ÖZGÜRLÜK ÖNDERLİĞİ
Türkiye Cumhuriyet Tarihinde Çeteleşme

 Reber Apo’nun Çeteleşmeye Karşı Mücadele Kitabından Alınmıştır.


Diğer sınıfların ahlak ve yaklaşım tarzını mümkün kılacak aşma hareketinde bulunmak, cepheden savaşmaktan daha uğursuz bir harekettir.

Türkiye Cumhuriyeti, gerek kuruluşunda ve gerekse günümüzde yaşadığı önemli çözülüş sürecinde, çeteleşme biçiminde kuruluşlara gitmekte ve içindeki engelleri olduğu kadar karşısındaki hedeflerini de düşürmek için bu yöntemi kullanmakta da epey ustalaştığı görülmektedir.
Mustafa Kemal hareketinin kendisi, dönemin Osmanlı nizamında bir çete hareketi olarak ortaya çıkar ve bu o zaman açıkça da söylenir. İttihat Terakkicilik tamamen bir çete sistemi altında çalışır. Hele oluşturduğu Teşkilatı Mahsusa yani o dönemin MİT’i, dünyada örneği az görülen ve hatta belki de ilk örneği sayılabilecek bir şekilde, devletin içinde ama gizli bir çete olarak kendisini örgütlendirir. Özellikle Osmanlı İmparatorluğu’nu dağılış sürecinde ayakta tutmanın temel yöntemi, Teşkilatı Mahsusa’nın çeteleşme tarzıdır. İmparatorluğun kurtulamayacağı anlaşılınca, aynı çeteler Anadolu’ya yayılırlar. Kuva-i Milliye adı altındaki teşkilatlanmalarda oldukça etkilidirler. Mustafa Kemal başlangıçta bunları oldukça kullanır. Örneğin Çerkez Ethem’in hareketi de, Teşkilatı Mahsusa’nın bir üyesi olması itibarıyla son tahlilde çetedir. Ama eğilimi padişah yanlısı isyancılardan değil, özellikle Bolşeviklerden etkilenmeden ötürü Anadolu İhtilali yönündedir. Ve buna benzer Efeler hareketi de tipik bir çete hareketi olarak anlaşılır. Zaten o zaman ismi de odur.
Mustafa Kemal başlangıçta bunlara dayanır. Fakat daha sonra İsmet İnönü ile birlikte Batı Cephe Komutanlığı’nı oluştururken; düzenli ordulaşmayı bozuyorlar, önünde ciddi bir engel teşkil ediyorlar diye öncelikle bunları tasfiye etme gereği duyar. Sahte I. II. İnönü Zaferi edebiyatı yapılır ve nizama gelmeyen Çerkez Ethem tasfiye edilir. Ki biz hepsini olumsuz anlamda söylemiyoruz, daha sonra Ankara’da mevcut Mustafa Kemal çizgisine yatmayan birçok çevre onlar tarafından benzer yöntemlerle 1925, 1926'lara kadar tasfiye edilir. Artık bu yıllarda Cumhuriyet’in bilinen nizamı kök salmaya başlar. Topal Osman ve benzerleri meclis içinde bile cinayet işlerler ama M. Kemal’in bizzat kendisi işlerini hallettikten sonra bunların da defterini kapatır. Önce kullanır, sonra bir kenara atar, hatta cezalandırır.
Cumhuriyet’in daha sonraki sürecinde, özellikle dünya çapında komünist hareketin, sosyalist sistemin ortaya çıkması ve NATO’nun kuruluşuyla birlikte Türkiye’nin de NATO’ya girişi sürecinde Gladio adı altında dünya çapında bir çete olayı ortaya çıkar. GLADİO’nun özelliği şu; NATO bünyesindeki ülkelerde gerek komünist hareketlerine, gerekse ulusal grupların eylemlerine gizli, kanun dışı yöntemlerle saldırı aygıtıdır. Özellikle ABD’nin bizzat eğitip finanse etmesiyle oluşturulan bu aygıt, yani çete tipi bu örgütlenme ortalığı kasıp kavurur. Denilebilir ki, 1952’lerden itibaren oluşturulan bu örgüt, tüm ulusal kurtuluş hareketlerine ve komünist örgütlenmelere karşı büyük bir savaş yürütür. Yine aynı tarihten itibaren bu örgütlenmenin içine Türkiye de girer ve ilk subayı Alparslan Türkeş’tir. Anılarında da yazar; Ankara’dan ilk çağrılan, Amerika’da eğitime gönderilen Türkeş’tir. Orada gördüğü eğitim, kontrgerilla eğitimidir. Daha sonra Türkiye’ye geldiğinde Elazığ bölgesinde bu görevini sürdürür. 'Toplumsal İlişkiler Bölümü' adı altında, ordu içinde ve toplumla bağlantılı örgütlenmenin ilk nüvelerini eker. Elazığ’ın hala faşizmin beşiği olması Türkeş’in bu ilk görevlendirmeleriyle bağlantılıdır.
Burada mühim olan husus, ordu içinde bir subayın, NATO’nun Gladio taktiklerine uygun olarak yeni bir örgütlenmeyi sivillere dayalı olarak geliştirmesidir. Devletin bütün kurumlarında olduğu kadar toplumun sivil kurumlarında da, bu çete veya Özel Harp Dairesi'nin birimleri ortaya çıkar. MHP’nin temelleri böyle atılır. Şimdiki çete başı diye tabir edilen Mehmet Ağar da oradandır ve o dönemin örgütlenmesi içindedir. Bilindiği üzere bu çeteleşmeye dayalı olarak Türkeş 1960 darbesinin en önde gelen albayıdır. Hatta ilk başlarda Başbakan olarak görev yürütür. Çok etkilidir ve toptan ele geçirmeye çalıştığında, özellikle CHP-İnönü faktörü başta olmak üzere, burjuvazinin çok önemli bir kesimi, resmi nizami devletin de sahibi olan klasik devlet yanlısı kesimlerle karşı karşıya gelir.
ABD’ye dayalı böyle bir Türkeş hareketinin, GLADİO’nun iktidarı ele geçirmesi demek; onların bütün imkânlarını elinden alması, ikinci düzeye düşürmesi demektir. Onlara dayalı bütün sermayenin, hatta devlet kapitalizminin darbe yemesi demektir. Dolayısıyla İnönü ve ona dayalı Cemal Gürsel, daha çok da Cemal Madanoğlu ekibi Türkeş’i sürgün ettirir. ABD’ye dayalı bu Özel Harp ekibine karşı, İnönü gibi Cumhuriyet’in kuruluşunda oldukça büyük yeri olan ve resmi devletin sahibi olan, hem parti başkanı, hem de sermayenin adeta devlet kapitalizminin bu en güçlü temsilcisi daha hakim çıkar. Talat Aydemir gibi, yine Türkeş’le ilişki içerisinde olan bazılarının darbelerini de bastırıp, 27 Mayıs Darbesi’nin yönlendiricisi ve özellikle daha o dönemde dayatılan bu tarz bir darbenin önlenmesini sağlayarak, bildiğimiz 1965 sonrası bir süreci de geliştirirler.
Bu sürecin tipik özelliği bilindiği üzere, Amerika’ya dayalı Özel Harp Dairesi'nin etkinliğinin artması MHP, Komünizmle Mücadele Dernekleri, Ülkü Ocakları hatta kısmen İslami kesim içinde de Türk İslam sentezi gibi, sivil kanatlarının oluşturulması ve değişik eğilimlerin örgütlendirilmesidir. Tabi Solda da bir açılım olur, Sovyetlere bağlı TKP’lerden tutalım, bağımsız devrimci sol gruplara kadar büyük bir açılım baş gösterir. O dönem, devlete dayalı tipik çeteleşmelerle sol grupların çatışmasına sahne olur. Bir kez daha 12 Mart Darbesi ortaya çıkar. Bu darbenin içinde 27 Mayıs'a nazaran Özel Harp Dairesi biraz daha etkilidir. Fakat İnönü hala hayattadır ve CHP bu darbeyi de giderek yönlendirmeye çalışır. Özellikle Ecevit hareketiyle birlikte, radikal solu önlemek için sola açılarak, Memduh Tağmaç’ın başında olduğu bir cuntalaşmayı geriletirler. Burada yine Türkeş’e yakınlığı ve Özel Harp Dairesi'nin etkilemelerine açık olan bu kesim, tabi ki gücünü geliştirir, korur ama tam istediği hakimiyeti elde edemez. Çünkü güçler dengesinde durum henüz buna hazır değildir. CHP olsun, Adalet partisi de başta olmak üzere merkez partiler olsun, yine çok daha etkili sol gruplar olsun, böyle bir darbe yapmaya fırsat vermezler. Koşullar o kadar olgunlaşmış da değildir. Burada önemli olan, MHP’ye dayalı çeteleşmelerin devlete dayanarak muazzam açılım sağlamaları, neredeyse devleti önemli noktalarda ele geçircek düzeye gelmeleridir. Türkeş başbakan yardımcılığına kadar gelir. Milliyetçi Cephe adı altında kuruluş, özellikle 1977’lerden itibaren çok etkili olur.
Bu yıllarda Kürdistan Ulusal Kurtuluş Hareketi de, PKK öncülüğünde bazı önemli adımları atmaya çalışıyordu. Bilindiği üzere Ankara süreci, değerli grup çıkışımızın en kritik süreçlerden birisinin başladığı ve Kürdistan’a yayılmanın gündemde olduğu bir süreçtir. O zaman direkt Türkeş’le bağlantılı bir Namık Kemal Ersun darbesi gündeme gelir. Bu darbenin de gerçekleşmeyişinde, henüz çok daha etkili olan klasik CHP aygıtı ve onun devlet içindeki ağırlığı önemli yer tutar. Ecevit halen fonksiyonunu sürdürmekte, PKK tehlikesi de henüz o kadar artmış olmadığı için solu daha çok içinden provoke ederek, faşistlerle boğuşturup devleti hedef almaktan çıkararak alt edeceklerini düşünürler. Ve 12 Eylül'e kadar böyle gelinir.
12 Eylül, bilindiği üzere, yine ordu hiyerarşisi içinde bir darbedir. Türkeş’in burada tam etkili olduğu söylenemez ve hatta tutuklanır. Çünkü bu darbeyi tamamen lehine çevirip tüm orduyu denetim altına alma imkânı vardır. Bu da tabi o dönemde devlet için çok büyük bir risktir. Normal hiyerarşi içinde esas itibariyle solu tasfiye ederler. Tabi onlara göre Kürdistan Ulusal Kurtuluş eğilimi de, birkaç aylık süreç içerisinde temizlenecek durumdadır ki anlayış öyledir, uygulamalar da bunu gösterir. Ve bildiğiniz gibi yeni bir sürece girilir. O zaman Ermeni ASALA Teşkilatı vardır, çeteleri daha çok bununla uğraştırırlar. Çatlı ekibi ilk defa o dönem devreye girer. Yurtdışında ve Ortadoğu’da da bir kol örgütlenmesi olur ve ASALA'yı bölerek daha sonra da liderini Atina’da öldürerek dağıtırlar. Fakat devletin bu konuda dışarıya yönelik böyle bir çeteleşmeyi yeniden başlattığı, bugün çok iyi bilinmektedir.
PKK henüz 15 Ağustos Atılımı’nı yapmadığı için Türk Ordusunun buna yönelmesine pek gerek görülmüyor. Zaten gücümüz çok sınırlı, “Kılıç artıkları” olarak tabir ediliyor. Özel bir teşkilatın devreye sokulmasına ihtiyaç yoktur ve esas itibariyle ordu bu konuda faaldir. Nizami olarak, Teşkilatı Mahsusa türü, çete türü bir organizasyon, ağırlıklı olarak 1990 sonrası devreye girecektir. 15 Ağustos Atılımı’yla birlikte üzerimize ilk sürülen Nizami Ordu ve Jandarma Teşkilatıydı. Jandarma Teşkilatı’nın başarılı olamayışı sonucu, İsmail Selen başta olmak üzere birkaç Kuvvet Komutanı’nın tasfiyesi gündeme girdi. Bunlar aşılır ve giderek JİTEM kuruluşu dediğimiz, Ersever gibilerinin sivrildiği, tamamen vahşi bir çeteciliği esas alan teşkilat öne çıkar, sonuçta Ordu içinde Bitlis Paşa’yı götürecek kadar güçlü bir konuma yönelirler.
15 Ağustos Atılımı’nın ilk yılında gerillanın nizami kuvvetlerle ezilemeyeceği anlaşılınca, o tarz terk edilir. Hele Olağanüstü Hal’in de, özellikle 1988'de ilk yıl planlamasında kendisinden beklenen sonucu alamayacağı anlaşılınca, bu teşkilat epey devreye girer. Daha çok Doğan Güreş’in hedeflediği bu çalışma, orduyu da çok zorlar. Gerek Genelkurmay Başkanı N. Torumtay'ın istifa ettirilmesinde, gerekse daha sonra sırası gelen Kara Kuvvetleri Ko¬mutanı Muhittin Füsunoğlu’nun halen “Onlarla asla barışamam, cenazeme bile gelmesinler” şeklinde ifade ettiği bir çelişki söz konusudur.
Ordu'nun bütün kurallarını zorlayarak, ordu içinde çeteleşmeyi geliştirmek için büyük bir atağa geçilir. 1990’ların başlarından itibaren Özel Harp Dairesi'nin ordu içindeki gücü artar. Güreş, tamamen bu ekibe dayanarak kendi rakiplerini kural dışı yöntemlerle saf dışı eder. Özellikle süresini uzattıktan sonra Jandarmada çok etkili bir tasfiyecilik yürütür, birçok generali tehdit eder ve o bilinen çok etkili konumunu elde eder. O zaman MHP’lilerden yoğun kadro derlenir. Çatlı ekibinin bakanlardan çok daha etkili olduğunu bizzat bazı bakanlar; “Kulağımızdan tutup bizi dışarı atardı” şeklinde dile getirir.
Çevik Tim(Özel Çevik Kuvvetler) belli ki özellikle MHP’nin kadrolarıyla örgütlendiriliyor ve bu yolla binlerce insanı örgütlerler. Bunların görevi, sivil insanları ve yine kendini iyi örgütlendirmemiş, gerek kent faaliyetlerindeki, gerekse de kırsal alanlardaki zayıf gerilla gruplarını imha etmektir. Yani direkt 'infaz çeteleri' olarak da değerlendirilebilir. 1992-’93’te bunlar yoğun bir biçimde örgütlendirilir ve devreye sokulur. Mehmet Ağar ve Tansu Çiller, onlara siyasi olarak her türlü devlet kanallarını ve bütün bakanlık kurumlarını açarlar. Hatta SHP içinde Murat Karayalçın da bu eğilimdendir. CHP’yi de tamamen sindirirler, sustururlar. CHP’nin 27 Mayıs’ta, 12 Eylül’de, hatta 12 Mart’taki rolünü oynamaması için, CHP’yi, Karayalçın önderliğinde ve Hikmet Çetin’le işbirliği içinde tamamen kullanmaya yatkın bir hale getirirler. Burada sınırsız bir iktidar gücü ortaya çıkar.
1993’lere doğru geldiğimizde Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en hukuk dışı sürecini yaşamaktadır ve çeteler her türlü cinayeti işleyecek kadar güçlenmiştir. Öyle ki devlet içinde, Parlamento’da, Ordu’da ve Bakanlar Kurulu'nda bunların önünde duracak bir güç yoktur. Örneğin Mehmet Sincar’ın katli, Bitlis Paşa'nın, hatta Özal'ın katli kesinlikle bizzat bu çeteyle bağlantılıdır. Bugünkü bir gazete haberinde, “Kardeş Özal Konuşmalıdır” yazısı gözüme çarptı. Çünkü Özal’a yönelik ilk suikastın kimin tarafından yapıldığı belli, zaten açığa da çıkmıştır. İkincisinde korkmuşlar, suikastı bile açıklayamıyorlar, öldürüldüğünü söylüyorlar. Demek ki çete bu kadar etkili. Kaldı ki bütün partiler de benzer bir işbirliğini geliştiriyor. Mesela Özal’ın partisinin içinde Mesut Yılmaz gibi bir işbirlikçiyi yaratıyorlar. Yılmaz’ın bunlarla bugünkü çelişkisi de çok ilginçtir. Yılmaz’ın, Özal’a karşı çıkartılması söz konusudur, fakat işbirlikçidir. Özal’ı tamamen aşacakları zaman, Deniz Baykal, Bülent Ecevit ve Mesut Yılmaz bir araya geldiler. Doğru Yol Partisi içinde de, klasik DP’den gelme Hüsamettin Cindoruk gibileri de sıfırlanınca ve Demirel’in klasik oportonistliğiyle de birleşince, bunlar Çiller’e karşı bir araya geldiler. Ordu içinde de Güreş’ten çok rahatsız olan çevreler var, nitekim bunlar Güreş’i kaldığı lojmanlardan bile çıkarmak istediler. Bu bütün bunların bir hareketi olarak yansıdı.
Önce hepsi işbirliği ediyor, hepsi bu çetenin etkisi altındadır. Ama çete tümünü tasfiye edip tamamen bunları dışlamayı devreye soktuğunda ki siyasal, ekonomik koşulların sıkıştırması nedeniyle bunlarda tepki gelişiyor. Bunlar aslında çeteleşmeye karşı değillerdi ama her şeylerinin ellerinden gideceğini görünce, 1995 sonrası bilinen tepki olayını, karşı faaliyeti geliştirdiler. Susurluk olayında ve bir yıl içinde değişik taktiklerle bunu açığa vurdular. “Şeriat geliyor, laiklik elden gidiyor, işte çete her şeyi aldı götürdü” propagandası yapılıyor ki bunun anlamı şu; bu son hamleyi yapmazlarsa bu partilerin tümü gidecek, zaten gitmişlerdi. Devlet içerisinde şahsen bile herhangi bir imkânları kalmayacak.
Aslında çete bunlara belli bir pay verse ses çıkarmayacaklar. Tümüyle dışlanacakları ortaya çıkınca her tarafta sesler birleşiyor. Bu “Bir Dakika Karanlık” hareketi, işte ‘Susurluk kazası’ benzeri şeyler geliştiriliyor. Ordu içinde biraz dayanak bulunca Mesut Yılmaz Hükümeti’ni oluşturuyorlar ve bu hükümet şimdi sallantılı. Bu çetecilerden tehdit olarak içeriye alınanların hepsi tekrar çıkarıldı. O dönem Çiller yine etkilidir. Özellikle Türkeş’in oğlu ve eşinin itiraflarından da anlaşıldığı gibi; MHP'liler, Türkeş’i bile artık kendilerine bir engel olarak görüyorlar. Çok kullanıldığı içindir ki, elli yıldır kullanıla kullanıla ölüyor. Bu faaliyetleri taze bir ekibe, yani halis muhlis bir çeteye devretmeleri gündemleşiyor. Bunlar özellikle Çiller yanlısı olup, daha çok bu kirli işlere bulaşan kesimdir. Hatta CHP’de de Karayalçın, Meclis Dışişleri Komisyonu Başkanlığı’na geliyor, orada bile ağırlıkları var. Yine ANAP içinde ağırlıkları var. Kısaca halen devlet içinde örgütlüler.
Bu çetenin marifetleri saymakla bitip tükenmez. Bize düşen payı ise, 1992-’93’lerden itibaren Cizre, Şırnak ve Nusaybin’deki katliamlar başta olmak üzere yüzlerce katliam, binlerce insanın acımasız, yargısız infazla öldürülmesi, yine faili meçhul cinayetler adı altında tek tek insanların katledilmesi, üç bini aşkın köyün harabeye çevrilmesi, muazzam bir korucu teşkilatının, esrar şebekelerinin geliştirilmesi olmuştur. Sadece Kuzey Kürdistan’da değil Güney Kürdistan’da da muazzam bir çeteleşmenin örgütlendirilmesiyle; Barzaniler'in, hatta kısmen YNK’nin içinde de böyle bir kurumlaşmanın gerçekleştirilmesi söz konusudur. YNK Merkezinde yer alan Kosret’in(Abdullah Resul), direkt çete eğilimi ile bağlantılı olarak kurumlaştırılması, ayrıca Barzaniler'in de buna tümüyle dâhil edilmesi var. Bucak şahsında görüldüğü gibi Kürdistan’ın irili ufaklı bütün feodal, işbirlikçi çevreleri, bu çetenin en vurucu güçleri haline getirilmiştir. Hatta Ortadoğu’da bize yönelik bombalamanın bile bu çeteye dayandırılarak gerçekleştirildiği ortaya çıktı. Bunların içinde uzantısı olan bazı Kürt işbirlikçilerinin örgütlendirilerek yanımıza kadar yansıtılması söz konusudur. Avrupa’da gerek PKK’ yi, gerek genelde solu etkisizleştirmek için, Ağca’dan tutalım Palme cinayetine kadar birçok provokasyonun gerçekleştirilmesi; Avrupa’ya yönelik uyuşturucu ticaretinin yüzde sekseninin bunların kontrolü altına alınması, Kürt işadamlarının bu kanallardan temizlenmesi ve çete tarafından devlet bütçesinden daha fazla maddi imkânın gayri meşru yollarla ele geçirilmesi, işlerin ne kadar vahamet derecesine getirildiğini göstermektedir.


Reber Apo’nun 97 Yılı Çeteleşmeye Karşı Mücadele Kitabından Alınmıştır.




                                                                                  
Geri Dön


 

 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır