Zin
Evinawelat
Merhaba. Hiç
tanımadığınız birinden mektup almak ilginç olsa gerek.
Buralarda bu çok olağan bir durum. Daha önce hiç yüzünü
görmediğin, saçının boyunu, gözünün rengini, gülüşünü
bilmediğin birilerinin senin için kaygılanması,
başarılarından dolayı mutlu olması, düşlerini
gerçekleştirmek yada emeğinin boşa gitmemesi için ardılın
olması, yıldızlar ülkesine taşıdığında bedenini, yürekten
gelen bir göz yaşı dökmesi… Hemde hiç tanımdığın halde.
Ben de bu kervandanım hatta. Hiç tanımadığım biri olan
sonsuz ışık kaynağı Güneşin yaşam felsefesine, yaktığı
direniş meşalesine bağlandım. Ve yine hiç görmediğim bir
başka kişi olan Halil Dağ’ın vizörüyle bakabilmek için bu
dağlara ve onun hissettiği aşkı tatmak için çıktım yola.
Yazık ki yetişemedim. Olmadı, başaramadım.
Büyük bir değerdi. Bu söz tam karşılar mı, bilmiyorum onu?
Bir insan bu kadar mı yüreğini koyar projelerine. Hani diyor
ya ; “Kuzey Kürdistan'a yaptığım bu yolculuğun benim için
bir çok nedeni var. Bunlardan ilki ve bütün arkadaşlarımın
bildiği; botan'da başlayıp Ağrı Dağı'nda sonuçlanacak ve
kuzeyin gerillasını anlatacak bir belgesel film
hazırlamaktır... Bu benim en geçerli gerekçem ve bütün
arkadaşlarım tarafından onaylanandı. Daha önce hiçbir
kameraman tarafından denenmemiş, yapılmamış 'Ağrı Dağı'na
Yürüyenler' ismini verdiğim bu çalışmayı sonuçlandırdığım
günü düşünmek bile bana büyük bir heyecan veriyor. Kıyasıya
bir savaşın yaşandığı bu coğrafyada bu çalışmayı başarır
mıyım, bilemiyorum. Ama, en azından Kabe'ye yürüyen karınca
misali yollarında ölürüm...”
Bu satırı onlarca kez okudum. Hep düşündüm, yoldaşımın yarım
kalan sevdasını nasıl tamamlarım diye. Yada nasıl layık
olurum. Buda farklı bir şey değil mi? Yine tanımadığın
birinin düşlerini devam ettirme çabası. Her halde gerillayı
tanımlayan sözler bunlar.
‘Nasıl yaşamalı?’ sorusunun cevabı ne kadar da net değil mi
Halil yoldaşta. İnandığı değerler uğruna yaşamak, bedensel
terk edişide yine aynı şekilde, onurluca yapmak.
Gerillaların gülüşüne, bakışına sevdalıydı ve “Onlar benim
kahramanım” diyordu belgeselinde ki sözlerinde. O da koskoca
bir halkın, gençliğin, Kürt sanatçılarının ‘Kahramanı’ydı.
Hem de çok az kişiye nasip olacak bir şekilde. Yani yaşarken
böyleydi. Büyük emeğinin karşılığını, hayattayken kocaman
bir sevgiyle vermişti halkı ona. Layık olma çabasındayken,
etrafındaki yoldaşları aynı kaygıyı taşır olmuştu kendisine
karşı.
O dağlara vurgundu, dağlar ona… Hani biz Kürtler,
tanrıçaların dağların doruğunda yaşadığına inanıyoruz ya.
Belki de İştar’da etkilendi bu sevdalıdan. Mezopotamyanın
sanatçısından. Ve inandığı için arkada kalanların onun
hayallerini gerçekleştireceğine, aldı onu yanına.
Sizlerde bu güzel kalbin, önemli bir parçasısınız. ‘Acılar
paylaşıldıkça azalır’ diye bir söz varya. İşte öyle. Bizim
acımız, milyonlarca kişi tarafından paylaşılıyor. Bizim
gururumuz olan bu yiğit genç, koca bir halkı onurlandırıyor.
Bu halkın içinde küçük noktalar olan bizleride…
O, nice hevalini kamerası yada fotoğraf makinesiyle ölümsüz
kıldı. Tarihe bıraktı. Onun da düşmanın bile takdir etmek
zorunda kaldığı propoganda dili, çekimi ve anlatımlarına
uygun yaşamı, tarihe iz bıraktı. Ve bu izi anlatacak ileri
ki kuşaklar, dilden dile.
Ben biliyorum ki Halil Dağ şimdi tanrıçayı ikna etmiş ve
‘güneşin engellenemez ışığı’nın filmini çekmeye başlamıştır.
Ve belki de bizler, Heval Halil’in bu projesi
tamamlandığında, rüyalaramızda izleyecek, film bittiğinde
uyanıp, ayakta alkışlayacağız başarısını. Hemde aynı gece,
aynı anda kalkacağız ayağa. Hayallerinin peşine düşmüş bir
gerillanın sözleri bunlar. Gerçek olamaz mı? Ne dersiniz?