|
İşte Abdullah Öcalan bu şartların
hüküm sürdüğü bir zaman diliminde Kurdistan’ın Urfa
iline bağlı Halfeti ilçesinin küçük bir köyü olan
Amara (Ömerli)’da l949 yılında dünyaya gelir. Yoksul
sayılabilecek bir ailenin ilk çocuğudur. Halfeti
ilçe merkezi Türk nüfusun ağırlıklı olduğu bir yer.
Halfeti’nin köyleri ise, Kürt, Türk, Ermeni
nufusunun bazen karışık, bazen ayrı olarak yaşadığı
köylerdir. Abdullah’ın doğduğu köy olan Amara, Kürt
- Türk köylerinin komşu olduğu ve bir de bir Ermeni
köyü Cibin’in komşu bulunduğu, karma kültürlerin
egemen olduğu bir coğrafya’da bulunuyordu. Ailesi
çevre köylerde dağılmış olan Abdullah’ın babası Ömer
Kürt, annesi Üveyş ise Türk kökenlidir.
Çocukluk yılları yoksulluk içinde
geçen Abdullah, bu yıllarda değişik yaşam ve
davranışları ile herkesin dikkatlerini üzerinde
toplamıştır. Köyün gelenekçi ortamında, geleneklere
aldırmayan, kendi bildiğinde direten, çocukları
peşine takan, kurduğu grupla beraber hareket eden,
değişik oyunlarla çocukları dağlara çıkararak
avcılık yapan asi bir çocuk portresini çizmektedir.
Çocuklarla olan bu ilişkisinin yanı
sıra yaşlılarla da iyi diyalog kuran Abdullah, bu
yıllara ilişkin olarak daha sonra anılarını dile
getirerek o yılları hiç unutmadığını ifade
edecektir. ‘’anlattım ... anlattım... ihtiyar başını
çeviriyordu Oğlum biz kurumuş tahtalar gibiyiz. Sen
şimdi bunu yeşertebilecek misin ? diyordu.
Abdullah çocukluktan başlayarak
yaşamdan sonuçlar çıkarmaya, çıkardığı sonuçlara
göre davranmaya ve bunları kendi hayatında ilke
haline getirerek kendi yolunu çizmeye başlar.
Sürekli, araştırmacı-çatışmacı bir kişilik ekseninde
gelişen Abdullah, kendi yolunda yürümek için yeri
geldiğinde anne ve babası ile toplumu karşısına
almaktan da geri durmaz. Özgürlük çocuklukta başlar.
Eskiden beri hep beraber yürümek istedim.“ diyen
Abdullah Öcalan kendi çocukluk arkadaşlarından da
bir grup kurarak bunlarla birlikte hareket etmeye
başlar. Bu grupta lider konumdadır ve çocukların
güvenini kazanarak onları yönlendirir. Bu
karakterinden dolayı aileler çocuklarını ondan
sakınırdı.Bir konuşmasında „Komşuların hepsi
çocuklarını(benden) saklardı. -Buna teslim etmeyin-
derlerdi.“diyordu Abdullah, bu dönemi anlatırken.
İyi bir avcı olmasının yanında iyi
bir yılan avcısı durumundadır. Köydeki yılanların
öldürülmesiyle yetinmez ve çevredeki tüm yılanların
öldürülmesi gerektiğine inanır. ve bunun için
çalışır. Bu nedenle „en iyi yılan avcısı“
durumundadır. „yılanları öldürme tutkusu giderek
bende gerçeğe dönüştü“diyordu çocukluğunu
anlatırken. Güvercinleri ve kuşları avlama da
öyledir ve burada avını arkadaşlarından başka
kimseyle paylaşmaya yanaşmaz. „bu güvercinleri
kimseye vermeyeceğim, kendi istediğim gibi
pişireceğim ve istediklerimle paylaşacağım“ diye
düşünürdü.
Yine geleneksel yaklaşımları kabul
etmez. Sorunlara karşı kendi çözüm yöntemlerini
bulur ve bundan dolayı çocukların beğenisini
kazanırken yetişkinler onu „tehlikeli“ olarak
değerlendirirler. Çocukluğundaki bu dik başlılığı,
„çocukluğuma ihanet edemezdim.“ diye açıklamaktadır.
O yıllarda köy imamından cenk hikayeleri dinleyerek,
dini dersler alarak ve Hz. Ali’nin savaş
başarılarını dinleyerek büyülenmektedir.
Bu arada aileden anne ve babanın
kendisine yönelik davranışlarından dersler
çıkarmaktadır. ‘’Küçük bir çocuktum. Her gün kavga
ediyorduk. Bu kavgalarda birisi benim kafamı kırdı.
Tabi annem bana müthiş yöneldi, -yok- dedi, -eve
gelmeyeceksin- dedi Bana anam verdi ilk dersi.
İntikamımı aldıktan sonra beni eve alacağını
söylüyordu. Ana haliyle hiç de acımıyor,-oğlumdur,
bilmem neyimdir- diyerek kesinlikle düşünmüyordu.’’
Annesinin bu yöneliminden sonra kafasını kıran
çocuklardan intikam alan Abdullah, annesinin bu
yöneliminin kendi kişiliği üzerinde etkili olduğuna
inanmakta ve bunu dile getirmektedir.
Annesinin kendisine isteklerde
bulunmasına karşı tavuk ve civcivlerini göstererek;
‘’Sen anamsın, beni, nasıl bir dünyada, nasıl
koşullarla yüz yüze getirdiğini biliyor musun?’’
diye sorar. Bu benzetmeyle var olan toplumsal duruma
duyduğu tepkiyi dile getirir. Bir annenin çocuğundan
neleri beklemesi gerektiği yönünde toplumsal
gerçekliğe bir eleştiri olarak değerlendirir bu
çıkışını.
Annesinin bu otoriter kişiliğine
karşın babası Ömer dindar, fakir ve kendi halinde
bir kişi olmasına rağmen ilkeli biri durumundadır.
İlkeli olmasına ilkeli, fakat kendi güç sınırını da
iyi bilen birisidir. Abdullah babasının bu aile
içindeki silik durumuna, ailede önderlik
yapamamasına karşılık kendisinin erkenden önderliğe
soyunduğunu dile getirmektedir. ‘Bu baba, bizi idare
edemiyor, çok zor durumda, çok zavallı ve büyük
yetmezlikler yaşıyor.’ diye düşünmektedir. Babası
ile köylülerin köylüce kavgalarına şahit olan
Abdullah o tür kavgalara girmemek için dikkat eder
ve şu sonuca vardığını dile getirir; „gücümün
yetmeyeceği şeye niye ölümüne gireyim ki?“ herkesin
illallah dediği Abdullah, babasından destek
almaktadır. Baba da ondan umutludur. Bir keresinde
çocuklara Abdullahı işaret ederek; „Ona dokunmayın,
onun anlında fetih işareti yazılıdır.“ diyerek
umutlarını ve Abdullah’taki değişikliği
göstermektedir.
İlkokul
Okulun bulunduğu Amara’da, Abdullah,
okul çağına geldiğinde okumak istediğini ailesine
söyler. En yakın İlkokul komşu Ermeni köyü
Cibin’dedir. Amara’dan Cibin’e okula gitmek için her
gün dağ yolunu gidip gelmek gerekmektedir. Yaz-kış
dağ yollarından gidiş geliş öyle basit bir olay
değil tabii Ailesi okuma istemine olumlu cevap
verince Abdullah’a okul yolu açılır. Okulun ilk
gününde o güne kadar hiç tanımadığı bir dil olan
Türkçe ile karşılaşır. Hatta Öcalan o dönemde sözü
edilen öğretmenlerin neye benzediğini merak ettiğini
dile getirerek, okula ilişkin fazla bir bilgiye
sahip olmadığına işaret etmektedir. Okula
gidiş-geliş zorluğuna ek olarak dil zorluğu, yeni
bir dil öğrenmenin zorluğu ile de karşılaşan
Abdullah, başarının bu engelleri aşmakla
gerçekleşeceğine inanır ve kendisini bunun için
zorlamaya başlar. Türkçe üzerine düşünür, bu yeni
dili tanımaya çalışır, yoğun çalışması sonucunda
başarılı olur ve öğretmeninin gözdesi durumuna
gelir.
Öcalan, yıllar sonra adını anarak
ilkokul öğretmeninin, kendisini okulun ilk
günlerinde yemeğe davet ettiğini, bunun kendisi için
bir onurlandırma olduğunu belirterek o günleri hala
unutmadığını belirtecektir. İlkokul boyunca
öğretmeninin takdirini kazanır.
Bu dönemde dine olan eğilimi çok
güçlü olan Abdullah, okula beraber gittiği arkadaş
grubu içinde bir imam gibi davranarak yolda onlara
abdest aldırıp, namaz kıldırtır. Sosyal ilişkide
öncü durumunda olmasının yanı sıra din konusunda da
arkadaşları içinde bir imam gibidir. Kendi
anlatımlarında bu çocukça imamlığı bile kusursuz
yapmaya çalıştığını ve bundan dolayı hem
arkadaşlarından ve hem de köylülerden takdir
aldığını belirtmektedir. Bu döneme ilişkin olarak
şöyle demektedir; ‘’din kurumunda, okul kurumunda,
daha sonraki ideolojik kurumlarda hep istediğimi
bulamam durumu yaşadım. Aslında taparcasına
bağlıydım, ama istediğimi bir türlü bulamama beni
hep en iyisinin nasıl gerçekleştirileceği sorusuna
ve sonucuna götürdü.’’
Amara ve Cibin arası iki saatlik yolu
beş yıl boyunca gidip-gelerek ilkokulu başarı ile
bitirir. Öcalan’ın ilkokuldaki başarısı okumaya
devam etme istemine ailesinin fazla karşı
koymamasını da beraber getirecektir.
Ortaokul
Nizip’teki üç yıllık ortaokul
dönemine ailesinin de onay vermesi ile başlayan
Abdullah, okumaya gelen pek çok imkana sahip öğrenci
arasında bulunan sınırlı sayıdaki sıradan aile
çocukları arasındadır. Ailesi Nizip dışında olan tek
çocuk Abdullah’tır.
Sınıf arkadaşları tarafından sürekli
kendilerinin yaşam koşullarını kabullenmesi ve
uyması için baskı görmesine rağmen Öcalan, kendi
bildiğinden taviz vermez. Arkadaşlarının bu „kalıba
sokma“ girişimlerine direnen Abdullah sürekli
dışlanır ve horlanır.
İlk dönemde bazı zorluklar
yaşamasına karşın derslerdeki başarısı ile giderek
bu zorlukların üstesinden gelir. Derslerdeki
başarısı ile kendisini öğretmenlerinin gözdesi
durumuna getirir.
Okul yaşamı boyunca kendi giderlerini
karşılamak için çalışmayı da ihmal etmemektedir.
Bu yaşlarda karşılaştığı zorlukların
nedenlerini çıkarma ve değiştirme yönünde kafa yoran
Abdullah, büyümeyi önüne koyar. l960 darbesini
gerçekleştiren ordunun gücü karşısında, güçlü
olmanın asker olmaktan geçtiğini düşünerek asker
olmaya karar verir. Ortaokul sonrası askeri okula
devam etme düşüncesi bu büyüme ve gücü elinde
bulunduran kurumda yer alma düşüncesinin bir sonucu
olarak gelişir ve askeri okul sınavlarına girerek bu
yolu dener. Sınavların sonucunda kazanmadığı
anlaşılınca bu yolun kendisine kapalı olduğunu
anlar. Bu gerçeklikte Kürtlüğünün de payı olduğuna
inanır ve bunun üzerinde daha derin düşünmeye
başlar. Aynı dönemde girdiği Tapu Kadastro Meslek
lisesinin sınavlarını kazandığı için artık Liseye
Ankara’da devam edecektir.
Ankara Tapu-Kadastro Meslek
Lisesi
Öcalan, l966 yılında Ankara Tapu
Kadastro Meslek Lisesi’ne yatılı okumak için kayıt
yapar. İlk kez büyük bir şehir'e ayak basan Öcalan
etraftaki yapıların heybetinden etkilenir ve çok
şaşırır. Büyük bir şehirde, hem de Türkiye
Cumhuriyeti’nin başkenti olan bir şehirde
bulunmaktadır. Yaşayış, sosyalite, toplumsal durumu
tümüyle farklı olan bir mekan. İnsanları tanımaya,
yaşayışlarına anlam vermeye çalışan Öcalan ilk kez
karşılaştığı bu yeni yaşam tarzı karşısında
temkinlidir, bulaşmamaya çalışır. Kent yaşamının
insanları bitirici bir özelliğe sahip olduğunu
düşünerek uzak durmaya çalışır.
Öcalan’ın okulu yatılı olduğundan
masraflar devlet tarafından karşılanmaktadır.
Tutumlu davranışlarını burada da sürdürür ve fuzuli
masraflardan kaçınır. Sigara, alkol vb.
alışkanlıklara bulaşmaz, tek hedefi var; başarılı
olmak.
Lise boyunca Öcalan, bir yandan
devlete dayanarak ilerlemeye çalışır, diğer yandan
da burjuva toplumunu ve değer yargılarını tanımaya
çalışır. Faal biri olmasına rağmen kendisini
bastırarak başarılı olmaya, burjuvazi karşısında
fazla olmayan şansını zorlamaya çalışır. Bu anlamda
yatılı okulu en iyi şekilde değerlendirir.
Öğretmenlerinden, Harp okulundan
Faruk Çağlayan, Öcalan’ın yazdığı bir kompozisyonu
beğenir ve bunu tüm öğretmenlere hatta profesörlere
okuduğunu söyler. Okul boyunca öğretmenleri ile iyi
ilişkiler içindedir.
Öcalan henüz köyden aldığı din
eğilimini bırakmış değil ve bu eğilim güçlü olarak
kendisinde yaşamaya devam etmektedir. Maltepe
Camisi’ne gidip gelir. Bu tür ilişkilerde kendisini
daha rahat ifade edebilmekte ve bir yerde
burjuvazinin yozluğundan kaçmaya çalışmaktadır. Bu
arada komünizm ile mücadele derneklerinin
seminerlerini dinliyor. Hatta MHP eksenli ülkü
ocaklarına bile gittiği oluyor, fakat fazla
ısınamıyor. Siyasal islam eğilimi devam etmektedir.
Fakat yani arayışları da son bulmuş değildir.
İlk kez Hulusi Turgut adında bir
gazetecinin Kürtlükle ilgili bir röportajını okuyor.
Gazetecinin, Mala Mustafa Berzani ile yaptığı
söyleşinin Kürtlük tarafı Öcalan’ın ilgisini çekiyor
ve bu konu üzerinde yoğunca düşünüyor. Araştırma ve
okumalardan sonra düşünce anlamında ufku daha da
genişleyen Öcalan artık olaylara mantıklı ve
sistemli bakmanın yöntemini aramaktadır. Lise son
sınıftayken Huberman’ın Sosyalizmin Alfabesi adlı
kitabı eline geçer. Kitabı okuduktan sonra düşünme
ve yoğunlaşması artan Öcalan artık eski düşüncesi
ile gidemeyeceğini anlayarak yaşadığı düşünce
çatışmasından Sosyalizmin galip geldiğini farkeder.
Sonradan Bu durumu geleneksel ideolojinin kaybetmesi
olarak dile getirmektedir.
Aynı dönemde gelişen gençlik
hareketlenmeleri Türkiye’de yankısını bulmuş,
gençlik bir tartışma ve hareketlilik içindedir.
Tartışmalar, eylemler, öğrenci hareketleri, devam
etmektedir ve Öcalan bütün bunları izlemektedir.
Bazen içinde yer alıyor bazen izliyor. Yaşanan bu
genel sol ve gençlik tartışmasına ek olarak Kürtlük
tartışması da devam etmektedir.
l969 yılında bu dönemin en hareketli
kentlerinden olan Ankara’da, liseyi bitirdiğinde
Öcalan, artık sosyalist bir yaşam ve mücadelede
karar kılan birisi olmuş durumda.
Diyarbakır’da Memurluk
Okulu bitirdiğinde Öcalan artık bir
devlet memuru olarak göreve hazırdır. İlk görev yeri
Diyarbakır çıktı. Türkiye’nin başkenti Ankara’dan
Kürdistan’ın merkezi durumundaki Diyarbakır’a
gidecektir.
Diyarbakır’da Kürdistan’ı ve
Kürtleri yakından tanıyacak, Kürt-devlet ilikilerini
gözleme ve anlama imkanı bulacaktır. Bir yandan
memurluk yaparken diğer yandan üniversiteye başlamak
için hazırlık yapmaktadır. Bu hazırlık bir yandan
ders çalışmak diğer yandan para biriktirmek şeklinde
devam ediyor. Çalışırken buna göre davranıyor ve
maaşını buna göre kullanıyordu.
Diyarbakır’da bir otelde kalıyor.
Kaldığı bu otelde çevrenin ileri gelenleri ile
tanışma fırsatı buluyor. Onların Kürt sorunu üzerine
tartışmalarını dinliyor, Kürtlüğe bakış açılarını
öğreniyor. Kürtlerle bu yakın teması ona Kürtleri
tanıma fırsatı tanıdığından bu durumu
değerlendirmeye bu yönlü düşünceler ve araştırmalar
üzerinde yoğunlaşmaya başlıyor. Meslek gereği toprak
sahipleri ile ilişkileri yoğundur. Kürt toplumunun
bu kesimini daha yakından tanımaya başlıyor. Boş
zamanlarında onu etkileyen Diyarbakır surlarını
geziyor.
Memur düzeyinde de olsa ilk kez
memurluğu sırasında Kürtlerle devletin,
ilişkilerinin durumunu anlamaya çalışır. Toprak
sahipleri bu ilişkide işlerini rüşvet ile
yürüttüklerini halkın diğer kesimlerinin ise boyun
eğmek zorunda kaldıklarını görüyor.
Devlet memurlarının rüşvetle işleri
hal ettiği bir ortamda Öcalan, rüşveti ısrarla red
eder. Alacağı tek bir rüşveti gelecekte yapacağı
işlerin bir bütçesi olarak düşünür ve kendini buna
inandırdıktan sonra kabul eder. Zaten sonraki
yıllarda PKK’nin ilk bütçesinin aldığı bu rüşvet
olduğunu dile getirir. Bu parayı başka türlü
kullandığı takdirde kendi moral değerlerine ters
düşeceğini bilir ve buna göre davranır.
Diyarbakır’da kaldığı bir yıllık
süre, kendisi için son derece önemli bir tecrübe
niteliğindedir. Bir yılın sonunda tayinini orada
üniversiteye gitmenin hazırlıklarını yapabilmek için
düşündüğü İstanbul’a aldırır. Artık üniversite yolu
ve İstanbul’un hareketli ortamı kendisini
beklemektedir.
İstanbul Hukuk Fakültesi
Öcalan l97l yılında İstanbul Hukuk
Fakültesi’ne kaydını yapar ve Site Öğrenci Yurdu’na
yerleşir. Bu dönemde okuduğu Lenin’in Ulusların
Kendi Kaderini Tayin Hakkı adlı kitaptan etkilenir,
ulusal soruna getirilen yorumları Kürt gerçekliği
açısından ele alır ve bunların çok daha gerçekçi
olduğunu görür. Bu döneme kadar Kürt sorununa UKKTH
açısından bakılmamış, sorun Türkiye’nin bir
bölgesinin geri kalmışlığı olarak değerlendirilmiş
ve bu doğrultuda talepler ileri sürülmüştü.
Öcalan’ın da gidip geldiği DDKO soruna bu şekilde
bakmakta ve ‘’Doğu’ya yol, su vb.’’ istemlerini
dillendirmekteydi. Genel olarak da yürütülen
tartışmalarda devletin Doğu’yu geri bıraktığı ve
kalkındırılması gerektiği yönündedir.
Öcalan hazırlandığı bir seminerin
konusunu Kürt sorunu ve ayrı devlet açısından ele
alarak UKKTH çerçevesinde bir konuşma hazırlar.
DDKO’da verdiği bu yönlü bir seminerden sonra DDKO
üyeliğine alınır. Fakat dernek bünyesinde bu yönlü
tartışmaların geliştiğini gören devlet, derneği
seminerin ardından kapatır.
Öcalan’ın İstanbul’da kaldığı bu
dönemde Türkiye devrimcileri fikir tartışmalarını
sürdürmekteler ve tartışmaların odağını örgüt,
gizlilik ve devrimci şiddet oluşturmaktadır. Mahir
Çayan’ın bu yönlü seminer ve konuşmalarını dinleyen
Öcalan, getirilen yorumları gerçekçi bulur. Yapılan
Kemalizm eleştirisini o güne kadar yapılan en
radikal ve çözümleyici eleştiri olarak
değerlendirir.
İstanbul’un hareketli ortamında,
Öcalan, tartışmaları dinlemek ve katılmamanın
yeterli olmadığını düşünür ve liseyi okuduğu
siyasetin merkezi Ankara’ya gitmeyi tasarlar. Öcalan
İstanbul’da, hukuk fakültesine devam ederken,
Ankara’da eğitime devam etmek için Üniversite
sınavlarına girer ve Ankara Siyasal Bilgiler
Fakültesi’nin Kamu Yönetimi bölümünü kazanır.
İstanbul’un hareketli ortamı artık geride kalmıştır
Öcalan için ve, bundan sonraki yaşamını ciddi olarak
etkileyecek, devrimci arayış ve mücadelesi yeni bir
tempoya kavuşturacak Ankara ortamına geçer
Ankara- A.Ü. Siyasal Bilgiler
Fakültesi
Öcalan Kamu Yönetimi bölümüne burs
alarak başlar. Öcalan Ankara’ya gittiği 1971
sonlarında 71 direnişçilerinin savaşçılığı devam
etmektedir. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan henüz
yakalanmamışlar. Yürütülen eylemselliği kahramanlık
olarak değerlendirir. Ancak okula başlamasının ilk
günlerinde Mahirlerin Kızıldere’de katledilirler.
Öcalan, türkü yakmanın yeterli bir cevap
olamayacağını, bu kahramanların ardından bir şeyler
yapılması gerektiğini düşünür ve yapılması
gerekenler üzerinde düşünmeye başlar. Belirlenen
eylem tipi, Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde boykot
eylemini gerçekleştirmektir. Boykot eylemi başarılı
bir şekilde gerçekleşir. Ancak bu eylemden sonra
fakültede tutuklamalar başlar. Tutuklananlar
arasında Öcalan’da bulunmaktadır. 7 Nisan l972 de
tutuklanan Öcalan 6 ay Mamak cezaevinde kalır ve
mahkemece serbest bırakılır.
Cezaevinde kaldığı 6 ay Öcalan için
bir tecrübe işlevi görür ve devletle karşılaştığı bu
ilk seferinde devleti daha iyi tanımaya çalışır.
Dışarda, yapılanlar ve yapılması gerekenler üzerinde
düşünür. Olayları inceleme ve yoğunlaşma dönemi
olarak geçen bu süreçten sonra Öcalan, Anıtkabir
civarında Kürt arkadaşına ait bir eve yerleşir.
Bu süreçten sonra arkadaş çevresi
geliştirmeye başlayan Öcalan, PKK’nin ilk grubunu
oluşturacak arkadaşlarını bu dönemde toparlar ve
onları kendi düşünceleri etrafında bir araya
getirir. Henüz net olarak neler yapılacağı ortaya
konulmamıştır. Bir oluşumun ortada olmadığı bu
dönemde Kemal Pir, Haki Karer gibi Türk kökenli
arkadaşlarına fikirlerini kabul ettirir ve beraber
hareket etme konusunda kendilerini ikna eder.
Daha sonraları Yukarı Ayrancı’da bir
eve taşınan Öcalan burada da faaliyetlerine devam
eder. 1973 1 Mayıs’ında Çubuk Barajı toplantısı
olarak bilinen bir toplantıda gruplaşma kararı
alınarak birlikte hareket etme resmileştirilir. Bu
toplantıya katılan 6 kişi oluşan grubun çekirdek
kadrosu durumundayken Öcalan grubun doğal lideri
durumundadır.
1974-75 yıllarında faşist öğrenciler
devlet desteği ile okulları kontrole almış,
devrimcileri sıkıştırmaya ve zorlamaya çalışırlarken
Öcalan faşistlere karşı birlikte hareket etmenin
yollarını arar. İlk iş olarak Ankara Demokratik
Yüksek Öğrenim Derneği (ADYÖD) kurulur. Dönemin ilk
öğrenci derneği olan ADYÖD’ün yönetiminde yer alan
Öcalan, derneği faaliyetlerde bir üs olarak
kullanmaya başlar. Devrimci öğrencilerin buluşma ve
tartışma platformu durumuna gelen dernek 12 Mart
darbesinin toplumsal alandan geri çekilmeye
başlamasının ardından başlayan süreçte önemli bir
rol üstlenmekteydi. Burada pek çok toplantı ve
seminer düzenlenir. Yaydığı fikirler ve öğrenci
hareketinde gördüğü önemli işlev üzerine ADYÖD
1975’te devlet yetkililerince kapatılır.
Bu tarihe kadar devlet tarafından
net olarak hangi yöne eğilimli olduğu bilinmeyen
Öcalan, 1976 yılında Ankara Yüksek Mühendisler ve
Mimarlar Odasında katıldığı bir seminerde
konuşmasının merkezine „ülke“ ve „bağımsız
örgütlenme“yi koyar. Seminerde „Kürdistan
Sömürgedir“ tezi üzerinde durarak şimdiye kadar
dillendirilmemiş bir gerçeği dile getirerek
farklılığını ortaya koyar. Dönemin devrimcilerinden
büyük bir kesimi Kürdistanı sümürge olarak kabul
etmedikleri ve Kürtlerin ayrı örgütlenmelerine karşı
olduklarından Öcalan’ın bu tezi, Kürtler açısından
bir kopuş ve ayrı örgütlenmenin başlangıcı anlamına
gelmektedir. Artık bir grup olarak hareket eden
Öcalan ve arkadaşları, kendi aralarında fikir
tartışmalar yürüterek yönlerini Kürdistana
çevirirler.
1 Ocak 1977 Dikmen ve Tuzluçayır
toplantılarında bu düşünce net olarak kabul edilir.
Düşünce karar haline getirilir ve dönüş için
hazırlıklar başlatılır.Tam da bu dönemde MİT, grubun
gelişim seyrini izlemek ve kontrolde tutmak için
karar alır, Bunun içinm grubun içine adam sızdırır.
Öcalan sızdırılan bu kişileri bildiği halde
bilmiyormuş gibi davranır, içlerindeki ajanı
yönlendirmeye, o kadar da tehlikeli ve kontrolden
çıkmış bir grup olmadıkları imajını vermeye
çalışmaktaydı. Diğer yerden gruba sızmış ajanlara
ise sadece bilmeleri gereken bilgiler aktarılarak
onların da gerçek durumdan haberdar olmamaları
sağlanmaktaydı.
Öcalan, bu dönemde gruba girenlerden
Dersimli bir aileden olan Kesire Yıldırım ile
evlenir. Öcalan daha sonraki dönemde, evliliği ile
ilgili olarak, bunu politik bir manevra olarak
düşündüğünü, bu evlilik ile bir yerde devlete,
kendisinin, Ankara’da kalıcı olduğu mesajını vermek
istediğini belirtiyordu. Öcalan, Ankara’da bir
yandan bu mesajları verirken, diğer yandan da bütün
çabasını Kürdistana dönüş üzerinde yoğunlaştırır.
Öcalan’ın dışında grup Kürdistan’a dağılır,
propaganda ve örgütlenme çalışmalarına başlar.
Kürdistan’ın her yerine ulaşan APOCULAR yeni
hareketin alt yapısını kuracaklardı
Kürdistan Seferi
Öcalan, 76’nın sonlarında ülkede
yürütülen faaliyetleri yerinde incelemek ve
çalışmaları bir raya oturtmak için bir Kürdistan
seferi yapar. Kürdistanı kapsayan bu gezi sırasında
Ağrı, Kars, Dersim, Elazığ, Diyarbakır, Urfa ve
Antep şehirlerini dolaşır, gruba yeni katılanlara
perspektif verir, toplantılar düzenler ve geleceğe
güçlü bir hazırlık yapmak için çalışmalar yürütür.
Kürdistan’a yaptığı bu geziden sonra tekrar
Ankara’ya döner Kısa bir süre sonra gelişen Namık
kemal Ersun Darbesinin asıl olarak kendilerini
hedeflediğini sezer ve yeni planlar geliştirir. 3
Haziran 77 tarihinde gerçekleşen bu darbeden sonra
Öcalan’ın kaldığı eve baskın yapılır ve bazı
arkadaşları tutuklanır. Kemal Pir ve Mustafa
Karasu’nun tutuklandığı bu dönemde artık Ankara’da
kalmak tehlikeli bir hal almıştır. Ankara’da bunlar
yaşanırken Kürdistan’da süren çalışmalar bir
partinin kurulmasına yöneliktir ve APOCU grup
giderek büyümektedir. Bir yandan Kürt hareketleri
diğer yandan da Türk sol güçleri ile çatışarak
ilerleyen APOCULAR giderek artan bir kitle desteğine
kavuşurlar.
PKK’nin Kuruluşu
Kürdistan genelinde sürmekte olan
faaliyetler bir yandan devlet tarafından diğer
yandan da Kürt ve Türk sol güçleri tarafından
engellenmeye çalışılmaktadır. Antep’te grubun
öncülerinden Haki Karer vurulur. Bu olay PKK’nin
devletin şiddetine maruz kalışının ilk işareti
olurken diğer yandan da artık çalışmaların eski
tarzla sürmeyeceği kanısını geliştirir. Devlet bu
olayla grubu vazgeçirmeye çalışırken grup ise Öcalan
öncülüğünde bu olaya verilecek en iyi yanıtın
partileşme olduğu kararını alır.
27 Kasım l978 tarihinde
Diyarbakır’ın Lice ilçesine bağlı Fis köyünde
toplanan öncü kadrolar PKK adını alacak haereketin
ilk kongresini toplayarak partileşirler. Partiya
Karkeren Kürdistan (PKK) adını alan grup Öcalan’ın
hazırladığı Manifesto ile devrim yoluna devam eder.
Partileşme kararı, Urfa’nın devlet yanlısı Kürt
aşiretlerinden biri olan Bucak aşiretine yönelik bir
eylemle kamuoyuna duyurulur.
PKK Kürdistan genelinde
çalışmalarını sürdürürken bir çok engelle
karşılaşır, ancak tümünün üstesinden gelerek
kendisini halka kabul ettirir. Pek çok Kürt örgütü
ile Türk sol örgütü işlerini bırakıp, PKK’yle
uğraşmaya başlarlar. Saldırılar teorik anlamda
boğmayı, pratik anlamda hareket edemez bir duruma
getirmeyi hedeflemekteydi. Bunca saldırıya rağmen
gelişimini sürdüren PKK’ye, devlet, bir katliamla,
Maraş katliamı ile cevap verir.
Maraş Katliamı ve 12 Eylül Süreci
Kürt halkının kurtuluş mücadelesini
yürütmek için kuruluşu tamamlanan PKK’ye devletin
cevabı bir katliam oldu. Maraş katliamı 19-24 Aralık
l978 tarihlerinde uygulamaya sokuldu ve katliamda
111 Kürt katledildi. 210 ev ve işyeri yakılıp
yıkıldı. Bu katliamın, bir çok özelliği dikkate
alındığında, neden Maraş’ta hayata geçirildiği
anlaşılır. Katliamın CHP’nin iktidar döneminde ve
ECEVİT’in Başbakanlık dönemine denk gelmesi planın
bir parçası idi. Katliamda çocuk, kadın, yaşlı
ayrımı yapılmadan tam bir vahşet örneği sergilendi.
Bu, Kürtlerin yani PKK’nin bir adım daha ileri
atarsa, devletin ne tür cevap vereceğinin de bir
göstergesi idi. Vahşet, bir anlamda gözdağı idi.
Ana rahmindeki bebeklerin dahi
süngülenerek katledilmesi, meseleye bir sağ- sol
yada alevi-sünni çatışması anlamı vermek, katliamın
hem planlanma ve hem de uygulama safhasını
açıklamaya yetmemektedir. Katliam sonrasında,
katliam da gerekçe gösterilerek Ecevit hükümeti
tarafından l3 Kürt ilinde sıkıyönetim ilan edildi.
Bu katliamın belki de niye yapıldığını da
gösteriyordu.
Devletin bu uygulamasına o günün
koşullarında Türkiye’de var olan ne bir politikacı
ne de başka hiç bir siyasi güç Abdullah Öcalan ve
onun partisi kadar anlam verebildi. Bu olay tam
olarak anlaşılmadığı içindir ki PKK dışında hiç bir
devrimci güç ileriye yönelik olası yeni saldırılara
karşı önlem alamadı.
PKK lideri Öcalan, devletin bu yönlü
geliştirdiği planlamaları değerlendirerek, Mayıs
l979 da partisinin yönetici kadrolarının önemli bir
kısmını yurtdışına çıkarma kararı aldı. Öcalan’ın bu
kararı partisinin kadrolarını olası bir askeri
darbeden koruma amacı taşıdığı gibi onları ideolojik
ve siyasi olarak geliştirme amacı da taşıyordu.
Öcalan’nın bu kararı Kürt halkının tarihinde çok
önemli bir karar oldu. Bugün herkes tarafından daha
iyi anlaşılmaktadır. 12 Eylül l980 darbesinden önce
PKK kadrolarının çoğu ülkeyi terk edebildi. Kalan
kadrolar ise darbeden kısa süre sonra Ortadoğu
sahasına geçirildi.
12 Eylül darbesi ile devlet her ne
kadar PKK ve Kürt halkına birinci derecede yönelmek
istemiş ise de, Öcalan’ın zamanında aldığı
tedbirlerle, Kürtler açısından oldukça boşa
çıkarılmış ve darbenin Kürt ayağının başarıya
ulaşmasına izin verilmemiştir. Darbe ile PKK’ nin ne
olduğunu bilmeyen Kürtler de dahil tüm Kürtler
devletin şiddetiyle karşılaştılar. Kürdistan’da
aranmadık ev, aşağılanmadık Kürt bırakılmadı.
Binlerce sıradan insan işkencelere alındı, hapis
cezası ile cezalandırıldı. Ancak 12 Eylül ile
devlet, esas darbeyi Türkiyedeki devrimci ve ilerici
güçlere vurdu. Hemen hemen tüm siyasi kadrolar ya
tutuklandı ya da vuruldu. Kurtulanların da hemen
hemen hepsi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. 3l Mart
l981 tarihine kadar l9.000 kişi gözaltına alındı.
Zindan Direnişi
l2 Eylül darbesinin özellikle de
Kürt halkına ve onun kurtuluş umudu PKK’ye karşı
gerçekleştirildiğinin en önemli göstergesi
cezaevlerinde yaşanıyordu. İnsanı tüm insani
özelliklerinden koparmanın uygulama alanlarına
çevrilen zindanlarda akla gelmeyecek işkenceler
yapılıyordu. Tüm bu uygulamalara karşı onurlu bir
direniş de sergileniyordu. Devlet özellikle PKK ve
Kürtler üzerinde işkenceyi öyle tırmandırdı ki
devrimci tutsaklar insan onurunu kurtarmanın tek
yolunun yaşama son verme olduğu kararına vardılar.
İnsan onurunu kurtarma eylemine PKK
yöneticilerinden, 21 Mart l982 Diyarbakır
Cezaevi’nde, hücresinde üç kibrit çöpünü yakarak
Newroz’u karşıladıktan sonra yaşamına son veren
Mazlum Doğan, başladı. 17 Mayıs l982 de Diyarbakır
zindanında, 35. Koğuş’ta bulunan Ferhat Kurtay,
Mahmut Zengin, Eşref Anyık ve Necmi Öner bedenlerini
ateşe vererek devletin işlediği insanlık suçlarını
dünyaya haykırdı. Bu soylu direnişlere devlet
şiddeti daha da tırmandırarak cevap verdi. Devletin
şiddet kullanarak ulaşmak istediği amacın boşa
çıkarılması için l4 Temmuz l982 de PKK’li tutsaklar
bedenlerini bu kez de ölüm orucuna yatırdılar. Ölüm
orucuna yatan PKK kadrolarından Kemal Pir 7 Eylül,
Hayri Durmuş l2 Eylül, Akif Yılmaz l5 Eylül ve Ali
Çiçek ise l7 Eylül 1982 günü şehit düştüler.
devletin, PKK’nin iradesini kırma ve zindanda yok
etme politikası, bu direnişlerle ancak boşa
çıkarılabildi.
DİPNOT:
http://www.abdullah-ocalan.com'dan alınmıştır.
Geri Dön
|