|
AHLAK VE VİCDAN YİTİRİLİNCE…
|
İnsanı insan yapan temel etmenlerin başında ahlak ve
vicdan gelmektedir. Çünkü bizde diğer insanlara karşı
empatiyi geliştiren, haksızlık karşısında bizi doğruya
yönlendiren vicdanımız olmakta ki bu da bizi diğer
canlılardan farklı kılan yönümüz olmaktadır. Ne zaman
ahlak ikinci plana atılmış, o zaman toplumda yozlaşma,
parçalanma ve yıkımlar süre gelmiştir. Oysa tarih
göstermiştir ki on binlerce yıl demokratik komünal
yaşamla bir olan ahlaki değerlerle toplumsallık
kendisini günümüze kadar devam ettirmiştir, bu günse
gerçeklik tersine dönmüştür. Günümüzün kapitalist
modernite çağında çıkar için feda edilmeyecek hiçbir
insani ve ahlaki değer kalmamış ve ne insan yaşamı, ne
tüm canlıların yaşam mekânı olan doğaya karşı işlenmeyen
bir suç bırakılmamıştır. İnsanlığın doğal ve manevi
değerlerin yitimi konusunda yaşanan felaketler tablosunu
her gün evlerimizde izlerken bu kimin eseri diye
kendimize soruyoruzdur. Bu yıkımların temelinde hiç
şüphesiz toplum ahlakının ve yok edilmeye çalışılan
vicdanının yitimi yatmaktadır. Bu nedenle Önderliğimiz
“ahlakı toplumun kolektif vicdanı, toplumun
kendiliğinden varoluş biçimi, toplumun kendini yürütme
vicdanı, yüreği olarak tanımlıyor ve bunun yanında
sağlıklı bir toplum ve gelecek için yitirilen ahlakın
yeniden kazanılması gerektiğini belirtiyor. Bunun ancak
‘ Zihniyet ve Vicdan’ devrimi ile mümkün olabileceğini
ön görüyor.’ Süreç olarak yaşananlar bu gerçeğin ne
kadar uzağında hatta tersine döndüğünü göstermektedir.
Ahlakın ve vicdanın nasıl yitirildiğini AKP hükümeti
gerçeğinde görüyoruz. Hiç şüphesiz bu iktidarcı faşist
bir zihniyet sorunudur. Bunun yansıması olan halkları
inkâr ve imha siyaseti ile kendi yaşadığı ahlaksızlığı
ve vicdansızlığı toplumda meşrulaştırmaya çalışmasıdır.
İnsanlığına, ahlaki değerlere son derece duyarsız ve
vicdansız bir toplum yaratma peşindedir. Sözde kardeş
olarak tanımlanan bir halka yaklaşımda yaşanan
realitelerde bunu görmek mümkündür. Her gün amansız bir
savaşın içinde katledilen, haksızlığa uğrayan bir halkın
çığlıklarını, gözyaşlarını, acılarını görmüyorsan ya da
bu vahşeti uygulayanları onaylıyorsan kendini nasıl
tanımlayacaksın ve kendini nasıl kardeş ilan edersin ya
da biz böyle faşist zihniyetli bir hükümeti nasıl
tanımlayacağız? Yaşadığımız bu gerçeklerle her gün
insanlık bir parça daha kendinden ödün vermektedir.
Kendi halkının insanca yaşamı için kendini feda eden,
bunun mücadelesini yürüten gerillaları terörist ilan
ederek ve kullanılması yasak kimyasallarla katliam
gerçekleştirilmektedir. Sadece “bu kadar terörist
öldürüldü” denilmektedir. Bu kimyasal silahlar neden
kullanıldı? Oysaki hiç insanlık hukukuna ve ahlakına
aykırı kullanılan kimyasal silahlardan bahsedilmedi. Bu
ülkede olup biten bu vahşete dış dünya basını cılız da
olsa değinmesine rağmen kendi basınında bu konu hakkında
bir açıklama ve gündem oluşturmaya dahi izin verilmemiş
ve kendi verdiği haberlerle gündemi doldurmuştur.
Gerçeklere hiç değinilmedi. Doğruların yansıtılmamasının
nedeni iktidar güçlerinin AKP hükümetinin savaş
çıkarları ile çelişmesidir. Onun çirkin emelleri açığa
çıkacağı için vahşetler, kutsal başarılar olarak
yansıtılmaya çalışılmaktadır ya da hiç bahis konusu
yapılmamaktadır. Yine Van depreminde yaşanan yaklaşım
AKP hükümetinin ne kadar ahlaki değer ve vicdandan
yoksun olduğunu bir daha göstermiştir. Kendini kurtarıcı
kahraman olarak gösteren hükümetin sübjektif
yaklaşımları olduğu ortaya çıkmıştır. Depremin ardından
gelen ilk yardımları kabul etmeye yanaşmamış, teklifleri
hemen geri çevirme yolunu tutmaktan geri kalmamıştır.
Bir bakanın açıklaması ‘böyle bir olay karşısında
potansiyelimizi ölçmek istedik’ biçimindedir. Sormak
gerekir bir devletin başarısını ölçmek için onlarca
insanın yaşamını bir değer olarak görmemek hangi
mantığın ürünü? Aynı şekilde gerekli tedbirler
alınmadığı için insanlara evlerinize dönün denildi. Bu
yaşanan ikinci sarsılmalar kayıpların ana nedeni oldu.
Yine en son takip ettiğimiz kadar geçen günlerde yaşanan
olayda bu ülkede insanın değerinin olmadığı bir kez daha
doğrulandı. Bir deniz otobüsünü kaçırma eyleminde
eylemciyi tutuklama imkanı varken infaz edilmesi olayı.
Aslında olay gerçekleştiği süreç birçok çelişkili haber
yansıtıldı. Patlayıcı bomba var ve bunun gibi bir sürü
spekülasyon haber yapıldı. Oysa sonradan ortaya çıktı
ki, aylardır önderliğimiz ve halkımıza yönelik
geliştirilen işkence ve baskı ve soykırımlarına karşı
Türkiye kamuoyunun dikkatini bu gerçeğe çekmek amaçlı
yapılan bir eylemdir. Yok edilen, katledilen yaşama
karşı bir çığlık olmak istemişti. Bu ülkede o kadar olay
yaşanıyor ama devlet yok etme, yok sayma mantığını
yürütmeyi tam bir özel savaş konsepti haline getirmiş
durumdadır. Bu nedenle günlük olarak yaşanan olaylara
baktığımızda insanlığı bir kez daha sorguluyoruz. Özelde
Kürtlere uygulanan bu inkar ve imha politikaları içinde
bulunduğumuz bugün bizi tekrar kendi vicdanımızı
sorgulamaya götürüyor. İçinde yaşadığımız çağda Ortadoğu
coğrafyasında özelde de Kürdistan ve Türkiye’de yaşam
çok değersizleşmiş, insan yaşamı çok ucuzlaşmış; ölmek,
öldürmek çok normal ve sıradan olaylar haline gelmiştir.
Öyle oluyor ki televizyon günün yirmidört saati sınırsız
bir faşist pskilojik savaş yürütmektedir. Her gün
bilinçli, planlı asparagas yalanlar örülmekte ve birer
bomba gibi toplumun içine, tam da özüne insanın manevi
dünyasına atılmaktadır. Adeta şu bilinçlere kazınmak
istenmektedir; çaresizlik, bıkkınlık ve giderek
reflekslerin, tepkilerin normalleşerek öldürülmesi. Bir
noktadan sonra “kardeşlik” ve “Van Dramı” adı altında
adeta bir an önce bilinçlerden, algılardan ve
vicdanlardan koparılmak istenmektedir. Kendimiz için hak
gördüğümüz şeyleri başkaları için de hak gördüğümüzde,
birlikte yaşadıkları insanların acılarını ve
sevinçlerini paylaştığında, empati kurulur ve insan olma
ölçümüz ortaya çıkar. Belki Van depreminde Türkiye
kamuoyunda bir çaba oldu ve anlamlıydı. Ancak Kürt halkı
her gün siyasi soykırım ve yargısız infazlara karşı
yaşam mücadelesi vermektedir.
Türkiye’de kamuoyu bu kadar vicdansızlığı dayatan AKP
hükümetinin karşısında milliyetçi faşist zihniyetini
aşmalıdır. Van’daki empatiyi Kürtlere karşı geliştirilen
tüm olaylar karşısında göstermelidir. Vicdanını
sorgulamalıdır. Her yargısız infazla öldürülen,
sorgusuzca sudan bahanelerle tutuklanan binlerce insan
karşısında sesini çıkarmalıdır. Kardeşlik, birlikte
yaşam birbirini anlama ile olabilir. Milyonlarca insanın
sesi duyulmak istenmiyorsa, yine bununla birlikte terörü
yok ediyorum diye insanlığımıza bir saldırı varsa bunu
kendi yaşamımızda nasıl bir tanımla nereye koyabiliriz?
En önemlisi de yaşananlar karşısında insanlığımızı nasıl
tanımlarız? Bu anlamda hem kamuoyunun hem de insanlığın
kendi cesaretini ve ahlakıyla birlikte vicdanını yeniden
sorgulaması gerekiyor.