|
İletişim |
|
Site
hakkında Görüş ve Önerileriniz İçin |
|
|
|
|
ÖNDERLİKTEN PERSPEKTİFLER
|
ULUS-DEVLET, İKTIDAR VE SERMAYE TEKELINE KARŞIT KONFEDERALIZMI
KURALIM, DEMOKRATIK ÖZERK BIR COĞRAFYADA ÖZGÜR YAŞAMI
GELIŞTIRELIM!...
|
Önderliğin Demokratik Özerkliğe Ilişkin
Değerlendirmelerinden Yapılan Derlemedir: |
Devletli Uygarlik Ve İktidar Olgusu
Uygarlık, iktidar ve devlet kavramları gerek kendi içlerinde,
gerek iç içelikleri kapsamında çözülmesi en güç sosyal ilişkiler
kategorisini oluşturur. Uygarlık halen tanımlanması konusunda
tartışmaların devam ettiği bir konudur. İktidarın nerede
başlayıp nerede bittiği, ne zaman ve nasıl oluştuğu ve
sonlanması gerektiği daha da karmaşık bir tanımlamadır. Günlük
dilde içilen su ve teneffüs edilen hava kadar adından
bahsedildiği halde, tanımında görüş birliğine en az varılan
konuların başında gelmektedir. Sadece çok sırlı, karmaşık
konular olduğundan ötürü değil, öyle kalmaları arzulandığı ve
uğruna çok ideolojik faaliyetler yürütüldüğü için böyledir. Bir
şeyden korkulması için ilk şart, çok sır ve karmaşıklık içinde
bırakılmasıdır. Eğer içyüzleri açığa çıkarsa, herkesin alay
konusu olurlar. Korku etkeni olmaktan çıkarlar. Böylelikle
örtbas ettikleri çıkar gruplarının emelleri de boşa gider. Halk
arasında bu konuda çok öykü anlatılır.
İktidarı bir gelenek olarak düşünmek gerekir. En kadim
geleneklerden biridir. Salt devlet olmadığını ise çok daha iyi
anlamak gerekir. Çokça yapıldığı gibi, iktidarı devlete ve
devlet biçimlerine indirgemek yapılacak yanlışlığın temelidir.
Hele hele savaş eylemlerini göze batan diğer iktidar
uygulamalarıyla birleştirip sunmak iktidarın en oportünist izahı
olacaktır. Bu çalışmada bir imge kavram olarak ‘kurnaz ve güçlü
adam’ deyimini çok kullandım. Hani piyasaları düzenleyen bir
‘gizli el’den bahsedilir ya, bu da onun gibi bir şeydir. Ama
iktidarın temelini anlamak açısından yüksek öğretici değeri
olduğu kanısındayım. Kendini bazen yüzeye açık vuran, çoğunlukla
toplumun altından iktidarı düzenleyen her ilişki ve bu
ilişkilerin sahipleri, iktidar inşacılarıdır.
İktidar en süreklilik ve yoğunlaşma istidadında olan bir
toplumsal olgudur. Kadını evcilleştiren erkek belki de ilk ve en
büyük pay sahiplerindendir. Şamanistlerin anlam gücü üzerinde
tekel kurmaları, rahipleşerek dini hüviyet kazanmaları,
iktidarın çıplak gücünün kutsallaştırılmasında ve sır niteliğine
bürünmesinde çok etkili olmuştur. İktidar mitolojisini ve tüm
tanrısallaştırma kavramlarını bu gruba bağlamak mümkündür.
Mitolojik ve dini söylem büyük oranda iktidarın inşa edilmesinde
ve meşrulaştırılmasında çok etkilidir. Hiyerarşik ataerkil
rejimin rahip + yönetici + komutan üçlüsü toplumda iktidar
zeminini en geniş yayan grup niteliğindeydi. İktidarın ilk taht
kurma, sembolize etme geleneğinin yaratıcılarıdır. Tanrısallık,
taht, yüceliş, tanrı-insan kopukluğu, kadın tanrıçanın gözden
düşürülmesi, kulluk gibi kavramlar bu dönemden kalma güçlü
iktidar simgeleridir.
Uygarlık önce kendi mitolojik öyküleri ile başlatılır. Çıkar
klikleri veya artık-ürün tekelleri bu öyküler bağlamında
olmadan, zorbalıkla ancak birkaç defalık talan
gerçekleştirebilirler. Kalıcı ve kabul edilebilir olmaları için
mutlaka mitolojilere, din ve hukuka ihtiyaçları vardır.
Günümüzde ise, tüm bu etkenlerle birlikte üç (S)lerin, seks,
spor ve sanatın popülerleştirilip medyada sunulmasıyla,
toplumların zihnen ve duygusal olarak daha da şartlandırılarak
yürütülmesiyle kalıcılık ve kabul edilebilirlik
kesinleştirilmeye çalışılır.
Kapitalist (uygarlık, medeniyet ile birlikte aynı anlamda olan)
moderniteyi yeniçağın (M.S. 16. yüzyıldan günümüze) resmi, zafer
kazanmış modernlik (çağdaşlık) olarak çözmeye çalışmakla
birlikte, çağımızı tümüyle kapitalizme mal etmeme, anti-modernitesi
konusunda da çok kapsamlı eleştiriler getirdim. Sosyolog Antony
Giddens’in modernlik tanımına katılmakla birlikte, ‘üç
sürdüremezlik’ konusundaki yorumlarını olduğu gibi
paylaşmadığımı belirttim. Üç sürdüremezlik kapitalizm,
ulus-devlet ve endüstriyalizmdi. Üçünün de kökenleri itibariyle
uygarlığın ilk başlarından itibaren gelişim halinde olduklarını,
en güçlü hallerine ise kapitalist moderniteyle eriştiklerini çok
kapsamlı yorumlarla ve örnekleriyle sundum. Bu bölümde daha çok
yapacağım, resmi modernitenin (resmi olmayan moderniteyi,
çağdaşlığı, demokratik modernite, medeniyet, uygarlık veya
çağdaşlık olarak adlandırıyorum. Hepsi aynı anlamdadır) iktidar
ve devlet ilişkilerini daha somut nasıl biçimlendirdiğine
ilişkin olacaktır.
Pozitivist sosyologlar (A. Giddens ve benzerleri) uygarlık
tarihinin her döneminde ve tekil tiplerinde kendilerini örneksiz
yorumlayarak sosyoloji yaptıklarını sanırlar. Örneğin İngiliz
uygarlığını ve devletini tarihte benzeri olmayan bir nevi
şahsına münhasır bir devlet ve uygarlık olarak tanımlamak ve
çözümlemek için binlerce araştırma yapmaktan geri durmazlar.
Denizlerde kum, bunlarda araştırma! Aslında bu bilim denilen
çalışmada çok ince bir saptırma gerçekleştirilmektedir. Benzetme
yaparsak, ağaçlardan ormanı görünmez kıldırmak. Milyonlarca
ağacı inceleme konusu yapmakla ormanı tanımlayamayız. Bu
yöntemin doğru sonuç vermeyeceği başından bellidir. Ama on
binlerce genci bu tip sosyal bilim yapıyorlar savıyla düzenin
gerçek karakterini göz ardı ettirmek için kullanmak pek fena bir
politika sayılmaz. Sosyal bilimler veya genel adlandırmayla
sosyolojinin içeriği böyle boşaltılmakta ve
anlamsızlaştırılmaktadır.
İktidar sosyal bilimlerin çok bahsettikleri, fakat özünü
çarpıtmakta yarıştıkları konuların başında gelir dedik. Sadece
kasıtla ilgili bir eleştiri değildir söylenen. Kapitalist
modernitenin en özgün yanlarının başında geleni, her bireyin
kendini iktidarlı sanma, öyle kılınma halini hiçbir uygarlığın
başarmadığı kapsam ve özellikler içinde başarma yeteneğidir.
Üzerinde en çok durulması gereken konu budur. Fransız sosyolog
M. Faucault’un zihnini en çok işlettiği ve altından tam
kalkamadığı konu da budur. Lenin ‘Devlet ve Devrim’de devleti
tanımak istedi. Ama en çok yanıldığı noktanın devlet olduğu da
daha sağlığında ortaya çıkmıştı. İktidarı ise hiç tanımak bile
istemedi. Güçlü ve kurnaz adamın çeşitli uygarlık maskeleri
takarak günümüze kadar taşıdığı bu ‘efsunlu taşı’ kullanarak,
sosyalizm gibi tamamen demokratik moderniteyle inşa edilmesi
gereken temel toplumsal çalışmanın ‘sosyalist iktidar’la
başından beri boşa çıkarıldığını anlayamadı.
M. Bakunin’in şu anlama gelen bir sözünü çok anlamlı bulurum:
“En demokrat adamın başına iktidar tacını giydirin, yirmi dört
saat içinde en alçak bir diktatör olacaktır” veya “ahlakı
bozulacaktır.” İktidarın sosyolojisini yapmak, halen en bilimsel
bir görev olarak çözümlenmeyi gerektiriyor. İktidarın ne olduğu
kadar, ne kadar gerekip gerekmediği en çok toplumsal bilinmezi
olan bir konudur. Bazı zihniyet ve altında gizledikleri çıkar
gruplarına göre, mutlak iktidar mutlak çözüm demektir. Tam Asur
görüşü bu olsa gerek: Hedefin tümden canını almak. İktidarı tam
bir hastalık hali olarak görenler de vardır. Özellikle
anarşistler, pasifistler. Bunlara göre vebadan kaçar gibi her
tür güç ve otoriteden kaçınmak gerekir. Aslında bu anlayış
iktidara teslim olmanın objektif biçimidir.
Demokratik uygarlık sisteminin getirdiği tanım ve çözüm
niteliksel olarak farklıdır. Her toplumsal grubun savunma hakkı
kutsaldır. Grubun varlığına ve varlığıyla bağlantılı değerlerine
yönelik her saldırıya karşı savunma gücü olmak, vazgeçilmez bir
hak olmanın da ötesinde bir varlık nedenidir. Savunma gücüne
klasik anlamıyla iktidar denilemeyeceği kanısındayım. Demokratik
savunma gücü veya otoritesi demek daha uygun düşmektedir. Bir
bitki olarak gülün bile dikenleriyle kendini savunmak istediğini
göz önüne getirdiğimizde, bu demokratik otorite paradigmasına
‘gül teorisi’ demek isterim.
İktidarı uygarlık bağlamında artık-ürünü elde etmeye, arttırmaya
ve ele geçirmeye yönelik her tür toplumsal faaliyet olarak
işlevselleştirmek en uygun tanımdır. İdeolojik faaliyetlerden
askeri faaliyete, uyutma masallarından soykırımlara, eğlence
oyunlarından dinsel ritüellere kadar toplumsal artık-ürün ve
değerleri son tahlilde sızdırmaya yarıyorsa, o faaliyetlere
iktidarsal faaliyetler demek mümkündür. İktidar bu anlamda çok
kapsamlı bir toplumsal faaliyet alanıdır. Özellikle uygarlıksal
toplumlarda iktidar sürekli derinliğine ve genişliğine
artık-ürün oranında artma eğilimindedir.
Artık-ürün ve değer kavramına açıklık getirirsek, iktidarın
mahiyeti daha iyi anlaşılır. Kişi ve grupların maddi ve manevi
yaratımlarını, kazanımlarını, bir bütün olarak kültürel
değerlerini güç kullanarak ele geçirme eylemine ve
kurumsallaştığı ölçüde de ‘iktidar sanatı’ olarak duruma
baktığımızda, ‘ele geçirilen’ ve ‘ele geçiren’in ne olduğu
somutluk kazanır. İktidar kendisinin olmadığı halde sürekli bir
şeyleri güçle ele geçirme, kendine ait sayma, asimile etme,
mülkleştirme, yurtlaştırma, aksi durumlarda yine zorla
kendisinden atma, sürgün etme, yurtsuzlaştırma, işsizleştirme,
mülksüzleştirme, genel olarak maddi ve manevi açıdan
değersizleştirme eylemi ve sanatıdır. Bunu sadece ekonomik
artık-ürün ve değerle sınırlandırmak çok dar bir yaklaşım olur.
Bu konuda ele geçirme asıldır. Fakat buna giden yolda binlerce
başka değerler de iktidar güçlerince ele geçirilir ki, toplamına
iktidar demek daha gerçekçidir.
İktidar bulaşıcı bir hastalığa benzetilerek de daha iyi
anlaşılabilir. Yani iktidar bulaşıcıdır. Başlangıçta ‘güçlü ve
kurnaz adam’ın tek başına önce av hayvanları, sonra birikimli
ana kadınlar üzerinden yürüttüğü bu toplumsal hastalık; önce
hiyerarşik ataerkil düzende rahip (anlam sahibi kişi) + yönetici
(tecrübesiyle toplumu idare eden) + askeri komutan (gücü
tekelinde tutan) üçlüsünce kurumsallaştırıldı. Sınıf ve kent
inşasıyla devletleştirildi. Fakat şunu hemen belirtelim ki,
devlet iktidarının kurulmasıyla güçlü ve kurnaz adamların
hiyerarşik ataerkil düzeninin ortadan kalktığı sanılmasın. Bu
sefer iktidar formülünü şöyle geliştirebiliriz: İktidar = güçlü
ve kurnaz adam + hiyerarşik ataerk + devlet. Bu üç esaslı kurum
iktidar toplumunu ifade eder. Çok sayıda alt ve üst kat
inşalarıyla birlikte bu düzene genel bir kategori olarak
uygarlık diyoruz. Zemin katta ekonomi vardır, üst katta ise
tanrılar konseyi. Sümerler uygarlığı böyle inşa etti. Biçimi
değişti, ama özü hep artarak anlamını korudu. Zemin katta tarih
boyunca köle, serf ve işçi başta olmak üzere, artık-üründe
kullanılan insan malzemesi yer alır. Zanaatkâr, çiftçi ve diğer
serbest meslek sahipleri diye tabir edilen kesimler de esas
olarak bu zeminde icra ederler. Üst katta mitolojik tanrılar,
tek tanrılar (bazen gölgeleri olan sultan veya elçileri olan
peygamberler, şaman ve rahipler de oturabilir), yöneten fikir ve
yasalar (Eflatun’un ideası) yer alır.
Devlet Olgusu
Devlet tarihte ve günümüzde en çok kullanılan kavramdır. Fakat
en az tanınan ve tanımlanan kavramdır da. Büyük karanlıklar
içinde kalmış bir kavramdır. Ne olduğuna ilişkin korkunç bir
cehalet söz konusudur. Tarihi olduğu kadar günümüzü çözmek ve
krizli toplum halini aşmak için devleti doğru tanımlamak,
yorumlamak halen en temel mesele hüviyetini korumaktadır. En
vahimi kendini devlette sananların bindikleri aracın ne türde
olduğunu bilememeleri kadar, devletin dışında kalmış olanların
(kalmışlarsa tabii) ise yanlış tanımaları (özellikle
reel-sosyalizm faciası) tam bir körler ve sağırlar diyaloguna,
Babil Kulesinin yetmiş iki dil konuşan topluluklar üzerine
düşmesinden sonra oluşan karmaşa haline benzemektedir. Devlet
çoğunlukça sorunların çözüm alanı olarak düşünülür. Devlette
olmak bütün sorunlardan kurtulmakla özdeş sayılır. Bir adım
ötesi devletin tanrı-devlet olarak düşlenmesi halidir.
Sosyolojik bilimsel yorum ise, bu ilişki yumağını (devleti) yeni
yeni tanımlamaya çalışmaktadır. Uzun süredir üzerinde
yoğunlaştığım bu konuyu tartışmayla paylaşmayı en temel görev
bilmekteyim. Ufuk açıcı nitelikte olacağını umuyorum. Devleti
iktidar bağlamında tanımlamak iyi bir başlangıç olabilir.
İktidarın hukuklaşmış biçimlerinin tümüne devlet demek
mümkündür. Çerçeveye alınmış, kuralları belirlenmiş kurumlar
bütünlüğü içinde yoğunlaşmış iktidar, devleti hukuki açıdan iyi
tanımlamaktadır. Fakat yeterli değildir. İçeriğini açıklayarak
biçimle bütünledikleri, kapsam ve biçimi birlikte ele aldıkları
için daha tamamlayıcı bir bakış sunmaktadır. Bu yaklaşımı
tarihsel-toplumsal gelişmeyle birleştirdiğimizde, anlam ve
anlatım değeri kapsamlı bir tanımlamaya erişebiliriz.
Devletin birçok tanımının farkındayım. Hem liberal, hem
sosyalist kampta uzun süre ezberlenen klişeleri tekrarlamak
öğretici değildir. Önce devletin ne olmadığını belirtmem
gerekir.
a-Sınıf çatışmasını ya susturmak, ya da dengede (Status) tutmak
değildir. Ağır basan yanı olarak dile getirilen sınıfsal baskı
aracı kavramı da pek geliştirici değildir.
b- Kaos halinin ortadan kaldırılması hiç değildir. Güvenlik,
düzen ideaları gerçeği ifade etmekten uzaktır.
c- Sorunların, hedeflerin çözüm alanı ise hiç değildir. Tersine
sorunları kangrene, krize sokma ve sürdürme platformudur.
d- Tanrısallıklarla, kutsallıklarla ilişkisi ise sadece
mitolojiktir, ideolojiktir.
e- Ulusun, dinin, kültürün oluşturucu, yönetici gücü olarak da
hiçbir şey ifade etmez.
Devleti dar anlamda artı ürün-değer üzerine kurulu ekonomik
tekel olarak tanımlamak daha açıklayıcıdır. Devlet artık-ürün ve
değeri toplumdan sızdırmak için, ideolojik araçlardan zor
araçlarına kadar kendini toplum üzerinde bir üstyapı olarak
örgütleyip tekelleştirir. Devletin bu dar tanımı ışığında
bakarsak, siyaset, devlet politikacılığı son tahlilde artık-ürün
ve değerlerini gerçekleştirmeyi koordine eden bir yönetim
sanatıdır. En kaba bir formülleştirmeye bağlarsak, DEVLET =
ARTIK ÜRÜN-DEĞER + İDEOLOJİK ARAÇLAR + ZOR AYGITLARI + YÖNETİM
SANATI diyebiliriz.
Ulus Devlet
Ulus-devlet kavramı en karanlıkta bırakılmak kadar, en çok
çarpıtılan kavramların da başında gelmektedir. Gerçek işlevini,
ana rolünü belirlemekten ısrarla kaçınılmaktadır. Daha çok
propagandif amaçlı kullanıldığı söylenebilir. Özellikle faşizm
ve milliyetçilikle ontolojik bağının görünmez kılınmasına özen
gösterilir. Tıpkı faşizm ve milliyetçiliğin resmi moderniteyle
ilineksel bağının göz ardı ettirilmesi gibi. Sadece burjuva
liberallere özgü bir tutum değildir bu. Sosyalistler de
ulus-devlet konusunda ya savunmacı görünürler, ya da çok
önemsizmiş gibi sıradan cümle kelimelerine indirgeyerek
geçiştirirler. Hâlbuki çağımızı kavramanın ve değiştirmenin
kilit kavramlarındandır.
Ulus-devlet kapitalist tekelciliğin geçekleştiği formdur. Daha
16. yüzyılda Hollanda ve İngiltere’de, İspanya ve Fransa
imparatorluk emellerini kırmak için gerekli olan devlet formu
bir nevi pro ulus-devletti. Hollanda Prensliği ve İngiltere
Krallığı ulus-devlete doğru evrilerek üstünlük sağlamaya
çalışacaklardı. 1649 Westphalia Konsensüsü’yle devletler
arasında ulusal faktör öne çıkınca, ulus-devlet doğrultusundaki
gelişmeler hızlandı. Devletlerin ekonomi-politika olarak
merkantilizmi esas almaları, ulusal pazar etkenini öne
çıkarmaları diğer güçlendirici, hızlandırıcı bir faktör oldu.
Ulusal dil, sanat, tarih çalışmaları artık devletin inhisarında
giderek daha çok yer aldı. Uluslar arasındaki çeşitli
anlaşmazlıklar ve savaşlar artık milliyetçilik ve ulus-devlet
tipi iktidar olmadan yürütülemez oldu. Napolyon savaşları bunda
öncü rol oynadı. Fransa’yı ulus-devlet yapmadan savaş
yürütülemezdi. Süreci yakından gözlemleyen Alman ideologları,
Alman milliyetçiliği ve ulus-devletçiliği için gerekli tüm
ipuçlarını Napolyon şahsında keşfetmişlerdi. Hızla geliştirilen
Alman milliyetçiliği, bir an önce Almanya’nın birleştirilmesinde
ve modernitenin aradığı devleti ortaya çıkarmada kaldıraç rolünü
oynayacaktı. Daha sonra Hitler’i doğuracak süreç 19. yüzyılın
başlarında ilk adımlarını atacaktı.
Aslında konu daha derinliklidir. Kapitalist modernitenin
(uygarlığın) temelleriyle ilgilidir. Merkezinde ekonomik tekelin
zafer arayışını barındıran bu hareket sadece ulusal gelişmeyi
çarpıtmayacaktı; bütün ulusu ulus yapan etkenleri
milliyetleştirmek zorundaydı. Dinin ulusallaştırılması olmadan,
ekonomik tekelin pazar hâkimiyeti zordu. Kültür ve sanatın
ulusallaştırılması benzer tekelci konumla bağlantılıdır.
Savaşların ulusallaştırılması son ve en önemli faktörü
oluşturacaktı. Tüm bu etkenlerin ulusallaştırılması ulusal ruhu
doğuracak, o da milliyetçilikle sonuçlanacaktı. İdeologların
ulus ve devlet çalışmaları gerekli fikri temelleri çoktan
hazırlamıştı. Çok açık ki, bu etkenlerin hepsi ulusal pazar ve
bu pazar üzerinde büyük kavga yürüten ve kendini ölümüne dayatan
tekelci kapitalizmdi.
Endüstri devrimi tüm bu süreçlere ivme kazandırdı. Büyük
ticaretten sonra ve giderek ondan daha fazla artık-değer üreten
sanayileşme, bu niteliğiyle temel uluslaştırma konusunu teşkil
edecekti. Ulusal sanayi ulus çapında tüm kapitalistler için en
çok kâr demekti. 19. yüzyıl bu açıdan belirleyicidir.
Endüstriyalizm bir ideoloji olarak ulusallıkla yakından
bağlantılıdır. Milliyetçiliğin 19. yüzyılın en gözde ideolojisi
ve siyasal eylemcisi haline gelmesini endüstriyalizmden ayrı
düşünmek olası değildir. Ticaret burjuvazisi hacim olarak bir
ulusu tek başına taşıyamaz. Merkantilizm tek başına ulusu
sürükleyecek ekonomik tekel niteliğinden uzaktır. Endüstri
tekelleriyle hacim olarak çok genişleyen burjuvazi, artık tüm
ulus adına konuşma hakkını kendinde görmeye başladı. Kendi
tarihini yeniden yazdı. Felsefi eğilimini netleştirdi. Ulusal
kültürü tarihinin bir parçası haline getirdi. Ulusal ordu ve
ulusal eğitime damgasını vurdu. Ulusal sanayi burjuvazisiyle
kapitalizmin ulus çapında hâkimiyeti, zaferi kalıcıydı.
Burjuva devrimi denen kavram tüm bu süreçleri barındırdığında
anlam ifade eder. Yoksa tekil İngiliz, Fransız ve benzeri
devrimler sanıldığının aksine öyle planlı burjuva devrimleri
değildir. Burjuvazinin yaptığı, bu devrimleri kendi çıkarına
kullanmak oldu. Endüstri devrimini de bir burjuva sınıf zaferi
olarak görmek hatalıdır. Bu devrim de tarihin büyük birikiminin
sonucudur.
Bencil ve tekelci burjuvazinin her alanda yaptığı gibi bu alana
da el koyması, kendini, kârlarını dayatmasıydı söz konusu olan.
Nasıl ekonomi sınıf olarak burjuvaziyi gerektirmeyen bir
toplumsal alansa, sanayi de sanayi burjuvazisini peşinen
gerektirmeyen bir ekonomik alandır. Ticaret tekellerinin
yaptığı, ticarete göre tarihsel olarak çok daha fazla kâr
getiren bu alana el koymaktı. Gerçek devrimin sahiplerinden
hiçbiri burjuva değildir. Ne teorik, ne de pratik olarak
endüstri devriminin hazırlıklarında burjuvazi vardır. Ekonominin
tarihsel-toplumsal gelişmenin ritmi içinde yaptığı en önemli
sıçramalardan biriydi. Tıpkı neolitik dönemin tarım devrimi
gibi. Tarihin her döneminde gelişen ekonomik üretim, özü
ekonomik tekel olan devleti ve işbirlikçilerini yeni verimlilik
alanı üzerinde de en ihtiraslı, gözü kara, gerektiğinde güç
kullanmaktan çekinmeyen yeni tekeller haline getirecekti.
Ulus-devlet esas olarak bu tekellerde maddi temelini bulacaktı.
Bulamazsa da oluşturacaktı.
19. yüzyılın ortaları tarihin dönüm noktalarındandır: Ya
burjuvazinin merkezi ulus-devleti kazanacaktı, ya da toplumun bu
yeni tekel ve aristokrasi dışında kalan tüm kesimlerinin
demokratik konfederatif hareketi. 1640 ve 1688 İngiliz
Devrimleri’yle 1789 Fransız Devrimi’nde ihtilal güçleri arasında
bariz bir ayrım olmasa da, bu iki eğilim esas rol oynuyordu.
Fransa Devrimi’ndeki komüncülerle İngiliz Devrimi’ndeki Leveller
demokrat eğilimin temsilcileriydi. Sonra tasfiye edileceklerdi.
1848 Devrimleri tam anlamıyla halk devrimleriydi. K. Marks ve F.
Engels’in 1848’e kadar Komünist Lig ve Manifesto çalışmaları
yerinde ve tarihi adımlardı. Devrimlerin burjuvazinin ihanetiyle
ve her tür gerici güçle uzlaşması sonucu yenilgiye uğramaları
ilk stratejik kayıp oldu. Halkların baharı kısa sürdü ve tekrar
karakış bastırdı. Burjuvazinin devrimciliği de anlık
çıkarlarıyla bağlantılıydı. Başarsaydı, siyasi iktidarı erkenden
ekonomik tekele dönüştürebilecekti. Her şeyi kaybetmektense,
eldekini korumasını ve sınırlı kazanımlarla yetinmesini bildi.
Eski krallık yanlıları ve aristokrasi de umduğunu bulamamıştı.
Bir nevi denge gücü olarak ulus-devlet bu süreçte daha da
güçlenecekti. Ekonomik ve siyasi tekellerin merkezi ulus-devlet
ittifakı daha sonraki süreci belirleyecekti. 1861 ve 1870
İtalyan ve Alman ulus-devletinin resmi ilanıydı. Sıra diğer
ulus-devlet ilanlarına gelecekti.
Ulus-devletin gerek oluşturulmasındaki gerek sürdürülmesindeki
zamk görevinin her türden milliyetçilik tarafından yürütüldüğünü
belirlemek artık zor değildir. Bu durumda milliyetçiliği özgün
rolü olan ideolojik bir unsur olarak değerlendirdiğimize dikkati
çekerim. Pozitivist-laik ideolojinin dinselleştirilmesi demek
daha uygun düşer. Sistemin doğuş aşamasında pozitivist ve laik
yaklaşımlar demokratik modernite zihniyetinden çok uzak da
olsalar, geleneksel dogmatizmin aşılmasında olumlu rol
oynadılar. Bilimsel yorumun gelişmesinde payları vardır. Fakat
sistem, 19. yüzyılın ortalarından itibaren bir yandan siyasi ve
ekonomik zaferini sağlamış olması, diğer yandan demokratik
eylemin devam eden tehdidi nedeniyle her uygarlıkta rastlandığı
gibi ideolojik yönden dinselliğe kaydı. Bu ihtiyacı da
fazlasıyla milliyetçilik yerine getiriyordu.
Daha kapsamlı tanımlarsak, kapitalist modernite döneminde
toplumun tüm bütünlüğüne yayılmış iktidar aygıtlarının ve
vatandaş denilen bireylerin hukuki çerçeve içindeki birliğine
ulus-devlet demek mümkündür. Buradaki belirleyici kavram
toplumun tümüne yayılmış iktidar olgusudur. Daha önceki tüm
devletlerin meşruiyeti kendi kurum ve kadrolarıyla sınırlıydı.
Ulus-devlette bu sınır aşılır. Vatandaş denilen veya kendi
ideolojik, kurumsal ve ekonomik çıkarlarına göre oluşturmak
istediği bireylerin sanki devletin hak ve görevleri olan bir
üyesiymiş gibi devletleştirilmesi ulus-devletin özüdür.
Vatandaşın oluşturulması, ulus-devletin en çok önem verdiği
konuların başında gelmektedir. Bunun için ideolojik, siyasi,
ekonomik, hukuki, kültürel, cinsiyet, askerlik, din, eğitim,
medya gibi birçok unsurdan yararlanmaya çalışılır.
1- En etkili ideolojik araç milliyetçiliktir. Yeni din
değerindedir. Milliyetçilik ulus-devlete, ‘tanrının yeryüzündeki
hali’ gibi kutsallık atfetmektedir. Ölümüne bağlanmak, en üst
değer olarak benimsemek yeni dinin gereğidir.
2- Siyasi iktidarın çekiciliği, etki gücü bireyi vatandaş kılmak
için yoğunca kullanılır. Siyasi partiler özellikle bu amaçla rol
ifa eder. İktidara kapılanmak, “Devlet benimdir” demek birey
için güvenlik ve itibarın en kestirme yoludur.
3- Devletin ekonomik tekel niteliği sanayi devrimiyle daha
yaygınlaştığı ve sanayi tekelciliği çok geliştiği için,
neredeyse toplumun yarısı devlet kurumlarında işçi-memur olarak
istihdam edilir. Kendi başına bu durum toplumun büyük kısmını
ulus-devlet üyesi, yani vatandaşı olmak için yarış durumuna
sokar. Özel denilen tekelleri ulus-devlet tekellerinden ayırmak
güçtür. İkisi arasında çok sıkı birlik, ortaklık hali mevcuttur.
Devlet tekelinin nerede başlayıp nerede bittiği ile özel tekelin
yeri arasında ayrım yapmak güçtür. Özel tekeller kârın
yarısından çoğunu devlete verirken, devlet de bir nevi modern
iltizamlar olarak kendilerine sınırsız kolaylıklar sağlar.
Dolayısıyla özel tekellerin bireyi vatandaşlaştırması devletten
bazen daha da gericidir. Çünkü işsiz bırakma bahanesiyle
istediği kıvamda eğitmesi çok kolaylaşır. Sendikaların son
dönemlerinde tutuculaşıp ulus-devletçi kesilmesi de bu
gelişmelerle bağlantılıdır. İşçilik reel-sosyalizmle adeta
ulus-devletin militanı haline getirilir.
4- Hukukun vatandaşlıkla ilişkisi çok somuttur. İşini yürütmek
isteyen her birey nüfus kimliğine sahip olmak zorundadır. Kimlik
zaten kendi başına devlet vatandaşlığı anlamına gelir. Devlet
üyesi olunduğunun simgesel ifadesidir.
5-Tarih boyunca canlı tutulan iktidar ve devlet bilinci, yani
geleneği vatandaşlık biçimlenmesine açık ki önemli katkılarda
bulunur.
6- Cinsiyetin etkisi babanın aile ocağında devletin
temsilcisiymiş gibi algılanmasından ileri gelir. Evde her erkek,
kadınlar karşısında devlet demektir. Bu algılanma toplumun
bütünlüğü açısından da geçerlidir. Ulus-devlet bu algıyı daha da
eğitip kendisine uyarlamaya çalışır.
7- Askerlik kurumu ulus-devletin en temel değer olarak bireyin
kimliğinin beyin ve duygularına kazılarak yeniden yetiştirildiği
devlet kurumlarının başında gelir. Her ulus-devlet kurumunun
benzer işlevi vardır. Ama hiçbiri askeri kurumun rolüne
erişemez.
8- Din, ulus-devlet sürecinde milliyetçiliğin en çok kullandığı,
direkt ulus-devlet dinine dönüştürüldüğü araç konumundadır. Din
hem ulusallaştırılarak, hem milliyetçileştirilerek, ulus-devlet
döneminde toplumsal kurum olarak ahlaki özüne en ters düşmüş
konuma düşürülür. Seküler milliyetçiliğin dışında kalan toplum
kesimlerini dini milliyetçilikle, eski tanrının yeni haliyle
bilinçli veya kendiliğinden kulu halinde bütünleştirerek bir
nevi kendi iç ihanetini de yaşamış olur. Din-laiklik çatışması
bu ihanetle yakından bağlantılıdır.
9- Eğitim ilkokuldan üniversiteye kadar bireyi vatandaş kılmakta
en etkili modernite kurumudur. Askeri kurumlarla bu konuda yarış
halindedir. Kapitalist modernite için en aptallaştırılmış, tüm
tarihsel-toplumsal gelişim ve değişimin farklılaşarak
oluşturulan değerlerini önce dinciliğin, sonra milliyetçiliğin
süzgecinde, resmi ideolojinin potasında yoğrulan vatandaş
yetiştirmek bu kurumların öncelikli hedefidir. Bu konuda
softalık, ortaçağ skolastiğini fersah fersah geride bırakmıştır.
10- Medya modernizmin en etkili beyin ve yürek yıkama aracıdır.
Bu aygıtlar iletişim teknolojisinin sunduğu olanaklardan
yararlanan ulus-devlete dilediği vatandaşı yetiştirmekte büyük
kolaylıklar sağlamaktadır. Özellikle üç (S)ler seks, spor ve
sanatın popülerleştirilerek, özünden boşaltılarak topluma
sunulmasında ve böylece en aptal, banal, afyonlanmış vatandaş
oluşumunda medya başat rol oynamaktadır.
Günümüzde kültürün gittikçe sığlaşması, büyüleyiciliğini
kaybetmesi, sır veremez duruma düşmesi, ilham kılıcı olmaktan
çıkması, kültürel gelenek üzerinde ulus-devletin yürüttüğü
buldozer hareketi dolayısıyladır. Binlerce dil, on binlerce
kabile, aşiret, kavim, arkeolojik miras, farklı yaşam biçimi,
yani kültürler hep bu tek kültür soykırım politikasının kurbanı
olmuşlardır. Nerede duracağı da belli değildir. Tek tip renkten
ibaret ulus-devlet, ulus-birey ve ulus-toplumun kültürü sadece
faşizm üretmekle kalmaz; yaşamı çölleştirerek sadece savaşacak
hedef arayan bir canavarlaşma sürecine sokar. Sonuç içinden
çıkılmaz etnisite, din, dil ve diğer kültür savaşlarıdır.
Günümüz bu savaşlarla çalkalanmaktadır. Hitler bu savaş
kültürünün başlangıcı ve simgesel değeridir. Günümüz bu
simgeselliğin gerçeğe dönüşmüş halini yaşamaktadır. Yine
öğrenmek isteyenler için altın değerinde olan Irak ve olup
bitenler ortadadır.
Liberal demokrasi olarak orta sınıfa oynarken, en büyük
demokrasi oyununda gerçek demokratik toplum güçlerine üstünlük
sağlayarak demokrasinin içeriğini boşa çıkarmayı hedefler.
Liberal burjuvazi, liberal demokratlar ancak güçlü demokratik
gelişmeler ortamında sol kanat olarak olumlu kılınabilir. Dikkat
edilmesi gereken, orta sınıf sapkınlığıdır. Kapitalizm toplumun
demokratikleşme mücadelesi karşısında orta sınıfı kullanmada
büyük deneyim kazanmıştır. Tavizler vererek, hayaller
uyandırarak, toplumun alt zeminine karşı sürekli korkutarak iç
politika yürütmeyi esas alır. Ulus-devlet bu anlamda orta
sınıfın yoğunlaşmış savaşıdır. Yine bu anlamda ulus-devlet orta
sınıfın savaş ilahıdır. Öyle anlar, öyle hayal eder, öyle
tapınır. Bu tanrı ve yoğunlaştırdığı savaşına karşı demokratik
güçlerin kendi öz zihniyet ve eylemlerini yaratmaktan başka
seçenekleri yoktur. Bu tanrıya karşı tek seçenek ise, özgür
yaşamın kendini en kutsal seçenek kılmasıdır!
Geri Dön
|