Halil
Dağ
Usul usul kar yağıyor.
Karın böyle sükûnet içinde yağmasına alışkın değiliz. Senle
birlikte yaşadığımız bütün Zağros kışları sert geçti. Bu kış
tanıdığımız ve beklediğimiz rüzgâr ve kar henüz gelmedi.
Bu yağış mevsimi bu defa böyle yumuşak geçecek zamanın
bekliyor. Alışkın değiliz Zağros kışlarının yumuşak
geçmesine…
Mazlum Doğan kadro okulu’nun yüz otuz yedi öğrencisiyle
birlikteyim. Her ders arasında kar savaşları sürüyor. Ara
verilince çocuklar gibi dışarıya fırlıyor, biri ön diğeri de
arka kapıdan iki gurup oluşturuyor ve savaşa başlıyoruz.
Hangi kapıdan çıkış yapmışsan o gruba dahil oluyorsun.
Kartopunu iyi savurmalı ve gelecek darbelerden kendini iyi
korumalısın.
Anlayacağın; burada kar o kadar yumuşak ki, onunla
oynuyoruz. Oysa sen buradayken yağan karla nasılda
boğuşuyorduk, dalga dalga düşen karlara yenilmemek için
nasıl yükleniyorduk.
Şimdi orda, bu Zağros yamacında uzakta nasıl bir kış
yaşadığını merak ediyorum.
Burada havalar biraz sertleşti mi öksürmeye başlardın. Soğuk
havaya dayanamayan burnun hemen kırmızılaşır ve akmaya
başlardı. Kendini koruyamadığın için sana kızar, soğuğa
yenilmeni bir türlü kabul edemezdim.
Gittiğin o yerlerde kar burada ki gibi yağıyor mu? ve sen
yine soğuğa yakalanmış çocuk gibi öksürüyor musun?
Bir de; yaban armudunun ağacının yanın da ki o düz saha
vardı ya; o yine boydan boya buz tutmuş durumda. Her şeye
tanıklık eden o yaban armudu, şimdi buz üzerinde çılgınlar
gibi kayan gerillaların neşesine tanıklık ediyor.
Yapraklarından soyunmuş, üzerinde beyaz örtüsüyle gerillanın
çığlıklarını dinliyor.
Ve ben, onun bütün heyecanları ve görünümleri kendinde
biriktirdiğini düşünüyorum. Onu bu düzlüğün kıyısına kim
dikmiş bilemiyorum ama çok sadık bir toplayıcı olduğuna
emenim. Ona takılıp kalıyorum.
Onun altında nöbet tutarken, ders çıkışlarında arkadaşlarla
sohbet ederken veya oradan geçerken gözlerim ona takılıp
kalıyor. Ne yönden ona bakarsam bakayım onunda bana
baktığının hissine kapılıyorum. Ben dönüp dolayışı yorum ve
her geldiğimde onu bekler buluyorum. İlginç bir dostluktur
parça parça kuruluyor ve sürüyor.
Ben hala buz üzerinde kayamıyorum… Rüzgâr gibi kayan
arkadaşlara imrenerek bakıyorum. Yaban armudunun sağlam
gövdesine yaslanıp arkadaşları seyrederken buz üzerinde
düştüğüm günler geliyor aklıma… Farkında olmadan bir
gülümseme yayılıyor yüzüme, yaban armutu’nun gülümsediğini
fark ediyorum.
Düşüşlerimin bir tanığı sensen, diğeri de o…
O, bir türlü dengemi tutturamayıp yüz üstü kapaklandığım
günlere tanık.
Senin ellerimden tutup zorla kaldırdığın ve kahkaha ile
güldüğün dengesizliğime, o da rüzgarda salınarak eşlik
ediyordu…
Arkadaşlar kaymaya davet ediyorlar gitmiyorum. Karşılığında
birkaç kartopu geliyor, yine gitmiyorum. Herkesin önünde
düşmeyi göze alamıyorum. Herkes gidince tek başıma kayacağım
ve düşüşümü bir tek yaban armudu ağacı görecek.
Burada hayatı yeniden öğrenmeyi deniyorum. Öyle diyor
öğretmen ve ekliyor. İnsanda iki nehir vardır. Ve iki nehir
akar diğer insanlara… Biri ölümdür, biri hayattır. Ve her
ikisi de davranışla yeni ifadesini bulur. Sen neysen
eyleminde o olur.
Ya yaşama sevinci olursun çevrene, ya da keder…
Tipi içinde el ele koşmalardan, fırtınanın izlerimizi hemen
örtmelerinden sonra bu mevsimde, bu coğrafyada yüzlerimizi
okşayan bu tüy gibi yüzlerimizi okşayan kar bize ne anlatmak
istiyor.
Bu coğrafyanın kızları ve erkekleri iyi bilirler; gökyüzünde
ki her dinginliğin bağrında büyük bir devinim yatar. Ve
kıtalar ötesinden gelen Uygarlığın beyaz tenli kâşifi dağın
sırrını aramaktadır.
Kendisiyle birlikte götüreceği o kalbi sarmaktadır
tanımadığımız isanlar…
Yabancısı olmadığımız dağların çığ getiren sessizliğini,
nehir gibi akan hayatların çarpıştığı geceleri, fırtınanın
gökyüzünü yırtan o tiz ıslığında ki dokunuşları bekliyoruz…
Ne üzülüyor nede seviniyoruz. Gerçeğin bunun neresinde
olduğunu sorgulayarak arıyoruz.
Dışardan gök gürlemeleri gelmeye başlıyor. Bir an için bütün
arkadaşların uyuduğu naylon çadır aydınlanıp kararıyor. Arka
arkaya yıldırımlar düşüyor, ağaçlar yıkılıyor… Sanırım kış
ve kar yeni başlıyor…
Düzlükte tek başına bekleyen yaban armudu aklıma geliyor.
Kollarını yıldırıma açmış hatıralarımızın bekçiliğini
yapıyor.
‘Yüz’ demiştin. Yüz yıl sonrada gelsen yaban armut’u
bekliyor olacak…