Halil Dağ
Bu öykünün başına gelip oturmam için tam bir yıl yürümem
gerekiyormuş. Dört mevsim boyunca deliler gibi koşmam, hem
baharın hem de sonbaharın yağmurlarında sırılsıklam ıslanmam
gerekiyormuş. O imkansız kırmızı kayalığa her sabah gün
doğmadan tırmanmam gerekiyormuş. Aşk ancak böyle yaşanırmış
Kürdistan dağlarında… Ve her aşığın böyle bir öyküsü olurmuş
bu topraklarda...
Onu yazmak, onu konuşmak öylesine zormuş, ona dokunmak ise
öylesine güzelmiş…
Yıl biterken huzur içindeyim. Bütün bu zaman boyunca neyin
peşinden koşmuş olduğumu çok iyi biliyorum. Arkadaşlarım
nerelerdeydin, yaşlanmışsın diyorlar. Hayatımı neye
verdiğimin farkındayım ya, o yetiyor. Ve hayatım boyunca
hiçbir şeye değişmeyeceğim bir öyküm var artık. Ve bunun
için harcadığım bedenime ve ruhuma ait olan hiçbir şeye
hayıflanmıyorum.
Kürdistan rüzgarlarında uçup giden saçlarıma, yüzümde
beliren kırışıklara üzülmüyorum. O güzel yüz ötesinde
hayatımı başka ne için harcayabilirdim ki…
Bu yıl hayatımın en güzel yılı oldu ve artık ölebilirim.
Hayatımın en güzel kadınının ardı sıra dağ dağ koştum ya,
yıllar sonra onun tertemiz yüzüne dokundum ya, artık
ölebilirim. Bir kadının peşinden bütün bu dağları yürümekten
daha güzel ne olabilir ki… O kadının tırmandığı kayalıklara,
yüz sürdüğü yapraklara, sarıldığı rüzgarlara dokunmaktan
daha anlamlı ne vardır bu dünyada…
Hayatımı bir kadına vermeye hazırdım ve verdim. Bunun için
artık ölebilirim…
İlk karlar düşerken başladık bu koşuya ve şimdi durmuş yine
ilk karların düşmesini bekliyoruz. Bütün bu karlı zamanlar
arasında koca bir buluşmayı yaşadık. Koca bir kucaklaşmayı
ve o eşsiz dokunuşu tattık. Bundan daha güzel ne olabilir
ki…
Büyüklerimiz cesaret gerekir, bu koşu bütün hayatına mal
olabilir diyordu. Ve ilk adımları atmaya karar verdiğim o
günlerde, nedenini bilmediğim bir şekilde ellerim
titriyordu. Korkuyordum, ama hayatımı ortaya koyacaksam onun
için koymalıydım.
Bir hayatın aşktan başka bir nedeni olabilir miydi
yeryüzünde…
O kayıp mezara ulaştığımızda on yedi kişiydik. Ve ben hâla
inanamıyordum. Ellerimizle toprağı açmaya koyulmuştuk ama
bana hâla bir rüya gibi geliyordu. Ben bu anı rüyalarımda
bile görememiştim. Bir kez olsun hayalini bile kuramamıştım.
Ama şimdi o büyük kürt aşkının huzurundaydım.
Yıllar önce gizlice kapatılmış, on üç yıl önce yirmi beş
ekim gecesi sessizce örtülmüş bir gerilla mezarının
başucundaydık. Arkadaşları hızla kazmış ve iki yoldaşıyla
birlikte saklamıştı Beritan’ı buraya. Bir gün gelip
açacaklardı. Ama sabaha az kalmıştı. Ve gelecek günün
çatışmalarına hazırlanmak için, üzülerek, özür dileyerek ve
bir daha geleceklerine söz vererek kapatmışlardı mezarı. Bir
tek ağaçlar ve kayalar tanıktı o geceye, onu saklayan
gerillaların gözyaşlarına ve sözlerine… Demek o gün
gelmişti… On üç yıl sonra aynı ağaçlar ve aynı kayalar
sözünü tutan gerillaları yine aynı sessizlik içinde
izliyorlardı.
On yedi arkadaş, toprağı açmaya koyulduğumuzda üç gerillanın
on üç yıldır burada birlikte uyuduğunu biliyorduk. Biri
bayan diğeri erkek iki arkadaşıyla aynı mezarda yatıyordu
Beritan. Diğer iki gerillanın isimlerini bilemiyorduk.
Bildiğimiz tek şey aynı gece, aynı çatışmada birlikte can
verdikleriydi.
Ellerimizle bir mezara iniyorduk ve büyük bir sessizlik
kaplamıştı çalışma arkadaşlarımı. Biz bir Beritan filmi
yapmak için yola çıkmıştık. Kendimizce, gücümüz yettiğince
yapacaktık. Belki hiçbir televizyonun yayınlamayacağı,
hiçbir sinemanın gösterime almayacağı bir film olacaktı
yaptığımız. Kimse görmese de, kimse seyretmese de yine de
yapacaktık ve gerekirse bu dağların mağaralarında
saklayacaktık bu filmi, kürt çocukları gelip bir gün bulsun
diye…
Biz nasıl Beritan’ı bulduysak, gün gelecek kürt gençleri
bizi de bulacaktır, mağaralarda sakladığımız eserlerimize
dokunacaktır, elbette. Beritan’ı on üç yıl önce saklayan
arkadaşları buna nasıl inandıysa, bizde Kürdistan dağlarının
bu gerçeğine bütün kalbimizle inanıyoruz.
Ellerimle onu saran toprağı temizlerken hemen yanımda
bulunan arkadaşlarımı izliyor ve kendi kendime şu soruyu
soruyordum. Bu bir tesadüf müydü, bunu bir türlü kabul
edemiyordum. Biz bir Beritan filminin peşinden koşuyorduk ve
bir mezarın başına gelip durmuştuk. Biz bir hayal görmüştük
ve burası hayallerin gerçek olduğu dağların ülkesiydi. Ve bu
topraklarda yaşanan hiçbir şey tesadüf olamazdı.
Beritan neden onüç yıl beklemiş ve kendini bize göstermişti…
neden kilometrelerce öteden bizi buraya çağırmış ve gün
yüzüne çıkmaya karar vermişti… hangi güç bizi, hepimizi
buraya sürüklemişti… Bunların hiç birinin cevabını
bilmiyordum. Ama bildiğim bir şey vardı ki, burada olmaktan
mutluydum. Yıllar sonra Beritan’ın gözlerini bu dünyaya
açacağı o ilk anda karşısında olmaktan mutluydum.
Bu düşünceler içindeyken ellerim bir şeye dokundu. Toprağın
içinde farklı bir cisim parmaklarımın ucundan kayıp geçti. O
müthiş titreşim bir anda saçımın tellerine kadar sardı bütün
bedenimi. Bir kez daha ellerimi uzatıp toprağı aralamaya
koyuldum. Beyaz bir beze sarılmış o yüz, hepimizin tanıdığı
o sima belirmeye başlamıştı parmak uçlarımda. Kendimi daha
fazla tutamadım...
Ne güzel bir yüz değil mi…
Sözcükler kendiliğinden dökülüvermişti dudaklarımdan. Bir
anda arkadaşlarım toplandılar. Ellerimi uzatıp bir kez daha
dokundum Beritan’ın güzel yüzüne. O buradaydı… Karanlıklar
içindeki Kürt tarihinin o güzel kızı hayal değil gerçekti.
Ve bütün içtenliğiyle bize gülümsüyordu.
Biz bir film yapmak için yola çıkmıştık ve yaşadıklarımız
gerçek olmuştu. Bir hayal kurmuştuk ve şimdi hayalimizin
başucundaydık.
Ve bu dokunuş benim hayatıma verilen en güzel armağandı.