DEĞERLENDİRMELER
ÖZLENEN YAŞAMA YOLCULUK...

Tavge Emek



Bir saattir orada, o mavi dünyaya bakıp düşünüyordu. Kaşlarını çatmış, üşüyen ellerini parkesinin cebinden sadece sigara içmek için çıkarıyor, atkısını iyice dolamış boynuna ama ne ilginçtir ki yağmur damlaları hızlanmasına rağmen şemsiyesini açma gereği duymamıştı. Öteki elini de parkenin cebinden çıkarmaya erindiği için olmasa gerek. Şemsiyesini açmadığı gibi kafasına geçirdiği beremsi şapkayı da çıkarmıştı yağmur başlayınca. Denize düşen su damlalarının oluşturduğu, bazen aynı anda oluşan yüzlerce halkayı izliyordu. Onun o günkü görüntüsünü hiç unutamıyorum. Bir de bana sorduğu ilk soruyu. Hani insanlar genelde neler yaptığını, nereye gittiğini, ya da söz konusu iki kadınsa alış veriş sohbetleriyle ilgili soruları tercih ederler. O ise, “Neden bu deniz kadar canlı bir yaşam yok insanların yarattığı okyanusta? diye sormuştu. Ona göre koskoca şehirde yaşayan tek şey denizdi. Daha doğrusu yaşamı bulduğu tek yer denizdi. Orada yaşadığını hissediyor, denizi izlediğinde nefes alıp vermenin anlamına varıyordu. Onun dışında yaşamı bir mecburiyetten ibaretti. Aslında hep görev ve sorumluluklarının bilinciyle hareket etmiş, kendisi için yapması gerekenlere gelince de hep ertelemişti. Çocukken oyun oynamayı ertelediği gibi, daha doğrusu ona erteletildiği gibi şimdi de gençliğini ertelemek, birileri tarafından ertelenmesine izin vermek istemiyordu. Artık yaşamını önce kendisi, kendi doğruları ve arayışları peşinde yaşamak istiyordu. Peki, ama nasıl?
Bu kızı gördüğümde aklıma ilk gelen hüzün olmuştu. Gözlerinde nereden geldiği, nereden kaynaklandığı pek belli olmayan, aslında güldüğünde bile hep bir köşede duran o hüzün. Onu hiç terk etmeyen, nasıl büyüdüğünün tek göstergesiymiş gibi hep orada, o gözlerin derinliklerinde dururdu. Doğduğu mevsim gibiydi yani. Sonbahar gibi. Hep hüzünlü ve yağmurlu bir mevsim vardı içinde.
Adına Şükran demişler. Doğduğunda şükretmişler Allaha. Şükredelim ki tanrı gücenmesin, en azından bundan sonra bize bir erkek çocuk bağışlasın diye şükretmişti, annesi ve babası. Yoksa “Şükürler olsun! Çok sağlıklı bir çocuğumuz daha oldu” diye değil. Ne hikmetse gerçekten ondan sonra bir erkek kardeşi doğmuştu. Allah bu teşekkürü biraz geç mükâfatlandırmıştı ama olsun, sonuç alınmıştı ya ona bakmalı. “Ben sanki bu ufaklık doğsun diye gelmeliymişim, işte geldi artık bana gerek yok” demişti bir sohbetimizde.
Ne demek istemişti… şimdi daha iyi anlıyorum. O çekip uzaklara, kendi yaşamını yaratmaya gittiğinde daha iyi anladım ne demek istediğini. Nasıl olsa isminin gereklerini yapmıştı. Artık burada, sadece denizin canlı olduğu ve geri kalan yaşamda nefes almanın ötesine geçilmediği bu çok sevdiği şehirde kalmanın bir gereği yoktu. Ne de olsa burada doğduğundan beri gerekliliklere göre yaşamıştı. Gereklilikler ne gerektiriyorsa onu yapmış, kendi gereksinimlerini bir kenara bırakmıştı. Hoş, kimse de sormamış, merak etmemişti Onun gereksinimlerini. Bir genç kadının neler isteyebileceğini, neler hayal edebileceğini hiç kimse tahmin edememişti. Yıllarca birlikte yaşadığı, Onu büyüten, Onu eğitenler bile tanıyamamıştı Onu. Onunla yaşayanlar sadece gereklilikleri yerine getiren akıllı kızlarını tanımışlardı. Onun içinde yaşayan deli dolu özgürlük tutkusuyla kendini var eden, kahrolası gerekliliklerden bir an önce uzaklaşmak için can atan, bir an önce ertelediği çocukluğunu da alarak gitmek isteyen bu genç kadını hiç tanımamış, hiç görmemişlerdi. Çünkü iplerini koparacağı ana kadar saklamıştı içinde yaşattığı çocuğu. Kimse kendisine yapılan muameleyi içindeki çocuğa da yapmasın diye, gereklilikleri ve adam akıllı yaşamayı, yaşamı özleyen çocuğa da dayatmasın diye saklamış, saklanmıştı. Onu korumalı ve kadın akıllı büyütmeliydi. Bunun için bir yer, bir zaman, bir yaşam felsefesi bulmalıydı.
Nasıl bir yaşam felsefesi ya da nasıl bir toplumsal yapı genç kadının dünyasını sınırlamadan yaşamasına müsaama gösterebilirdi ki. Onun gençlik enerjisini kendi çıkarları için tüketmeyecek, Onun kadın olarak yaratıcılığını onun aleyhine kullanmayacak bir sistem var mıydı? Böyle bir yaşam bulmalıydı, bulamasa da yaratmalıydı. Yoksa hiç yaşanmamış sayacaktı burada geçen ömrünü. Yoksa hep içindeki yaşam özlemiyle kalacaktı.
İçindeki seslerin peşinden gittiği gün bana, belki on sekiz yaşında olabileceğini ama o kadar yıl yaşamadığını, bundan sonra her yaşını hissederek ve doldurarak yaşayacağını, bu konuda kendisine söz verdiğini söyledi. Ona göre yaş dediğin, bu günden doğduğun günü çıkartarak, matematiksel hesaplarla ölçülmezdi. Sayılabilir zamanlarla yaşın anlaşılamayacağını düşünürdü. Yaş ve yaşam, asıl sayılamayan zamanlarda varlığını sürdürürdü. Yani hissettiğin kadar yaşarsın sorun kaç yıl ya da gün olduğu değildir derdi. Sorun kendin olarak, kendini ertelemeden, içinden gelenleri bir kenara bırakmadan ve sadece gündelik ihtiyaçları yerine getirmeye koşturan bir “yaşamla” sınırlı kalmadan yaşayabilmektir.
Şimdi bunu yarattığına inanıyor. Onu uzun süredir görmedim ama artık yaşamı hissederek yaşadığını biliyorum. O izlediği deniz kadar canlı ve mavi bir okyanusa doğru yol aldı. Gerillanın manevi dünyasını tanıdı ve orada yaşadığını hissetti. Sadece maddi üretim için değil esas manevi üretim için çabalayan insanların yarattığı, apayrı, hiçbir ülkeye benzemeyen, dünyanın en modern ülkelerinde bile bulamayacağı bir toplumsallıkla tanıştı. Bir mektubunda, dağlarda yaşamanın her şeyden önce hislerden başladığını, manevi üretimin maddi üretimden çok daha zor, ama çok daha kalıcı olduğunu söylemişti. Doğrusu böyle bir mektup arkadaşım olduğu için kendimi şanslı hissediyorum. Yazdıklarını okuduğumda beni bulunduğum yerden alıp götürüyor. Bazen bir kayanın üzerinde dolunayın doğuşuna, bazen bir ateş başı sohbete sürüklüyor beni.
Geçenlerde elime ulaşan mektubundan bir alıntıyı sizinle de paylaşmak istiyorum:

“Söyle neredeyim ben?
Hangi kuyunun dibinde,
Hangi bulutun üzerinde…

Kendini tanımlamak, anlamlandırmak ve sonra da bulunduğun yeri fark etmek için verdiğimiz onca emek ve çaba sonucunda elimizde avucumuzda kocaman soru işaretleri kalıyor.
Duygularının, hislerinin sesine uzak durdukça kimse yolunu bulamaz. Onları bastırmakla ya da susturmakla insanın eline geçen tek şey ömrünü fakirleştirmek olmuştur.
Mesela “sus yüreğim!” diyen insanlar çoktur. Hatta bunu söylemeyenimiz neredeyse yok. Ama hiç “sus aklım!” diyenlerimiz olmuyor. Durup bir düşünelim, ne zaman aklımızın tehlikeli gidişatına dur dedik. Ya da ne zaman aklın hızla ilerleyişinin tehlikeli olduğunu kabul ettik. Tam tersine, aklı konuşturmak için önünü sonuna kadar açarız, ama yüreğimizin konuşmasına katlanamayız.
Hep aklımızı besleyip durduk. Onu yücelttik, güçlendirdik, sonra da yararlı gördüğümüz yaşamsal ihtiyaçlarda bunu kullandık. Bu yaptığımızın manevi anlamda bir faydası olduğuna rastlamadım hiç. Çünkü insanlık maneviyatı da, duyguları da aklın hizmetinde zayıflattı. Sanki duygularımız işçi, aklımız da bunları yöneten. Hiç duygusunu üstün kılarak duygusuyla aklını yönetecek kadar kendisine güvenen bir insan gördün mü? Ben kendine güvenin duygulara ve hislere güvenle başladığına inanıyorum. Duyguya güvenmek kendine güvenmektir. Hislere güvenmek kendine güvenmenin başlangıcıdır. Çünkü duygularımız her şeyden fazla bizimdir. Aklımızın ise ne kadarının bizim olduğu tartışmalık.
İşte burada edindiğim düşüncenin de tüm dünya ideolojilerinden en büyük farkı bu olsa gerek. İnsanın duygusu ya da duygusal zekâsının daha ağır basması bir eksiklik olarak görülmüyor. Tam tersine bir avantaj, doğru değerlendirilirse analitik zekâdan çok daha güçlü olan yanıdır insanın. Bu konuda kadın olmanın da getirdiği farkındalıklar var. Kendin olma her şeyden önce kendi duygularının ve hislerinin pratikçisi olmaktır. Kim, nasıl yorumlar kaygılarına düşmeden bunu en başarılı şekilde uygulamak, yaşam okyanusunda olduğumuzu hissettiriyor. İçimizdeki yaşamın ile dışımızda yürüyen gündelik yaşamın bir birine yabancılaşmasının önüne geçmek için de en iyi yoldur diye düşünüyorum.
İnsan hissettiklerini, manevi dünyasını içinde bir köşeye bırakır, dışarıda yürüyen yaşama yetişeyim diye onları göz ardı ederse ya da onları engel olarak görürse orada kendine yabancılaşma yoluna girmiş olur. Kendisiyle bir bütün olarak barışık olamaz, sadece aklıyla barışık olur ve en güçlü yanını yani duygu dünyasını görmeyerek, görmezden gelerek aslında farkında olmadan kendinde yaşamın bir yanını çürütür. Yaşam bir bütünse eğer, insan da bir bütündür ve onun duyguları ile aklı da bir bütün olmalıdır. Ne aklı duygularını ne de duyguları aklını yönetmemelidir. Duygu ve akıl bir kuşun iki ayrı kanadı gibidir. İkisi eşit hızla çarpmadıkça insanın yürümesi de mümkün değildir. Yani ikisinin eşitsizliği insanın topallaması ya da sakatlığı anlamına gelir. İnsan ruhsal ve düşünsel sağlığı için kendisinde hiyerarşisi oluşturmamalıdır.
Sadece analitik zekâsına güvenen ve duygusal zekâsını mümkün mertebe geri planda bırakan bir insan kendini yönetebilir mi sence? Bence böyle bir kişilik her zaman dış etkilere ve başkalarına benzemeye meyleden biri olur. Dolayısıyla kendisini oluşturamaz. Kendini oluşturamamak demek, kendin olmamak ve sonuçta yaşayamamak demektir. Bu konuda kadın aklı daha farklı işliyor. Kadın, kendi duygularına ve hislerine güvenmeyi ve kendini yaratmayı öğreniyor artık. Duygusal zekâsının gücünü, analitik zekâsının çok gelişmemesini bir eksiklik olarak değil, tam tersine kendine yabancılaşmamış olmanın göstergesi olarak görüyor. Kendine yabancılaşmayan kişi doğaya da, insana da yabancılaşmamış demektir. Bu yüzden duygusal zekânın en güçlü yaşandığı kesim olan genç kadın insanlığın kendine yabancılaşmayan yüzüdür.
Egemen zihniyetten arınmış, eşit, doğayla ve kendiyle barışık bir toplum yaratılmak isteniyorsa, insanlığın 5000 yıldır zihninde tortulaşmış, tahakkümcü bakış açısı aşılamak isteniyorsa bunu başta genç kadının, gençliğin ve kadının öncülüğünde aşabilir. Çünkü ataerkil sistemle uyuşmayan ve sistem içinde yer alma kavgasına, iktidar savaşlarına girmeyen, böylesi kavgalara girse de farkında olmadan kendi kimliğine zarar veren toplumsal kesimlerdir bunlar…”
Demek ki her zaman aklıselim değil bazen de duygu selim düşünebilmek gerekir. Bazen hislerimizin bize aklımızdan çok daha doğru işaretler verdiğini görmek gerekir. Hele bir genç kadın isek, his dünyamızın zenginliğini daha iyi okumak ve ona kulak kapatmamak gerekir.
Yaşam, önce hissetmektir. Ondan sonra düşünmek...





 
 

 
 
PAJK (Partiya Azadiya Jin a Kurdistan) Resmi Sitesidir
PAJK Online © 2006-2007 Tüm hakları saklıdır