Halil
Dağ
Bu akşam yağmur yağıyor
mu? Bütün işlerimizi bitirdikten sonra oturup birbirimize bu
soruyu sorduk. Herkes sessizdi ve cevap veren olmadı.
Sanırım kimse böyle bir ihtimal düşünmek bile istemiyordu.
Ama Güneyde ki dağların üzerinde bulutlar toplamaya
başlamıştı bile…
Jiyan, bir çay istiyor musun? diye sorunca bir an için
irkildim. Ardından bir utanç bastı. Bu soruyu o’nun değil
benim sormam gerekiyordu. Yarın sabah gidecek olan o’ydu,
ben değil… Hızla ceplerimi yoklamaya başladım. Ona verecek
bir şeyler arıyordum. Aksilik bu ya; üzerinde hiçbir şey
yoktu. Bir kalem, bir mendil, o’nun işine yaraya bilecek
ufak bir şey aradım, Bulamadım. Bu akşam tek malvarlığım
üzerinde ki elbiselerimdi.
Bir an için bileğimde ki saati fark ettim. Belki bu kol
saatimi Jiyan’la paylaşa bilirdim.
Çamur içinde ki ellerim ile saati çıkarıp uzattım. Henüz
ellerimde ki çamuru yıkama fırsatı bulamamıştım. Yedi gündür
kerpiç kesiyoruz. Kerpiç kesmek çok kolay söylene bilir bir
söz, ama gerçekleşmesi söylendiği kadar kolay olamıyor.
Yaklaşık eli arkadaş yedi gündür, kırmızı toprağı kazıyoruz,
samanla karıştırıp, su ve tuzla yoğuruyoruz. Sonra bu çamuru
kalıplara döküp güneş altında kurumaya terk ediyoruz.
Ama bulutlar şimdiden toplanmaya başladı. Bizim için ola
bilecek en kötü şey bir sonbahar yağmurunun kerpiçlerimizi
ıslatmasıydı.
İlk yağmur damlası elime düştüğünde, Jiyan henüz saati
almamıştı. Bütün ısrarlarıma rağmen böyle bir saati kabul
edemeyeceğini söylüyordu.
Saatin bana ait olmadığını söyleyince iyice şaşırdı. Nasıl
oluyor da bana ait olmayan bir şeyi ona armağan ediyordum.
Bu soruyu sormasına izin vermeden açıklama yapmaya başladım.
Bu kol saatini birine ulaştırmak için taşıyorum. Benim için
sahibini teslim edilmesi gereken bir emanettir. Jiyan’a
uzatılan da bu amaçla uzatıyordum.
Ona armağan olarak verdiğim bir kol saati değil, onu
ulaştırma göreviydi.
Jiyan yarın sabah Botan’a doğru yola çıkıyor. Kol saati
Botan’da Kanivar adında bir gerillaya ait. Benim ise bu
sonbahar o yöne gitme ihtimalim yok denecek kadar az. Bu
kış, Zağros yamaçlarında inşa etmekte olduğumuz bu okulda
kalıyorum. Bu şekilde kol saati bir zaman daha gecikmeli
olarak bende kalmış olacaktı.
Saati alırken Kanivar’a ulaştırma sözü vermiştim. Şimdi
Jiyan’dan bu söze ortak olmasını istiyorum. Jiyan bir
armağanı ret ede bilirdi. Ama bir görevi asla…
Saati aldı ama kolluna takamadı. Kol saati onun ufacık
bileklerine büyük geliyordu.
Dört ay önce Kanivar’ın kardeşi dağa gelmişti. Ağabeysini
arıyordu. Gördüğü bütün gerillalılar tek tek onu soruyordu.
İçimizde Kanivarı tanıyan çıkmadı. Bende tanımıyordum.
Onunla hiç karşılaşmamıştım.
Kanivar benim dağlara atım attığım o yılın baharında Xabur
nehrin de yaşamını yitirmişti. Bahar yağmurlarıyla çıldıran
Xabur Kanivar’ı alıp gitmiş. Onu bir daha gören olmamış.
Aynı yılın sonbaharın da Newroz adında bir kadın gerilla
elimi tutmuş, beni Xabur’dan geçirmişti. Bir deniz şehrinde
büyümüştüm ve yüzme biliyordum ama o gece, Kürdistan’ın bu
çılgın nehrinden tek başıma geçme cesaretini
gösterememiştim.
Kanivar’ın kardeşi geri dönüyordu. Benim az önce Jiyan’a
uzattığım gibi kol saatini bana uzattı. Ama ağabeyine
ulaştıramamıştı, onun yerine bana bırakıyordu. Alamazdım. O
Kanivara aitti.
Kol saati o şehirlerden Kanivar düşünülerek alınmıştı ve
onca mesafe onun için getirilmişti.
Kardeş ısrar ediyordu. Ne yapacağımı bilemedim. O saate bir
türlü elimi süremiyordum. Sonunda kendime bir çıkış yolu
buldum.
Onu Xabur’a kadar taşıyacak ve Kanivar’ı alıp giden suya
bırakacaktım.
Jiyan yoldaş bileğine takamadığı saati yeleğinin cebine
yerleştirirken bir görevi teslim alıyordu. Bu o gece benim
ona vere bildiğim tek armağan oldu.
Hiçbir şekilde, bir kez olsun yüzünü göremeyeceği Kanivar
onun Xabur da bekliyordu.
Birkaç yağmur damlası daha düştü ve kesildi. bulutlar bize
göz kırpıyordu. Kerpiçlerimiz bu akşamda kurtuldu.
Sonbahar yağmurlarıyla Xaburun çıldıracak olan sularını
düşünüyordum.
Kanivar’ın kardeşinin gönlü rahat olsun Jiyan yola çıkıyor…