Geri Dön

Şehit Şerif Eğitim Devresi Öğrencileri

 


“Yavru bir kuşun kanatlanmasının vakti geldiğinde anası onu büyük bir uçurumun kenarına götürür. Artık sınırsız boşlukta uçmanın vakti gelmiştir. Yavru kuş büyük bir heyecan ve korku içinde nefes nefese kalır. Anası güven verici bakışlarıyla zamanın geldiğini söyler. Yavru kuş yüreğindeki uçmanın derin istemiyle tüm ikilemlerden sıyrılıp kendini boşluğa bırakır. Kanatlarına rüzgarın dolduğunu hisseder, bir iki çırpınıştan sonra kanatlanıp uçmaya başlar. Sonra rüzgarla sınırsızlığın tadına varıp, kendisi gibi uçan bir sürüye katılır. Ana kuş işte o zaman “yaşama hoşgeldin” der.”
Her şeyi bambaşkadır bu toprakların.
Sevinçleri acıyla doludur. Yaşamlar ölümün hemen kıyısındadır. Haykırışları ağıtlara karışır, nefretle içiçedir sevmeleri. En derin ikilemlerin kılboyu ayırdımındadır gerçekler. Kavga, yaşama enerjisinin güç kaynağıdır. Varolmanın gerekçesidir kavgalı olmak. Aksi çaresizce boyun eğmişliklerde kaybolup gitmedir. Bütün kavgaların sonucundaki kaybedişler ve kazanımlar olağanüstücedir. Çünkü olağanüstülük tarihseldir. Tıpkı eylem şiddeti gibi.
Bütün kavgaların sonu yeni başlangıçların çağrısına cevaptır. Yaratmak bir kader gibi işlenmiştir bu topraklara. Her yürek atışında yeniyi müjdeleyen canların sesleri yankılanır. Yaşam ve ölüm ayırdımındadır doğuş. Doğuş yeninin çağrısı, özlemlerin en zirvesi, varolmanın ilk adımı, güneş ışığında kıvam bulmuş, tohumun ilk kıpranışıdır. Sevgiye dair ilk sözcüğün ifadelenip, kanatlanarak yaşama çığlıklı bir merhabasıdır. Çünkü doğuş Mezopotamya’dadır.
Tüm yollar ve zamanın biriktirdiği an Amara da toplanmıştı. Bir uçurum boyuydu Amara. Lanetliliğin ve kutsallığın çarpıştığı bir mekandı. Bir sondu ama yeni yazılan tarihin de başlangıcıydı. Son çırpınışıyla, bin yılların biriktirdiği acılarla yeni bir bahara kucak açıyordu Mezopotamya. Acılarla geçen zamanın ardında, labirentli, tuzaklı yolların sonunda yeni doğuşun sesleri yükseliyordu. Tıpkı ilk yaratma eylemindeki insanın sevinç dolu bakışları gibi heyecanlı bir dokunuş, hissedişti; kendi varlığının çabasıydı.
Güneş Amara’dan yükseliyordu. Doğa, baharı sıcaklığıyla hissettiren Güneş’in melodisine kapılmıştı. Matlaşmış renkler çiçek tazeliğiyle buluşup parıldıyarak donuk bakışlara acısını dindirecek bir oğul sunmuştu. Zalim tanrıları tanımayacak bir oğul.
O, doğuşu kendini yaratma eylemiyle tamamlayarak anlam gücüne erişmeyi gerçekleştirdi. Çünkü bu toprakların herşeyi anlam kazanmayı bekliyordu, tarih kadar upuzun bir yol vardı önünde. Kendi benliğinde topladığı derin çelişkiler ‘ilk isyan’a çağırıyordu. Yedi yaşında anlam gücüne erişmenin kavgasını başlatan bir çocukla yarım bırakılıp unutulan aşklar canlanarak yaşama umutla, tutkuyla sarılmanın enerjisini veriyordu. Aşk savaşmanın gerekçesiydi. Bütün aşklar sel olup benliğinde toplanarak bir baraj gibi bendini yıkmaya başlıyordu. Beş bin yıllık kader nağmelerine inat delicesine bir fırtına yükseliyor, çepeçevre kuşatılmışlıkları bir bir parçalıyordu. Tufan ve yeniden yaratılışın destanı bu defa tanrıçaların diliyle yazılıyordu. Yalancılığın ve zalimliğin maskeleri düştükçe makyajsız kalan suretlerin dehşetli görüntüsü tüm çirkinliğiyle açığa çıkıyor, kendi bataklığına gömülüyordu. Çırpındıkça daha da erken batıyordu. Çünkü sevgi her şeyi ateş gibi sarmalayarak arındırdı. Gerçekler kılıç keskinliğindeki yol ayırımında sevginin eleğinden geçiyordu. Bu özgür ve güzel olanın acısıydı. Ve artık sis perdeleri bir bir aralanıyor, tüm gerçekler sade ve yalınca benliğine kavuşuyordu, sürüklenen benliğimiz anlam kavgasına başlıyordu. Kilidi kaybedilmiş dilimiz çözülerek yeniden söylemeye başladık. Yüreğimizde varlık bilincine erişmenin hazzını hissettik. Hep ışığı aramıştık. Oysa ki ışık yüreğimizin gizli köşesinde saklıymış. Tıpkı bin yıllardır okyanusun dibinde kaybolmuş hazine gibi kendimizdeki ışığı keşfetmeye koyulduk. Önümüzde ki bin yılların labirenti karanlık uçurumlara da giden yollarıyla duruyordu. Ama korkunun zamanı değildi şimdi. Çünkü ayrılıklar zamanı da çatlatmıştı.
Doğuşun sancıları ruhumuzda depremler yaratıyordu. Karanlık ve aydınlığın kavgasını benliğimizdeki duvarları parçalayarak, uygarlığın kavgasını yüreğimizde ve beynimizde vermeye başladık. Gerçeğin ışığında vaftiz olmaya, arınmaya başlayarak öze dönüşün çabasındayız. ‘ekilen kara çalılar’ ve ‘yükseltilen duvarlar’ buluşmamız önünde hep engel yaratmıştı. Tuzaklarla, hilelerle dolu yolların serapları bin bir türlü maskelerle sahte bir çekiciliğe, ayartıcılığa oynuyordu. Yılan soğukluğundaki yollarda irin sellerini aşarak gerçeğin özüne, aydınlığına koşmaya başladık. Gerçek diye bilinen maskeli yüz düştükçe, biraz daha yaklaşıyorduk özümüzdeki cevhere.
Amara’dan İmralı’ya bir köprü uzanır. Tüm günahların bedelinin saklı olduğu sırat gibi keskin ve yakıcı olan bu köprüde öze dönüşün yolculuğuna başladık. Tarihi tanıyarak kendi gerçeğimizi bulmaya başlıyoruz. Bizden çalınanı tekrardan almanın kavgasına girerek kendimizdeki beş bin yıllık canavarla savaşıyoruz. Yalan ve zalim olan tüm çıplaklığıyla karşımızdaydı. Biz kendimizi yarattıkça o tükeniyor; kendi karanlığında boğuluyordu.
İşte şimdi yeni doğuşlarda bir keşif gibi her şeyi yeniden keşfedip ayrıntılardaki sırrı çözüyor, yankısını bulmayan bir ses gibi yayılıyor, yaşama ışık hızında sarılıyoruz. Sınırsızlığın özlemini kanatlanarak gideriyoruz. Sevgi öğretmenimizin dilinden uçmayı, sınırsızlığı, evrenin yüreğine dalmayı öğreniyoruz. Ve durmadan koşuyoruz yeniden doğuşlara, yeni buluşmalara.

GELECEKTEN BİR AN...

Eylem Deniz

Kafamızda önderler için belirlenmiş sınırlar vardır. Uzak, soğuk, dokunulmaz, ulaşılmazdırlar; onlarla hep resmi olunur. Bizim Önderliğimiz de tanınıp anlaşılmadığında da böyle kalıplara sokulur. Önderliği anlatan bazı anılara anlam verememe, kafamızdaki kalıplarla çarpışınca farklı tepkiler ortaya çıkabiliyor. Oysa bizim Önderliğimizi diğer önderlerden ayırıp çağın önderliği yapan belirlenmiş sınırlara sığdırılamama özelliğidir. Bir insanın doğallığını abartısız yaşadığı için Önderlik gerçekten farklıdır. Öyle bir konumda olmasına karşın bir çocukla dahi ciddi bir diyalog içerisine girer. Bir çocukla onun düzeyinde alıp vermesi her şeye değer verme ve ciddiye alma ilkesindendir. Ve her duyguyu gem vurmadan, resmiyetlerle boğmadan, içinden geldiği gibi yaşamasındandır. Biz kendimizi kalıplara resmiyetlere, ayıplara hapsederken O, her şeyi olması gerektiği gibi yaşar ve bizi hep şaşırtırdı.

Örneğin bir gün yine voleybol oynayacaktık. Bulunduğumuz evde ancak iki voleybol takımı çıkarabilecek sayımız vardı. O nedenle takımlar sabitti. Hangi takımda isek her gün o takımda oynamak zorunda kalıyorduk. Ben Önderliğin bulunduğu takımdaydım. Karşı takımda oynamak daha rahattı. Çünkü Önderliğin takımında olunca insan kendisini ister istemez belli kalıplara sokuyordu. Biraz daha kendimizi sınırlıyor, her şeye dikkat etmek zorunda kalıyorduk. Önderlik, takımda çok hareketliydi. Karşı takım öne geçince hareketleniyor, hem pasör oluyordu hem de gelip benim yerime servis kullanıyordu. Önderlik servis kullanınca arkamı ona dönemiyordum. Yan dönüp bekliyor, Önderlik tekrar yerini alıncaya kadar o halde kalıyordum. Bir defasında Önderliğin sinirli bir şekilde bana baktığını gördüm. Fakat bir şey anlamadım. Ondan sonra Önderliğin bulunduğu yere bakmadan her seferinde aynı şeyi tekrarladım. Önderlik yerini almaya giderken ben de tekrar oyuna dönüyordum. Tabii bu atik olmamı, gelen topları karşılamamı engelliyordu. Bazı topları kaçırıyor, dışarı çıkmasına neden oluyordum; bazı topları ise yere düşürüyordum. İlk set bitti ama ikinci sette de aynı şeyler tekrarlandı. Önderliğin servis kullandığı bir anda yine arkamı dönmemiştim. Önderlik bana “önüne bak” dedi. Fakat ben yapamadım; Önderlik yerine geçene kadar tekrar yan döndüm. ­Ters bakışın ne anlama geldiğini anlamıştım. Ama kendime göre saygı anlayışım ağır basıyor, arkamı Önderliğe dönemiyordum. O anda Önderlik durdu ve çözümleme yapmaya başladı. “ Sen bir oyuncusun” dedi, “ bir oyuncu oyun oynarken hakkını vermek için her şeyi ile oyuna kilitlenir. Sizde bu böyle olmuyor. Kendiniz üzerinde hakimiyet sahibi olamıyorsunuz. Kendiniz üzerinde hakimiyet kurmaya çalışırken oyunu bırakıyorsunuz. Nasıl oynadığınızı bilmiyor, ne hareket yapıyor, ne ses çıkarıyor farkında olmuyorsunuz. Oysa yaşamın her alanına, bir oyununa dahi ciddi yaklaşmasını bilen insan hem kendi üzerinde hem de yaptığı iş üzerinde hakimiyet sahibi olur. Ve başarılı olur. Saygı da böyle gelişir “ diye başlayan uzun bir çözümlemeye devam etti.

Önderliğin bu özelliğini yaşamının her dakikasında görmek mümkündü. Hiçbir işi küçümsemez, hafife almazdı. Her şeye aynı ciddiyetle yaklaşırdı. Önderlik için her şey kişinin kendini terbiye etmesi ve eğitmesi için bir malzeme olarak kullanılabilirdi. İnsanın bir hareketi, bir mimiği bile boş olmamalı, bir amaca hizmet etmeliydi. Her şeyin emekle geliştiğini belirtir; emek harcamadan elde edilenlerin değerini bilmeyeceğimizi söylerdi. Bunun için her şeyi sıfırdan ele alıp emekle büyütmemizin sevgiyi geliştireceğini her cümlesinde vurgulardı. El emeği, beyin emeği, duygu emeğinin sevgiyi, değeri yarattığını evin her köşesinde açığa çıkan izlerden görebiliyorduk, hissediyorduk. Her birimize ayrılan küçük bahçelerimizde gördüğümüz, tanık olduğumuz bu izleri uygulamaya çalışıyorduk. Büyük dikkatle otlarını ayıklıyor, kazıyor, suluyorduk. Evin, bahçenin her tarafı her gün temizleniyor, pırıl pırıl oluyordu. Çevremizden her zaman için hoş kokular yayılıyordu. Güzel insanın kokusu sinmişti her tarafa.

O bir çocuk, o kendini emekle yaratan sevgiydi. O büyük bir bilgeydi.

ÖZGÜR BİR SOLUK İÇİN\Helin Sipan

ZAMANIN DURDUĞU ANLARDA, RUHUNU ÖZGÜR KILABİLEN İNSAN\Tekoşin Ozan

TOPRAĞA SEVGİ EKMEK

Geri Dön

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır