Halil Dağ
Sanki her şey bir film gibi. Hala bu filmin içinde kendimin
de yer aldığını bir türlü hissedemiyorum. Sanki bir savaşa
değil de bir film çalışmasına başlamak üzeyim. Kıyasıya bir
çatışmanın içine atılmak olduğum şu an sadece görüntüleri
nasıl çekeceğimi, ulaşacağım coğrafyanın ve gerillaların
nasıl kurgulanacağını düşünüyorum.
Sanki bu savaşın içinde ben olmayacağım, çatışmalara,
kavgalara ben girmeyeceğim, o inanılmaz yoğunluğu, açlığı
susuzluğu ben yaşamayacağım. Sanki görüntülerini çekmeye
hazırlandığım bu filmin bir oyuncusu da ben değilim.
Yıllardır bu dağlarda bu duyguyla yaşıyorum. Bir filim
seyreder gibi ya da bir filmi görüntüler gibi yürüyorum dağ
başlarında…
Oysa bütün gerillaların gözyaşları kadar yaş döküyor,
onların terli yüzleri kadar terliyorum.
Sınırı geçmek üzere olduğum şu günlerde, yol arkadaşlarıma
bakıp, onları bekleyen pusuları düşünüyorum da bir türlü bu
beklenmeyen tehlikenin içine kendimi koyamıyorum.
Ve biliyorum ki; bu sefer sahne, kameranın önü ve arkası
diye ikiye ayrılmayacak. Bu sefer yaratanlar ve yaratılan,
gerçekleşen ve gerçekleştirenler aynı anda ve iç içe olacak…
Belki de bu çalışmaya atılmamın en güzel yanı bu…
Çektiğim, görüntülediğim benim dışımda ve ötemde değil,
ruhumun derinliklerinde yaşanacak. Savaş alanı baktığım
değil hissettiğim olacak. Savaşanlar oyuncularım değil kendi
bedenim olacak, vurulan, parçalanan bir başkası değil kendi
etim olacak…
Geçeceğim coğrafyalardan, görüntülediğim yüzlerden,
işittiğim sözlerden, yaşadığım kendim olacağım…
İlginç!
Bu gerçeği bilmeme rağmen, hala kendimi kameranın arkasında
hissediyorum. Bütün bir savaşın diğer tarafta
gerçekleşeceğini düşünüyorum. Bir türlü bu filmin bir
karesinde kendimi göremiyorum. Sanki bütün bu savaş, benim
görüntülemem için kurulmuş bir sahne ve benim startımı
bekliyor.
Bu düşüncemin yanlış olduğunu biliyorum. Ancak bir filme bir
yönetmenin gözüyle bakıldığını, o filmin tamamlanabileceğini
de biliyorum.