|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
ÖNDERLİKTEN PERSPEKTİFLER
|
ULUS GELIŞMESI, ULUS OLGUSU...
|
Önderliğin Demokratik Özerkliğe Ilişkin
Değerlendirmelerinden Yapılan Derlemedir: |
Ulus
Gelişmesi, Ulus Olgusu
Toplumların ilkel komünal, devlet-toplum ve demokratik toplum
olarak kendi içindeki bölünmesi sınıflaşma ve yönetim
sorunlarıyla bağlantılıdır. Ulus gerçekliği temelinde bölünmeler
ise daha çok dil, kültür, hukuk ve siyasal gelişmelerle
belirlenir. Tek bir ulus tipinden değil, çok farklı ulus
biçimlerinden bahsetmek daha anlamlıdır. Aynı temelde değil, çok
farklı temellerde inşa edilmiş uluslardan bahsetmek mümkündür.
Ulus kategorisini anlamlandırırken, genel bir toplumsal olguyu
sürekli göz önünde bulundurmak öğretici olacaktır. Başta klanlar
olmak üzere, tüm toplulukların bir kendilik sorunları vardır.
Ben nasıl bir toplum veya topluluğum? Bu bir nevi kimlik
sorgulamasıdır. Nasıl ki her insanın bir adı ve kimliği varsa,
her topluluk için de ad ve kimlik gereğinden bahsetmek
zorunluluktur. Ortada göze batarcasına farklı niteliklerden
oluşan birçok toplumsal olgu varsa, bunların kimlik ve ifadeleri
doğaldır. Aksi halde bir ailedeki fertlerin birbirlerinin adını
ve kimliğini belirtmeden ilişki kurmaları anlamına gelir ki,
klan toplumunda bile bunun mümkün olması düşünülemez. Biri en
basitinden başka birine ‘gel’ derken bile bunun adsız mümkün
olmaması gibi. Kaldı ki, toplumların kendilerine özgü binlerce
farklılık arz eden özelliklerini adlandırmadan, sıfat takmadan
anlamlandırmak, iletişim kurmak, bilim yapmak, toplumsal eyleme
geçmek, gelişmekten bahsetmek abestir. Bu durumda dilsiz bir
toplum akla gelir ki, bu hayvanlarda bile mümkün olmaz. Onların
bile işaret dilleri vardır. Çok dillilik, kültürlülük,
siyasetlilik, hukukluk mümkündür. Fakat tüm bu ilişkiler ağında
ad ve kimlik yine şarttır. İki dilli, kültürlü, siyasetli,
hukuklu ulus olabilir, fakat bu ad ve kimlik gereğini ortadan
kaldırmaz. Çok kimliklilik ve farklılıkların bir arada
yaşamasının yöntemlerinin doğru seçimini gerektirir. Zaten
toplumlar başka türlü oluşmaz ve yönetilmez.
Dolayısıyla bir klanın kendi aidiyetini toteminde dile getirmesi
bu gerçeğin ne kadar eskiye dayandığını kanıtlamaktadır. Totem
en basitiyle klanın kendi kimliği demektir. Halen bazı klan ve
kabilelerde bu ilişkiyi gözlemek mümkündür.
Sümer toplumu kendini tapınak kimliğinde ifade etmekle
adlandırma ve inanç arasındaki bağı yansıtmaktadır. Tapınak bir
imgesel ilişkiler ağıdır. Toplumun kendini anlamlandırması daha
analitik bir düzey kazanmıştır. Tapınaktaki toplam ilişkilere
bakmak, yani kimliğe bakmak, o toplumu önemli ölçüde tanımak
anlamına geliyor. Günümüzdeki gibi çok soyut, simgesel bir ad ve
soyad da çok daha kapsamlıdır ve toplumun varlığını büyük oranda
yansıtmaktadır. Kent tapınağı, kent tanrı ve tanrıçası, toplumun
hangi kavramlara, güce sahip olduğuna dair ipuçları da veriyor.
Halen kutsal mekânlara değer verilmesi taşıdıkları kimliksel
değerlerden ötürüdür. Böylelikle kendilerini bulmuş oluyorlar.
Öz bilinç dediğimiz olay budur. Kimlik bilinçlilik olayıdır.
Kendi öz varlığı hakkında en etkin bilinç kavramı olayıdır.
Tek tanrılı dinlerde toplumun kimliği, dinin ve tanrının
kendisidir. Dinden ayrı toplum, toplumdan ayrı din imgesi
tasavvur edilemez. Bu ilişkinin sonucu olarak din ve tanrısı,
toplumun kendi öz varlığı hakkındaki bilinçlenme olayı olarak da
tanımlanabilir. İslam toplumlarını tanımak, büyük ölçüde
özümsedikleri dinsel bilinç kapsamındadır. Diğer aidiyetler de
vardır. Örneğin cinsel kimlik, siyasal kimlik, kabilesel kimlik,
sınıfsal kimlik, entelektüel kimlik gibi. Ama tüm bunlar genel
kimlik olarak din kimliğinin damgasını taşır.
Atina ve Roma kendi başına kimliktir. Antikçağdan bahsediyorum.
Atina ve Roma vatandaşlığı en seçkin kimliktir. Herkese kolay
verilmez. Kentin ne kadar kişilik sahibi ve onurlu olduğunu
gösterir. Grek ve İtalik kimliği henüz çok siliktir.
Ortaçağda kavimsellik gelişmektedir. Dinler bu konuda önemli
işlev görmektedir. Örneğin İslam aynı zamanda Araplılık bilinci
ve yüceliğidir. Musevilik Yahudilikle özdeştir. Hıristiyanlık
erken dönemde Hıristiyanlaşan Ermeni, Süryani ve Grekler için
çok önemli bir kavimsel kimliği de ifade ediyor. Karşılıklı
birbirlerini besliyorlar. Tek tanrılı dinlerin en önemli bir
işlevi de kabile ve aşiret kimliğini aşmadır. Ulus bilinci,
kimliği kadar olmasa da, kavimsel bilinç büyük oranda ortaçağda
Ortadoğu’da tek tanrılı dinlerin etkili oldukları sosyolojik bir
oluşumdur. Dinler için kavimsellikle bağlantılandırıldığında,
proto (ön) milliyetçilik demek mümkündür. Türklerde din çok
önemli bir kimlik aracıdır. İslam olmasaydı, Ortadoğu’da Türk ve
Arap kavimliği büyük ihtimalle daha sönük olurdu. Örneğin Musevi
Hazar Türklüğüyle Hıristiyan Arapların durumunda bu gerçeği
gözlemek mümkündür. Her halk, kavim için din ilişkisi farklı
roller oynamıştır.
Avrupa ortaçağında Hıristiyanlık yayılması büyük oranda kavimsel
gelişmeyle iç içe olmuştur. Daha önceki kabile topluluklarında
ortak kavim bilinci tıpkı Arap ve Türk kabilelerinde
gözlemlendiği gibi çok zayıftı. Hıristiyanlık modernite öncesi
kavimsel bilincin objektif bir etkeni rolünde olmuştur. Yani
gittiği topluluğa “Siz Fransız veya Almansınız” dememiştir. Ama
tüm Alman ve Fransız kabilelerine aynı din bilincini vermesi,
ortak kimlik anlamında kavimsel gelişme için dev bir adım
olmuştur. İkinci adım krallıklar biçimindeki siyasi gelişmedir.
Kabilelerde ortak dinlerinden ayrı olarak ortak bir
krallıklarının oluşması da ulus olmaya doğru son büyük bir adım
olmuştur. Fransa için bu durum tipiktir.
Pazarın gelişmesiyle artan sosyal ilişkisellikle artık ulusun
doğuşundan bahsedebiliriz. Avrupa’da başlangıç uluslarının
doğuşu bu modele göre olmuştur. Şu halde ulus; kabile bilinci +
din bilinci + ortak siyasi otorite + pazar etrafında gelişen
sosyal bir olgu veya ilişkiler toplamıdır. Buna ulus toplumu
demek daha anlamlı kılabilir. Uluslaşmak devletleşmekle aynı şey
değildir. Örneğin Fransız Krallığı yıkılsa da, Fransız ulusu
olarak kalmak devam eder. Ulusu dil ve kültür birimleri olarak
genel bir tarife bağlamak öğretici olabilir. Ama yalnız dil ve
kültür ulusu belirler demek çok dar ve eksik bir yaklaşımdır.
Ulusu, ulus olmayı sağlayan çok kaynak vardır. Siyaset, hukuk,
devrim, sanatlar, özellikle edebiyat, müzik, ekonomik pazar
hepsi uluslaşmada rol oynar. Ulusların ekonomik ve siyasi
sistemlerle direkt ilişkisi yoktur. Karşılıklı etkileyici
olabilirler. Ulus son derece müphem bir konudur. Hakkında çok
duyarlı ve dengeli olmak büyük önem taşır.
Günümüz toplumları büyük ölçüde uluslaşmış toplumlardır.
Uluslaşmamış marjinal gruplar olsa da, ezici çoğunluk ulus
toplumudur. Ulusu olmayan birey yok gibidir. Uluslu olmak doğal
bir toplum hali olarak düşünülmelidir. Uygarlıklar tarihi
boyunca ulus ancak kriz olarak kapitalist sistemde büyük önem
kazanmıştır. Daha doğrusu, ulus adına girilen korkunç
spekülasyonlar büyük felaketleri hazırlamıştır.
Ulusu oluşturan etkenlere aşırı vurgu felaketlerin başlangıcı
olmuştur. Örneklersek, ulus-siyaset bağı milliyetçi ideolojinin
oluşumunda baş etkendir. Ulusal siyasetin son durağı faşizm
iktidarı olacaktır. Ekonominin, dinin, edebiyatın körüklediği
ulusçuluk aynı kapıya çıkar. Kapitalist tekel, krizleri çözme
adına, en kolay yol olarak ulusu oluşturan etkenlerin hepsini;
siyaset, ekonomi, din, hukuk, sanat, spor, diplomasi,
yurtseverlik olarak ne varsa tümünü aşırı uluslaştırarak
sistematik bir bütünlüğe kavuşturmuş; böylelikle iktidarlaşmamış
tek bir toplum öğesi bırakmayarak en güçlüsü olacağını (her ulus
açısından) hesaplamıştır. Bunun sonuçları korkunç olmuştur.
Avrupa’yı kan deryasına çevirerek ve dünya çapında savaşlara yol
açarak, tarihte misli görülmemiş sonuçlara yol açmıştır. Bu
eylem uluslaşma değildir; uluslaşmanın dinselleştirilmesidir. Bu
da milliyetçilik dinidir. Sosyolojik anlamıyla milliyetçilik
dindir. Dinler bile kavmiyetçiliğin tehlikesini bildiklerinden,
oldukça tutarlı ve enternasyonalist (ümmetçi) tutum
takınmışlardır. Uygarlık tarihi bu konuda en kirli dönemini
kapitalizmde yaşamıştır.
Uluslar için en verimli model demokratik ulustur. Demokratik
toplumun ulus konusunda en çözümleyici, geliştirici toplum tipi
olduğunu önemle anlamak gerekir. Uluslar en iyi demokratik
toplum sisteminde oluşup gelişebilirler. Kavga, savaş aracı
değil, kültürel zenginlik içinde dayanışmalı, hatta ulusların
ulusu olma (üst ulus) gibi tarihi bir evreyi de mümkün
kılabilirler. Ulusların kendi başına kavga etkeni değil,
dayanışma ve kültürel zenginlik içinde barış, kardeşlik etkeni
olabilmeleri demokratik sistemle mümkündür.
Ulusu inkâr etmemek, kendini oluşturan faktörleri aşırı
ulusallaştırmamak, ulusu faktörlerine indirgememek, özellikle
siyasallaştırıp aşırı milliyetçi iktidar oluşumlarına araç
yapmamak, buna karşılık demokratik ulus bilinç ve uygulanmasını
geliştirmek ulus sorunlarından kurtulmanın çözümleyici yoludur.
Kürt ulusal toplumu yeni gelişen zengin bir potansiyelden
kaynaklanmaktadır. Dünyanın en büyük ulus-devletsiz halkıdır.
Tarih boyunca neolitik ve uygarlık çağlarında stratejik bir
alanda yoğunlaşmıştır. Dağ’ı esas alan bir savunma anlayışı,
tarım ve hayvancılıkla beslenme kültürü sayesinde otantik bir
halk olarak günümüze kadar varlıklarını korumuşlardır. Yahudiler
nasıl dünyanın her köşesinde toplumların tepe noktalarına
sızarak varlıklarını günümüze kadar taşımışlarsa, Kürtler
tersine yerlerinden hiç kıpırdamadan ve hiçbir toplumsal tepe
noktasına göz dikmeden alta kalma sabrını göstererek günümüze
erişmişlerdir. Aralarında tam bir paradoks var.
Kürt ulusal sorunu ulus olmaktan alıkonulma gibi çok nadir
rastlanan bir etkenden kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca ve
günümüzde hükmeden güçler ve iç uzantıları Kürtlerin nesne
olmaktan çıkıp özne haline gelmemeleri için denemedik yöntem
bırakmamışlardır. Devlet olma belki olumlu veya olumsuz anlamda
bir şeyler katmıştır. Fakat Kürtler için böylesi bir ayrıcılık
çok nadiren mümkün olabilmiştir. Dolayısıyla sınıflı ve devletli
uygarlığı çok az yaşamış ve özümsemiş halk olma ayrıcalığına
sahiptir. Demokratik modernitenin şansı açısından çok önemli bir
ayrıcalıktır. Ortadoğu coğrafyasının merkezinde yerleşik
olmaları önemlerini artırmaktadır. Kapitalist modernite
döneminde dıştan dayatılan ulus-devlet egemenliği gücü yettikçe
kültürel soykırımlar ve zaman zaman fiziki kırımlarla kendi
içinde eritmek istemişlerdir. İslam uygarlığı döneminde de aynı
politikalar din aracılığıyla meşru kılınmak istenmiştir. Kürtler
ulusal toplum olmayı iktidar-devlet gücüyle sağlama şansına pek
sahip değildir. Kapitalist modernite unsurlarının bu yönlü
sunacakları çok sınırlıdır. Günümüzde yaşanan Irak
Kürdistan’ındaki siyasi oluşuma tam anlamıyla ulus-devlet
denilemez. Yarım ulus-devlet demek daha uygun olur.
Kürdistan coğrafyası azınlık da olsalar özellikle yakın geçmişte
başta Ermeni ve Süryaniler olmak üzere başka halkların da
anayurdu konumundadır. Çok sayıda Arap, Acem ve Türk uzantılar
da yerleşiktir. Din ve mezhep yönünden çokluğu yaşamaktadır.
Aşiret ve kabile kültürlerinin hala güçlü izleri bulunmaktadır.
Kent kültürü fazla gelişmiş değildir. Tüm bu özellikler
Kürdistan coğrafyasında demokratik siyasi oluşumlara büyük şans
tanımaktadır. Tarım-Su-Enerji alanında komünal birlikler için
hem idealdir hem de zorunluluk arz etmektedir. Ahlaki ve politik
toplumun gelişme koşulları da son derece elverişlidir. Ayrıca
ana tanrıça kültürünün ilk önce ve en güçlü biçimde yaşandığı
coğrafyadır. Star, İştar, İnnanna tanrıça adıyla tüm Ortadoğu’ya
ve dünyaya yayılabilmiş bir kültürün de ana zeminidir. Kadın,
üzerindeki tüm bitirilme çabalarına karşın halen en cesur
direnişçi ve onurlu yaşam örneklerini sunabilecek potansiyele
sahiptir. Tüm çabalara rağmen cinsiyetçi toplum ideolojisi diğer
komşu toplumlardaki kadar kurumlaşmış değildir. Kadın eşitliği
(farklılığı içinde) ve özgürlüğünün temel kıstas olduğu
demokratik toplumun inşasında tümü iç içe yaşayan bu zengin
kültürel özellikler muazzam bir potansiyel ihtiva etmektedir.
Dolayısıyla demokratik modernite paradigması altında demokratik
ulus ve ekolojik-ekonomik toplum olmaya en müsait koşulları
sunmaktadır. Kürdistan Demokratik Konfederasyonu projesi daha
şimdiden uygulanma şansına sahiptir. Kapitalist hegemonyayla
bağlantılı ulus-devlet uygulamaları, toplum için taşıdıkları
olumsuzluk nedeniyle gelişme şansına dün olduğu gibi bugün ve
yarın da sahip değildir. Ancak demokratik dönüşümle sınırlı bir
şansa sahip olabilirler.
Kürdistan’ı, sayılan tüm özelliklerini esas alan siyasal
demokratik oluşumlarla ekonomik ve ekolojik komünlerden oluşmuş
bir demokratik konfederasyon olarak geliştirmek tarihi öneme
sahiptir. Çoklu ulusal kimliklere dayalı demokratik ulus inşası,
ulus-devlet çıkmazına karşı ideal bir çözümdür. Ortadoğu’nun tüm
ulusal, azınlıksal, sorunları için çözüm modeli olabilir. Komşu
ulusları bu modele çekmek Ortadoğu’nun kaderini değiştirecek ve
demokratik modernitenin alternatif oluşturma şansını
güçlendirecektir.
Tarih, Kürdistan’ı ve Kürtleri öyle bir konuma getirmiştir ki,
kendilerinin özgürlüğünü, eşitliğini ve demokratikliğini
bölgenin ve halkların özgürlüğü, eşitliği ve demokratikliğiyle
kader birliği yapmaya zorlamıştır.
1- En etkili ideolojik araç milliyetçiliktir. Yeni din
değerindedir. Milliyetçilik ulus-devlete, ‘tanrının yeryüzündeki
hali’ gibi kutsallık atfetmektedir. Ölümüne bağlanmak, en üst
değer olarak benimsemek yeni dinin gereğidir.
2- Siyasi iktidarın çekiciliği, etki gücü bireyi vatandaş kılmak
için yoğunca kullanılır. Siyasi partiler özellikle bu amaçla rol
ifa eder. İktidara kapılanmak, “Devlet benimdir” demek birey
için güvenlik ve itibarın en kestirme yoludur.
3- Devletin ekonomik tekel niteliği sanayi devrimiyle daha
yaygınlaştığı ve sanayi tekelciliği çok geliştiği için,
neredeyse toplumun yarısı devlet kurumlarında işçi-memur olarak
istihdam edilir. Kendi başına bu durum toplumun büyük kısmını
ulus-devlet üyesi, yani vatandaşı olmak için yarış durumuna
sokar. Özel denilen tekelleri ulus-devlet tekellerinden ayırmak
güçtür. İkisi arasında çok sıkı birlik, ortaklık hali mevcuttur.
Devlet tekelinin nerede başlayıp nerede bittiği ile özel tekelin
yeri arasında ayrım yapmak güçtür. Özel tekeller kârın
yarısından çoğunu devlete verirken, devlet de bir nevi modern
iltizamlar olarak kendilerine sınırsız kolaylıklar sağlar.
Dolayısıyla özel tekellerin bireyi vatandaşlaştırması devletten
bazen daha da gericidir. Çünkü işsiz bırakma bahanesiyle
istediği kıvamda eğitmesi çok kolaylaşır. Sendikaların son
dönemlerinde tutuculaşıp ulus-devletçi kesilmesi de bu
gelişmelerle bağlantılıdır. İşçilik reel-sosyalizmle adeta
ulus-devletin militanı haline getirilir.
4- Hukukun vatandaşlıkla ilişkisi çok somuttur. İşini yürütmek
isteyen her birey nüfus kimliğine sahip olmak zorundadır. Kimlik
zaten kendi başına devlet vatandaşlığı anlamına gelir. Devlet
üyesi olunduğunun simgesel ifadesidir.
5-Tarih boyunca canlı tutulan iktidar ve devlet bilinci, yani
geleneği vatandaşlık biçimlenmesine açık ki önemli katkılarda
bulunur.
6- Cinsiyetin etkisi babanın aile ocağında devletin
temsilcisiymiş gibi algılanmasından ileri gelir. Evde her erkek,
kadınlar karşısında devlet demektir. Bu algılanma toplumun
bütünlüğü açısından da geçerlidir. Ulus-devlet bu algıyı daha da
eğitip kendisine uyarlamaya çalışır.
7- Askerlik kurumu ulus-devletin en temel değer olarak bireyin
kimliğinin beyin ve duygularına kazılarak yeniden yetiştirildiği
devlet kurumlarının başında gelir. Her ulus-devlet kurumunun
benzer işlevi vardır. Ama hiçbiri askeri kurumun rolüne
erişemez.
8- Din, ulus-devlet sürecinde milliyetçiliğin en çok kullandığı,
direkt ulus-devlet dinine dönüştürüldüğü araç konumundadır. Din
hem ulusallaştırılarak, hem milliyetçileştirilerek, ulus-devlet
döneminde toplumsal kurum olarak ahlaki özüne en ters düşmüş
konuma düşürülür. Seküler milliyetçiliğin dışında kalan toplum
kesimlerini dini milliyetçilikle, eski tanrının yeni haliyle
bilinçli veya kendiliğinden kulu halinde bütünleştirerek bir
nevi kendi iç ihanetini de yaşamış olur. Din-laiklik çatışması
bu ihanetle yakından bağlantılıdır.
9- Eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar bireyi vatandaş kılmakta
en etkili modernite kurumudur. Askeri kurumlarla bu konuda yarış
halindedir. Kapitalist modernite için en aptallaştırılmış, tüm
tarihsel-toplumsal gelişim ve değişimin farklılaşarak
oluşturulan değerlerini önce dinciliğin, sonra milliyetçiliğin
süzgecinde, resmi ideolojinin potasında yoğrulan vatandaş
yetiştirmek bu kurumların öncelikli hedefidir. Bu konuda
softalık, ortaçağ skolastiğini fersah fersah geride bırakmıştır.
10- Medya modernizmin en etkili beyin ve yürek yıkama aracıdır.
Bu aygıtlar iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklardan
yararlanan ulus-devlete dilediği vatandaşı yetiştirmekte büyük
kolaylıklar sağlamaktadır. Özellikle üç (S)ler seks, spor ve
sanatın popülerleştirilerek, özünden boşaltılarak topluma
sunulmasında ve böylece en aptal, banal, afyonlanmış vatandaş
oluşumunda medya başat rol oynamaktadır.
Günümüzde kültürün gittikçe sığlaşması, büyüleyiciliğini
kaybetmesi, sır veremez duruma düşmesi, ilham kılıcı olmaktan
çıkması, kültürel gelenek üzerinde ulus-devletin yürüttüğü
buldozer hareketi dolayısıyladır. Binlerce dil, on binlerce
kabile, aşiret, kavim, arkeolojik miras, farklı yaşam biçimi,
yani kültürler hep bu tek kültür soykırım politikasının kurbanı
olmuşlardır. Nerede duracağı da belli değildir. Tek tip renkten
ibaret ulus-devlet, ulus-birey ve ulus-toplumun kültürü sadece
faşizm üretmekle kalmaz; yaşamı çölleştirerek sadece savaşacak
hedef arayan bir canavarlaşma sürecine sokar. Sonuç içinden
çıkılmaz etnisite, din, dil ve diğer kültür savaşlarıdır.
Günümüz bu savaşlarla çalkalanmaktadır. Hitler bu savaş
kültürünün başlangıcı ve simgesel değeridir. Günümüz bu
simgeselliğin gerçeğe dönüşmüş halini yaşamaktadır. Yine
öğrenmek isteyenler için altın değerinde olan Irak ve olup
bitenler ortadadır.
Liberal demokrasi olarak orta sınıfa oynarken, en büyük
demokrasi oyununda gerçek demokratik toplum güçlerine üstünlük
sağlayarak demokrasinin içeriğini boşa çıkarmayı hedefler.
Liberal burjuvazi, liberal demokratlar ancak güçlü demokratik
gelişmeler ortamında sol kanat olarak olumlu kılınabilir. Dikkat
edilmesi gereken, orta sınıf sapkınlığıdır. Kapitalizm toplumun
demokratikleşme mücadelesi karşısında orta sınıfı kullanmada
büyük deneyim kazanmıştır. Tavizler vererek, hayaller
uyandırarak, toplumun alt zeminine karşı sürekli korkutarak iç
politika yürütmeyi esas alır. Ulus-devlet bu anlamda orta
sınıfın yoğunlaşmış savaşıdır. Yine bu anlamda ulus-devlet orta
sınıfın savaş ilahıdır. Öyle anlar, öyle hayal eder, öyle
tapınır. Bu tanrı ve yoğunlaştırdığı savaşına karşı demokratik
güçlerin kendi öz zihniyet ve eylemlerini yaratmaktan başka
seçenekleri yoktur. Bu tanrıya karşı tek seçenek ise, özgür
yaşamın kendini en kutsal seçenek kılmasıdır!
Geri Dön
|