Halil Dağ
17 Mart 2007
Gözlerimiz, gizemli dünyamızın kapısıdır. Akıl ve vicdan
gözlerde biçimlenir. Kişinin görme biçimi, önce kendi
ruhundan başlayarak bütün dünyayı biçimlendirir. Gözlerimiz,
içimize ve dışımıza yol alan iki dünya arasındaki eşiktir.
Ve her şey bu eşikte kurulur.
Çıldırasıya yağmaya başlamışsa yağmur, gitme zamanı
gelmiştir. Ve gökyüzünün gözyaşları dağlarda en güzel
yolculukların başlangıcıdır. Bir ayrılık kurulmaya görsün,
ilk sözler ve son dokunuşlarla birlikte o da ilk damlalarını
bırakmaya başlar yükseklerden. O bütün ayrılıkların
vazgeçilmez uğurlayıcısıdır. Gidenleri ve geride kalanları
sırılsıklam ıslatıncaya kadar hepimiz için ağlar.
Yağmurun bir adaleti vardır dağlarda, herkesi ve her nesneyi
hak ettiği kadar ıslatır. Layık olduğumuz ne ise o kadar
dökülür üzerimize. Her kalbe az veya çok, iyi veya kötü hak
ettiği kadarını verir. Her insan, her nesne, her şey layık
olduğuna ulaşır doğanın bu yanılmaz adaletinin önünde.
Yağmurun kalbini sorgulayamazsınız. Nedenini soramazsınız.
Sorgulayacağınız, nedenini arayacağınız tek yer kendi
kalbinizdir. Yağmur gökyüzünden yeryüzüne düşer ve hiçbir
yağmur damlası, bir nedeni olmadan kendini bırakmaz bu
düşüşe. Bize düşen, kendi sığınağımızdan çıkıp yağmurun
altından yürümektir. Bize düşen, yapabileceklerimizin en
iyisini yapmak ve gerisini yağmurun ellerine bırakmaktır.
Bize düşen, kalbimizdeki zehirin gerçeğini yağmurun
gözyaşlarıyla yıkamaktır. Yağmurun mutlak bize eyleyeceği
bir sözü ve taşıdığı bir anlamı vardır. Hınçla dövdüğü
tenimizdir. Asıl ulaşmak istediği ise ondan daha derinlerde
olan kalbimizdir. Ondan da daha derinde bir şey vardır ki, o
da gözlerimizdir.
O koca kara gözlerinize daha çok bakabilecektim, cesaret
edebilseydim ve heyecanlanmasaydım birkaç söz söyleyecektim.
Ve ben aslında yıllar önce çöllerin ortasındaki o kutsal
şehirde yağan ilk yağmurun altında size bunları anlatmak
istediğimi şimdi fark ediyorum. Sizinle ilk kez
karşılaştığım o yaz sıcağında, nereden çıktığını
anlayamadığım o yağmurun altında, sizinle birlikte
ıslanırken hayatımın en güzel arkadaşlığının o an
kurulduğunu hissettim ve düşündüm. Ama size hiç bir zaman
anlatamadım. Çünkü, o esnada doğanın o en güzel aklı, en
güzel sözleri dile geliyordu. Yağmur tenimize, kalbimize ve
gözlerimize dokunarak anlatıyordu gökyüzünden
getirdiklerini. Ve bana ise susmak düşüyordu.
Bu dünyaya güçlü bir bakış bırakmak belki de tek varlık
nedenimizdir. Güçlü ve güzel bir bakış, belki de insanlığın
en büyük eksikliğidir. Elinden alınmış en değerli
mücevheridir. En güzel bakış, kendi gözlerimizle
baktığımızdır. Ayrılırken, çocuklar gibi ağladığımız
gözlerimizle. O gün, o yağmurun altında bir türlü konuşacak
tek kelime bulamazken, gözlerin bütün bedeni koruduğunu fark
ettim. Ve güzel bakan bir insanın, koca bir dünyayı tek
başına kurduğuna o an inandım. Gözlerimiz, gizemli
dünyamızın kapısıdır. Akıl ve vicdan gözlerde biçimlenir.
Kişinin görme biçimi, önce kendi ruhundan başlayarak bütün
dünyayı biçimlendirir. Gözlerimiz, içimize ve dışımıza yol
alan iki dünya arasındaki eşiktir. Ve herşey bu eşikte
kurulur. İçeriden dışarıya akan hayat, dışardan içeriye yol
alan zehir buradan biçimlenir. İyi veya kötüye, güzele veya
çirkine doğru yürümeye buradan başlarız.
Saçlarımın üzerinden akıp kirpiklerime damlayan damlaların
arasında gözyaşlarımı saklamaya çalışırken, aslında hayata
yeni başladığımı hissediyordum. Ama bir türlü
anlatamıyordum. O an karşımdaki güçlü ve güzel bakışların
sakinliğini duyumsuyor ve sanırım biraz da kıskanıyordum.
Sanırım yağmur damlalarının çarpışındaki o melodiyi ilk o
zaman yakaladım. Ve gökyüzünün yeryüzüne her bahar bıkmadan,
usanmadan gönderdiği o cümlelerin lisanını da ilk defa o an
okuyabildim.
O an yağmur şöyle diyordu: Kişi hayatını kendi çabasıyla
güzelleştirebilir, yüceltebilir. Hatta kendisinden daha
fazla emek harcarsa zenginleştirebilir. Eğer bütün bunları
bizle paylaşmayı düşünebilirse, kendisiyle birlikte aynı
ortamda yaşayan insanı da mutlu etmeyi başarabilir. Bu çok
değerli, çok yüce bir çabadır. Ama kişinin kendi bakışını
güzelleştirmesi çok daha yüce bir iştir. Her birimiz dünyaya
geldiğimiz o ilk an, dünyaya en güzel bakışımızla bakarız. O
en çocuk, en saf zamanımızda nasıl bakmamızı öğretmek için
büyük kalabalıkların sırada beklediğini bilmeyiz. Ve daha
bilmeden, anlamadan nasıl görmemiz öğretilirse, dünyaya öyle
bakar oluruz. Ve bu bizim o büyük yalanı yaşamaya
başladığımız, hayatımızı ele geçirecek olan o zehirin ilk
yudumunu yuttuğumuz andır.
Yağmurun altından, gözlerimle bakarken, o an ne kadar şanslı
olduğumu düşünmemin nedeni buydu. Kendi bakışlarıyla bakan
ve her sabah kendi bakışını güzelleştirerek hayata başlayan
insanlar büyük eserler yaratırlar. O gözler hiçbir yeri, hiç
bir insanı, hiç bir şeyi görmesin diye beton duvarlarla
çevrelense de o bakışlar hiçbir uzaklığa ulaşmasın diye
denizler ortasına konulsa da, zehirin sahiplerinin asla
ulaşamadığı bir sır vardır ki, onu da bir tek o zehiri
içmeye cesaret edenler bilirler.
Şimdi bu yolculuğa çıkarken, hayatın bu en güzel sırrını
size söylemeden sizden ödünç alıyorum. Sizden ayrılırken
verdiğim bir söz vardı. Sırrınızı bu dağlara ulaşacağım,
bütün insanlarla paylaşacağımın ve asla vazgeçmeyeceğimin
sözüydü. Bu sözümü yeniliyorum. Su dökerler ya gidenlerin
ardından, bardaktan boşanırcasına yağan yağmur ise bir daha
dönmemeye çağırır kişiyi. Hiç bir şeyin geride kalmadığını
ve geleceğin geçmişi içinde barındırdığını, bir tek yağmur
damlaları bilir, bir de dağların sevdalıları.
Kişi her yolculuğun başlangıcında bir şeyleri geride
bıraktığını, bir şeylerden koptuğunu düşünür. Henüz yolun
başlangıcındayken bir an dönmek için telaşlanır. Oysa
dağların tutkunları hiçbir zaman bir daha aynı noktaya
dönülmeyeceğini, aynı yağmur altında ıslanılmayacağını
bilerek yaşarlar. Ve bu yüzden bir daha dönmemek için yola
çıkmak, gerçek kavuşmanın sırrıdır. Vazgeçmediğimizin en
güçlü göstergesidir. Bıraktığımız aslında geride kalan
değil, bizi ilerde bekleyendir. Ve zehirlenen, o zehri
hepimiz için içen değil, o zehri dudaklarındaki sinsi
gülümsemesiyle sunandır. Ve bizim bu dağ başlarındaki bütün
yürüyüşlerimiz aslında kendi bakışımızı bulduğumuz o insana
ulaşmak ve zehir de olsa onunla aynı testiden o suyu içmek
içindir.
Ve bu yüzden büyük ve güzeldir onun geleceğe bakan gözleri.
Kuşatmalar altındaki odasında olduğu halde, dağ yağmurları
altında ıslanan gözleri bu yüzden derin ve pırıl pırıldır.