|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
ÖNDERLİKTEN PERSPEKTİFLER
|
PKK ÖNDERLİĞİNE DAYATILAN KOMPLOLAR, HALKIN ÖZGÜR KİMLİĞİNDEN
DUYULAN KORKUNUN İTİRAFIDIR...
Kişisel
ve kurumsal olarak PKK Önderliğine dayatılan komplo ve tasfiye
girişimleri, siyasi ve emniyet açısından çözümlenmesinden öteye,
ancak roman türüyle daha rahat anlatılabilir. Şüphesiz takibin
ve tasfiyenin ideolojik, siyasi ve istihbarı yönleri çok
önemlidir. Ama gerçeğin ancak iskeletini izah edebilir. Somut ve
canlı anlatımı ise; mitolojik, dinsel, felsefi ve bilimsel
yaklaşımı içi içe kullanarak, tarihsel kıyaslamaları ve ütopyayı
da katarak çeşitli tonda romanlar biçiminde çözümlemek, daha
doğru ve öğretici olacaktır.
Önderliğin bir sanat olduğu doğrudur; benim bu sanatı iyi temsil
ettiğim söylenemez. Ama onun kurumsal ve kişisel özelliklerini,
hem genelde hem de Kürtler için oldukça çözümlediğim
kanısındayım. Belki sahtekârlarını, zalimlerini yıkamadım. Fakat
maskelerini düşürmede önemli katkılar sundum. Pislikleri
temizledim derken, bunu kastettim. Allah maskesine bürünmüş
olanlardan, bilimsel demagog türlerine kadar, ne mal olduklarını
anlayanlar için oldukça açımladım. Özellikle kadının ve
ezilmişlerin sırtından erkeklik taslamanın, önderliğe bunun
basamak etmenin ne anlama geldiğini şahsımda da eze eze, itiraf
ettire ettire açıklığa kavuşturdum. Önce tam Allahlığa, sonra
yarım Allahlığa oynayan bu kurumun devletin bir prototipi
olduğunu, eğer halk önderliğine soyunuluyorsa, öncelikle bu
ceberut kimliği çözmek ve yıkmak gerektiğini, ancak böylelikle
yeni önderlik tarzının halkın işlerinin genel koordinasyonu
olarak bir anlam ifade edebileceğini göstermeye çalıştım. Bu
yönlü teorik gelişmemi Kürt halk gerçekliğine uygulamaya
çalıştım.
Önderlik zemini yüzyıllardan beri komplo ve ihanetlerle
mayınlanmış Kürt halk tarlasında yürümek, baştan itibaren her an
parçalanmayı hesaba katmayı gerektirir. Sadece devletin zorundan
ibaret olan fiziki mayınlar değil, onlardan bin kat daha fazla
ve etkili zihniyet ve ruhsal dünyaya yerleştirilmiş mayınlar
daha çok tehlikeliydi. Anı anına beyni ve yüreği parçalatacak
cinstendiler. Onun için bu arazi, Kürt halk gerçeği çorak
bırakılmıştı. Hudutlardaki mayınlı sahalar gibi en verimli
toprak da olsa, yüzyıllardır ekilmeye ekilmeye bir çöle veya
dağa dönmüştü. Mayın temizleme araçları ve usta ellerden yoksun
başlarsan, iş aslında mucizelere kalmış demekti.
1970’ler Ankara’sında devrimci gençliğin sesi gür ve korkusuzdu.
Tuzaklı bir sahada korkusuzluk olduğu hissediliyordu. Ama onlar
benim soy varlığıma sahip çıkacak kadar cesur ve özverili
idiyseler ve eğer bende sınırlı bir onur duygusu varsa, bu
gençleri takip etmekten geri duramazdım. Mahir Çayan’ların
Kızıldere’de şahadeti ve Deniz Gezmiş’lerin idamları, biz
namuslu sempatizanlara anılarını takip etme görevi vermişti.
Artık okul bir bahaneydi. Halk adına hareket edeceğim kesindi.
Ama en başta idam sehpasında bile adı haykırılmış benim halkım,
Kürt halkı nasıl bir halktı? Bunun bilinmesi gerekiyordu. Ulusal
soruna böyle başladım.
Daha öncesi de vardı. Kürtlük daha ilkokuldayken bir kuyruk gibi
arkamda sallanıp duruyordu. İlkel Kürt milliyetçiliği, bulanık
suda balık misali bizi de avlamak istiyordu. Bütün bunlar birer
kara delik misali Kürt sorunuyla tanışmaya götürüyordu. Bu
çağlardaki Ortadoğu kültürlü bir genç için dogmatik zihniyeti
aşmak imkânsıza yakın bir şeydi. İslamiyet olmazsa sosyalizm
olsun biçiminde bir tercihin dogmatizmden kurtulmak için yeterli
olmayacağını çok büyük tecrübelerden sonra gösterecekti.
Sosyalizmin genellemelerini tekrarlamakla ayetlerle düşünmek
arasında, dogmatik zihniyet aşılmadan, pek fark olmadığı da bu
süreçte anlaşılacaktı. Reel sosyalizme güven temelinde, kendisi
dogmatik zihniyeti aşmamış bir sosyalizmin, en ham dogmatik
zihniyetli bir öğrencisi tarafından en zor bir soruna, Kürt
sorununa uygulanması görev edinilmişti. Sorunun kendisi ve
muhatabı tam birbirini bulmuşlardı. Bir şeyler ortaya
çıkabilirdi. Bu, Apoculuk’tu.
Grup ve PKK’nin doğuş döneminde önderliksel gelişmeyle
bağlantılı kayda değer bazı ilişkiler de doğru değerlendirmeyi
önemli kılmaktadır. Haki Karer grubun fedakârlık ve cesaret
timsaliydi. Benim adeta gizli ruhum gibiydi. Kısa ama özlü
yaşamını sürekli anlamak ve halklarımızın engin kardeşliğine,
birliğine ve özgürlüklerine taşımak, başta gelen hem esin
kaynağımız, hem görevimiz olarak anlaşılmalıdır. Ailesinden
başta Baki Karer olmak üzere bazılarının oynadığı provokasyon
rolü çok önemli zararlar vermesine karşılık, bu anının değeri
hep yüce kalacaktır. Fakat ilkel milliyetçi KDP-‘Beş Parçacılar’
adına Alaattin Kapan’ın cinayet eğilimi planlı olabilir. Bir
itirafçı ve provokatör cinayetine benziyor. Bu durumda beni sağ
kolumdan mahrum bırakmak biçiminde bir yorum doğru olabilir.
Öldürme planlıysa, bu amaçlanmıştır.
Bu dönemin gözde militanı Şahin Dönmez’dir. Yardımcılığıma
oynuyordu. Fakat içte yoldaşına karşı ilk vahşi cinayeti o
işlemişti. Kendini bu tür inisiyatiflerle güçlü gösterme istemi
ağır basıyordu. Kompleksli olması, aile yapısından
kaynaklanıyordu.
Önderliksel doğuşun bir zaaflı tarafıydı. Polis sorgusunda hemen
çözülüşü, erken Ortadoğu seferine yol açtı. Çözülmeseydi,
tarihin seyri bambaşka olurdu. Ayrıca onur savaşını veren
yoldaşlarına yüklenip ölüm oruçlarına zorlamasaydı, 15 Ağustos
süreci mevcut biçimiyle gelişmeyebilirdi. Kürtlerde zor
koşullarda kolay saf değiştiren tipi temsil eder. Rahat ve ikbal
günlerinde ise, bunlar en öndeki gibi gözükmeyi tercih ederler.
Büyük ihtimalle devletin Kesire ve Necati yoluyla grubu ve en
çok beni denetime almak istediği, geleneksel yöntem olan kadın
ve para yoluyla bunu sağlamaya çalıştığı belirtilebilir. Büyük
yanlışlıklar yapsaydım, PKK daha doğmadan grup aşamasında
tasfiye olurdu. Kürt kişiliğinin karşısında hep yenik düştüğü
para ve kadın, iki etkili silah olarak kullanılmıştı. Bir
cinayet ve bir yakın çözülme, tarihin seyrini değiştiren
adımları atmamı beraberinde getirdi. Cumhuriyet döneminde halkın
özgürlük iradesi tarihi bir kurumlaşmayla ilk defa karşı karşıya
gelmişti. Kişiliğim zorlu bir süreci aşmıştı. Yurtseverlik, aile
çemberinden kurtuluş, gençliğin hastalıklı duygusallığından
yıkılmadan çıkış, PKK adıyla yeni bir kimlik ediniş bu dönemde
ilk defa tarih sahnesinde belirmektedir. Halkın alternatifi
doğuyordu. Geleneksel komplolar aksi sonuç vermişti. Ortadoğu’ya
hicret tarihsel örneklerinden az önemli değildir. Önderlikte
yeni bir durağı temsil etmektedir.
1980-1990 süreci, Önderliksel gelişme açısından yerel kişiliğin
yırtılması ve yeniden kurulmasıdır. Hicret bazı kayıplarla
birlikte grubun ana gövdesini kurtarmıştır. Dünya dengesinin en
kızgın üçgeninde karargâh kurulmuştur. İsrail-Lübnan-Suriye
üçgeni Mezopotamyalıların geleneksel hicret alanlarının başında
gelmektedir. Doğu-Batı dengesi ve çatışması en sıcak günlerini
bu sahada yaşamaktadır. İslam içi tarihi çatışmanın en önemli
bir aşaması, İran-Irak savaşı (1980-1988) başlamıştır.
Arap-İsrail çatışması en sıcak dönemlerinden birini
yaşamaktadır. Kürt milliyetçiliği yeni arayışlar içindedir.
İlkel milliyetçilik yeni koşullardan yararlanmaya çalışmaktadır.
Bu koşullarda Kürt halkının özgürlük iradesi kurumlaşıp yayılma
şansına sahipti. Önemli bir muhacirin kesim birikmişti. 300’e
yakın kararlı topluluk oluşmuştu. Suriye ve Lübnan Kürtleri
saflarını açmışlardı. İran Devrimi geniş olanaklar yaratmıştı.
Ülkede mücadelenin sıcaklığı devam ediyordu. Türkiye’nin
denetimden çıkma tehlikesi Batının 12 Eylül rejimine onayını
çıkarmıştı. Filistinlilerin yaklaşımı tüccar mantığıyla
yüklüydü. Varlığımız sayesinde Ankara’dan taviz koparınca, ciddi
bir dostlukları kalmamıştı. Suriyeliler uzun vadeli ihtiyati bir
yedek gibi yaklaşıyorlardı. Kurtlaşmış Kürt milliyetçisi YNK
(Kürdistan Yurtseverler Birliği) lideri, birçok toy kişiyi
kullandığı gibi, PKK Önderliğine de aynı şekilde yaklaşmıştı.
Durumlar her bakımdan değişmişti. Tarihsel rol oynamak için
büyük hatalar yapmamak gerekirdi. Ayrıca hicret kokuşmuş bir
mülteciliğe dönüşmemeliydi. Avrupa’nın yozlaştırıcı etkisine
karşı dikkatli olunmalıydı. Uygun zamanda ülkeye dönüş
hazırlıkları en temel çalışma olmalıydı.
Tüm bu konuları böyle değerlendirebilecek durumdaydım.
Zorluklarımın temelinde, Kesire’nin provokasyonlarıyla yardımcı
olabilecek yoldaşların iddiasızlığı başta gelmekteydi. İkisinin
birleşik etkisi gücümü kemiriyor, etkisizleştiriyordu. İran
üzerinden Mehmet Karasungur, çok erkenden ve safça, 1983
baharında KDP-YNK çatışmasının kurbanı olmuştu. Ortadoğu
sahasına gelen Türk sol grupları ve Kürt küçük burjuva-feodal
zihniyetli grupları ayak bağı olmaktan öteye bir anlam ifade
etmiyorlardı. Daha 1980 baharında gruplar tekrar içeriye
yönelmişlerdi. Kemal Pir’in talihsiz yakalanışı bunun sonucuydu.
Gerçekten sağ kol olabilecek biriydi. Hep şöyle hayıflanmıştım:
Keşke kalsaydı da, bütün militanca pratik işleri ona
bıraksaydık! Kaybı en çok kendini hissettiren yoldaştı. O kadar
güzel ve zeki bir yoldaştı ki, son nefesini verirken Önderlik
olayını en kritik noktada Kesire ve Can Yüce konusunda uyarıyor,
vasiyetini belirtiyordu. İçeride geniş tutuklanmalar olsa da,
PKK yurtdışına başarılı çıkışını yaptığı gibi, ilk yeniden
girişlerini de yapıyordu. Yakalanılan zemin ve zamanda, Kürt
halk önderliğinin bağımsızlığı, özgünlüğü ve temizliği her
şeyden önce gelmekteydi. Tüm Ortadoğu halklarına da bir umut
olabilirdi. Buna inananlar artan bir tempoda büyüyordu.
Diyarbakır zindan koşulları ve ölüm oruçları daha erken harekete
geçmeye zorluyordu. 12 Eylül yeni bir sürece girmişti.
Devrimciliğin bitirilmediğini ve işkenceye karşı daha fazla
tepkisiz kalınmayacağını göstermek için, ayrıca çizgisine
bağlılığın bir gereği olarak, 15 Ağustos adımı uygun görülmüştü.
Yeni dönem fiilen de başlamıştı. Ölüm oruçları şehitleri
olmasaydı, belki farklı kalınabilirdi. Şiddet şiddeti
çağırıyordu. Tarih artık şiddet sarmalında yol alacaktı. 15
Ağustos süreci aynı zamanda Mazlum Doğan’ın “Çığlıklarımız
dünyaya duyurulmalıdır” vasiyetine bir cevap olacaktı.
Öncelikle Kesire’nin kendini dayatması tahammül sınırları
dışındaydı. Provokasyonları tırmandırıyordu. Bazı yoldaş ve dost
çevreleri en hassas yerinden vuruyordu. Tarihi olarak işbirlikçi
hanedan kültürünün sonunun geldiğini onun kadar anlamlı bilen
yoktu. Bir dünyaları vardı, bu dünya çözülüyordu. Yeni bir halk
dünyası açılıyordu. Buna ruh ve niyet olarak kendini hiç
hazırlamak istemiyordu. Adeta kanıtlamak istediği, halkların
kendilerinkini aşan bir özgürlük ve güzellik dünyalarının
olamayacağıydı. Şahsımda halkın dünyası açıldıkça, rengi
soluyordu. Bu duruşu bana, çok basit bir karikatürü biçiminde de
olsa, hep bir filmde tanık olduğum Kleopatra’yı hatırlatıyordu.
Onun için Sezar’ın Roma İmparatorluğu değil, kadim Mısır
sarayları esastı. Tek bir firavun sarayı dünyaya
değiştirilemezdi. Kesire’nin de ailesinden ibaret bir sarayı ve
hanedanı vardı. Halkın dünyası cennet de olsa, ona ancak sıkıntı
verirdi.
Son büyük provokasyonu 1986’da 3. PKK Kongresine giderken
patlatmak istiyordu. Şerrinden çekindiğim için, Kongreyi geriden
takip etmeyi daha uygun bulmuştum. Sanki bin yıldır
çarpışıyormuşuz gibi bir öfke içindeydi. Kaybetmeyi halen
kabullenmiyordu. Erimiş Kürt üst tabakası onda adeta son
nefesini veriyordu. Hâlbuki son ana kadar eş, dost ve
yoldaşlığın tüm gereklerini sunmuştum. Ama halk önderliğine
karşı bu ben de olsam fırsat verilemeyeceğini, doğru olanın
halkların özgürlük dünyası olduğunu, bunda birleşmenin büyük bir
değer taşıyacağını hep belirttim. Bildiğinden geri durmadı.
Örgüt mutlak ölümle cezalandırılmasından yanaydı. O da ölümü
istiyordu. Bu beni hep düşündürdü. En büyük ceza onun
yaşatılmasıdır, demiştim. Ayrıca nihayet ezilen bir cinsti ve
Kürt’tü. Binlerce yıllık lanetli bir tarih sonucu bu noktaya
gelmişti. O haliyle ondan kaba bir intikam almak yakışmazdı.
Daha da önemlisi, benim ilişkim başlangıçtan itibaren bir
uzlaşmanın peşindeydi. Bu amaçla aileyle ve kendisiyle ilişkiye
girmiştim. Bu bir siyasal demokratik uzlaşma niyetiydi. İhanet
etmem, önderlik gerçeğimle bağdaşmazdı. Ancak roman satırlarında
derinliğine izah edilecek bu ilişki, on yıllık bir alevli
dönemden sonra 1987 yazında hatırsız, gönülsüz ve elvedasız,
karanlıklardan geldiği gibi karanlıklara gömülecekti.
Bir aşk denemesi bana ve halka çok pahalıya mal olacaktı. Bu
yüzden bazı yoldaşları intihara kadar sürmesi bana hep acı
verecekti. Ama toplumsal ve ulusal mücadeleler, hakim diyalektik
ilişkileri yaşamadan ve dönüşemeden yürütülemezlerdi. Bazı
ilişkilerin trajik yıkımı yenilerinin kuruluşu için zorunlu
olurdu. Ona benzer bir şeydi. Bu kördüğüm parçalanmadan, aşk
tanrıçası hiç anlaşılamayacaktı. Kadını hiç tanımayacaktım. Bir
ilişkide çözümlenen, koca bir tarih ve sınıftı. Söz konusu olan,
en eski kölelik ilişkisiydi. Bir halkın tarihi ve sosyal
gerçekliğinin de ötesindeydi. Acısı, zararları büyük de olsa, bu
ilişkinin bu tarz çözümlenmesi, beni kadından uzaklaştırmadı,
nefret ettirmedi. Belki de hiçbir aydına nasip olmayacak
derinlikte kadın gerçeğine uzanmama yol açtı. Gururumla korkunç
oynamasının intikamını böyle alıyordum. Ondaki kadınlıkla bende
bu ilişkiye yol açan erkekliğimi öldürmekte kararlıydım.
İnsanlık, yurtseverlik, eşitlik ve özgürlük adına ancak böyle
yapmakla karşılığını doğru bir biçimde verecektim. O yıldan bu
günlere kadın üzerine çok yazdım, onlara çok açıldım. Onların
büyüklüğünü gördüm, kendi küçüklüğümü de. Onların pek üstesinden
gelemedikleri erkeği ve iğrenç kadın ilişkilerini çözümledim.
Özel ve genelev yaşamının bütün içyüzünü gösterdim. Yanlış
anlaşılmasın; kurulu aile ilişkilerini suçlamıyorum. Ama aşka
duyduğum büyük hürmetten ötürü, büyük umut bağlayanlara ve
yüzlercesi kendini cayır cayır yakmayla da ispatlayanlara karşı
bunu bir görev biliyorum. Aşk bu topraklarda yaşamalıydı. Bunun
için de gerekli olan savaşlarını vermeliydi.
Çok değer verdiğim bu büyük savaşım verilmiş ve aşk kazanmıştı.
Gerisi, soylu kadın ve erkeğin erdemine kalmıştır. Tanrıçanın,
başta aşkı olmak üzere, bütün uygarlık değerleriyle yükseldiği
bu toprağa layık evladı olunmuştu. Aşkın teorisi ve pratiği
doğru yapılmıştı. Aşk tanrıçasına elinde özgürlüğün zafer
meşalesi olanlar yaklaşabilirdi. Ana tanrıçanın emeğiyle ekime
ve evcilleşmeye açılan bu topraklarda, ona layık olanların
aşkının yaşamaya hakkı olacaktı. Aşkın bir kanunu vardı. Ona
uyulacaktı.
Halkların sahasında savaşın her türü zordur. Çok zor ve zorda da
olsa, onun bir önderine karşı böyle kadını sürersen, binlerce
yıldır oynatılan cinsellik oyunlarıyla düşürmeye çalışırsan,
buna layık bir karşılığın böyle olmasını da kabul etmelisin.
Tarihsel komploların en etkili aletine ve yöntemlerine, insan
adına, onun yüceliği ve aşkı adına böyle cevap verilmişti.
Gerisi, bu konuda sözü ve kararı olanların soylu çaba ve
başarılarına kalmıştır.
Yardımcısız olmak da zordu. Önderlik yükselişlerinde
yardımcıların yeterince güçte olmaması, hele hainlerinin çıkması
büyük trajedilere yol açmıştır. Her zaman söylerim: Kendini
tümüyle önderlik tarzına yatırmış üç dört kişi olsaydı, ne
acılar bu kadar büyük olurdu, ne de savaş böyle zora girerdi.
Yalnızlık belki beni büyüttü. Ama yoldaşlara, halka hak
etmedikleri birçok yersiz acı ve kayıp da yaşattı. Bu konuda da
hep Hz. Musa’yı hatırlarım. Musa lanetli kavmi birleştirmek için
kırk yıl dağda, çölde haykırır. On Emri doğurur. Ama kavim yine
bildiğini okur. Tarih geriye Yeşu adlı bir komutanını yalnız
bıraktığını yazar. Bazı rivayetler kendisini kavminin
öldürdüğünü de söyler. Musa’nın yalnızlığı hazindir. Tarih biraz
da böyle gerektiriyor. Benden bin kat fedakarlık ve cesaret
sahiplerinin olduğunu, bunların sayılarının binlere vardığını da
biliyorum. Ama tarihi doğururken halife, yardımcı olmak apayrı
hususiyetler gerektirir.
Önderlik kurumlaşmasını çarpıtan diğer önemli bir gelişme, sözde
köylü önderliği adı altında, ideoloji ve disiplinden kaçan bir
grubun kendiliğinden ortaya çıkma çabasıdır. Dağın ilkeleştirici
koşulları ve denetim zayıflığı, önderlik terbiyesinden yoksun
birçok ikiyüzlü tipin gelişme şansını yakalamasına yol açmıştır.
3. Kongrenin dağınıklığı ve merkezin partiye sahip çıkamaması,
ortamı sonuna kadar bunlara açmıştır. Dörtlü çete dediğimiz
oluşum, bu koşulların ürünüdür. Bu eğilim bir yandan fedakar ve
inançlı yapıyı kırarken, diğer yandan Önderlik çabalarını dipsiz
kuyuya atıp boşa çıkarıyordu. Önderliksel çıkışı yorumlayıp
uygulayabilecek terbiye ve ahlaktan yoksundular. Çizgi dışı
kadınlı, çocuklu öldürmeler esas olarak bu kaynaktan
besleniyordu. Bunlar ciddi bir yozlaşmanın temelini atıyorlardı.
Şehit Mahsum Korkmaz’ın dikkat çektiği bu tipler önlerinde engel
gibi gördükleri çok değerli bazı partilileri katletmeye kadar
işi ilerlettiler. Bunların Mahsum’un şahadetindeki rolleri bile
araştırılmaya değerdir.
Bu dönemde bazı suikast arayışları oldu. Birçok soruşturmalar
yapıldı. Fakat dogmatik zihniyetten ve birçok yapay suçlamadan
ötürü cezalandırmaların olması ihtimal dâhilindedir. Kendi
açımdan bu dönemde en önemli eksikliğimin, genel doğrulara aşırı
güven ve pratik ayrıntıları deney kazansınlar diye rasgele
kişilerin sorumluluğuna bırakmayı esas almamdan kaynaklandığı
kanısındayım. Reel sosyalizmin bu derin hastalığından payımı
almış olduğumu belirtmeliyim. Soyut doğruları karmaşık insan
gerçeği yerine koymak, Sümer rahiplerinin bir uygarlık icadıdır.
Evrensel doğrular, tanrısal doğrular, felsefi ilkeler ve
bilimsel doğrular adı altında, somut gerçeklik ikinci planda
kaldı. Dogmatizmi besleyen, bu düşünce alışkanlığıydı. Doğruları
söyledikten sonra sanki kutsal rahibin tanrısal hizmeti tam
yerine getirilmiş gibi bir duygu içine girilmektedir. Hata
burada yapıldı.
Bu konuda cesur bir özeleştiriyi yaşadığımı belirtmeliyim.
Gecikmeli de olsa, bu özeleştiri önemli oranda bu savunmada
yansıtılmıştır. Büyük değeri ve zorunluluğu olduğu kanısındayım.
Bu dönemin belirgin özelliği, PKK Önderliğinin bölge
devletlerince kontrol edilmesinin esas alınmasıdır. Emperyalist
sistem direkt karışmak yerine taşeron kullanmaktadır. Özellikle
Almanya’nın bölge ve Türkiye üzerindeki niyetleri, baştan
itibaren PKK Önderliğini hedeflemesini gerektirmiştir. PKK
yüzünden taşeron örgütlerle yürüttüğü çalışmalar akamete
uğramaktadır. Bundan Önderliği sorumlu tutmaktadır. Kürtler
üzerine kurduğu hesapların boşa gideceğinden çekinmektedir.
Baştan itibaren ya kendine göre bir PKK, ya da parçalamayı
gündemine koymuştur. 1987 tutuklamaları, PKK Önderliğine
alternatif yaratma deneyimidir. Türkiye’nin tüm özel savaş
programlarının arkasında olmuştur. Fakat bazı noktalarda
çelişmesi ve artan güç, aralarında çelişkilere yol açmıştır.
Avrupa’da Önderliğin tecridi veya boyun eğdirilmesi, baştan beri
büyük bir kararlılıkla yürüttüğü politikası olmuştur. ABD ve
İngiltere YNK üzerinde etkili olmak istemiştir. İran ve Suudi
Arabistan, İslami grupları dayatmışlardır. PKK etrafında olduğu
gibi, Önderlik etrafında da alan daraltma adım adım
geliştirilmiştir. Fakat bölge devletlerinin kontrolüne rağmen,
halk önderliğine mesafe aldırılması tarihsel bir gelişmedir.
Özellikle bu dönemdeki Ortadoğu çalışmalarının gerçek değeri
anlaşılamamıştır. Açıkça belirtmeliyim ki, ben de halen bu
konuyu tam açmayı zamansız buluyorum. Ama bilinmelidir ki,
Ortadoğu’daki Önderlik çalışmaları korkunç bir sinir savaşı
içinde geçmiştir. Özgürlük ruhunun yitirilmemesi için en büyük
direniş sergilenmiştir. Bu konularda ancak kapsamlı romanlarla
gerçek anlamına kavuşabilir. Ortadoğu’daki çalışmam
anlaşılmadan, 15 Şubat komplosuna giden süreç anlaşılamaz. PKK
halen bu konunun özellikle psikolojik savaş boyutunda cahili
konumundadır. Olduğu gibi ders çıkarmak, dönem yetersizliklerini
gidermek için gerçek bir özeleştiriye yol açabilir. Bu dönemin
önderliği mutlaka tam anlaşılmalıdır.
Geri Dön
|