|
15 Ağustos Atılımı'nın Barışını Gündemleştirmek
Gerekli Ve Gerçekçidir |
PAJK ÖNDERLİK KOMİTESİ
15 Ağustos eylemliliğinin tümüyle boğdurulmak istenen
halk gerçekliğinin öz savunması olarak tanımlanması en
doğru ifadedir. Bu bir saldırı gibi gözükse de, özünde,
“Ben halkım, beni imha etme” uyarısıdır. Özellikle
Diyarbakır zindan vahşetine duyulan tepki ve
“Varlığımızdan vazgeçmeyiz” çığlığına verilen yanıttır;
Mazlum Doğan’ın “Sesimiz dünyaya duyurulmalıdır” sözü
kadar, Mehmet Hayri Durmuş’un “Varlığımızı inkâr
ettiremezsiniz” sözlerine yanıt ve Kemal Pir’in “Türk
halkının kurtuluşunun da Kürt halkının özgürlük
savaşımından geçtiğini görüyorum” belirlemesine anlam
vermek için verilmesi gereken bir savaştır. Bu savaş
hamlesi, Türk ve Kürt oligarşik güçleri başta olmak
üzere, diğer oligarşik ve despotik güçlere karşı “Halk
üzerinde sınırsız baskı ve sömürü çağınız geçmiş, özgür
yaşam vaktimiz gelmiştir” hükmüne verilen yanıttır.
Çağdaş ve onurlu yaşamak için bir bedel ödemek
gerekiyordu. Bu bedel, halkın savaşımının kendisidir.
Başka türlü kendisini dört taraftan saran oligarşik ve
despotik güçlerden kurtarması mümkün görünmemektedir.
Her tür oligarşik ve despotik güçlere karşı kendi öz
savaşımını verdiği oranda, onurlu ve özgür bir halk
haline gelmesi gerçeklik kazanacaktır.
Acıları ve kayıpları ne kadar büyük de olsa, varlığının
inkârına kadar yönelmiş bir baskı ve zoraki asimilasyon
sisteminin parçalanması, ancak halkın kendi öz
savaşımını iliklerine kadar hissederek vermesiyle
mümkündür. Bu savaşım olmadan hiçbir hak sahibi
olunamayacağı gibi, yok olmaktan kurtuluş da mümkün
olamayacaktır. Dolayısıyla Ortadoğu koşullarında kendi
varlığına yönelmiş iç ve dış gerici ve yok edici güçlere
karşı Kürt halkının savaşımı, gerekli olmanın da
ötesinde, varlığını sürdürme ve özgürleştirmenin kutsal
eylemliliğidir. Hataları, ihanete uğraması, komutasının
gelişmemesi, uzunluğu ve kısalığı bu kutsallığı
değiştirmez ve anlamlı olmaktan çıkarmaz.
Ayrıca bu savaş komşu halklardan kopma ve onlara karşı
bir savaş değildir. Tersine, hepsini onurlandıran ve
zenginleştirecek olan özgür birliktelik ve demokratik
cumhuriyet savaşlarıdır. Egemen sömürücü güçlerin
dayattığı milliyetçi ve dinci gericiliğe ve
ayrılıkçılığa karşı, halkların ilericilik ve özgür
birlik savaşımıdır.
Gerek teorik gerek pratik olarak bu tür halk savaşı için
her şeyimi ortaya koymamın haklarımıza karşı bir görev
olduğuna inanıyorum. Böyle bir halk savaşı istediğim
gibi yürütülmemişse de, özüne ve gereğine inancım
kesindir. Fakat iç çetecilikten çeşitli emperyalist
güçlere kadar bunu istismar etmek isteyen tüm güçlere
karşı istediğim oranda başarılı olduğumu söyleyemem. Ama
bu görevin de kendi savaşını yürüten halka ve onun önder
güçlerine ait olduğu asla göz ardı edilemez. Gerek
halkımızın gerekse Ortadoğu halklarının binlerce yıllık
direnişlerine bağlılık ve onlara çağdaş ve ilerici bir
öz kazandırma çabalarım, bu topraklara duyduğum
bağlılığın ve kültürel varlıklarına duyduğum saygının
vazgeçilmez bir gereğidir. Üzüntüm, sonuna kadar, hatta
bir ömre birkaç ömür ekleyerek onurlu barışlarını ve
özgür birlikteliklerini de gerçekleştirecek kadar her
tür çabadan uzak kalmam veya bu çabaları istediğim gibi
sunamamamdır. Fakat inanıyorum ki, halklarımız ve
sorumlu güçleri, bu eksikliği giderecek ve başarılarını
kesinleştireceklerdir.
PKK'nin 15 Ağustos Atılımı, TC yetkililerinin ‘en büyük
terörist eylemler’ olarak adlandırdıkları bu dönem,
2000'lerden itibaren derinliğine bir barış arayışına
girmiştir. Sorgulanması gereken, bu barış arayışının ne
kadar gerçekçi olduğudur. Yoksa Türkiye toplumunda
yüzyıllardan beri birçok nedene dayalı olarak bir barış
olgusu hep gündemde olmuştur. Savaş ve çatışma varsa
barış istenmiştir; barış varsa, yaşama hakkı
kullanılmıştır. Ulusal boyuttan aile içine kadar
yaşadığımız toplum, ağır şiddet olgusuyla karşı
karşıyadır. Ulusal ve toplumsal sorunlar
çözümlenemediğinden, hep öfke ve şiddet
biriktirmişlerdir. Bir gün gelmiş bu şiddet birikimleri
patlamış, isyanlar ve çatışmalara götürmüştür. Kürt
sorunu, yaşadığı ağır çözümsüzlükten ötürü, kapsamına en
çok şiddet biriktiren bir olgudur. Yüzyıllardır bu
yüzden isyanlar yaşanmıştır. İsyanlar adil ve onurlu
barışla sonuçlanmadığından, ‘ne savaş ne barış’ durumu
en zor ve uğursuz yaşam tarzı olarak halkımızın yakasını
bırakmamıştır. ‘Ne savaş ne barış’, aslında en acımasız
bir toplum yönetim tarzıdır. Zayıf bir halkı bu
politikayla serseme çevirmek, sınırsız baskıya ve
sömürüye açık tutmak anlamına da gelmektedir. Kürtlerin
yaşadığı coğrafyada, hakim ulus yönetimleri bu
politikayı uygulamaktadırlar. Sürekli olağanüstü hal
veya kriz yönetimi gibi bir biçim, sanki doğal ve
sürekli bir yönetim tarzıymış gibi normalite
kazanmıştır. Neredeyse tüm 19. ve 20. yüzyıllar bu tarz
yönetimlerle dolu geçmiştir. Bu insanlık dışı
yönetimlere son verme gereği açıktır.
PKK etrafında gelişen eylemlilik, aslında ‘ne savaş ne
barış’ durumunun açığa çıkarılmasından başka bir şey
değildir. Bu eylemlilik gizli, örtülü ve tek taraflı
şiddet statükosunun bozulup, -dengesiz de olsa- iki
başlı ve açık bir şiddet ortamına geçişi ifade
etmektedir. Çok adaletsiz, zalim ve çürütücü bir
statükodan, adalet arayan, zulmün kaldırılmasını isteyen
ve çağdaş gelişme yolunda ilerlemeyi arzulayan bir
statüye geçişi dayatmaktadır. Dolayısıyla PKK'nin
etrafında gelişen savaşımı klasik halk ulusal kurtuluş
savaşları veya devrimci isyanlarla karıştırmamak
gerekir. Savaşların doğasını tanımadan, çözüm yoluna
girmesini de başaramayız.
O halde yaşadığımız süreçte en çok tartışılması gereken
sorun; yirmi yıla yakındır süren ve şimdilerde öz
savunmaya geçmiş olan PKK savaşımını doğru tanımlamak,
bu tanımlamadan kalkarak "Eğer devam edecekse, nasıl bir
savaş?" sorusunu aydınlatmak kadar, "Devam etmeyecekse,
o zaman nasıl barışa giden bir çözüm yolu?" sorusunu
tartışmaktır. ‘Ne savaş, ne barış’ durumu sağlam ve
insani bir duruş değildir. Bu ancak çok kısa olması
gereken bir geçiş süreci olarak anlam ifade edebilir.
Sonuçta ya yeni bir savaşla, ya da kalıcı bir barışla
sonuçlanır. Şimdiki durumda yaşanan ‘ne savaş, ne barış’
durumu riskli, yozlaştırıcı, sadece toplumun barış ve
kalkınmasını istemeyen güçlerin işine yarayan bir
sürecin sürüp gitmesinden başka bir anlama gelmez. Şöyle
bir iddianın saçmalığı ortadadır: Eğer süreç -bu ister
savaş, ister barış durumunda olsun- tıkanmışsa,
yapılması gereken şey, herhalde tükeninceye kadar
durumun sürüp gitmesi değildir. Tarihte en büyük
savaşların süratle sonuçlandırıldıkları bilinmektedir.
Uzun süreli savaşlar olmuştur. Ama bunların mantığında
da sonuçta tıkanma değil çözüm olanağı vardır. Uzun
vadelilik stratejik ve taktik nedenlerledir. Bunun bir
adımı da çözüme yöneliktir. Doğru olmayan, bu tarz
savaşlar değildir. Çözüm tarzını yok eden tekrarlayıcı
savaşları kabul etmemek önemlidir. Kusur hangi tarafta
olursa olsun, sonuç değişmez. Büyük acılar ve kayıplara
yol açan, anlamı da olmayan bu tür çatışma ve savaşları
aşmak, insan olmanın, rasyonaliteye sahip olmanın bir
gereğidir. Tarihte Pirus zaferi diye bir deyim vardır.
Bu deyim tam da değinmek istediğimiz sorunu
işlemektedir. Savaş o kadar uzun sürmüştür ki, sonunda
her iki taraf da kaybettikleriyle yetinmişlerdir. Birisi
kazansa da, elde edeceği bir şey yoktur.
Kürt halkına dayatılan savaşların niteliği giderek bu
duruma çok yaklaşmıştır. Bu, kazanan tarafa bile bir şey
kazandırmayacak bir savaştır. 21. yüzyılda Kürt halkı
ortadan kaldırılmadıkça, dayatılan bu savaşların hiçbir
anlamı yoktur. Kürtler halk olarak yok edilse, belki
yerine başkası yerleştirilir. Bu mümkün değilse, o zaman
çağdaş özgürlüklerin dışında başka bir çözüm yolunun
olmadığı da görülecektir. Çağdaş insan haklarının hiçbir
devlete kaybettirmesi düşünülemez. Faşist, şoven emeli
olanlar dışında, çağdaş özgürlükler devlet ve toplumu
güçlendirir. Kürt halkı için uzun süreli bir saldırı
şiddetiyle ayrılığa gitmenin ne olanağı ne de gereği
vardır. Özgür birliktelikle her halkla birlikte yaşamak
Kürt halkının kendi çıkarınadır. Bu anlamda çağdaş
özgürlüklerin imkân dahiline girdiği günümüz için, uzun
vadeli bir kurtuluş savaşının pek değeri yoktur. Kürt
halkının çıkarı onurlu bir barış ve demokratik sistemin
çalışmasından geçer. Ama varlığı inkâr edildikçe ve
kültürel varlığına özgür ifade hakkı ve olanakları
tanınmadıkça meşru savunma durumuna geçmesi; yüz yıl
sürse bile, bu durum geçinceye ve çağdaş özgürlükleri
tanınıncaya kadar meşru savunma durumunu sürdürmesi
evrensel hukuk gereği bir haktır. Varlığını ve kültürel
değerlerini savunmamak kadar onursuz bir durum olamaz.
Hiçbir insanlık yönetiminde varlık inkârına ve
kültüründen yoksun bırakılmaya karşı sessiz durulamaz.
Ancak insanlıktan çıkılırsa, bu durum doğabilir. O halde
ne ayrılıkçı uzun vadeli savaşların, ne de varlık inkârı
ve kültürel yasaklamaya dayalı zor rejimlerinin
kazandıracağı bir şey vardır. Bu amaçla yürütülen
çatışmalar varsa, bunlardan vazgeçilmesi insan olmanın
ve rasyonalitenin bir gereğidir. O halde fazla bile
sürdüğü söylenebilecek 15 Ağustos Atılımı'nın barışını
gündemleştirmek gerekli ve gerçekçidir. Devletin birçok
çağdaş örnekleri gibi gerekli adımları atması
menfaatleri gereğidir. Kürtlerin istedikleri sadece
varlıklarına saygı, kültürlere özgürlükler ve tam
demokratik sistemin işleyişidir. Bundan daha insani ve
mütevazı bir çözüm de düşünülemez. PKK'nin içine girdiği
yeni meşru savunma düzeni yüksek sorumluluk gereğidir.
Devlet veya devletler buna gereken karşılığı
göstermelidir.15 Ağustos, özgür iradede ısrar anlamını
taşımıştır. İşbirlikçi örgüt ve kişiliklerin iç ve dış
dayatmaları ilk defa başarısızlığa uğratılmış, ilgili
tüm irili ufaklı devletlerin baskı, ezme ve denetim
çabaları boşa çıkarılmış, halkın özgür iradesi olarak
ayakta kalmayı başarmıştır. Çok büyük acı, kayıp ve
diğer bedeller pahasına mal olan bu özgür irade, en yüce
kazanım olarak bu dönemde tarihteki yerini bulmuştur.
( Bu derlemeler Önderliğimizin AHİM Savunmalarından
alınmıştır.)
Geri Dön
|