavlak bulacaktım. Bu
noktada artık beni hiçbir güç yürütmüyordu. Belki de kapılacak
bir rüzgârım bile yoktu. Olması da artık ilgimi çekmiyordu. Bu
süreçte bazı yoldaşlarım kendilerini cayır cayır yaktılar. Çok
sayıda yiğit delikanlı ve kızlar her şeylerini adamaya
hazırdılar. Bunlar asla inkâra gelmez. Çok büyük direnişler
sergilediler. İnanılmaz bir bağlılık gösterdiler. Ama tüm bunlar
yalnızlığımı şiddetlendirmekten öteye sonuç vermiyordu.
Anamdan, onun da arkasında tüm Kürt ve diğer halklar
geleneğinden gelen ‘namus’ savaşının Ortadoğu özgülünde,
özellikle kaba ve basit cinsel içeriğinden çıkarıp toplumun,
siyasetin ve savaşın içinde nasıl anlam kazandığını yetkince
gösterdim. Sonuç kadın ilk ezilen, sömürülen sınıf, cins ve
millettir. Kadının cins, sınıf ve millet olarak özgürlüğünden
geçmeyen hiçbir demokratik, sosyalist mücadelenin amacına
ulaşmayacağı kesindir. Kürt toplumunda kadın ve eşitliğe
dayanan, teorik ve pratik olarak bu gelişmeyi sağlayan bir
ilişkiye dayanmayan hiçbir evlilik, cinsellik, aşk ilişkisinin
değeri yoktur. Sıkılsam da tekrarlamaktan çekinmediğim ‘özel ve
genelev fahişeliğinden’ öteye bir değer taşımaz. Kadına karşı
verilen söz, yapılan arkadaşlık bende çok derin bir felsefi,
tarihi, toplumsal anlamı ve yurtseverlik, özgürlük, eşitlik için
pratik bir çabayı içermektedir. Aşkın gerçek teorisi kadar büyük
savaşını da yürüttüğümü fark edememek ne acıdır!
Tanrıça kültüne içten inanacak kadar saygı ve sevgi gücüne
ulaştım. Büyük kadın savaşımımı ne kadar gözden düşürmeye
çalışsalar da hakkını verdim. Hem bir kadın için en kutsal
görevlere ihanet edeceksin ve protestocu yaşayacaksın, hem de
soylu kadın yoldaşlığı için üzerine düşeni yapmayacaksın! Başta
PKK olmak üzere, tüm ilgili çevrelere kadın savaşımının basite
alınacak bir yönü olmadığını göstermeye çalıştım. En az zorba ve
yalancı erkek tanrıları kadar, doğrunun ve aşkın gücü olan
tanrıça dünyasının da tanınmasını, gerekli saygı ve sevginin
içten gösterilmesini ilkelice ve ciddiyetle sonuna kadar
göstermeye ve dayatmaya çalıştım.
Ana Tanrıça ve aşk tanrıçalarının diyarında bin yılların
kaybettirdiği özgürlük ve eşitlik gücüyle, kadın merkezli
çalışma ve savaşımında güzellik ve zekânın yeniden
yaratılacağına, var olanın yeni toplumsal sözleşmeyi hayata
geçirecek kadar özgüce kavuşacağına dair umut ve inancımı
belirtirim. Tüm sevgi ve saygı dolu kadın yoldaşlığında iddia
kadar, çabalarıma bir aşk işçisi olarak son nefesime değin devam
edeceğim kesindir. Anlam verecekleri ve ihtiyaç duydukları kadar
yoldaşların olduğum ve hep öyle kalacağım kuşkusuzdur.
Kürdistan’da üzerinde durmamız gereken bir gerçeklik de ana
gerçeğidir. Analık, genellikle bir doğuş ifadesidir. Analığın
bizdeki en basit anlamı, “birçok çocuk doğurur ve neslini devam
ettirirsin” biçimindedir. Ben başından itibaren buna itiraz
ettim. Denilebilir ki, anama en sert cevabı kendim verdim. O bir
ana olarak evdeki bütün hakkını beni doğurmaya bağlı olarak
ileri sürüyordu. Ben de, şu tavuk ile civcivi görüyor musun;
tavuk, civcivi için ne kadar anaysa, sen de benim için o kadar
anasın diyordum. Bu çok kaba bir benzetmeydi, ama bunu yaptım.
Hatta senin böyle çocukların olacağına, hiç olmazsa daha iyidir
denilecek anlamda bir yaklaşımı sıkça vurguladım. Çünkü o
herhangi bir anaydı, ben de herhangi bir çocuktum. Çocuk
istediği gibi yaşayamıyor, ana da çocuğuyla kendini sürdürmek
istiyor. Bu bir çelişki.
Üveyş Ana bilinçsiz ve plansızdı, fakat kendine göre bir isyan
anasıydı. Aynı zamanda erkeğin de kontrolüne fazla girmemiş bir
kadındı. Tabii benimle olan ilişkileri farklıydı. Anamın ne
istediğini de fazla bildiği kanısında değilim. Benim için “işte
memur olur, biraz para kazanır bana bir kaç metrelik bez, bir
kaç giyecek alır” diye düşünüyordu. Bunlar fazla içeriği olmayan
taleplerdi. Kendisinin hayırlı evlattan kastettiği, onun o
haline biraz anlayış göstermek, maddi ve manevi anlamda
kendisine biraz karşılık vermek oluyor. Birçok çocuk da bu
anlamda anasına karşılık verir, anasının iyi oğlu ya da kızı
olmaya özen gösterir. Sizin gerçeğiniz de ağırlıklı olarak biraz
böyledir.
Her şeyde aksilik burada başladı. Böyle bir çocuk olmamanın
ayrıcalığı mı dersiniz, talihi veya talihsizliği mi dersiniz,
onu öğrendik. Kendime göre en erkenden anaya karşı böyle bir
savaşım verdim. İnsan anasına karşı savaş verir mi? Biz verdik.
Anasının çok sevdiği çocuklar, çocuğun çok sevdiği anası gibi
durumlara çok az düştüm. Böyle olmaya çalışmamız acaba suç
muydu, gerçeklik sizinki mi, benim ki mi? Bunun üzerinde durmaya
değer. Burada böyle bir çocukluk döneminden bir teori çıkaracak
değiliz. Ama çocukluktaki şekillenmenin de, daha sonraki bütün
gelişmeleri etkilediğini psikologlar söylüyorlar. Biz de buna
eminiz. Bu, bilimsel bir doğrudur. O dönemin mücadeleciliği
olmasa daha sonraki dönemin mücadeleciliği de olmayacak. Ben mi
çok akıllıydım veya karar mı çok değişikti ki, bu mücadeleciliği
dayattı? Bu da ayrı bir konudur. Burada olağanüstü, çok özel
durumlardan bahsetmeye gerek yok. Bu, her ana-çocuk ilişkisinde
yaşanan bir durumdur. Ama bizim başlattığımız süreç, çelişkinin
biraz açığa çıkarılması süreci oluyor. Erken yaşlarda bu o
anlama geliyor. Hesaplaşmayı çok erken başlatıyoruz. Onun bir
egemenlik anlayışı var; kendisine göre birtakım aile
geleneklerini egemen kılacak. Benim birtakım özgürlük taleplerim
var, ben de onları dayatacağım. Aile gelenekleri onun
öğrendikleridir. Benim özgürlük diye öğrendiğim, çok ilkel bir
egemenliğe karşı gelişen bir özgürlük savaşıdır.
Burada önemli olan nokta, baba etkisinin fazla egemen
olmamasıdır. Bu dikkate alınabilir. Çok güçlü bir baba
otoritesi, kesinlikle durumu farklı kılacaktı. Babanın aileyi
tam bir kontrol altına alması ve onu tümüyle etkisiz kılmasının
benim üzerimde de bazı sonuçları olacaktı. Örneğin bir çelişki
durumunu görmeyebilirdim. Muhtemelen ana-baba çelişkisi benim
çıkış yapmama fırsat veriyor. Etkisiz bir baba, yine de
babalığını veya erkekliğini yürütmek istiyor, bunu kolay
bırakmak istemiyor. Ama diğer yanda da anaerkil düzenine kendini
artık böyle taşıtmak isteyen veya anaerkil bir kadın olarak, ana
olarak ailede yer bulmak isteyen ve bu konuda kendine göre bir
uğraşısı olan bir kadın var. Bu, gerçekten önemli bir
çelişkidir. Bu çelişki bana biraz olanak sunuyor. Bir anlamda
daha sonraki süreçlerde çelişkilerden yararlanmayı ilk defa bu
aile ocağında öğreniyorum. Yani baba otoritesine karşı ana gücü
denilen bir kavramla tanışıyorum. Bu, ailede bir etkisizliğe yol
açıyor. Buna yol açtığı için de, ben de kendi kendime erken
yaşta özgür davranabilirim diyorum. Anam babama karşı çıktığına
göre, neden ben de bazılarına karşı çıkmayayım? Diğer kadınlara
göre böyle bir ana hem cesaret veriyor, hem de beni biraz daha
serbest ve kendime göre davranmaya götürüyor; “iki güç
birbiriyle uğraşırken, üçüncü gücün gelişme durumu söz konusu
olabilir” denilmesi gibi. Bunlar birbirleriyle böyle uğraşırken,
adeta birbirlerini etkisizleştirirken, bir üçüncü çocuk gücü
gelişim gösterebiliyor. Bu durum üzerimizde kesinlikle etkili
oluyor. Ben bundan biraz etkileniyorum. Mevcut durum ana-baba
otoritesine öyle fazla girmeden de kendimi bulabilmemi ve
kendimi biraz daha özgür hissetmemi mümkün kılıyor.
Ana ile babanın birbirleriyle çokça savaşması, rahat ve huzurdan
eser bırakmaması, ana kucağı, baba himayesi gibi kavramlara
fazla yer bırakmıyor. Aslında sen bunlarda fazla yer bulamazsın,
himaye arayamazsın, sevgi bulamazsın. Bunlar zaten birbirlerine
her türlü saygısızlığı dayatıyorlar. Bu konuma fazla güvenilmez
veya bu haliyle fazla güvenilemez diye düşünüyorum. Böylelikle
erkenden aileye güvenmeme veya aile değerlerine karşı kuşku
gelişiyor. Zaten bunun daha sonra nasıl anlamlı ve önemli olduğu
anlaşıldı. Çünkü ailenin çocuklar üzerindeki etkisi gerçekten
çok belirleyicidir. Ailelerin verdiklerine, ailenizin sizi
büyütmesine, hele bir ananın sizi büyütmesine büyük değer
veriyorum. Bu çok zor bir büyümedir. Yani Allah bana her işi
yaptırsın da, bir ananın bir çocuğu yetiştirme işini vermesin
derim. Çocuk yetiştirmek çok zor bir iştir. Ben, o koşullarda o
biçimde çocuk yetiştirmeye tahammül edemem. Tabii ki çocuklara
karşı değilim. Övünmek gibi olmasın, ama en çok arkadaşça
çocuklarla ilgilenmeyi ben sürdürüyorum. Bir çocuğa çocuk gibi
değil, gelişecek bir insan gibi yaklaşmayı en özlü biçimde
hayata geçirmeye çalışıyorum. Ama yine de çocukların bir gün
bile ağlayıp sızlamasına dayanmak mümkün değildir. Analar müthiş
dayanıyorlar. Tabii bu dayanma onları da düşürüyor ve
mahvediyor. Anaların bütün o gerilikleri biraz da bu çocukların
yüzündendir. Bunlar bambaşka çelişkilerdir ve bambaşka ele
alınabilir. Yani Kürt gerçeği içinde ailedeki bu büyüme tarzı
çok ağır sonuçlara yol açıyor. Ne kadar nazlı, emek dışı
büyütüldünüz, aileler yoksul oldukları halde sizi bir paşa gibi
büyüttü. Bunlar büyük çelişkidir, büyük sorundur. Zaten çocuklar
hep “oğlum büyür paşa olur” tekerlemesiyle büyütülürler. Bunun
sonucunda karşımızda hiç emek harcamayan bir general gibi
duruyorsunuz. Bu, büyütülüş tarzınızın bir sonucudur. Sizi öyle
alıştırmışlar. “Çocuğum en iyisi, çocuğum en güzeli, çocuğum en
paşasıdır” demişler. Hiç emek harcamadan, oldukça yırtıcı bir
teorik ve pratik çabayla sağlayabileceğiniz gelişmenin
kenarından bile geçmeden kendinize rütbeyi layık görmeniz,
kendinize militanlığı yakıştırmanız bu yetiştirme tarzınızla
bağlantılıdır. Benim bütün iyiliğim böyle bir yetiştirme tarzına
dâhil olmamak, böyle bir yetiştirmenin talihini ve
talihsizliğini yaşamamaktır. Demek ki benim bu aile konumundaki
çelişkili durumum ve çelişkinin çok erkenden açığa çıkması, daha
sonraki gelişmelerin üzerinde tayin edici bir etkide
bulunmuştur. Bu kurumdan duyulan kuşku beni geleneklere,
himayelere, onlara dayanarak ayakta kalmalara karşı da kuşkuya
götürdü. Zaten herkes “babam beni şöyle korur, anam beni şöyle
korur” diyerek yetişir. Anasına ve babasına dayanmadan bir
çocuğun yetişmesi zaten mümkün değildir. Ama bunun bizim
yaşadığımız biçimiyle erken yaşta karşılanması ve çok erkenden
bir kopuş, bizim daha sonraki bağımsızlaşmamıza büyük katkı
sunuyor. Toplumdaki çelişkileri anlamamıza, aile değerlerine
göre değil, ulusal ve toplumsal değerlere göre özen göstermemize
ortam sunuyor, beni erkenden buna açık tutuyor. Onların beni
himaye etmelerini de inkâr etmemeliyim.
Şunu da hatırlatmalıyım ki, ben boyun eğmeci bir çocuk da
olabilirdim. Anam beni kendi çelişkilerine göre bir savaşçılığa
itmede müthişti. Hatta en büyük terbiyeyi oradan aldığımı
belirtebilirim. Yani şunu gördüm: Sen düşmanlarınla uğraşmazsan,
ekmek yiyemez veya asla yaşayamazsın! Bu önemli bir eğitim
özelliği olsa gerek. Çünkü kendine göre düşman belediklerine
karşı mücadeleciydi. Örneğin bir çocuk bana tokat vurmuşsa,
intikamımı almadan geldiğimde beni kovuyordu, “Mutlaka gidip sen
de karşılık vereceksin” diye zorluyordu. Bazı çocuklarla kavgamı
halen hatırlıyorum, bu kavgalar kesinlikle onun zorlamasıydı.
Bana kalsaydı, çocuklar bana vurduklarında ağlayıp sızlayarak
beni korumalısınız, ana git sen intikamımı al, baba sen al
derdim ve zaten öyle yapıyordum. Bütün çocukların durumu
böyledir. Yani dayak yediklerinde ve kendilerine bir zarar
geldiğinde ağlaya sızlaya, koşa koşa önce babalarına, sonra
analarına sarılırlar. Öyle karşılık verdirtmeye çalışırlar.
Burada öyle bir karşılık söz konusu değil. “O da bir çocuktur,
sen de bir çocuksun, gidip karşılık vereceksin” deniliyordu. Bu,
doğru bir eğitim tarzı olsa gerek. Kaldı ki anam da, onların
sahipleriyle kavga ediyordu, “Senin çocuğun böyle yapmışsa, ben
de böyle yaparım” diyordu. Ama bize de yaptırıyordu.
Anam bana şöyle bir duygu kazandırdı: Bana sığınarak, hep benden
destek alarak, yardım görerek, böyle ağlayıp sızlayarak,
özellikle böyle davranarak yaşayamazsın. Mutlaka bir cevabın
olacak. Çok ilkel de olsa, bu bir öç alma veya bir yetişme
duygusu gibi oluyor. Baba tarafı kavgada güçlü değil, ana tarafı
çok daha güçlü. Baba tarafından da kavgacılık var, ama ana
tarafı biraz belirleyici oluyor. Bu, yaşarken mücadeleci olma
özelliğidir. Anam bizi fazla ezdirtmedi de. Çünkü biz o
çocuklarla kavgalarda ezilebilirdik. Karşı tarafın çocukları
daha güçlü ve daha çoklardı. Orada kendini koruma gücü vardı,
yaman bir kendini koruma savaşı da veriliyordu. Yani şunu
hissettiriyordu: Ben öyle kolay boyun eğmem, büyük kavga ederim,
kıyameti koparırım. Köyde de anamdan daha namlı bir kişilik
yoktu. Tam bir isyan tufanı. Bağırıp çağırmada, küfürde üstüne
yok; erkek ya da kadın kim olursa olsun, korkusuzca üzerine
giderdi, köpürür dururdu. Yani olay bir kişilikti. Biraz da
koruma yönünden bir paylaşmam olmuştur. Yoksa çok silik biri
olabilirdik. Onların deyişi ile çok silik ve her şeye boyun eğen
bir çocuk olmak da mümkündü. Bu anlamda değerini takdir etmek
gerekir.
Bunun dışında bize verebilecekleri fazla bir şeyleri yoktu. Okul
süreci başladıktan sonra anadan öğreneceğim fazla bir şey yoktu.
Bir kopuş sürecidir sürüp gider. Analardan kopuş ne kadar
doğrudur, ne kadar yanlıştır? Örnek ana çocukları genellikle
daha sonradan olanakları elverdiğinde ve paraları olduğunda,
analarına hediye alırlar. Ben öyle bir yönteme başvurmadım.
Aslında param da vardı, biraz para kazanmama rağmen,
akrabalarıma veya anama şöyle bir hediye alayım diye düşünmedim.
Belki bunu yadırgamışlardır. Belki bu konuda biraz inkârcı
davranıyordum, ama bana göre oğulluk farklı olmalıydı. Onların
istedikleri gibi bir oğul olmamakla birlikte, bende başka türlü
iyi bir oğul olma arayışı vardı. Ben hiçbir zaman dost
ilişkilerine öyle ucuz hediyelerle yaklaşmadım. Halen de
öyleyim. Size, arkadaşlığa ne kadar bağlı olduğumu, erken
yaşlarda ne kadar çocuk arkadaşlıklarının büyük arayıcısı
olduğumu, onlarla olmak için ne kadar can attığımı, hatta öyle
arkadaşlıklar oluşturmak için nasıl büyük bir güç zapt ettiğimi
belirtim. Bunun ucuz hediyelerle olmayacağını görüyordum ve
aslında ucuz hediye nedir diye deniyordum. Birtakım ilgi çekecek
şeyler gösteriyordum. Bu da fazla ilgi çekici olmuyordu, güçlü
arkadaşlıkların oluşumuna, güçlü ilişkilerin oluşmasına fırsat
vermiyordu. Onun için daha erken yaşlarda insanları bağlamanın
değişik yollarını düşündüm. Aileye bağlı olmanın da değişik
büyüklük yollarını düşünmeye çalıştım.
Basit maddi ilişkilerle, hediye ilişkileriyle, akrabalık ve
kirvelik ilişkileriyle olsa olsa bir kaç ahbap-çavuş
kazanırsınız. İnsanlığı, bütün halkınızı kazanamazsınız. Çünkü o
zamanlar sorun buydu. Bütün halkı kazanmayı bir yana bırakalım,
komşularımızı bile yanımıza çekemiyorduk. Sen nasıl bir kişisin
ki, komşularını bile anlamlı bir biçimde kendinle
bütünleştiremiyorsun, çok istemene rağmen, köylülerini bile
kazanamıyorsun diye kendi kendime düşünüyordum. Bu duygu bizi o
zaman erkenden daha derin bağlar arama sürecine soktu. Kapı
komşuyu, bütün köylüleri, giderek bütün bir halkı, mümkünse
insanlığı nasıl birleştireceksin? İlgi derinliğini nasıl
yaratacaksın? Bizdeki ideolojik, siyasi ve parti arayışı işte
böyle oluştu. Yani insanlar o kadar ilgisizler ve birbirlerinden
o kadar kolay vazgeçiyorlar ki, sen derin bağlanmamak
zorundasın. Ucuz hediyelerle veya feodal usullerle kurulan bu
bağlar bana fazla güçlü gelmediği için ben de ilgi göstermedim.
Din bağlılığı bana biraz daha derinlikli geliyordu. O zaman dine
sarıldım. O bağlarla topluluğa bağlanmaya, topluluğa güç vermeye
ve güç olmaya özen gösterdim. Ardından bilim, felsefe, giderek
ideoloji, sosyalist ideoloji, siyasi ilişkiler dediğimiz
ilişkiler oluştu. Örneğin, siyasi ilişkinin bendeki büyüklüğü
nasıl oluştu? Bunlar, bu büyük zayıflıklara bir tepki olarak
oluştu. Örneğin sizde sempati ilişkileri halen ağır basar, siz
zayıf ilişkilere bile kolay teslim olursunuz veya bu tür
ilişkileri yeterli görür ya da ilişkisizliği normal
karşılarsınız. Bende halen ilişkiyi derinleştirme süreci var.
Bendeki siyasetin büyüklüğü veya benim ilişkilerimdeki sağlamlık
kaynağını bu erken yaşlarda bulmaktadır. Aslında ilişki
istiyorum, bunun için adım da atıyorum.
Sizler birbirinizle kolay tatmin oluyorsunuz veya bir kaç ucuz
ilişki de size yeterli gelebilir. İlişkisizlik sizin için çok
normaldir, benim için ise ilişkisizlik işkencedir. Ben, zayıf
ilişkileri esefle karşılarım. Bende daha köklü, daha radikal,
daha sağlam, daha derinlikli ve yüzyıllara sığan ilişkiler
konusunda arayış var. Bu arayış da ideolojiye, felsefeye ve
politikaya, giderek ordu ilişkisine götürüyor. Ordu ilişkisini
en sağlam ilişki, ateş ilişkisi durumuna getirdin mi, orada
doruğa varmış olursun. Çünkü kişi, uğruna hayatını koyuyor.
Hayatını uğruna koyan kişilik sıradan kişilik olamaz, bunun
ilişkisi sıradan ilişki olamaz. Bu, kaynağını çok zayıf ve öyle
fazla güven vermeyen ilişkisizlik ortamına duyduğum tepkiden
alıyor. Eğer siz kendinizdeki ulusal dağınıklığı ve toplumsal
çözülüşü daha iyi anlarsanız, çıkarmanız gereken sonuç; örgüt
ilişkilerine vereceğiniz ağırlık olmalıdır. Sizi değerlendirmek
zor değil. İlişki ve örgüt düzeyiniz derin ve radikal değilse,
bu ilkelin tekidir derim. Çünkü bir kaç ucuz ilişkiyle tatmin
olmuştur. Ulusal düzeyde ilişki ve örgüt aramıyor. Benim için
bunun sıradan bir kişi olacağı açıktır. Ordu ve savaş ilişkisine
büyük ilgi göstermiyor. Bu iyi bir gerilla, iyi bir komutan
olamaz. Çünkü ilişkinin anlamını bilmiyor.
Benim bunda biraz derin olmam, bu kadar açıklayıcı olmam neye
bağlı? Derin ilişkisizliğe, toplumsal çözülüşe, ulusal düzeyin
aşılmışlığına, yine ailedeki büyük kopuşa tepki duymam neye
bağlı? Aileden koptum, ama daha büyük bir aileye, Kürdistan
ailesine yol açabildim. Kendi ailemin güçsüzlüğünü gördüm, çok
erkenden kendi ailemdeki ilişkilerden ve kendi köylümden koptum.
Onun yoksulluğunu, onun acısını nasıl gidermeye çalışıyorum?
Büyük Kürdistan ailesini insanlığın iyi bir ailesi durumuna
getirmeye çalışıyorum. Bu, beni bunun büyük örgütü, bağlılığı,
partisi, ordusu ve cephesi olmaya; bütün bunlar da beni çaba
harcamaya, büyük arayışa ve yoğunlaşmaya götürüyor. Böylece
eriyen ve çok zayıf bir Kürt ailesinden büyük Kürdistan ailesine
sıçrama gerçekleşiyor. Sizin kendi basit aileciliğinizdeki
ısrarınız, büyük Kürdistan ailesine olumsuz yansıyor. Kendi
basit ilişkilerinizde sevgi, tutku ve bağlılıklarınızda ısrar,
kendi ahbap-çavuşluklarınıza, eşinize, dostunuza, kardeşinize
gösterdiğiniz bağlılık; büyük yoldaşlık bağlılığındaki
zayıflığa, büyük ordu bağının geliştirilmesindeki zayıflığa,
buna benzer ulusal, sınıfsal ve insani bağların, kurumların
zayıf ele alınmasına, bunlara zayıf katılımınıza yol açıyor.
Çünkü siz eskiyi yaşıyorsunuz. Halen yüreğinizde eski anayı,
babayı, aileyi, kardeşi, eşi dostu, kirveyi ve akrabayı,
gelenekleri yaşatıyorsunuz. Kısaca, eski kurumların etkisini
henüz üzerinizden söküp atamamışsınız. Bunları söküp atmak,
yerine dönüşerek güçlüsünü koymak gerçekleşmemiştir. Bu açıdan
da uzlaşmacısınız, reformistsiniz, orta yolcusunuz. Çünkü
radikal bir dönüşümü yapamamış, kendinizde devrimi
gerçekleştirememiş, çocukluğunuzdan itibaren bunu
yapamamışsınız. PKK’yi de oraya kaynaştırıyorsunuz. Böylece bir
baş belası olmaya başlıyorsunuz.
PKK’de kişiliği yeniden çözümlüyoruz. Bize ne orta yolculuk, ne
de başka bir şey gerekiyor. Bunun nedenleri nelerdir, sizler
bundan ne kadar etkilendiniz? Neredeyse etkilenmeyen bir kişilik
yok. Bunun sonucunda adam güçlü ordu kuruluşçusu, örgütçü ve
güçlü duyguların sahibi olamıyor. Sizin gibi kişiliklerin sayısı
çok, ama niteliği zayıf. Bu nasıl aşılabilir? Bu ana ve aile
çözümlemeleriyle biraz aşılabilir. “Sen kendini çözümlüyor ve
bütün ulusa mal ediyorsun” diyeceksiniz. Tabii ki bunu herkes
yapmalı. Kendi gerçeğini çözümlemeyen, ulusa mal etmeyen kötülük
yapmış olur. Kendi gerçeğini, ailesini tanımayan iyilik yapmış
olamaz. Ben, inkâr edin veya hiç sonuç çıkarmayın demiyorum. Tam
tersini yapın diyorum. Bu konuda samimi ve tutarlı olun. O zaman
doğruya ve güçlü olana ulaşırsınız. Ben anamı böyle ele almakla
ve çelişkilerimi açığa çıkarmakla onu inkâr etmedim. Kürdistan
anasına ulaşmaya kadar özen gösterdim. Onu da adı-sanı duyulur
bir ana haline getirdiğime inanıyorum. Geçen yıl yapılan cenaze
törenine Kürdistan’ın hemen her tarafından binleri aşan insan
katıldı. Eski analık ilişkisi içinde kalmış olsaydım, köyden bir
kaç yüz kişi gelir, kendisini ya anar, ya anmazdı.
Bütün çelişki ve çatışmalarına rağmen, yine de iyi bir ana
evladı olmak böyle mümkündür. Yani bir sıçrama yaptık. Bitip
tükenmiş bir ana-oğlu veya aile ilişkisinden bir ülke
ilişkisine, yurtseverlik ve ana-toprak ilişkisine götürme en
anlamlısı, en yücesi oluyor. Bir anaya da hakkı aslında böyle
veriliyor. Bir kadına nasıl ilgi gösterilebilir? Kadın özgürlük
çözümlemesinde gösterdiğimiz tarzda anaya da anlamlı bir
karşılık verilebilir. Küçük hediyeler almaya gerek yok, bence
bir kadın özgürlük çözümlemesi anaya da gösterilebilecek en
büyük saygı oluyor. Anamın etkisi olmasaydı, ben kadınlara böyle
yaklaşır mıydım? Bu ilişkilerin benim üzerimdeki dolaylı
etkileri, kadınlara dikkat etmeme yol açmıştır. Ana gücü, ananın
savaşçılığı, bunun benim üzerimdeki etkisi beni kadın sorununa
dikkat etmeye, kadınları inkâr etmemeye, en azından babam gibi
veya kapı komşunun erkekleri gibi olmamaya götürmüştür. Bunda da
anamın payı olsa gerek diye düşünüyorum. Böyle bir kadının,
erkek egemenliğine öyle kolay girmek istemeyen bir kadının
etkisi zaten çok somuttur. Bu etkiyi daha sonra nasıl teoriye
dönüştürdük? İşte kadın çözümlemeleri. Bunları nasıl özgürlük
mücadelesine dönüştürdük? Ben anamı taklit edin demiyorum. Ama
anam da o köy koşullarında, o ilkellikte iyi mücadele ediyordu.
Genç kızlarımız da mücadele etsinler. Dikkat ederseniz, önce
anamla çatışıyorum, aslında onu kolay kolay benimsemiyorum, ama
etkilemesini dolaylı yoldan somut teoriye taşırıyorum. Daha
sonra bütün kadınlar da savaşabilir gibi bir sonuca da
götürüyorum. Bu da daha üst düzeyde kadın genelinde bir özgürlük
olayına taşırmada, böyle bağlılık göstermede etkili oluyor. Bu
doğru bir etkilenme olsa gerek. Ananız çok isyancıysa, çok
bilinçsizse, hatta bu anlamıyla çaresizse kadın örgütlenmesine
özen göstermek şarttır. Anaya bağlı olmak istiyorsanız, ananız
gibi kadınla yetinmek yerine, ananızın çaresizliğini güçlü
kadına dönüştürmelisiniz. O zaman iyi bir evlat olduğunuzu
kanıtlamış olursunuz. Teori bu kadar basit. Onun zayıflıklarını
güce, onun isyancılığını planlı bir kadın ordulaşmasına
dönüştürebilirsiniz. Yani siz, “bir Kürdistan çözümlemesi; aile,
ana ve kadın çözümlemesi yaptık” diyeceksiniz. Bunu herkes
yapmalı. Yaparsanız kendinizi doğru tanımış olursunuz, sonucu
doğru çıkarırsınız. Bir ana aynı zamanda toprak anadır; bir
yurtseverliktir, özgürlüktür, kadın özgürlüğüne dönüşümdür.
Bunun genelin tam yerine getirmesi gereken bir durum olduğu
şimdi oldukça açıktır. Analara layık olma biçimini bir de böyle
deniyoruz, en doğrusu da bu oluyor. Çünkü şimdi analar da yaygın
bir biçimde mücadeleye katılmıştır. Şu anda çok etkililer ve
oldukça doğru bir analık anlayışına ulaşmışlardır.
Anaların hiç gözyaşı dökmeden evlatlarını seve seve savaşa
gönderdiklerini ve evlatları şahadete ulaştıklarında ise buna
zılgıtlarla karşılık verdiklerini çok iyi biliyoruz. Eskiden
çocuğunun küçük bir acısının üzerine titreyen kadın, bugün bütün
çocuklarını savaşa gönderdiğinde en cesaretlisi oluyor. Bu da
anaların gerçeğine doğru yaklaştığımızı gösteriyor. Onların
büyük korkusu ve acısını cesarete ve gerçek bir saygıya
dönüştürdüğümüze tanıklık ediyor. Aslında bütün bunlar bizi,
analık hukukuna nasıl doğru cevap verilebilir sorusuna
götürüyor. Çok teorik de olsa, oldukça siyasal nitelikte de
olsa, bu cevap en anlamlı cevaptır. Anam son nefesini verirken,
“Adıma çok hayır yapın, çok dua edin” demiş. Bizim hayrımız ve
duamız mücadeledir. Özellikle şu anda yaşayan analarınıza
hayırlı evlat olmanızın yolu; onların da çok istediği daha
başarılı bir savaşçılıktır, anaların hayırduası sizin
savaşçılığınızdır. Onların sizden istediği bir kaç hediye
değildir, zaten artık onu da kabul etmezler. Analarınız her gün
benden ne istiyorlar? Analar bana, “bu çocuklarımızı daha iyi
savaştır, biz kendilerinin şehit olmalarına karşı değiliz, ama
bu kadar kısa süre içinde şehit olmalarına da katlanamıyoruz”
diyorlar. “Biz bunları zor yetiştirdik, bunlar güçlü
savaşsınlar” diyorlar. Bunlar yakıcı ve doğru taleplerdir. Bu da
sizin görevinizdir. Analarınızın yakıcı talebi de bu olduğuna
göre, uzun vadeli savaşçılık yapın, yaman militanlar olun. Siz
de bağlılık diye bir şey varsa, o zaman bunun gereklerini yerine
getirin.
Ana hakkı kolay ödenmez denir. Bizde ana hakkı, ancak yaman bir
savaşçılıkla ödenebilir. Onlar bir annenin nasıl çaresiz
kaldığını, nasıl hakarete uğradığını çok iyi bilirler. Bugün
baskının ve hor görülmenin ne olduğunu bir anadan öğrenin. Yine
zorluk, acı ve sıkıntının ne olduğunu analardan dinleyin. Onlar
şimdi bizden daha iyi militanlık istiyorlarsa, eğer bizim de
gerçekten buna bir saygımız varsa, o zaman gerekeni yapmak en
doğru bağlılık göstergesidir. Ben yine kendi payıma düşeni biraz
yaptım diye düşünüyorum. Fakat sizin de yerine getirmeniz
gereken görevleriniz var. Erkenden ölmeniz ve analarınıza ağıt
yaktırmanız doğru militan olduğunuz anlamına gelmez. Kıran
kırana ve amansız bir direnme, amansız bir yaşam savaşı içinde
olmanız, gerçekten analık hukukuna vereceğiniz en iyi cevaptır.
Çünkü onların anısına başka türlü karşılık vermek mümkün
değildir.
Anaların çağrısına -ki, bunun çok yakıcı olduğunu biliyorum-
vereceğiniz en iyi cevap, uzun vadeli ve başarılı bir savaşımı
mümkün kılmaktır. Yürüyüşleriyle de bu açıktır. Kadın
şehitlerinde işin bir de bu yönü vardır. Bunu görmemek mümkün
değildir. Ayrıca düşman kadınları daha da gaddarca katlediyor.
Düşman, kadın ve namus anlayışımızla oynamak istiyor. Yine
anaları ürküterek gözyaşına boğmak, korkutmak ve zayıf yanımıza
hitap etmek istiyor. Düşmana vereceğimiz cevap da daha yaman ve
büyük başarılara yol açan bir savaşçılık olmalıdır.
Kürdistan’daki anaların büyük acılarına, zorluklarına ve
yoksulluklarına başka türlü karşılık verilemez. Ben o acıları
çok iyi biliyorum. Anaların böyle müthiş acılı ve gözü yaşlı bir
yaşamları var. Onların o acılarını ve gözyaşlarını dindirmek
sandığınız gibi basit değildir. Ben biraz ona yol açtıysam,
sadece görevlerime doğru yaklaştığım içindir. Kadının
zayıflığına ve çaresizliğine şimdi biraz özgürlükle cevap
veriyorsak bu, ilkeli yiğitlik anlayışımızın da bir gereğidir.
Yoksa ben de sizler gibi analık hukukuna yaklaşabilirdim. Belki
hoşuma da gidebilirdi, beni fazla zorlamazdı da. Ama bunu fazla
onurlu bir yaklaşım olarak değerlendirmek mümkün değildir. Ana
gerçeğine hakkını vermek zordur. Ana hakkı ödenmez derler. Ama
böyle yapılırsa ana hakkı biraz ödenebilir, ödemek de gerekir.
Ana gerçeğine her zamankinden daha fazla anlam vermeliyiz.
Kürdistan’ın kendisini bir ana gerçeği gibi düşünmeliyiz.
Kürdistan’ı ana toprak, ana yurt gibi görerek, değerlendirerek
ve özgürleştirerek anlam vermeliyiz. Onun için de anaları biraz
daha güçlü kılarak, maddi ve manevi yaşamlarına biraz daha
olanak sağlayarak ve günümüzde bunu savaşçılıkla
gerçekleştirerek karşılık vermeliyiz. Ana hakkı kesinlikle
inkâra gelmez, ana hakkı yerine getirmezlik edilmez. Ama anaya
layık olunmak isteniyorsa da bu, ancak böyle militanlar haline
gelmekle mümkündür.
Geri Dön
|