|
ÖZLENEN YAŞAMA YOLCULUK...
|
Bir saattir orada, o mavi dünyaya bakıp düşünüyordu.
Kaşlarını çatmış, üşüyen ellerini parkesinin cebinden
sadece sigara içmek için çıkarıyor, atkısını iyice
dolamış boynuna ama ne ilginçtir ki yağmur damlaları
hızlanmasına rağmen şemsiyesini açma gereği duymamıştı.
Öteki elini de parkenin cebinden çıkarmaya erindiği için
olmasa gerek. Şemsiyesini açmadığı gibi kafasına
geçirdiği beremsi şapkayı da çıkarmıştı yağmur
başlayınca. Denize düşen su damlalarının oluşturduğu,
bazen aynı anda oluşan yüzlerce halkayı izliyordu. Onun
o günkü görüntüsünü hiç unutamıyorum. Bir de bana
sorduğu ilk soruyu. Hani insanlar genelde neler
yaptığını, nereye gittiğini, ya da söz konusu iki
kadınsa alış veriş sohbetleriyle ilgili soruları tercih
ederler. O ise, “Neden bu deniz kadar canlı bir yaşam
yok insanların yarattığı okyanusta? diye sormuştu. Ona
göre koskoca şehirde yaşayan tek şey denizdi. Daha
doğrusu yaşamı bulduğu tek yer denizdi. Orada yaşadığını
hissediyor, denizi izlediğinde nefes alıp vermenin
anlamına varıyordu. Onun dışında yaşamı bir
mecburiyetten ibaretti. Aslında hep görev ve
sorumluluklarının bilinciyle hareket etmiş, kendisi için
yapması gerekenlere gelince de hep ertelemişti. Çocukken
oyun oynamayı ertelediği gibi, daha doğrusu ona
erteletildiği gibi şimdi de gençliğini ertelemek,
birileri tarafından ertelenmesine izin vermek
istemiyordu. Artık yaşamını önce kendisi, kendi
doğruları ve arayışları peşinde yaşamak istiyordu. Peki,
ama nasıl?
Bu kızı gördüğümde aklıma ilk gelen hüzün olmuştu.
Gözlerinde nereden geldiği, nereden kaynaklandığı pek
belli olmayan, aslında güldüğünde bile hep bir köşede
duran o hüzün. Onu hiç terk etmeyen, nasıl büyüdüğünün
tek göstergesiymiş gibi hep orada, o gözlerin
derinliklerinde dururdu. Doğduğu mevsim gibiydi yani.
Sonbahar gibi. Hep hüzünlü ve yağmurlu bir mevsim vardı
içinde.
Adına Şükran demişler. Doğduğunda şükretmişler Allaha.
Şükredelim ki tanrı gücenmesin, en azından bundan sonra
bize bir erkek çocuk bağışlasın diye şükretmişti, annesi
ve babası. Yoksa “Şükürler olsun! Çok sağlıklı bir
çocuğumuz daha oldu” diye değil. Ne hikmetse gerçekten
ondan sonra bir erkek kardeşi doğmuştu. Allah bu
teşekkürü biraz geç mükâfatlandırmıştı ama olsun, sonuç
alınmıştı ya ona bakmalı. “Ben sanki bu ufaklık doğsun
diye gelmeliymişim, işte geldi artık bana gerek yok”
demişti bir sohbetimizde.
Ne demek istemişti… şimdi daha iyi anlıyorum. O çekip
uzaklara, kendi yaşamını yaratmaya gittiğinde daha iyi
anladım ne demek istediğini. Nasıl olsa isminin
gereklerini yapmıştı. Artık burada, sadece denizin canlı
olduğu ve geri kalan yaşamda nefes almanın ötesine
geçilmediği bu çok sevdiği şehirde kalmanın bir gereği
yoktu. Ne de olsa burada doğduğundan beri gerekliliklere
göre yaşamıştı. Gereklilikler ne gerektiriyorsa onu
yapmış, kendi gereksinimlerini bir kenara bırakmıştı.
Hoş, kimse de sormamış, merak etmemişti Onun
gereksinimlerini. Bir genç kadının neler
isteyebileceğini, neler hayal edebileceğini hiç kimse
tahmin edememişti. Yıllarca birlikte yaşadığı, Onu
büyüten, Onu eğitenler bile tanıyamamıştı Onu. Onunla
yaşayanlar sadece gereklilikleri yerine getiren akıllı
kızlarını tanımışlardı. Onun içinde yaşayan deli dolu
özgürlük tutkusuyla kendini var eden, kahrolası
gerekliliklerden bir an önce uzaklaşmak için can atan,
bir an önce ertelediği çocukluğunu da alarak gitmek
isteyen bu genç kadını hiç tanımamış, hiç görmemişlerdi.
Çünkü iplerini koparacağı ana kadar saklamıştı içinde
yaşattığı çocuğu. Kimse kendisine yapılan muameleyi
içindeki çocuğa da yapmasın diye, gereklilikleri ve adam
akıllı yaşamayı, yaşamı özleyen çocuğa da dayatmasın
diye saklamış, saklanmıştı. Onu korumalı ve kadın akıllı
büyütmeliydi. Bunun için bir yer, bir zaman, bir yaşam
felsefesi bulmalıydı.
Nasıl bir yaşam felsefesi ya da nasıl bir toplumsal yapı
genç kadının dünyasını sınırlamadan yaşamasına müsaama
gösterebilirdi ki. Onun gençlik enerjisini kendi
çıkarları için tüketmeyecek, Onun kadın olarak
yaratıcılığını onun aleyhine kullanmayacak bir sistem
var mıydı? Böyle bir yaşam bulmalıydı, bulamasa da
yaratmalıydı. Yoksa hiç yaşanmamış sayacaktı burada
geçen ömrünü. Yoksa hep içindeki yaşam özlemiyle
kalacaktı.
İçindeki seslerin peşinden gittiği gün bana, belki on
sekiz yaşında olabileceğini ama o kadar yıl
yaşamadığını, bundan sonra her yaşını hissederek ve
doldurarak yaşayacağını, bu konuda kendisine söz
verdiğini söyledi. Ona göre yaş dediğin, bu günden
doğduğun günü çıkartarak, matematiksel hesaplarla
ölçülmezdi. Sayılabilir zamanlarla yaşın
anlaşılamayacağını düşünürdü. Yaş ve yaşam, asıl
sayılamayan zamanlarda varlığını sürdürürdü. Yani
hissettiğin kadar yaşarsın sorun kaç yıl ya da gün
olduğu değildir derdi. Sorun kendin olarak, kendini
ertelemeden, içinden gelenleri bir kenara bırakmadan ve
sadece gündelik ihtiyaçları yerine getirmeye koşturan
bir “yaşamla” sınırlı kalmadan yaşayabilmektir.
Şimdi bunu yarattığına inanıyor. Onu uzun süredir
görmedim ama artık yaşamı hissederek yaşadığını
biliyorum. O izlediği deniz kadar canlı ve mavi bir
okyanusa doğru yol aldı. Gerillanın manevi dünyasını
tanıdı ve orada yaşadığını hissetti. Sadece maddi üretim
için değil esas manevi üretim için çabalayan insanların
yarattığı, apayrı, hiçbir ülkeye benzemeyen, dünyanın en
modern ülkelerinde bile bulamayacağı bir toplumsallıkla
tanıştı. Bir mektubunda, dağlarda yaşamanın her şeyden
önce hislerden başladığını, manevi üretimin maddi
üretimden çok daha zor, ama çok daha kalıcı olduğunu
söylemişti. Doğrusu böyle bir mektup arkadaşım olduğu
için kendimi şanslı hissediyorum. Yazdıklarını
okuduğumda beni bulunduğum yerden alıp götürüyor. Bazen
bir kayanın üzerinde dolunayın doğuşuna, bazen bir ateş
başı sohbete sürüklüyor beni.
Geçenlerde elime ulaşan mektubundan bir alıntıyı sizinle
de paylaşmak istiyorum:
“Söyle neredeyim ben?
Hangi kuyunun dibinde,
Hangi bulutun üzerinde…
Kendini tanımlamak, anlamlandırmak ve sonra da
bulunduğun yeri fark etmek için verdiğimiz onca emek ve
çaba sonucunda elimizde avucumuzda kocaman soru
işaretleri kalıyor.
Duygularının, hislerinin sesine uzak durdukça kimse
yolunu bulamaz. Onları bastırmakla ya da susturmakla
insanın eline geçen tek şey ömrünü fakirleştirmek
olmuştur.
Mesela “sus yüreğim!” diyen insanlar çoktur. Hatta bunu
söylemeyenimiz neredeyse yok. Ama hiç “sus aklım!”
diyenlerimiz olmuyor. Durup bir düşünelim, ne zaman
aklımızın tehlikeli gidişatına dur dedik. Ya da ne zaman
aklın hızla ilerleyişinin tehlikeli olduğunu kabul
ettik. Tam tersine, aklı konuşturmak için önünü sonuna
kadar açarız, ama yüreğimizin konuşmasına katlanamayız.
Hep aklımızı besleyip durduk. Onu yücelttik,
güçlendirdik, sonra da yararlı gördüğümüz yaşamsal
ihtiyaçlarda bunu kullandık. Bu yaptığımızın manevi
anlamda bir faydası olduğuna rastlamadım hiç. Çünkü
insanlık maneviyatı da, duyguları da aklın hizmetinde
zayıflattı. Sanki duygularımız işçi, aklımız da bunları
yöneten. Hiç duygusunu üstün kılarak duygusuyla aklını
yönetecek kadar kendisine güvenen bir insan gördün mü?
Ben kendine güvenin duygulara ve hislere güvenle
başladığına inanıyorum. Duyguya güvenmek kendine
güvenmektir. Hislere güvenmek kendine güvenmenin
başlangıcıdır. Çünkü duygularımız her şeyden fazla
bizimdir. Aklımızın ise ne kadarının bizim olduğu
tartışmalık.
İşte burada edindiğim düşüncenin de tüm dünya
ideolojilerinden en büyük farkı bu olsa gerek. İnsanın
duygusu ya da duygusal zekâsının daha ağır basması bir
eksiklik olarak görülmüyor. Tam tersine bir avantaj,
doğru değerlendirilirse analitik zekâdan çok daha güçlü
olan yanıdır insanın. Bu konuda kadın olmanın da
getirdiği farkındalıklar var. Kendin olma her şeyden
önce kendi duygularının ve hislerinin pratikçisi
olmaktır. Kim, nasıl yorumlar kaygılarına düşmeden bunu
en başarılı şekilde uygulamak, yaşam okyanusunda
olduğumuzu hissettiriyor. İçimizdeki yaşamın ile
dışımızda yürüyen gündelik yaşamın bir birine
yabancılaşmasının önüne geçmek için de en iyi yoldur
diye düşünüyorum.
İnsan hissettiklerini, manevi dünyasını içinde bir
köşeye bırakır, dışarıda yürüyen yaşama yetişeyim diye
onları göz ardı ederse ya da onları engel olarak görürse
orada kendine yabancılaşma yoluna girmiş olur.
Kendisiyle bir bütün olarak barışık olamaz, sadece
aklıyla barışık olur ve en güçlü yanını yani duygu
dünyasını görmeyerek, görmezden gelerek aslında farkında
olmadan kendinde yaşamın bir yanını çürütür. Yaşam bir
bütünse eğer, insan da bir bütündür ve onun duyguları
ile aklı da bir bütün olmalıdır. Ne aklı duygularını ne
de duyguları aklını yönetmemelidir. Duygu ve akıl bir
kuşun iki ayrı kanadı gibidir. İkisi eşit hızla
çarpmadıkça insanın yürümesi de mümkün değildir. Yani
ikisinin eşitsizliği insanın topallaması ya da sakatlığı
anlamına gelir. İnsan ruhsal ve düşünsel sağlığı için
kendisinde hiyerarşisi oluşturmamalıdır.
Sadece analitik zekâsına güvenen ve duygusal zekâsını
mümkün mertebe geri planda bırakan bir insan kendini
yönetebilir mi sence? Bence böyle bir kişilik her zaman
dış etkilere ve başkalarına benzemeye meyleden biri
olur. Dolayısıyla kendisini oluşturamaz. Kendini
oluşturamamak demek, kendin olmamak ve sonuçta
yaşayamamak demektir. Bu konuda kadın aklı daha farklı
işliyor. Kadın, kendi duygularına ve hislerine güvenmeyi
ve kendini yaratmayı öğreniyor artık. Duygusal zekâsının
gücünü, analitik zekâsının çok gelişmemesini bir
eksiklik olarak değil, tam tersine kendine
yabancılaşmamış olmanın göstergesi olarak görüyor.
Kendine yabancılaşmayan kişi doğaya da, insana da
yabancılaşmamış demektir. Bu yüzden duygusal zekânın en
güçlü yaşandığı kesim olan genç kadın insanlığın kendine
yabancılaşmayan yüzüdür.
Egemen zihniyetten arınmış, eşit, doğayla ve kendiyle
barışık bir toplum yaratılmak isteniyorsa, insanlığın
5000 yıldır zihninde tortulaşmış, tahakkümcü bakış açısı
aşılamak isteniyorsa bunu başta genç kadının, gençliğin
ve kadının öncülüğünde aşabilir. Çünkü ataerkil sistemle
uyuşmayan ve sistem içinde yer alma kavgasına, iktidar
savaşlarına girmeyen, böylesi kavgalara girse de
farkında olmadan kendi kimliğine zarar veren toplumsal
kesimlerdir bunlar…”
Demek ki her zaman aklıselim değil bazen de duygu selim
düşünebilmek gerekir. Bazen hislerimizin bize aklımızdan
çok daha doğru işaretler verdiğini görmek gerekir. Hele
bir genç kadın isek, his dünyamızın zenginliğini daha
iyi okumak ve ona kulak kapatmamak gerekir.
Yaşam, önce hissetmektir. Ondan sonra düşünmek...