|
KJB Sözcülüğünden Zilar Sterk ile 15 Şubat’a
ilişkin gerçekleştirilen röportaj
-15 Şubat 1999’da uluslar arası komployu
planlayanların gerçekleştirmek istedikleri genel
anlamda nelerdi?
- 30 yılı aşkın Kürt özgürlük mücadelesi 99’a
vardığında siyasal, ideolojik, felsefik ve
sosyal açıdan önemli bir açılım sürecine girmeye
başlamıştı. Ortadoğu bölgesinde Kürtler,
Önderliksel bir hareket olarak gelişen PKK’nin
yürüttüğü bu mücadele sayesinde, önemli bir güç
konumuna gelmişlerdi. Bölgede artık adı bile
anılmayan, dili konuşulmayan, zenginlik
kaynakları bölgedeki egemen devletler tarafından
iştahlıca paylaşılan bir konumdan, yeniden kendi
benliğini yakalayan, kendi iradesiyle yükselişe
geçen ve bölge güçleri açısından artık dikkate
alınması gereken siyasal bir güç konumuna
gelmişti. Gelişim sürecinde daha çok askeri
açıdan güçlenen Kürdistan Özgürlük Hareketi, bu
dönemde, siyasal ve toplumsal açıdan kendisini
yeniden projelendirme ve açılım sağlama
arayışları içerisine girmişti. Kürtlerin
yaşadığı bölge egemen devletleri üzerinde önemli
bir baskı oluşturmaya başlamış ve bölgedeki
siyasal dengeleri kendi lehine etkilemeye
başlayan bir konum kazanmaya doğru gidiyordu.
Yani diriliş devrimi gerçekleşmiş sıra kurtuluş
ve özgürlük adımını atmaya gelmişti. Kürtlerin
yaşadığı bu gelişmeler karşısında dünyada da
yaşanan önemli gelişmeler vardı tabi.
Dünya eski bir çağdan çıkıp yeni bir çağa
giriyordu. Ve tam da bu çağsal değişim sürecine,
Kürtler böyle giderek güç kazanan bir konumla
giriş yapmaya hazırlanıyordu. Kürt Özgürlük
Hareketinin kazandığı bu konum, 21.yy’a girişe
denk gelmişti. Dünyanın büyük emperyalist
güçleri de yeniçağı kendi çıkarlarının hizmetine
koymanın planlarını çoktan yapmaya
girişmişlerdi. Onlara göre 21.yy’a girerken,
küresel çapta söz geçiremeyecekleri, kendi
egemenlik sınırları dışında kalacak kuytu
bölgelerin kalmaması gerekiyordu. İdeolojik,
siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel açıdan kendi
egemenlik sınırlarının dışında kalan kuytu ve
bakir bölgelerin başında Ortadoğu coğrafyası
gelmekteydi. Bu bölgenin kendine has bir
ideolojik, siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel
bir statükosu oluşmuş ve batının emperyal gücüne
karşı hala ayakta duruyordu. 21.yy’a sayılı
günler kala, bölgede hala ayakta kalan bu
kendine has statükoyu parçalamak, düşürmek ve
kendi çıkarlarına hizmet edebilecek yeni bir
düzene tabi kılmak gerekiyordu. ABD’nin Büyük
Ortadoğu Projesi bu hesaplar üzerinden
şekillendi.
Ancak bölgede oluşmuş bu statüko içerisinde
değişim ve dönüşümü dayatan tek güç olarak, Kürt
Özgürlük Hareketi ortaya çıkmıştı. Kürdistan
Özgürlük Hareketi, bölgenin değişim ve dönüşüm
yönünde ilerleyen tek içsel dinamiği idi ve
giderek değişim yanlısı diğer dinamiklerine de
güç ve cesaret veriyordu. Bölgenin kendi iç
dinamiklerinin Kürdistan Özgürlük Hareketi
öncülüğünde değişim ve dönüşüm sürecini
başlatmış olması ise bölgedeki statükoyu kendi
çıkarlarına hizmet edecek biçimde parçalamayı
planlayan uluslar arası egemen güçlerin işine
gelmemiş ve büyük bir engel oluşturmaya
başlamıştı. Bölge içinde Kürdistan Özgürlük
Hareketi ekseninde ilerleyen bu gelişmelerin
önünü almadan, uluslar arası güçlerin
yapacakları bölge müdahalesinin boşa çıkma riski
oldukça yüksekti ve BOP’u uygulamaya koymadan
önce, bölgenin toplumsal dokusuna değişim
cesareti yayan bu dinamiği yok etmek ya da
etkisizleştirerek güdümüne alması gerekiyordu,
onlara göre. Böyle düşündüler, böyle
planladılar. Kürdistan Özgürlük Hareketinin
bağımsız siyasal duruşunu bırakıp, bu güçlerin
güdümünde politika yürütmeye ikna olması halinde
ise 15 Şubat komplosu gerçekleşmeyecekti belki
de. Ancak Önderliğimizin bu yönlü mesajlara
karşın, kendi bağımsız siyasal konumunu
korumasındaki ısrarı karşısında, 15 Şubat’taki
korsanvari kaçırılış ve esaret süreci başlamış
oldu. Çünkü Batının siyasi uyduluğu kabul
edilmemiş ve bağımsız bir duruş tercih
edilmişti. Bu bağımsızlıkçı tavır ve duruş,
çağımızın ahlaktan yoksunlaşmış siyaseti
karşısında ender rastlanan bir duruştur. Ve
dünya imparatorluğuna soyunmuş egemen güçler
cephesinden kabul edilmeyecek, uluslar arası
düzeyde bir işbirliğini gerektirse bile büyük
bir komployla cezalandırılacaktı.
-Güncel boyutları ile birlikte, bu komplo ile
ideolojik olarak amaçlanan neydi? Yine kadın
boyutuyla nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Uluslar arası komplonun gerçekleştiği dönemin
siyasal güncel boyutlarından daha önemli olanı
tabi ki Kürdistan Özgürlük Hareketinin,
mücadelesini üzerinden yükselttiği yeni
ideolojik ve felsefik çerçevesiydi. Uluslar
arası egemen güçler, 21.yy’a girerken bölgeyi
kendi ideolojik ve felsefik argümanları
temelinde yeniden inşa etmeyi planlamıştı.
Batıda yüzyıllardır oturttukları ve kapitalizmin
üzerinde yükseldiği ancak bu gün artık tarihin
çöp sepetine atılmayı bekleyen ulus devlet
ideolojisini hakim kılmayı hedeflemekteydiler.
Nitekim bu gün Irak müdahalesiyle inşa etmeye
çalıştıkları şey de ulus devlet yapılanmasıdır.
İçini sahte burjuva demokrasisiyle
dolduracakları bir ulus devlet ideolojisi. Ulus
devlet ideolojisinin ve burjuva demokrasisinin
üzerinde yükseldiği temel felsefe ise Aristo
Platon ve Newton’dan arta kalan akılcılık
felsefesidir. Sonradan gelişen bilimciliğin
insanlığa kazandırdığı keşifler ise, insanı salt
mekanik, duygudan ve ruhtan yoksun, duygusuz ve
ruhsuz atomların bir araya getirdiği bir
bedensel yapı olarak tanımlayan anlayıştan
kurtulamamıştır. Batı uygarlığının üzerine
yükseldiği felsefeye veya yaşam bakış açısına;
aklı duygudan, ruhu bedenden, insanı doğadan,
erkeği kadından, batıyı doğudan, beyaz ırkı
siyah ırktan üstün gören anlayış egemendir. Bu
felsefeye göre sürekli bir şeyler bir şeylerden,
birileri birilerinden üstün, merkez, diğerleri
ise alttakiler ve kimliksiz, anlamsız ötekiler
olarak görülmektedir. Birileri egemen ve değer
gören iktidar sahibi, emir veren, yönlendiren,
tahakküm sahibi bir üst sınıf olurken; diğerleri
ise basit, değersiz, emirleri uygulayan,
yönlendirecek birileri olmadan yaşayamayan,
tahakkümü hak etmiş olan alt sınıflar
olmaktadır. Batının bu egemen iktidarcı,
tahakkümcü hiyerarşik yapılar oluşturan
felsefesini, aslında bu gün batı toplumları ve
sivil toplum yapısı, aşma arayışları içerisine
girmişlerdir. Yakın tarihte ortaya çıkan ve
giderek belirginleşmeye başlayan çevreci,
ekolojik, feminist ve demokratik yapılanmalar,
bu arayışların sonucu ortaya çıkmaktalar. Ancak
akılcılık felsefesini aşma arayışı içerisine
giren bu tür yeni yapılar, hala egemen sistemin
güdümleyen politikalarından kendilerini
kurtarabilmiş değillerdir. Egemen siyasal
oluşumlar üzerinde büyük dönüşüm baskısı
oluşturma gücünü hala yakalayabilmiş
değillerdir. Değişimin temel dinamiğini
oluşturan geniş toplumsal kesimlerin gücünü
arkalarına alabilmiş ve güçlenmiş değiller. Elit
ve akademik tartışma düzeylerini, küçük çaptaki
çok gevşek örgütlenmeleri aşamayan yapılanmalar
biçimindedirler. Fakat değişim yönünde büyük
gelişmelere gebe olan yapılanmalardır da aynı
zamanda.
Ortadoğu’nun uzak tarihini incelediğimizde
batıda hala hakimiyetini koruyan bu akılcı
felsefenin tam tersi bir zihniyet yapılanmasının
olduğunu görmekteyiz. Akılcı ve tümden analitik
olan batı zihniyetine karşın, Ortadoğu toplumsal
dokusunda bu gün bile hakim olan duygusal bir
zihniyet var. Yaşam felsefesi ve bakış açısı,
yine kültürel dokusu buna göre şekillenmiştir.
Batı dünyasında yüzyıllardır anlamsızlaşmış bazı
değerler, Ortadoğu toplumsal dokusu içerisinde
hala anlamını korumaktadır. Ortadoğu’nun sosyal
ve kültürel tarihinde akıl duygudan önce, ruh
bedenden önce, insan doğadan önce, erkek
kadından önce gelmemiştir. Tarihsel geçmişinde
bunlar eşit ve dengeli varlıklar olarak
yaşamıştır. Batının; doğayı ve kadını
aşağılayan, adeta böcekleştiren, tahakkümü hak
eden akılsız nesneler olarak gören bakış açısı,
burada tam tersidir. Aksine burada, doğaya da
kendi içinde akıllı ve duygulu bir alan olarak
bakılmıştır. Çünkü doğa, kendi bağrında yaşayan
tüm canlıları tıpkı bir ana gibi koruyup
beslemekte ve yaşamın sürmesini, sürekliliğini
sağlamaktadır. Kadınlara da yaşamı yeniden
yaratan, yaşamın yaratıcılarını yeniden yeniden
yaratan kutsal varlıklar olarak bakılmıştır. Her
iki cinsten oluşan insanlar, hayvanlar, bitkiler
ve tüm doğa hep birlikte aynı anlam değeri
içinde yaşamıştır bin yıllarca. İnsanlar doğanın
bir bileşeni, kadınlar ise doğanın yaşamı
süreklileştiren özneleri olarak anılmıştır.
Yakın tarihte ortaya çıkan tek tanrılı dinler
ideolojisi ise doğudan yükselmiştir ama batıdaki
Aristo mantığıyla ve akılcılık felsefesiyle
etkileşim içerisinde gelişmiştir. Gelişen tek
tanrılı dinler ideolojisine de etkide bulunan bu
felsefe, Ortadoğu toplumsal dokusunda oluşmuş bu
değerleri, kısmen tahrip etmiştir tabi. Ancak
hala güncel yaşamın bazı ayrıntılarında
kendisini yansıtan yanları bulunmaktadır.
Şimdi böyle bir toplumsal dokuya, böyle bir
zihniyet yapılanmasına batının egemen
ideolojisini ve esas aldığı felsefeyi askeri bir
müdahaleyle oturtmaya karar verdi uluslar arası
siyasal egemen güçler. Bu ideolojik, felsefik,
siyasal, sosyo-kültürel müdahalenin sonuç alması
için, buna zıt olan bölgenin tarihsel
değerlerini, yeniden canlanışa geçiren
dinamikleri kurutması gerekiyordu tabi kendince.
Tarihsel, komünal toplumsal değerleri bölgede
yeniden yükselişe geçirmeye başlayan, bölgede
dinsel ideolojilerin adeta uyuşturduğu toplumsal
akıl ve duyguyu yeniden uyanışa geçiren temel
dinamik güç, Kürdistan Özgürlük Hareketiydi
tabi. Bu harekete öncülük yapan, önderlik yapan,
ideolojik, felsefik argümanlarını oluşturan ise
Önderliğimizdi. Çünkü Önderliksel bir hareket
olarak ortaya çıkmıştı PKK. Ama yüzlerce önder
kadrosunu da geliştiren bir hareket olarak
şekillenmişti. Batılı uluslar arası komplocu
güçler, bu Önderliksel hareketin Önderliğini
çirkin bir komployla etkisiz bırakınca,
Ortadoğu’ya daha rahat müdahale edebileceğini
hesaplıyordu. Kendi sınıflaştırıcı,
ötekileştirici, cinsiyetçi ve tahakkümcü
ideolojisini daha rahat yayabileceğini
hesaplıyordu.
-Son yaşanan gelişmeler; G. Kürdistan’a
operasyon tartışmaları, Fransa ve Belçika’daki
tutuklamalar, Kerkük meselesi, Türkiye’de
giderek artan halk üzerindeki baskılar var. Tüm
bunların 15 Şubat komplosu ile bağlantısı var
mıdır? Nasıl değerlendiriyorsunuz.
-Evet Reber Abdullah Öcalan’a karşı düzenlenen
çirkin ve bir o kadar da eril olan komplonun
üzerinden 8 yıl geçti. Bu süre zarfında,
Önderliğimiz İmralı gibi tecrit ve izolasyon
koşullarının had safhada olduğu bir zemine
rağmen, defalarca demokratik barış çağrısı
yaptı. Her seferinde yurtsever halkımızın, bazı
demokratik çevrelerin ve demokratik kamuoyunun
yansıttığı demokratik barış talebi üzerinden
geliştirilen bu çağrılar ve girişimler, Türk
devleti ve hükümeti cephesinden yanıtsız
bırakıldı. AB sürecinin siyasal baskısıyla, bazı
Avrupa kriterleri ile uyum sürecini başlatma
adına, bazı sözde yasal değişimleri gündemine
almış gibi göründü. Ancak bu söylemler her
seferinde hem Türkiye hem de dünya kamuoyunu
kandıran söylemler oldu ve hep söylemde kaldı.
Kağıt üzerinde kaldı. Pratik hiçbir uygulamaya
yansıtılmadı. Askeri operasyonlar aralıksız
sürdü. Halkımız ve demokratik kurumlaşmaları
üzerinde saldırı ve baskılar hiç dinmedi. Faili
meçhul cinayetler hep devam etti. Bu günkü
Türkiye hükümeti başbakanının da artık itiraf
ettiği, derin devlet odağının tezgahladığı
provakasyon olayları durmadan sürdü. Şemdinli ve
Amed’teki bombalama olaylarını tezgahlayanları,
sanırım tüm demokratik kamuoyu his etti ve
tanıdı. Ama failleri ve planlayanları hala elini
kolunu sallayıp serbestçe dolaşabiliyorlar. Son
Hrant Dink cinayeti de buna benzer türden bir
olaydı. Sayın Hrant Dink demokratik
düşüncelerini cesurca dillendiren bir Türkiye
vatandaşıydı. Egemen devletin dar çıkarları
karşısında; demokrat olmak, insan haklarını ve
düşünce özgürlüğünü savunmak bir suç sayıldığı
için, böyle düşünen bir insan; ister Kürt olsun,
ister Ermeni olsun, ister Türk olsun, ister
kadın olsun ister erkek olsun, her halükarda
suçlu sayılıyor ve cezası böyle çirkin
cinayetler biçiminde ödettiriliyor. Değerli
Hrant Dink gibi yüzlerce Kürt gazetecisi, aydını
ve genci, Türk devletinin eliyle katledildi.
Demek ki esas sorun; zihniyet sorunu,
demokratikleşme sorunu, bir değişim ve dönüşüm
sorunu oluyor. Ve Türk devletinin bu değişim ve
dönüşüm sürecine girmede hiçbir kararlaşma
düzeyi yansımıyor. Tam tersine, kendi varlık
gerekçesi olan vatandaşlarının, demokratik barış
talepleri bir tarafta kalıyor, kendi
katı-dogmatik, dar devletçi çıkarları bir
tarafta kalıyor. Türkiye toplumunu oluşturan
mozaik halklar yapısı, artık Türk devletinin
varlık gerekçesi olmaktan çıkmıştır. Bir ülkede
devlet çıkarları toplumsal çıkarlarla,
katliamlar ve cinayetler pahasına savaşıp
çatışıyorsa, o devletin varlığını ve güçlü
konumunu koruması artık mümkün değildir. Türk
devletinin kendi toplumsal yapısından yükselen
demokratik barış talepleriyle çatışması o denli
keskinleşmiş ki, uluslar arası güçlerin ve
istihbarat teşkilatlarına yardım dilenir bir
konuma gelmiştir. Her gün ABD ve AB
devletleriyle yürüttüğü sözde diplomatik
görüşmeler buna hizmet etmektedir.
Böyle dış güçlerin yardımına muhtaç olan Türk
devletinin, bu güçsüz ve zayıf konumundan
yararlanan uluslar arası güçler de, bunu kendi
siyasal, ekonomik ve askeri çıkarları
doğrultusunda kullanmaya ve yönlendirmeye
çalışıyorlar. Sahte ve sorunu çözümsüzlüğe
sürükleyen politikaların ötesinde hiçbir işe
yaramıyor tabi, bu dışa bağımlı siyaset biçimi.
Son günlerde bazı Avrupa devletleri (Fransa,
Almanya ve Belçika) kendilerine yıllardır
sığınmış olan bazı yurtsever ve Kürt
siyasetçilerini birden bire tutuklamaya başladı.
Yıllardır oranın yasalarıyla uyumlu bir şekilde
faaliyet yürüten Kürt demokratik ve kültürel
kurumlarına ansızın baskınlar ve saldırılar
düzenlemeye başladı. Bu durum aslında
Fransa’nın, daha önce Ermeni katliamlarına
ilişkin Türk devleti hakkında aldığı kararın,
çıkmaza sürüklediği iki ülke arasındaki
ilişkileri biraz esnetme amaçlı olabileceğini
düşünmek mümkün. Çünkü Avrupa devletleri Kürt
sorununun çözülmesini istemiyor aslında.
Yıllarca Kürt sorununu, Türk devletiyle
ilişkilerinde hep bir tehdit unsuru olarak
kullandı. Önderliğimizin Türkiye’ye teslim
edilmesinde yani uluslar arası komplonun
gerçekleşmesinde, Avrupa’nın büyük bir rolü var.
Avrupa neden komploda belirleyici bir oynadı.
Çünkü Türkiye’deki Kürt çıkmazının giderek
derinleşmesini istiyordu. Hem ABD hem de Avrupa
devletlerinin bölge çıkarlarının Kürt sorununun
derinleşerek sürmesine ihtiyacı var çünkü. O
yüzden Türkiye’nin Kürt sorununu çözmesi için
yaptırım uygulama gücünü hala kullanmıyor.
Operasyonların sürmesi, şovenizmin revaçta
olması, buna karşın Kürtlerin her gün ayakta
olması ve bu çatışmalı durumun devleti ekonomik,
siyasal, kültürel ve sosyal anlamda zorlaması bu
güçlerin siyasal güç dengesi açısından işine
yarıyor. Yani sürüp giden devlet şiddeti ve
baskısı ve bunun karşısında, Kürtlerin
gösterdiği direniş adeta bölgede alışılmış bir
diyalektik halini aldı. Uluslar arası egemen
güçlerin çıkarlarına hizmet eden bu çatışma
diyalektiğinin bozulup bölgenin istikrar ve
huzura kavuşması, hesabına gelmiyor tabi. İşte
15 Şubat komplosunun esasta böyle bir yüzü
vardır. Yani uluslar arası komplocu güçler;
komplo sonuçlarının giderek çatışmayı
derinleştirmesi, keskinleştirerek
süreklileştirmesi ve bu çatışmalı zeminin
cereyan ettiği Türkiye’yi askeri, siyasal,
ekonomik, sosyal açıdan sürekli zayıf bir
konumda tutması, Türkiye’yi kendine bağımlı
kılması için hala gerekli görmektedir. Şimdi,
son süreçte ortaya çıkan gelişmeler de bu
anlamda komplonun devamı niteliğindeki artçı
gelişmelerdir. Bakın Türkiye içinden bazı
siyasi, demokratik ve aydın çevreler
demokratikleşmenin ve Kürt sorununun artık
çözülmesi gerektiğini dillendirmeye başlamasıyla
beraber, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi
sekreterliğinden, Önderliğimizin davasına
ilişkin AİHM’in aldığı yeniden yargılama
kararının geri alınması önerisini geliştirdi.
Çünkü gerçekten sorunun çözülmesi bu güçlerin
işine gelmiyor, çıkarlarına ters düşüyor. Bunu
Türk devletinin ve Türkiye’de yaşayan her kesin
artık anlaması ve Türkiye’nin başına örülen bu
komployu boşa çıkarmak için çaba içerisine
girmesi gerekiyor.
- KJB olarak 15 Şubat’a yönelik son olarak
belirtmek istedikleriniz ve çağrılarınız
nelerdir?
- Evet KJB olarak hem Kürt halkının hem de Türk
halkının bu oyunu görüp oyunu boşa çıkarmak için
karşılıklı bir biçimde, tarihinde kardeşçe
beraber yarattıkları ortak yaşam değerlerine
bağlılığının bir gereği olarak çaba içerisine
girmesini istiyoruz. Her gün insanlar ölüyor,
her gün onlarca, yüzlerce gencin kanı akıyor.
Özgürlük arayışında olan bir kadın hareketi
olarak, bizler de akan bu kanın artık durmasını
istiyoruz. Binlerce anne ve baba yüreğinin artık
evlat acısıyla yanmasını bizler de istemiyoruz.
Bu coğrafyada yüzlerce binlerce yıl boyunca,
ninelerimiz, dedelerimiz büyük ve onurlu bir
kardeşlik içinde yaşadı. Gerektiğinde aşını ve
işini paylaşarak yaşadı. Gerektiğinde dış
düşmanlara karşı aynı mevzide savaştı ve
çarpıştı. Her iki halkın ortak çabayla yazdığı
bu kardeşlik tarihinin romanını yeniden hep
birlikte yazalım. Tarihe gömülmeye çalışılan
kardeşlik kültürümüzü yeniden güncelleştirelim.
Bunun için; artık yüreğinin evlat acısıyla
yanmasını istemeyen hem Türk hem de Kürt
analarını ve kadınlarını, yine Demokratik bir
Türkiye’de artık barış, kardeşlik, huzur ve
güven içinde yaşamak ve çalışmak istiyorum diyen
herkesi, demokratik barışı inşa etmek için aktif
çaba içerisine girmeye çağırıyoruz. Türkiye
içinde barış ve istikrarın sağlanmasına engel
olmak için savaş rantçılığı yapan karanlık
kesimlerin, her iki halkın
düşmanlaştırılmasından ve savaşın şiddetin
tırmanmasından, daha fazla kanın dökülmesinden
başka bir işe yaramayacak olan, ırkçı ve şoven
dalgayı kışkırtıcı söylemleri karşısında; tavır
sahibi olmaya, demokratik, barışçıl bir emek ve
eylem sahibi olmaya çağırıyoruz.
|