|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
ÖNDERLİKTEN PERSPEKTİFLER
|
TOPLUMDA KADIN OLGUSU...
|
Önderliğin Demokratik Özerkliğe Ilişkin
Değerlendirmelerinden Yapılan Derlemedir: |
Kadının gittikçe derinleşen köleliğiyle, kral tanrının hastalık
haline gelen iktidarsal çıkışları uygarlığın ilk büyük
diyalektik çelişkisidir. Köle-efendi çelişkisi de bu temel
çelişkiden kaynaklanacaktır. Günümüzün işçi, işsiz ve her soydan
yoksullaştırılan kölelerine kadar bu öykü derinleşerek ve
yaygınlaşarak devam edecektir.
Toplumda öncelikle kadının yaşadığı sorunları tarihsel-toplumsal
boyutları içinde değerlendirmek önem taşır. Tüm sorunların
kaynağındaki bir sorundur. Daha sınıflı devletli topluma geçiş
olmadan kadın üzerinde sert bir erkek egemen (ataerkil)
hiyerarşinin kurumlaştığını görüyoruz. Erkek egemenliğinin
gerekçesi için birçok mitolojik ve dinsel söyleme
başvurulmuştur. Uruk Tanrıçası İnanna Destanı bu sürecin
yansımasıdır. Eski kutsal ana tanrıçaya, doğaya büyük özlem
duyulmaktadır. İçine kısıldığı ataerkil hiyerarşi ve devlet
düzenindeki egemen erkekliğin hile, kurnazlık ve zorbalığından
inlemektedir. Babil Destanında bu yönlü gerçeklik (Babil’in
kudretli tanrısı Marduk ve kadın tanrıça Diamat’ın kavgaları)
çok daha açık ve çarpıcıdır. Sümer mitolojisinde kadının erkeğin
kaburga kemiğinden yaratıldığı söylenir. Simgesel bir ifadedir.
Tek tanrılı dinlerde bu yaklaşım sürdürülür. Sümer Ziguratlarına
tanrıça olarak giren kadın tapınak fahişesi olarak çıkar. İlk
genelev Sümer kentlerinde açılır. Tapınak fahişeliğinden saray
cariyeliğine terfi ettirilir. Ticaret pazarlarının vazgeçilmez
köle nesnesidir. Greko-Romen uygarlığında sadece ev işlerinin
kölesidir. Politikada yeri yoktur. Avrupa uygarlığında erkeğe
sözleşme ile bağlanmış cinsel objedir. Kapitalist uygarlıkta
genelleşmiş evrensel fahişedir. Tarih erkek egemenle tam bir
cinsiyetçi yapı ve anlam kazanmıştır. Artık tarih erkek olarak
yürümektedir.
Kadının karılaşması (kadın köleliği anlamına gelir) ardı sıra
toplumun sömürülen, baskı altına alınan erkek nesnelere de
olduğu gibi yansıtılır. Toplumun üst siyasi, askeri ve rahip
kliği egemen cinsiyet konumuna taşınırken yönetilen alt kesim
gittikçe karılaştırılır. Greko-Romen toplumunda gençlikten
itibaren yoğun bir cinsiyetçi yaklaşımla erkek eğitilir. Tüm
uygarlık çağları boyunca cinsel çarpıklıklar kadına cinsiyetçi
yaklaşımın sonucu olarak yaygınca yaşanır. Artık kadın ne kadar
köle ise erkek köle de o kadar kadın veya karıdır.
Ortadoğu toplumunda günümüzde de bu tarihsel kökenli sorunlara
kapitalist baskı ve sömürü aygıtlarından kaynaklananları da
eklenince kadın için gerçekten kâbuslu bir yaşam kaçınılmaz
olur. Kadın olmak belki de en zorda insan olmak demektir.
Toplumun yaşadığı kaba baskı ve sömürünün en katmerlisi kadın
bedeni ve emeği üzerinde gerçekleştirilir. Kadının da insan
olduğunun yeni farkına varılmaktadır. Katı cinsiyetçi onursuz
yaklaşım yerini ihtiyacı duyulan bir dosta ve yoldaşa terk etmek
arayışına bırakmak durumuna gelinmiştir. En azından bunun
tartışılması yapılmaktadır. Kadınla toplumda doğru yaşamak
gerçekleşmedikçe anlamlı bir yaşamın yaşanmayacağı bilinmelidir.
En anlamlı ve güzel yaşamın tam onurunu kazanmış özgür kadınla
gerçekleştirilebileceğini bilerek söylem ve eylemlerimizi
geliştirmeliyiz.
Kadının, ekonominin merkezinde rol oynaması anlaşılır bir
husustur. Çünkü çocuk yapmakta ve beslemektedir. Ekonomiden
kadın anlamayacak da kim anlayacaktır! Genelde uygarlık
tarihinde özelde kapitalist modernitede kadın dışlanınca,
kocaman erkeklerin üzerinde en çok oynadıkları ekonomi bu
nedenle sorunlar yumağına dönüştü. Ekonomiyle organik ilgisi
olmayan sadece aşırı kâr ve güç hırsıyla başta kadın olmak üzere
tüm ekonomik güçleri denetimleri altına almak için girişilen bu
oyun; sonuçta her tür hiyerarşinin, iktidar ve devlet güçlerinin
toplum üzerinde bir ur gibi büyümesine yol açarak sürdürülemez,
oynanamaz bir aşamaya dayanmıştır.
Kadından sonra gerçek ekonomiyle ilgilenen başta çiftçiler,
çobanlar, zanaatkâr ve küçük tüccarlar da iktidar ve sermaye
tekel aygıtları tarafından adım adım ekonomiden dışlanarak tam
bir ganimet ortamı yaratılmıştır. En çok aydınlatılması gereken
bir konuyla karşı karşıyayız. Bir anlamda ekonomik yaşam
alanlarının ve nesnelerinin talanı olan uygarlık süreçleri nasıl
olur da meşrulaştırılıp günümüze kadar taşındı. Ekonomiyi
tasfiye eden güçler temel ekonomik faktörler olarak sunuldu.
Sümer toplumunda tanrılar inşa edilirken bundan daha
gerçekçiydiler dersek yanılmış olmayız. Tüm bu eleştirilere
rağmen K. Marks, kapitalist ekonomi adı altında sunulan
dehşetin, felaketin farkındaydı. Fakat kapitalist modernitenin
alabildiğine hegemonyasını inşa ettiği bir dönemde çözümleme ve
devrimci eylemi ancak bu kadar olabildi desek daha doğru olur.
Bu durumda şu soruyu sormak gerekir. Barbar, canavar gibi olan
kimdir; doğayla iç içe ana gibi kucak kucağa yaşam sürdüren
toplumlar mıdır yoksa onların sırtına yüklenip değerlerini gasp
edenler midir? Açık ki kavramı tersine çevirmenin zamanı çoktan
gelmiş, geçmiştir bile! Barbar ve canavar olan uygarlık
güçleridir. Gerçek insan olanlar ise doğayla ve kendileriyle
ana-çocuk gibi sevgiyle yaşayanlardır. Kadının ağırlıklı rol
oynadığı toplumdaki yaşayanlardır. Çevreyi yıkmadan, kirletmeden
yaşayanlardır. Baskı ve sömürüyü kendine yabancı sayanlardır. Bu
tanımlamalar basit gelebilir. Fakat uygarlığın toplumla girdiği
diyalektik zıtlığı olanca açıklığıyla kavrayabilmek için
aydınlatıcı, kendine getirici ve dönüştürücüdür. Unutmayalım ki
ezici insan çokluğumuz uygarlığın aptallaştırdıklarından öteye
bir rol oynamıyor. Yani makinenin çalıştırdıklarıyız. Her
makinede olduğu gibi uygarlıklar da çalışma sürelerinde
yıpranabilir ve bunalım geçirebilirler. Ağır bunalım ve
sorunları hiç eksik olmaz. Ne de olsa hükmettikleri canlı insan
toplulukları, beyni, arzuları olan varlıklardır. Bu varlıkların
uzun süreli yalan ve zorluklara dayanmama gibi bir esneklikleri
vardır. Direnebilir, başkaldırabilirler. Daha anlamlı özgür,
eşit, kardeşçe yaşam hayalleri kurabilirler. Bunun için
örgütlenebilir hatta savaşabilirler.
Toplumsal kazanımlarına el konulmuştur. Gerçek sahipleri
bilinmez kılınmış, yazamamış ve yazdırılmamıştır. Özellikle
kadın icat ve keşifleriyle, çiftçi, çoban ve zanaatkâr keşif ve
icatları neredeyse keşif ve icatların tamamının sahipleri
oldukları halde tarih hiç de bu gerçekliği teslim etmemektedir.
Tanrıça İnanna’nın erkek tanrı-krallara seslenirken ve tek tek
sayarak; “benim 104 Me’lerimi (toplumsal keşif, icat ve
kurallar) sizler benden çalmadınız mı?” söylemi belki de kulağa
cılız ve anlamsız gelen (kulaklar öyle alıştırılmış) gerçek
tarihin son söyleyiş destanıdır. Enkimdu ve Enkidu (sanırım
çoban ve çiftçi söyleyiş destanı) destanında çiftçi ve çoban
dünyası kendi emek, icat ve keşiflerinin önemini bu tür
destanlarla dile getirirken tarih herhalde gerçeklere daha
yakındı. Günümüz pozitivist ulusal tarihleri tüm bilimsel
söylemlerine rağmen hakikatlere en uzak kötü metafizik
örneklerdir. Avrupa merkezli pozitivist-bilimci sosyolojiyle
Sümer dönemi mitolojisini karşılaştırmalı inceleme ve
yorumlamalara tabi tutarsak toplumsal hakikatlere yakınlık Sümer
mitolojisinden yana olacaktır. En azından benim inancım ve
rasyonalitem bunu öngörüyor. YANLIŞ TARİHLE DOĞRU YAŞANMAZ.
KENDİ ÖZGÜRLÜK TARİHİNİ DOĞRU YAZAMAYANLAR ÖZGÜR YAŞAYAMAZ.
Kadın köleliğinin bu özelliklerinin derin bilinciyle hareket
eden kapitalizm ve ulus-devlet, kadını en geliştirilmiş sermaye
ve iktidar aracı olarak kullanmaya büyük özen gösterirler. Çok
iyi bilmek gerekir ki kadın köleliği olmadan hiçbir kölelik
biçimi gelişme ve yaşama şansına sahip değildir. Kapitalizm ve
ulus-devlet en kurumsallaşmış egemen erkeği ifade eder. Daha
açıkçası kapitalizm ve ulus-devlet zorba ve sömürgen erkek
tekelciliğidir. Belki de bu tekelciliği parçalamak atomu
parçalamaktan daha zordur.
Toplumsal cinsiyetçiliğin bir yan kolu olarak demografya, nüfus
bilimi; modernite ile birlikte askeri ordu işsizler ordusu,
standart ulus toplumu için istatistiği de kullanarak kadın
doğumunu ideal ölçülere bağlar. Maltusçuluk denen ideoloji bunu
ifade eder. Toplumu ve ekolojiyi tehdit eden insan nüfusu özünde
biyolojik bir sorun olmayıp, özünde cinsiyetçi ideolojinin
kapitalizm ve ulus-devlet tarafından istismar edilmesinin bir
sonucudur. Modern ailecilik de dâhil kapitalizm ulus-devletin
cinsiyetçilik ideolojisi ve uygulamaları toplum ve çevre için
belki de en büyük sorun kaynağıdır. Dolayısıyla toplumsal
cinsiyetçiliği ulus-devlet bağlamında beşinci büyük toplumsal
sorun kaynağı olarak değerlendirmek gerekir. Cinsiyetçiliğin
hedefi, kadına nefes aldırmamaktır. Hem erkeği iktidar hastası
yapmak, hem de kadını tecavüz duygusu altında tutmak cinsiyetçi
ideolojinin etkili işlevidir.
Endüstri kapitalizmi çağında tarım-köy toplumundan sonra dağılan
ikinci önemli toplumsal kurum aile ve kadındır. Batı
sosyolojisinin ört bas ettiği önemli bir konu da aile ve
kadındır. Neden ve nasıl yıkıma uğratıldığını açıklamaya
yanaşmamaktadır. Bu gerçeklik ilk çağdaki kölelerin aile
hakkının olmamasıyla bağlantılı olarak izah edilebilir. Artan
işsizlik ve yoksulluk karşısında uygarlık toplumunda
gelenekselleşen aile kurumunun maddi koşulları büyük oranda
ortadan kalkar. Ailenin toplumsal anlamı kalmaz. Birey toplumdan
kopartılırken bu konuda kadına düşen pay çok zalimane bir
biçimde kendini sokağa ve hiç istemediği doğasına aykırı
koşullar dayatan egemen erkeğe teslim olmadır. Kadın köleliği
reklamının yapıldığı gibi bu çağda özgürlük kazanmamıştır.
Doğası metalaştırılmadık tek bir hücresinin bırakılamayacak
denli derinleştirilmiş bir piyasa köleliğidir. Endüstriyalizm
çağında yaşanan krizlerin en önemli bir unsuru, aile ve kadın
üzerinde yaşanmaktadır. Sadece yoğun boşanmaları, sokak
çocukları biçiminde değil toplumsal cinsiyetçiliğin sınır
tanımaz iktidarcılığı ve sömürücülüğü bu krizin, çöküşün
derinliğini yansıtmaktadır. Toplumun aile ve kadın sorunu; özgür
yaşamın en temel unsurları olarak teorik ve pratik düzeyde büyük
çabalara ihtiyaç göstermektedir.
Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle ana tanrıça
rolünü kendine yakıştıran kadın, ne yazık ki, günümüz
Ortadoğu’sunda en değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı
başına trajik bir öyküsü olması gereken bu tarihi fazla açma
imkânından yoksunuz. Ama sonuçlarını eleştirebiliriz. Kadın
etrafındaki insan eliyle sağlanmış sis bulutlarını dağıtarak
gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin başında
gelmektedir.
Açıkça belirtmeliyim ki toplumsal cinsiyetçi çözümlemeleri
pozitivist buluyorum. Kaba nesnelci yaklaşımlarla kadını
çözümleyebileceğimizi sanmıyorum. Özellikle kadına içerilmiş
kölelik kodlarını bilmiyoruz. Fazlasıyla fallus-vajina
zihniyetine bulaştırıldığı, bu zihniyetin insanın diğer
yeteneklerini kötürümleştirdiği kanısındayım. Bu konuda dikkati
çeken nokta tüm bitkiler ve hayvanlar âleminde belli, anlamlı
bir işlevi, süresi ve biçimi olan cinsi birleşme olgusu insan
türünde sınırsız süre, biçim ve işlevle azami yozlaştırılmış
gibi gözlemlenmektedir. Toplumsal kaynaklı bir yozlaşma olduğu
kesindir. Daha doğrusu toplumsal sorunun (baskı-sömürü) doğuşu
ve genelleşmesiyle birlikte geliştiği belirtilebilir. Her
bakımdan anacıl toplumun çözdürülmesinden kaynaklanan toplumun
ana sorunu olduğunu belirleyebilmek doğru tanımlama yapabilmek
için gereklidir. Kadın konusunda erkeğin bencilliği ve gözü
karalığı güncel bir olgu olarak her saat gözlemlenebilir. Bu
konuda da hiçbir ahlaki ve hukuki kural tanımadan her toplumsal
tabakada gözünü kırpmadan cinayet işleyebildiği de vicdanı olan
herkesin göz ardı edemeyeceği bir gerçekliktir. Çoğunlukla aşk
adına bu tutumlar sergilenir. Hâlbuki aşkın hakikatle ilişkisi
az çok yorumlandığında bu söylemin en aşağılık bir yalan olduğu
hemen anlaşılacaktır. Aşka konu olan hiçbir özne ne bitki, ne
hayvanlar hatta “cansız” diye yorumladığımız fiziki âlemde bu
tür bir eylem içine asla yönelmez. Bazı anlamı hala
çözümlenemeyen sapmalar gözlemlense de insan türündeki bu yönlü
cinayetlerin nedenleri ve anlamı açık ki çok farklıdır.
Egemenlikle, sömürüyle bağı öncelikle belirtilmesi gereken
hususların başında gelmektedir. Sorulması gereken temel soru,
erkek neden kadın konusunda bu kadar kıskanç, tahakkümcü ve cani
kesilmektedir, yirmi dört saat tecavüzcü konumla yaşamaktan
vazgeçmemektedir? Şüphesiz tecavüz ve tahakküm toplumsal
istismar kavramlarıdır. Olup-bitenin toplumsal niteliğini ifade
etmektedir. Daha çok da hiyerarşiyi, ataerkil ve iktidarı
çağrıştırmaktadır. Daha derinlikte yatan bir anlamı ise yaşama
ihaneti ifade etmektedir. Kadının yaşamla çok yönlü bağlılığı
erkeğin toplumsal cinsiyetçi tutumunu açığa kavuşturabilir.
Toplumsal cinsiyetçilik; yaşam zenginliğinin cinsiyetçiliğin
köreltici, tüketici etkisi altında yitimini, bunun doğurduğu
öfke, tecavüz ve hâkimiyetçi tutumu ifade eder. Cinsiyet
güdüsünün yaşamın devamlılığıyla ilişkisi açıktır. Fakat hiçbir
canlının yirmi dört saat sürekli cinsiyet açlığı içinde bir
zihniyete sahip olması gözlemlenememektedir. Yaşamın cinsiyetten
ibaret olmadığı açıktır. Bilakis cinsi birleşmenin bir nevi ölüm
anı olduğu, daha doğrusu ölüme karşı yaşamın ölümcül bir hamlesi
olduğu söylenebilir. Dolayısıyla ne kadar çok cinsi eylem o
denli yaşam kaybı anlamına da gelir. Tümüyle cinsel eylemin
ölümcül olduğunu belirtmiyorum. Yaşamın sonsuzluk idealini
içinde taşır. Fakat bu ideal, yaşamın kendisi değildir. Tersine
ölüm korkusuna karşı bir tedbirdir ki, fazla hakikat değeri
taşımadığı söylenebilir. Söylem şöyle açıklığa kavuşturulabilir:
Yaşam döngüsünün tekrarları mı önemlidir, yoksa döngünün tekil
olarak kendisi mi? Tekil olanın, hakikati tam ifade edildikten
sonra döngünün sonsuz defa tekrarlanması fazla anlam ihtiva
etmez. İhtiva edeceği anlam da “mutlak bilgiye” ulaşma
ihtiyacıdır. Bu durumda döngü ne kadar kendini iyi tanırsa
mutlak bilgi ihtiyacı da karşılanmış olur ki, döngülerin az veya
çok, dolayısıyla cinsi çoğalmanın fazla değeri, anlamı kalmaz.
Bu kısa değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuç; kadının
anaerkil dönemden beri sistemli kuramsal bir toplumsal baskı ve
sömürüye tabi tutulduğuna ilişkindir. Kadındaki kölelik hiçbir
kölelik biçimiyle karşılaştırılmayacak denli karmaşık ve
yaşamsaldır. Uygarlık tarihi içinde kadın köle pazarı,
cariyelik, haremlik kurumları olguyu kısmen yansıtabilir. Fakat
kapitalist modernitenin kadın üzerindeki uygulamalarının
haddi-hesabı yapılamayacak denli çoğaltılmıştır. Hiçbir uygarlık
kapitalizm kadar kadın üzerinde oynamamıştır. İstismarını
kurumsallaştıramamıştır. Olgu o denli istismar edilmiştir ki,
kadınların ezici çoğunluğu kendilerini en alçakça durumlara
indirgeyen uygulamaları kadının temel kimlik özellikleriymiş
gibi yansıtmaktadır. Hatta kendilerini oyunların bir parçası
olarak oynamakta sakınca görmeyecek kadar ele geçirilmiş
bulunmaktadır. Sadece olgusal baskı ve sömürüden bahsetmiyoruz.
Yaşamın hücrelerine kadar özümsetilmiş bir köleliği ses, renk,
beden ve zihniyet biçimleri olarak gönüllü sunmaktan
çekinmemektedir. Toplumsal hakikatle bağını yitirmiş, tamamen
sahnede oynatılan bir yaşamdan ibaret hale getirildiklerinin
farkına bile varamamaktadırlar. Daha doğrusu bu imkânı
bulamamaktadır. Yaşamın onurunu ve hakikatini, kazanabilmek için
kadın etrafındaki sisleri dağıtmak olanca yakıcılığıyla önemini
korumaktadır.
Kadınsız yaşamın olamayacağı bir gerçek olmakla birlikte bu
denli düşürülmüş bir kadınla onurlu, anlamlı bir yaşamın
paylaşılamayacağı da açıktır. Mevcut kadınlı yaşam, gırtlağına
kadar herkesin, genelin en alçaltıcı köleliğe gömüldüğü bir tarz
olduğunu bilerek, hissederek çözümleyici ve eylemsel olmak;
yaşamın kurtuluşunun doğru yolu olmaktadır. Kadınla anlamlı ve
onurlu yaşamın büyük bilgelik, yücelik gerektirdiğini hiç
unutmamak gerekir. Aşk ideası olanların bunu gerçekleştirme
yolunun bu bilgelik ve yücelikten geçtiğini her an hatırlamaları
gerekir. Başka türlüsü aşka ihanet ve köleliğe hizmettir.
Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez.
Ortadoğu toplumsal kültüründe güçlü yaşandığı çeşitli kanıtlarla
desteklenen anaerkil düzenden sonra gerçekleştirilen ataerkil
düzen (M.Ö.5000’li yıllardan beri yükselişe geçtiği
gözlemlenmektedir) bir güç, ilk toplumsal baskı ve istismarın
denendiği sistemi ifade eder. Çocukların ve malların
egemenliğinin erkeğe, babalık kurumuna geçtiği köklü kadın
karşıtı bir devrimdir. Tutucu, baskıcı ve istismarcı düzene yol
açmasından ötürü daha çok bir karşı-devrimdir. Çok çocuk sahibi
olmak ilk mal düzeni olsa gerek. Çocuklar ne kadar çoğalırsa güç
ve mal, mülkiyet sahibi olmak o denli artar. Ataerkillik,
hanedanlık ve mülkiyet arasındaki ilişki açıktır. Hanedanlık
klandan daha büyük bilincine varılmış, mülkiyeti tanımış ilk
geniş aile kurumudur. Ataerkilliğin ilk biçimidir. Kadının
çocuklar ve mallar üzerindeki sahipliğinin gerilemesi, düşüşüyle
el ele gider. Ana-tanrıça kültürü yerini erkek kral-tanrılar
kültürüne bırakır. Sümer kültüründe bu gelişmeler çarpıcı
gözlemlenir. Evlilik, aile kurumu uygarlık tarihi boyunca
hanedanlık modelinin etkisi altında gelişir. Erkek-kadın güç
dengesine dayalı evlilik daha sınırlı yaşanır. Hanedanlık bir
erkek egemen ideoloji ve iktidar tekeli olarak kabul gördüğünden
veya ettirildiğinden ötürü baskın çıkan evlilikler baba
otoritesini tanımak zorundadır. Kısacası doğal değil inşa
edilmiş, otoriter istismarcı mikro düzenlerdir. Kapitalist
modernite bu düzeni daha da geliştirmiştir. Hukuk alanında kadın
lehine yapılan düzenlemeler fiili eşitliği sağlamaktan uzaktır.
Evliliği; uygarlığın damgası altında geliştirilmiş, erkek
egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğin meşrulaştırıldığı bir
kurum olarak tanımlamak mümkündür. Hiyerarşi, iktidar ve devlet
tekelinin en yaygın ve toplumun hücresi niteliğindeki birime
yansımış halidir. Özüyle, görünüşü, meşrulaştırılması arasında
örtük bir çelişki vardır. Kadın şahsında toplumun genel
köleliğini en iyi kamufle eden kurum niteliğindedir. Kadının
karılaştırılmasıyla (düşürülme, alçaltılma, erkeğin uzantısı
haline getirilme) başlayan süreç esas alınarak toplum da adım
adım karılaştırılır. Erkek köleliği, kadının
karılaştırılmasından sonra ve onunla hep iç içe yürütülmüştür.
Kadında uygulanan ve sonuç alınan kölelik, karılık daha sonra
erkeklere ve ezilen sınıflara benimsetilecektir. Uygarlıkla
gelişen bu süreç kapitalist modernite ile zirve yapar.
Sistem reformla düzelme şansını çoktan yitirmiştir. Gerekli olan
tüm toplumsal alanlarda yürütülecek bir “kadın devrimi” dir.
Nasıl ki kadın köleliği en derin kölelikse kadın devrimi de en
derin özgürlük ve eşitlik devrimi olmak durumundadır. Kadın
devrimi hem kuram, hem eylemde en köklü çıkışları gerektirir.
Öncelikle cinsiyetçi ideolojiye karşı ardıcıl, sürekli bir savaş
gereklidir. Günün yirmi dört saatinde yürürlükteki tecavüzcü
zihniyete karşı ahlaki ve politik olarak da savaşın
derinleştirilmesini gerektirir. İktidar ve sömürü amaçlı çocuk
doğurma olgusunun mahkûm edilmesini, reddini gerektirir. Çocuk
doğurma iradesini tamamen özgürleşmiş kadına bırakmayı
gerektirir. Hanedanlık ve aile ideolojisinde devrim gerektirir.
Herhalde en önemlisi de kadınla yaşam felsefesinin daha doğrusu
felsefesizliğinin aşılmasını gerektirir. Kadınla yaşamın gücünü
çocuklara sahip olma ve cinsel iştahı giderme anlayışına bağlı
olarak değil de en derin dostluk, arkadaşlık, toplumsallık bağı
olarak, güzelliğin, sadakatin, barışın, soyluluğun
üretilmesinde, eşit ve özgürce paylaşımında görmek gerekir.
Şüphesiz kadınla yaşamın eşit ve özgürce paylaşımı toplumsal
hakikatin mutlaka doğru seyreden karşılıklı bilgeliğini
gerektirir. Gerçek aşk ancak karşılıklı toplumsal hakikatin güç
dengesinde yaşanabilir. Köleliğe, tecavüze, iktidara bulanmış
kişiliklerde aşk asla gerçekleşmez. Yoğun ve sürekli yaşanan
başarısız deneyimler ve aile iflasları bu gerçeği
doğrulamaktadır. En az erkek kadar kadının da toplumsal güce ve
bilgeliğe sahip olması durumunda sevginin, güzelliğin,
iktidarsız, barış içinde eşitçe ve özgürce üretilerek ve
paylaştırılarak yaşanması sağlanabilir. Günümüz, 21. Yüzyıl
kadın devrimine öncelik vermeyi şart kılıyor. “Ya yaşam ya
barbarlık” sloganı bu devrimi dayatıyor.
Ortadoğu toplumu ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç duyduğu
gibi ikinci bir kadın devrimine de ihtiyacı vardır. Anaerkillik
neolitiğin kadın devrimidir. Daha doğrusu muhteşem neolitik
devrim bir kadın devrimiydi. İnsanlığın halen mirası üzerinde
geçindiği bir devrimdir. Ataerkin, uygarlığın ve modernitenin
karşı-devrimiyle yıkılan ve kadının en derin köleliği,
sömürüsünü doğuran tüm topluma yaygınlaştıran bu büyük
karşı-devrim günümüzde sistematik krizini ve kaotik durumunu
bütün toplumsal alanlarda yaşıyor, çözüyor. Kadına dayatılanın
yaşama ihanet olduğu anlaşılıyor. Yaşanmak isteniyorsa öncelikle
bunun kadınla yeniden karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde
güzellik, yücelik duygularının üretilmesi ve paylaşılmasının
başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa edilmesi, hakikatine
varılması gerekiyor. Bu konuda tekilin ve evrenselin yani somut
kadın ve erkekle; ideal soyut erkek ve kadınlığın iç içe
yaşanması gerekiyor. Yaşanması için bilincinin ve iradesinin
oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini
köklü olarak terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine
güzelliğin ve soylu kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak
gerekiyor. Köklü bir kadın devrimi dolayısıyla erkeğin zihniyet
ve yaşam değişikliği yaşanmadan yaşamın kurtuluşu olanaksızdır.
Çünkü yaşamın başat kendisi olan kadın kurtulmadan yaşamın
kendisi hep bir serap olarak yaşanacaktır. Erkeğin yaşamla,
yaşamın kadınla barışması sağlanmadıkça mutluluk da boş bir
hayal olacaktır. Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler
sınırsızdır. Ortadoğu toplumu, kadını yaşadığı uygarlık ve
fethine uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş,
kendisi olmaktan çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir.
Toplumsal sorunun kadın üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı
olgu üzerinden gidilmesi doğru bir yöntemdir. Sorunların anasına
ancak çözümlerin anası yani kadın devrimi dayatılarak hakikate
doğru adımlarla varılabilir.
Demokratik modernite çözümü kadın sorunu ve devrimi konusunda
idealli ve eylemlidir. Demokratik modernite ulusları kadınsız
projelenip, uygulanacak projeler değildir. Tersine her adımında
kadınla bilgeliğin ve eylemliliğin paylaşılmasıyla
gerçekleştirilecek devrimlerdir. Ekonomik toplum; inşasında
kadın öncülüğünde gerçekleştiği gibi yeniden inşasında da
kadının komünal gücünü gerektirir. Ekonomi, kadının öz toplumsal
mesleğidir, eylemidir. Ekoloji ancak kadın duyarlılığıyla
toplumla buluşturulacak bilimdir. Kadın kimlik olarak
çevreseldir. Demokratik toplum kadın zihnini ve özgür iradesini
gerektiren toplumdur. Demokratik modernite açıkçası kadın
devrimi ve uygarlığı çağıdır.
Unutmamak gerekir ki büyük ütopyalar olmadan büyük yaşam
pratikleri gerçekleştirilemez. Ortadoğu kültürü insanlığa cennet
ve cehennem ütopyasını armağan etmiş, ilk yazılı destan Gılgameş
Destanı’yla binlerce yıl öncesinden beri ölümsüzlük otunu hep
aramış bir kültürdür. Anlıyorum ki, iktidar hastalığıyla, özgür
kadınla gerçekleşebilecek yaşamı kaybetmiş Gılgameş nesli, hep
peşinde olduğu bu yaşamı sadece ölümsüzlük biçiminde değil
gerçek yaşam süreci içinde de bulamayacaktır. Bir şey ancak
kaybedildiği yerde bulunabilir. İnsan türünde büyük yaşam
volkanı Zağros-Toros eteklerinde, Dicle-Fırat Vadilerinde
patladı. Büyüleyici yaşam burada doğdu; Kürdistan’da Jin û Jiyan
(kadın ve yaşam) olarak. Bin yıllar içinde bu sefer hiyerarşi ve
devlet iktidarlarında Jin û Jiyan somutunda aynı mekânlarda
kaybedildi. Bütün destanların Gılgameş destanının kopyaları
oldukları kanıtlanmıştır. Cennet ve cehennemler hep bu yaşanmış
ve kaybedilmiş yaşamlarla ilgilidir. İktidar hastalığı gerçekten
yaşamı öldürür. Bunu çok iyi bilerek Demokratik Ortadoğu
Çağı’nın projesi aynı zamanda yaşamın iktidar hastalığıyla
kaybedildiği yerde iktidar olmayan özgür kadın yaşamını,
ekolojik, ekonomik toplumlu olarak keşfedildiği, bulunduğu
gerçekliğin projesidir. Her proje aynı zamanda gelecek
ütopyasıdır. Demokratik toplum ve Demokratik Modernite
gerçekleşmiş –farklılıklar içinde eşitlik ve özgürlük-
ütopyasıdır.
Büyük özgür yaşam ütopyası olanlar için, arandığında bölgede
örneği çok olan bir yaşam tarzı şartı vardır. O da şudur:
Toplumsallığın mümkün kıldığı hakikat için yaşayacaksın.
Buldukça yaşayacaksın. Yaydıkça ahlaki ve politik toplumu
kuracaksın. Bunun için karşına çıkan iç ve dış engellerle doğru
mücadele edeceksin. Ortadoğu’da Bilgelik Akademisi hep böyle
söyler. Bu söylemle özgürleşen yaşam iradesi hep böyle yapar!
Sistem karşıtı hareketlerin yeniden durum değerlendirmelere ve
kendilerini gözden geçirmelere ihtiyacı vardır. Bir yerde
sorunlar had safhaya varmışsa ve hareketler çözümleyici
olamıyorsa sistem çözülse bile sorunlar çözülemez.
Kadın ve çevre sorunlarına ilişkin hareketlerin moderniteyi
aşmadan amaçlarına tutarlı olarak yürümeleri mümkün değildir.
Kendilerini demokratik toplum hareketinin bütünlüğüne
bağlamaları tutarlılık ve başarı için şarttır.
Eski reel sosyalist süreçlerin ürünleri olan sol hareketlerin
iktidar odaklı olmaktan çıkıp demokratik odaklı örgütlenmelere
dönüşmeleri doğru çıkış yolu olacaktır. Sendikal ve partisel
hareketlerini dar ekonomizmden kurtarıp demokratik toplumsal
hareketlerin bütünlüğüne bağlamaları çıkış yapmaları ve başarılı
olmalarının gereğidir.
Diğer gelenekselci, kültüralist, yerel, bölgesel ve ulusal
hareketlerin yaşadıkları sorunların çözüm yolu olarak
modernitenin değişik kavram, kuram ve kurumlarına odaklı
yapılanmalarını ve hakikat ifadelerini değiştirmeleri,
demokratik modernitenin kuramsal ve yapısal unsurlarıyla
bütünleşmeleri çıkış ve başarıları için şarttır. Yeni
enternasyonalizm ancak kapitalist moderniteyi, özellikle
ulus-devleti aştıkça mümkün olacaktır.
Önemli bir sivil toplum hareketi olan feminizm, esasta ideolojik
akımdır. Bilimsel temele dayanmak durumundadır. Fakat kadın
üzerindeki muazzam ağırlıktaki hiyerarşi, iktidar ve devlet
gücünü arkasına alan erkek egemen cinsiyetçi toplumu çözümleme
ve çözme modellerini sunma ve bu çabayı yaşamlarıyla
somutlaştırmada güçsüzlük ve başarısızlıkla sıkça
karşılaşmaktalar. Özgür kadın militanlığı olağanüstü kişilikler
olmadan başarıyı zor yakalar. Sınırlı başarıları da cinsiyetçi
toplumun günlük ve çok kapsamlı yönelişleriyle asimile edilir.
Yine de kadın özgürlüğü eksenli ideolojik, politik, ekonomik
komünlerin oluşumu ve pratiği vazgeçilmezdir.
Sınıf, Hiyerarşi, Aile ve Toplumsal Yaşam
Ortadoğu toplumu evrensel tarihte sınıf, hiyerarşi ve iktidar
sorunlarıyla en erken tanışandır. İktidar öncesinin ilk
hiyerarşi düzeneğinin gençler ve kadın üzerine kurulduğunu
bilmekteyiz. Zorba ve kurnaz erkek + şaman ve rahip + tecrübeli
yaşlı adamlar ittifakı tüm hiyerarşilerin ve sonradan gelişecek
iktidar ve devletlerin protipidir. Tüm toplumsal sorunların ana
rahmidir. Aşağı Mezopotamya’da Uruk kent hegemonyasından önce El
Ubeyt hiyerarşik dönemine (MÖ 5.000 – 3.500) tanık olmaktayız.
Tüm Mezopotamya’ya yayılmış bir hiyerarşi söz konusudur. Büyük
ev ve aile etrafında örülü bir sistemdir. Hanedanlık sisteminin
başlangıcıdır. Kadının, gençlerin ve üst hiyerarşik tabaka
dışındakilerin sistemik bir köleleşmeye tabi tutuldukları
dolayısıyla toplumsal sorunun ilk defa temellendiği bir dünya
imgesi ve pratiği oluşturulmaktadır. Mezopotamya bir de bu
sistemin küresel önderi olma gerçeğine sahiptir. Hanedan ve
ailecilik ideolojisinin de kökenidir. Ortadoğu’da halen her iki
kurumun çok güçlü olması bu tarihsel nedenle de yakından
bağlantılıdır. Toplumun erkek önderlikli bu en eski kurumları
tarih boyunca sürekli gelişim göstermişlerdir. Hanedanlık temel
iktidar odağı ve devlet biçimine dönüşürken ailecilik tüm
toplumların resmi ana hücresine dönüşmüştür. Hanedanlar ve
ailelerin kuruluş ve yıkılışları için tarih boyunca yürütülen
iktidar savaşlarının haddi ve hesabı yoktur. Toplumlar adeta bu
savaşlarla sadece sorun kaynağına dönüştürülmüyor adeta içten
içe tüketiliyorlar.
Hanedanlık sistemi, ideolojik ve yapılanmanın iç içe geçtiği bir
bütünlük olarak anlaşılması gerekir. Kabile sisteminin içinden
gelişmekle beraber onun inkârı ve üst tabaka, yönetici aile
çekirdeği olarak kendini oluşturur. Çok katı bir hiyerarşisi
vardır. Ön hâkim sınıftır. İktidar ve devletin prototipidir.
Erkek ve erkek evlat esasına dayalıdır. Çok sayıda erkeğe sahip
olmak iktidarı için önemlidir. Bu husus çoklu kadınla evlenme,
harem hayatı ve cariye sistemine yol açmıştır. Bazı erkeklerin
onlarca kadına ve yüzlerce çocuğa sahip olması hanedanlık
ideolojisiyle bağlantılıdır. İktidar ve devlet öncelikle hanedan
içinde üretilir. En önemlisi hanedan başta kendi kabile ve
aşireti olmak üzere dışındaki diğer kabile sistemlerini ilk
sınıflamaya köleliğe alıştıran kurumdur. Ortadoğu uygarlığında
hanedansız iktidar ve devlete neredeyse rastlamak mümkün
değildir. Hanedan gerçekliğinin köklülüğü ve iktidar-devlet için
hazırlık okulu teşkil etmesinden ötürü böyledir.
Hanedanlığın resmi ideolojiye dönüşmesi aile yapısına da
damgasını vurmuş, “ailecilik” biçiminde alt ideolojiye yol
açmıştır. Aileden aileye fark vardır. Tarih boyunca ve tarih
öncesinde kadın-erkek beraberliğinin çok farklı biçimleri mevcut
olmuştur. Özellikle kadın ağırlıklı klan aile tipi çok yaygındı.
Bu aile tipinde erkek-koca pek tanınmaz. Dayı ve çocuklar daha
çok önemlidir. Diğer bir tip erkek-kadın ikiliğinin denk olduğu
tiptir. Sanıldığının aksine bu tip de tarihte yaygın
yaşanmıştır. Erkeğin aile reisliğindeki sistem çok sonraları ve
hanedanlık-iktidar-devlet üçlüsünün izdüşümü olarak
geliştirilmiştir. Esas hedefi kadınlarını ve çocuklarını üst
tabakaların hanedan, iktidar ve devlet çıkarları için
yetiştirmektir. Bağımlı uydu kişilikler yaratmaktır. Hiç de
gerekmediği ve çok ağır toplumsal sorunlara yol açtığı halde çok
karılı ve çocuklu ailenin temelinde bu iktidar ve devlet çıkarı
vardır. Hanedan gibi her aile reisi de ona öykünerek, çok karılı
ve çok çocuklu olmayı bir güç ve yaşam garantisi olarak görür.
Topluma hâkim zihniyet bu yönü sürekli teşvik eder. Hâlbuki
çözümden ziyade tüm toplumsal soruna kapı aralanmış olur. Bu
durumun resmi ideolojinin gereği olduğu dince de desteklenerek
pekiştirilmek istendiğini bilmek toplumsal sorunları kavramak
için önemlidir. Günümüz Ortadoğu toplumunda halen güçlü olan
hanedancılık ve ailecilik kültürü yol açtığı aşırı nüfus,
iktidar ve devletten pay alma hırsı nedeniyle sorunların ana
kaynaklarındandır. Kadının aşağılanması, eşitsizliği, çocukların
eğitimsizliği, aile kavgaları, namus sorunu hep ailecilikle
bağlantılıdır. Adeta iktidar ve devlet içi sorunların küçük bir
maketi aile içinde kurulmuş gibidir. Aileyi çözmek
iktidar-devlet-sınıf ve toplumu çözmek için şarttır.
Eğer aile ve hanedan iktidar merkezli kurulmuşlarsa toplumda
iktidarcılık ve devletçilik ideolojisi ve pratiğinin en gözde
konular olması anlaşılırdır. Ortadoğu’da sürekli iktidar ve
devlet sorunlarının yaşanması, üzerinde yükseldikleri toplumun
ailecilik ve hanedancılıkla kaplanmış olmasındandır. Karşılıklı
birbirini besleyen sorunlardır. Bu konuda sorunların ideolojik
yönünü kavramak çok önemlidir. Sorun çözme aracı olarak
düşündükleri iktidar ve devlet gücünün tersine sonuç doğurduğu,
güçsüz, yaratıcısız, kölelikle dolu bir yaşam ürettikleri halen
Ortadoğu toplumunun zihniyetinde anlaşılmaktan uzaktır. Bu
ilişkiler yumağını sorunların ana kaynağı olarak yorumlamamız bu
nedenledir ve çok önemlidir. Çok erkenden fark ettiğim bu durum
nedeniyle demokratik ideoloji ve örgütlenmelere, tartışma ve
eylemlere büyük ilgi gösterdim. Yaşam bana, toplumsal sorunların
çözüm yolunun buradan geçtiğini her geçen gün daha fazla
öğretiyordu.
Yine sanıldığının aksine sınıf, iktidar ve devleti doğurmuyor.
Tersine hanedancılık, ailecilik (hiyerarşik kuruluşlar) üzerine
kurulu iktidar ve devlet oluşumları sınıflaşmaya yol açar.
Öncelik hiyerarşik devletçi ideoloji ve pratiğindedir. Ortadoğu
uygarlık tarihinde bu sürecin çok yaygın yaşandığını tespit
etmek mümkündür. Altan üste değil üstten alta doğru sınıflaşma
eğilimleri daha güçlüdür. Daha da önemlisi birbirlerinin dışında
olan bir devlet ve sınıf ilişkisinden çok ideolojik ve pratik
olarak iç içe bir sınıf-iktidar ve devlet fenomeni yaşanır.
Oldukça örtülü yaşanan bir süreçtir. Öyle ki sınıf; kabileci,
aileci, hanedancı ve devletçi ideolojik imgelerden ötürü adeta
görünmez kılınmıştır. Böylelikle sınıf bilincinin gelişmesi
önlenmeye çalışılır. Sınıf tahlillerini yaparken somut yaklaşmak
önemlidir. Tarihte nasıl oluşmuşsa böyle yaklaşmak gerekir.
Ortadoğu’da toplum sınıflaşırken resmi aile, hanedan,
iktidarlaşma ve devletleşmeyle iç içedir. Kölelik sadece maddi
emek üzerine kurulmaz. Öncelikle zihniyet, duygu ve bedenler
üzerinde inşa edilir. İdeolojik kölelik gelişmeden maddi emek
köleliği gelişmez. Çok yaygın olan sınıf özelliklerinden
kaynaklanan sorunları görmek için bu yönlü bütünleyici yaklaşım
göstermek daha öğretici olacaktır.
Geleneksel hiyerarşinin kadın üzerinde geliştirdiği erkek
egemenliği uygarlık tarihi boyunca hep yetkinleştirilmiştir.
Ulus-devlet formunda azamileşen iktidar bu gücünü büyük oranda
yaydığı ve yoğunlaştırdığı cinsiyetçilikten alır. Cinsiyetçilik
en az milliyetçilik kadar iktidar ve ulus-devlet üreten bir
ideolojidir. Normal bir biyolojik işlev değildir. Erkek egemen
için kadın cinsiyeti; üzerinde her tür ihtirasını
gerçekleştirdiği bir obje, nesnedir. Kutsal kitaplardaki
“tarlanızdır, istediğiniz gibi sürebilirsiniz” deyimiyle,
modernitenin “bir saz gibidir istediğiniz gibi çalabilirsiniz”
deyimi bu gerçekliği dile getirir. Ayrıca “sırtında sopa,
karnında sıpayı eksik etmeyin” deyişi egemenliğin faşist
karakterini yansıtır. Toplumsal cinsiyetçilik en az kapitalizm
kadar tehlikeli bir toplumsal canavardır. Ne yazık ki amansız ve
kurnaz erkek egemenliği bu olgunun hakikatinin açığa çıkmasını
engellemek için gözü kara bir tutum içindedir. Kapitalizm kadar
araştırmayı gerektirdiği halde en karanlıkta bırakılan toplumsal
alandır. Tüm iktidar ve devlet ideolojileri ilk kaynağını
cinsiyetçi tutum ve davranışlardan alırlar. En derin, örtbas
edilmiş ve üzerinde her tür kölelik, baskı ve sömürünün
gerçekleştiği toplumsal alan, kadın köleliğidir. Tüm iktidar ve
devlet biçimlerinin üzerinde denendiği, kaynak bulduğu toplumsal
nesnedir.
Ulus-devlet kendini hukuk devleti olarak yansıtmaya özen
gösterir. Hatta hukukun ilk defa tam gerçekleşmiş hali olarak
sunar. Bu gerçekliğinin altında ahlaki ve politik toplumun
inkârı yatar. Hukuk genelde devlet sınıflarının özelde
burjuvazinin ahlak ve politikanın yerine egemen kılmaya
çalıştığı toplumsal kategoridir. Avrupa uygarlığının aşırı
hukukçu geçinmesinin altında yatan derin gerçeklik ahlaki ve
politik toplumun bu inkârıdır. Denilir ki, (kuramda) ulus-devlet
hukukun ideal çerçevesidir. Ahlaki ve politik toplumun,
dolayısıyla demokratik toplumun inkârı üzerine kurulan
ulus-devletin, burjuva hukuku için ideal çerçeveyi oluşturması
anlaşılırdır. Fakat idea edildiği gibi ne ulus-devlet ne de
hukuk demokratik toplumun çerçevesini teşkil etmez. Tersi
geçerlidir. Ulus-devlet ve hukuk iç içe ne kadar yoğunlaşır,
toplumun her alanına sızarsa o denli ahlaki ve politik toplum
aşılmış olur. Demokratik toplum bir gösteri toplumuna dönüşür.
Her şey ulus-devletin ve hukukun ince elenip oluşturulmuş ve son
tahlilde kapitalist tekelciliğin çıkarlarının süzülmüş ifadeler
bütünlüğü olan kuralları (anayasa, yasa ve tüzükler dünyası)
içinde ahlak ve politikaya alan bırakılmaz. Demokrasi bu
kurallar bütünlüğü içinde bir oyuna dönüşür. Yaratıcı,
oluşturucu bir karakteri yoktur. Politika toplumsal problemlerin
yaratıcı çözüm alanı olarak işlev görür. Politikanın kuralı
toplum için daha iyiye, doğruya ve güzele doğru yaratıcı
olmasıdır. Bu yaratıcılığı gösteren en yüce sanat olmayı
bilmesidir. Bu da ancak toplumsal ahlak ve demokrasi varsa
başarılabilinecek bir sanattır. Burjuva hukukunun boğduğu bir
alanda (çerçevesi ulus-devlet olan) bu nedenle ne ahlaki ve
politik olan ne de demokratik biçimde bir icraya, toplumsal
inşaya yer kalır. Avrupa merkezli sosyal bilimi son tahlilde bu
gerçeği ters yüz etmenin mitolojik ifadesi olarak yargılamak
gerçeğe daha çok hizmet edecektir. Toplumsal hakikatlerle daha
çok tanıştıracaktır.
O halde uygarlık tarihiyle birlikte daha da derinleşen toplumsal
soruna (toplumsal sorunların temelinde baskı ve sömürü dünyası
vardır) en temel çözüm araçları olarak dayatılan ulus-devlet ve
hukuk; ahlakı, politikayı, demokratik toplumu yadsıdığı oranda
sorunların sekizinci büyük yumağına dönüştükleri, inkârı güç bir
hakikattir.
1- En etkili ideolojik araç milliyetçiliktir. Yeni din
değerindedir. Milliyetçilik ulus-devlete, ‘tanrının yeryüzündeki
hali’ gibi kutsallık atfetmektedir. Ölümüne bağlanmak, en üst
değer olarak benimsemek yeni dinin gereğidir.
2- Siyasi iktidarın çekiciliği, etki gücü bireyi vatandaş kılmak
için yoğunca kullanılır. Siyasi partiler özellikle bu amaçla rol
ifa eder. İktidara kapılanmak, “Devlet benimdir” demek birey
için güvenlik ve itibarın en kestirme yoludur.
3- Devletin ekonomik tekel niteliği sanayi devrimiyle daha
yaygınlaştığı ve sanayi tekelciliği çok geliştiği için,
neredeyse toplumun yarısı devlet kurumlarında işçi-memur olarak
istihdam edilir. Kendi başına bu durum toplumun büyük kısmını
ulus-devlet üyesi, yani vatandaşı olmak için yarış durumuna
sokar. Özel denilen tekelleri ulus-devlet tekellerinden ayırmak
güçtür. İkisi arasında çok sıkı birlik, ortaklık hali mevcuttur.
Devlet tekelinin nerede başlayıp nerede bittiği ile özel tekelin
yeri arasında ayrım yapmak güçtür. Özel tekeller kârın
yarısından çoğunu devlete verirken, devlet de bir nevi modern
iltizamlar olarak kendilerine sınırsız kolaylıklar sağlar.
Dolayısıyla özel tekellerin bireyi vatandaşlaştırması devletten
bazen daha da gericidir. Çünkü işsiz bırakma bahanesiyle
istediği kıvamda eğitmesi çok kolaylaşır. Sendikaların son
dönemlerinde tutuculaşıp ulus-devletçi kesilmesi de bu
gelişmelerle bağlantılıdır. İşçilik reel-sosyalizmle adeta
ulus-devletin militanı haline getirilir.
4- Hukukun vatandaşlıkla ilişkisi çok somuttur. İşini yürütmek
isteyen her birey nüfus kimliğine sahip olmak zorundadır. Kimlik
zaten kendi başına devlet vatandaşlığı anlamına gelir. Devlet
üyesi olunduğunun simgesel ifadesidir.
5-Tarih boyunca canlı tutulan iktidar ve devlet bilinci, yani
geleneği vatandaşlık biçimlenmesine açık ki önemli katkılarda
bulunur.
6- Cinsiyetin etkisi babanın aile ocağında devletin
temsilcisiymiş gibi algılanmasından ileri gelir. Evde her erkek,
kadınlar karşısında devlet demektir. Bu algılanma toplumun
bütünlüğü açısından da geçerlidir. Ulus-devlet bu algıyı daha da
eğitip kendisine uyarlamaya çalışır.
7- Askerlik kurumu ulus-devletin en temel değer olarak bireyin
kimliğinin beyin ve duygularına kazılarak yeniden yetiştirildiği
devlet kurumlarının başında gelir. Her ulus-devlet kurumunun
benzer işlevi vardır. Ama hiçbiri askeri kurumun rolüne
erişemez.
8- Din, ulus-devlet sürecinde milliyetçiliğin en çok kullandığı,
direkt ulus-devlet dinine dönüştürüldüğü araç konumundadır. Din
hem ulusallaştırılarak, hem milliyetçileştirilerek, ulus-devlet
döneminde toplumsal kurum olarak ahlaki özüne en ters düşmüş
konuma düşürülür. Seküler milliyetçiliğin dışında kalan toplum
kesimlerini dini milliyetçilikle, eski tanrının yeni haliyle
bilinçli veya kendiliğinden kulu halinde bütünleştirerek bir
nevi kendi iç ihanetini de yaşamış olur. Din-laiklik çatışması
bu ihanetle yakından bağlantılıdır.
9- Eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar bireyi vatandaş kılmakta
en etkili modernite kurumudur. Askeri kurumlarla bu konuda yarış
halindedir. Kapitalist modernite için en aptallaştırılmış, tüm
tarihsel-toplumsal gelişim ve değişimin farklılaşarak
oluşturulan değerlerini önce dinciliğin, sonra milliyetçiliğin
süzgecinde, resmi ideolojinin potasında yoğrulan vatandaş
yetiştirmek bu kurumların öncelikli hedefidir. Bu konuda
softalık, ortaçağ skolastiğini fersah fersah geride bırakmıştır.
10- Medya modernizmin en etkili beyin ve yürek yıkama aracıdır.
Bu aygıtlar iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklardan
yararlanan ulus-devlete dilediği vatandaşı yetiştirmekte büyük
kolaylıklar sağlamaktadır. Özellikle üç (S)ler seks, spor ve
sanatın popülerleştirilerek, özünden boşaltılarak topluma
sunulmasında ve böylece en aptal, banal, afyonlanmış vatandaş
oluşumunda medya başat rol oynamaktadır.
Günümüzde kültürün gittikçe sığlaşması, büyüleyiciliğini
kaybetmesi, sır veremez duruma düşmesi, ilham kılıcı olmaktan
çıkması, kültürel gelenek üzerinde ulus-devletin yürüttüğü
buldozer hareketi dolayısıyladır. Binlerce dil, on binlerce
kabile, aşiret, kavim, arkeolojik miras, farklı yaşam biçimi,
yani kültürler hep bu tek kültür soykırım politikasının kurbanı
olmuşlardır. Nerede duracağı da belli değildir. Tek tip renkten
ibaret ulus-devlet, ulus-birey ve ulus-toplumun kültürü sadece
faşizm üretmekle kalmaz; yaşamı çölleştirerek sadece savaşacak
hedef arayan bir canavarlaşma sürecine sokar. Sonuç içinden
çıkılmaz etnisite, din, dil ve diğer kültür savaşlarıdır.
Günümüz bu savaşlarla çalkalanmaktadır. Hitler bu savaş
kültürünün başlangıcı ve simgesel değeridir. Günümüz bu
simgeselliğin gerçeğe dönüşmüş halini yaşamaktadır. Yine
öğrenmek isteyenler için altın değerinde olan Irak ve olup
bitenler ortadadır.
Liberal demokrasi olarak orta sınıfa oynarken, en büyük
demokrasi oyununda gerçek demokratik toplum güçlerine üstünlük
sağlayarak demokrasinin içeriğini boşa çıkarmayı hedefler.
Liberal burjuvazi, liberal demokratlar ancak güçlü demokratik
gelişmeler ortamında sol kanat olarak olumlu kılınabilir. Dikkat
edilmesi gereken, orta sınıf sapkınlığıdır. Kapitalizm toplumun
demokratikleşme mücadelesi karşısında orta sınıfı kullanmada
büyük deneyim kazanmıştır. Tavizler vererek, hayaller
uyandırarak, toplumun alt zeminine karşı sürekli korkutarak iç
politika yürütmeyi esas alır. Ulus-devlet bu anlamda orta
sınıfın yoğunlaşmış savaşıdır. Yine bu anlamda ulus-devlet orta
sınıfın savaş ilahıdır. Öyle anlar, öyle hayal eder, öyle
tapınır. Bu tanrı ve yoğunlaştırdığı savaşına karşı demokratik
güçlerin kendi öz zihniyet ve eylemlerini yaratmaktan başka
seçenekleri yoktur. Bu tanrıya karşı tek seçenek ise, özgür
yaşamın kendini en kutsal seçenek kılmasıdır!
Geri Dön
|